Climate of Stress

Öne Çıkan

Interestingly, my life is around the objectives of enjoyment of motorcycles. My daughter is well enough to ride her second one in last two years which I suppose she is also eager to trade on it. Freezingly I may say, may be shaking, losing quality of sleep and a habit of wondering all the time, I ended up as a stressed person. This was an interesting paradox to discover for me as I was giving out stress management techniques and trainings to people. A paradox of “teaching stress management” and “having stress”

After 2 years I started to learn the climate of being a mom of a motorcyclist daughter in a volatile, uncertain, complex world with ambiguity. Neither I changed nor she, but we learned from each other: how to cope with the loved one “enjoying what she does” and the loved one “cares so much”

Today, after a while I find myself interested in watching, observing, supporting and caring motorcyclists all around. This interests helps me overcome my stress. Of course I am using an application to see my daughter’s location still but it is as it is ha?

The moral of the situation is, you cannot control everything. Even a bit. You only can control yourself.

Thanks to Stephen Covey about the “circles of impact”, though without this I could hardly manage my stress.

We are under stress all the time. There I found two dimensions:

*Do we want to manage our stress well?

*Are we calm?

So, lets take me for example: If I took no initiative to understand, do not accept this challenge from my daughter and I do not wish her to have her enthusiasm. This would not change the situation. Isnt it? She would either ride that…

It was actually awkwardly hard to take the initiative to understand, accept the challenge and grab her enthusiasm. I thought and thought a lot, still do, to be aware of the situations and uncontrolled events that might happen. But thats life and courage after all and more I learn, more I can handle to manage my stress because I become calmer and relaxed (average)

I should have told at the first sentences that I was afraid of the motorcyles and now I am not…

With love

Ca

Virüs kaç akıl?

Öne Çıkan

Virüs kaç akıl… yani… açıkçası zihni sinir bir yazı notumu buldum, bir yere yazmışım, bulunca önce ne zaman yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra hangi zihin durumumla yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra da bırak bu analitik çabalamaları koy gitsin dedim!

Bu virüs yaklaşık bir grammış. Bu 1 gram, yaklaşık 420 milyon ton insanı evine kapattı. Ozon tabakasını onardı. 1 milyar ton petrolü depolarda tuttu. 20 trilyon dolar kaynağı tüketti. 45 tane savaşı önledi. 100 milyon insanı işsiz bıraktı. Dünya üzerindeki toplam hava kirliliğinin %75’ini temizledi. Üretim ve tüketimi en alt seviyeye düşürdü, ülkelerin kapılarını kapattırdı ve bütün teknolojileri sarstı. Dünyanın gündemini değiştirdi, insanları eşit konuma soktu, sarstı, darmadağın etti.

Ve biz maalesef 1 gram bile akıllanamadık…

Paradoksal değil mi? Bazen çok az çok fazla olmuyor mu? (Less is more)

https://wordpress.com/block-editor/post/candanakkan.com/3669

Dipnot: Aziz Nesin’i saygıyla selamlatıyor bu haller.

Sevgiyle,

Ca

Bugün

Öne Çıkan

Kendimle buluşmak istedim az önce., Gün boyu aradım durdum kendimi, sonra bir yabancılaşma hissi geldi. Kendimle vakit geçirmeye, yazmaya ve düşünmeye başladığımda geçmeye başladı. Biraz tuhaf hissettim kendimi bu geçişte. Sanki kendime kendimi anlatırmış gibi, nasıl biri olduğuna dışarıdan bakarmış gibi. Gün içindeki beklentilerinle gün sonunda değerlendirme yapıyormuşsun gibi. Özümle konuşmaya başladım.Herkesi sevdiğimden daha çok sevmem gerektiğini düşündüm kendimi. Çevremdeki karakterler bana hep bir şeyler anlatıyorlar, ancak ben istersem görebiliyorum… Kendimle kalınca daha iyi görebiliyorum. Birbirinden farklı, renkli ve gerçekte her birinin herkes gibi hikayeleri olan bu insanlar birer suret aslında. Ne için yaşıyorum bu fedakarlığı diye durup kendime sorduğum zaman tek bir cevap verebiliyorum “istediğim için”. Çok istedim mutlu etmek, yardım etmek, çok istedim anlamak, çok istedim desteklemek, çok çok çok! Hatta düşünmedim o an o ister mi, düşünmedim o an istemesem ne olur…

Sonra oturup yazdım biraz.

Gerçek sevgi sorumluluk ister, sevmek bir sorumluluktur. Önce kendine karşı, sonra başkalarına karşı. Dar ve engebeli yollardan, çalkantılı ve bulanık zamanlardan geçerken de sever insan. Bu sorumluluk, karanlık bir tünelin içinden geçerken ileride aydınlık geleceğini düşünmek gibi sarmalıdır benliği. Kimse sarmaz yaraları, kimse senin iyileştirebileceğin kadar iyileştiremez yaraları. Dünya adil olsaydı bile bu böyle. İşte bu yüzden koşulsuz seviyorum evladımı.

Kendinle başla işe. Oksijen maskesini sen takmazsan, başkalarına da yardımcı olamazsın. Bu ancak nefes ile anlatabileceğim bir şey:)

Neticede, ertelememeli hiç bir şeyi. Bilhassa sevmeyi. Sevmek sorumluluk ister, kucaklar her anı o zaman.

Sevgiyle,

Ca

2009 yılında kızım ile Meydan Larousse’a son bir bakış atarken 🙂

Dönüşen dünya ve Paradokslar

Öne Çıkan

Bugün su hakkında biraz daha kavramsal düşündüm. Doğanın üstesinden gelmek zordur ama doğanın bize öğrettiklerini uygulamak mümkündür. Su nereye gittiğini bilir. Su, örneğin bir kaya gibi engellerle karşılaştığında, bir kaya ile mücadele etmez, dağdan aşağıya doğru akmaya devam eder (hedef / vizyon). Diyelim ki su etrafından dolaşamayan bir yola tökezledi. Sonra birikir, çoğalır ve üzerinden akar veya kayayı damla damla delmeye başlar (sabır / değişime uyum) ve yoluna devam eder. “Sabır, gece gündüz dikenli gülü hayal edebilmektir,” diyor Shams’lı Tebrizi. Ve su hep akar, akar, bazen nehirlerde su birikintileri oluşur ve çamurlanmaya başlar. Sonra dünden ayrılıp su gibi akmanız, yenilenmeniz ve yeni şeyler öğrenmeniz gerektiğini söylüyorlar. Su değişimi çok iyi tanımlar.

Değişen dünya ve yeni liderlik üzerine çalışırken, karşılaşılan hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne kadar zor olursa olsun … Benliğimiz ve yaşam yolumuz bilgiden uzak kalırsa ve kendimizi sorgulamazsak, bu kaçınılmaz olarak beslediğimiz diğer konuların yanlış yapısı olacaktır. Bu nedenle kişisel bilgi ve gelişimi bu yönde çok önemli buluyorum. Cahilce hareket edersek, bunun sonucunda olumsuz duygular davranışa dönüşecek zemin bulur. Sonuç olarak, hiçbir zaman tek bir yön (tek açı) yoktur. Bu nedenle, zaman zaman mevcut durumun üstüne çıkmak ve büyük resme yukarıdan bakmak için yeterince geniş bir açı elde etmek faydalı olabilir. Biz yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz olayların ve durumların sadece kendimizi etkilediğini düşünecek kadar bencil olamayız. Sadece kendi doğruluğumuz ve çok fazla şey bizi durduğumuz yerde ileri geri dolaştırır. Yukarıdan bakarsak (uzaklaştırırsak), mevcut durumumuzdaki diğer faktörleri görebilir ve resmin tamamını görebiliriz. Kulağımızı ve gözlerimizi açarsak ve başka fikir ve görüşler alma eğiliminde olursak, kendi fikir ve fikirlerimizle karşılıklı bir denge kurabiliriz.

Batı bilimi, yaşamın belirli yönlerini gözlemlemeye ve faktörleri belirli olaylara göre ayrıştırmaya çalışır. Ying-Yang Teorisi de gözlem ilkesine dayanmaktadır. Ancak, faktörleri izole etmek (izole etmek) yerine evrensel faktörleri belirlemeye çalışır. Yin-Yang Teorisi, fizik, tıp ve psikoloji gibi çeşitli alanlara eşit şekilde uygulanan evrensel, gözlemlenebilir doğa prensiplerini tanımlar. Paradoks Teorisi aslında Carl Jung’un kendi teorilerini geliştirirken yoğun bir şekilde çalıştığı Yin-Yang Teorisi’nin psikolojisine bir uygulamadır. Yang dinamizmdir. Mesela güneş. Yin ölçülü olmaktır. Örneğin. Dinamik özellik, ılımlı özellik ile dengelenmemişse, kişinin olumsuz senaryonun her zaman ana nedeni olacağı tahmin edilebilir. Dolayısıyla, kendi doğamızda dualite dengesi önemlidir. Bu denge, davranışta olgunluğu gösterir. İki yön demek aslında paradoksal bir özelliktir. Birbirlerine zıt görünen ama aslında sinerjik olan özelliklerdir. Örneğin gece ve gündüz paradoksal bir özelliktir, birbirine zıt görünürler, ancak her iki özellik bir araya gelerek günü oluşturur. Fiziksel yaşamda gece ve gündüzün dengesi, bir günün güneş ve gece ile olan döngüsüdür ve karanlık, hayatımızdaki ışığın önemi kadar önemlidir.

Bir diğer paradoksal özellik ise çok sevdiğim sağ ve sol kol örneğidir. Kürek çekiyorsanız, sağ ve sol kolunuz arasındaki gücünüzün ve ritminizin dengeli olduğunu hayal edin, böylece istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Sol kolunuzun sağ kolunuzdan daha fazla çalıştığını hayal edin, böylece ulaşmak istediğiniz nokta sandığınızdan çok daha fazla olur.

Bu dengeleyici özellikler, bireyin farkındalık arzusuyla başladığı ve olgun davranışın aslında iki zıtın dengesinde olduğunu öğrendiği bir keşif ve gelişim yolculuğudur. Karşıtlıklar, çatışmalar ve dengesizlikler her yerde ve herkeste mevcuttur.

Yeni Normal?
Değiştir …. “Yeni normal” terimini çok anlamsız buluyorum. Eski olanın yeni olması için normal olan nedir? Normal olan nedir? İnsanları sınıflandırmaktan ya da sınıflandırmaktan uzaklaşmıyor. Tarih boyunca kriz, kaos ve yoksulluk gördük. Her birinden bir şeyler öğrendik ve tekrar bir araya geldik. Değerlerimizden vazgeçmedik, çalıştık, hedeflere göre yönetmeyi öğrendik. Kimse bizi dinlemese veya fikrimizi sormasa bile sorumluluk almayı öğrendik. Çünkü bir gemi kaptanı gibi nereye gittiğimizi bilmemiz ve sürekli yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyordu.

Bugün kafa karışıklığını vizyonla değiştirme zamanı. Çünkü değişen dünya ile nereye gittiğimizi bilmemiz ve yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyor. Önce bireysel, sonra ekip olarak, sonra organizasyon olarak. İster küçük bir ekip, ister büyük bir ekip, günün sonunda hepimiz aynı gemideyiz.

Vizyon sahibi olmak, vizyon geliştirmek ve yetkinlik geliştirmek için öncelikle kişilerin ve ekiplerin üzerinde çalışacağı alt yetkinlikler vardır. Bu yetkinlikler geliştirilebilir. Gelişim kişisel boyuttan takıma, ardından tüm organizasyona yayılır ve bir kültüre dönüşmesi hedeflenir.

Dogmatiklik, vizyonun önündeki en büyük engellerden biridir. Bilgi tek taraflıysa (sadece ben biliyorum), düşünme gelişimini durdurur, dolayısıyla kişinin her şeyi bildiğini düşünerek tatmin olduğu yanılsaması vardır. Başkalarını dışlar ve dışlama etkisi yaratır. Her şeyi bildiğimizi düşündüğümüzde hiçbir şey bilmediğimiz gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmazdır. Gemi hareket edemez. Ve ne yazık ki, zaman zaman hayatımızda en güçlü olduğumuzu düşündüğümüz yerde zayıflıyoruz. Kendi fikir ve düşüncelerimizi hissedeceğimize dair güvence hissi sol kolumuzsa, sağ kolumuzla dengelemek için diğer fikir ve düşünceleri dikkate almak vizyona netlik sağlayacaktır.


Sevgiyle kalın,
CA

Evden Çalışmak -1

Biz çoğu çalışan, işlerimizin başına evimizde oturmaya başladık. Önce yataklarımızı topluyor, sonra kahvelerimizi içiyor ve farkında olmadan aslında pantolon yada etek giymek ve de hafif de olsa makyaj yapmak eğiliminde bulunabiliyoruz. Alışkanlıktan. Bilhassa benim gibi danışmanlık alanında çalışmaya alışmayan arkadaşlar için evden çalışmak daha da zor olmalı diye tahmin ediyorum.

Önerebileceğim ilk prensip, aynen nasılsa o şekilde düzenli yaşamaya devam etmek olacaktır. Mesela: sabah kahvaltısı-öğle yemeği ve akşam yemeği saatlerini eskiden nasılsa öyle devam ettirmek. Masa başından terliklerimizle kalkıp kendimize bir şeyler hazırlamak ya da hazırlayan varsa bulaşıkları toparlamak. Çocuk gözünüzün içine bakıyorsa; O zaman öğle tatilinin, onun da eğlenebileceği bir zaman dilimi olduğunu ona aktarmakta fayda var.

Bir diğer prensip, evdeyken de işe gider gibi giyinmek. Muhakkak bakımlı olun baylar, sakın salmayın! Ve kadınlar, aynen ve isterseniz makyaj yapın hafif. Kendiniz için! Nerede çalışırsanız çalışın, masanızın kenarında güzel bir kahve fincanı bir de kalem kağıt dursun.

Bir başka prensip; Etrafınızda ne tip bir kaotik durum olursa olsun konsantrasyonunuzu bozmamaktır. Serbest/Freelance çalışmaya başladığım  ilk günlerde kızım, okuldan erken gelip ne zaman yemek yiyeceğiz diye sorardı. Saat 4! Ne yemeği.. Ama ne zaman yiyorsak o  zaman diyemiyorsunuz! Çünkü siz bir annesiniz ve sizi görünce çocuk yemek yemek istiyor! Durum bu. Dolayısıyla, strateji bizlere düşüyor! Önerim, yapacağınız en iyi şey, kahve molanızda -henüz sizden beklentide olan çocuk ya da çocuk benlikli kişi sizi görmeden/duymadan- ona bir sürpriz hazırlamak olacaktır. Muffin gibi, ufacık ama büyük bir şey. Hatta çikolatalı olursa! Alternatif yaratın onlar için! Açıkçası sizin zaten onunla olduğunuzu, onu hep düşündüğünüzü ve çalışmaya devam etmeni gerektiğini ve de saat 17:30 ya da 18:00’de işinizin bitip eğlenceli bir oyun oynama üzerine teklifinizi söyleyebilirsiniz. Onlar anlar. Eğer onları siz, onların anladığından daha fazla anlayarak bir de evde olduğunuz ve ilgilenmediğiniz için üzülmeye başlarsanız o zaman çocuklar sizi anlamamaya başlarlar. İşte!

Babam evde ve birlikte yapacağımız çok şey var!

Babam evde ve hiç benimle ilgilenmiyor….

Annem evde ve yine çalışıyor : çamaşır yıkıyor, ev işleri bir de iş işleri …

Annem babam evde, ama çok keyif alıyorum. Keşke bu karantina hiç bitmese!

Kızım çok çalışıyor beni de ihmal etmiyor, bugün sahilde çay içtik

Kızım çok çalışıyor ve kaç gündür görmedim, olsun…

Oğlum kapıdan uğradı, azıcık da olsa gördüm.

Oğlum çok yoğun ama her Pazar günü üç saat muhabbet ediyoruz!

Siz de zamanlama konusunda küçükleri ve büyükleri incelikli olarak düşünebilirseniz yaşam daha güzel dans ediyor. Düşünsenize, şimdi onları koruyalım derken bir de sokağa çıkma imkanları olmaması sebebiyle içinde bulundukları durum çok kolay değil.

Nereden nereye derken, aslında bugün yaşadığımız bir olay ile bitirmek istiyorum:

Düşünün ki bir toplantıdasınız evde, dokuz kişiyle aynı anda, aynı bilgisayarda ve aynı masada. Masa başından kalkamazsınız. O sırada, bilinmeyen bir numaradan aranıyorsunuz ve diyorsunuz ki içinizden: Yine bir çağrı merkezi arıyor, açma… Sonra, hiç çalmayan ev telefonunuz zangır zangır çalıyor (bu kesin dijiturk diyorsunuz, cepten bulamadı evden deniyor) Telefon acı acı çalarken siz toplantının özetini anladıysanız ne ala. Çünkü yedi-sekiz aramadan sonra konsantrasyonunuz tamamen bozuldu ve şu telefonu bir açayım demek zorunda kaldınız. Açtınız artık.

Telefon eden Banka Güvenlik Birimi ve ardından evden fırlayarak çıkıyor olacaksınız pandemik filan dinlemeden… Anlatayım:

Banka:

-Anneniz öğle saatlerinden beri dolandırıcı tarafından oyalanıyor. Biz fark ettik ve kendisini cep telefonundan aradık. Biz ikna edici olamadık. Biraz sonra taksiye binip hesabının bulunduğu bankaya gidecek. Bu arada sizin yakını olduğunuzu bulduk ve haber vermek istedik.

Biraz bekleyin lütfen diyor ve durumu anlamaya çalışıyorsunuz.  (O sırada annenizi arıyorsunuz ve ev telefonu meşgul, cep telefonundan açıyor. Kiminle konuştuğunu soruyorsunuz. “Söyleyemem” diyor çok riskli! Hemen telefonu kapatmasını söylüyorsunuz. “Kızım telefonu kapatmamı istiyor” dediğini duyuyorsunuz ve ardından 65+ annenize dairesinden dışarı çıkmasını ve birazdan onu almaya geleceğinizi söylüyorsunuz (20 gündür bir araya gelmemeye çalıştığınız halde ve sonra telefondaki kişiye teşekkür ederek)

Banka: Rica ederim, herhangi bir sorun yok, anneniz bir işlem yapmadı. Hesabı güvende.

PST-post travmatik stres sendromlu bir kişi olup olağanüstü zekası ve duyarlılığına rağmen stres altında çok sıkıntı yaşayan bir insan olan anneniz öyle bir illüzyon içinde ki, zaten pandemik sebebiyle haftalardır dış dünyadan uzak, bu illüzyondan uyanması bir kaç saatini alıyor. Boş gözlerle bakıyor size. Bankayı bombalayacaklardı diyor. Siz bankaya götürüyorsunuz “bak her şey yerinde” diye. Olacak iş değil bu; Açıkçası pislik, kötülük bu. Hem de kandil günü.

*

Ne zaman zor zamanlardan geçsek, bu tarz kötülükler daha çok ortaya çıkıveriyor nedense.

Aman dikkat; İş güç o kadar önemli değil. Her şey hallolur. Sevdiklerinizi koruyun.

Bu vesile ile İş Bankası Güvenlik Birimine teşekkür ediyorum.

Sevgiyle,

Not: Evden bir süre daha çalışacağız, mesajlarınızı bekliyorum.

Sosyal Pandemi

Öne Çıkan

Bugün, geçtiğimiz on günden sonra ilk defa biraz daha iyi uyudum. Uyandığımda ilk işim çekirdeklerini öğüterek hazırladığım sıcacık kahvemle balkondaki sandalyeye oturup, bahçedeki mimoza ağacına bakmak oluyor hep. Her geçen gün daha güzelleşiyor ağaç. Sabahın erken saatlerinde günü karşılayan kuşların cıvıltılarını dinleyecek kadar erken kalkmak istiyorum ama beceremiyorum henüz. Sevdiklerimin sesi, kimi zaman da görüntüleriyle birlikte şanslı başladığım bu tuhaf günlerde, zaman zaman Kafka’nın Dönüşüm adlı romanındaki baş karakteri “Gregor Samsa”nın gözleriyle bakar gibi buluyorum kendimi. Önce avucumun içine oturan bardağımı seçiyor, mis gibi kokan minik kahve çekirdeklerini öğütüyor, elimin karışı kadar suyu kaynatıp kahvemi demliyor ve ardından bedenimi saran sandalyeme oturup güne ya da belki de kendime uyanıyorum. Bunu her gün yapıyorum.

Mimoza ağacını iki yıl önce eski apartman görevlimiz dikmişti. Nevruz bey, bir sonbahar ayazında adımı seslenince balkona çıkmıştım.

– Bunu sana getirdim

– Nedir ki o dedim (Bir sopa da olsa, beni düşünmüş olmasına sevinerek)

– Mimoza ağacı* bu dedi..

Yanakları al al, üzerinde her zamanki gibi yeleği ve yarım kollu tişörtü ile hızlı hızlı yürüyor, kucağında kel  bir  saksı, bir de saksıdan bir metre yükselmiş bir sopa taşıyordu. Sanki saksıyı tez zamanda toprakla buluşturabilmek için acele ediyordu. Sopayı balkonumun tam karşısına dikti ve gitti. Teşekkür ettim kendisine. Bu dalı henüz bir şeye benzetemesem de işin içinde içten bir niyet vardı. Sopa ümit vadediyordu. İki yıl gelip gidip suladı. Fidan tam iki yıl sonra, bu yıl ilk çiçeklerini açtı.

*

Yaşadığımız apartmanda komşularla bir mesaj grubumuz var. Geçtiğimiz hafta içinde yöneticimizden mesaj grubuna gelen mesaj beni epey endişelendirdi. Günaydın diyerek başlıyor, ardından yan apartmanda yaşayan iki komşumuza covid 19 teşhisi konulduğunu ve bu sebeple yoğun bakımda olduklarını haber veriyordu. Site taksisinin kendisini uyardığını, dışarı çıkmamamızı ve dışarı çıkarsak hiç bir yere dokunmamamızı tembih ediyordu. Herkes teşekkür etti, merak edenler oldu ve mesajlar uzadı, geride içimde tasa bırakarak, bu günlerde sıklıkla sığındığım dalgınlığımla baş başa kaldım. Kısa bir süre sonra, bu mesajlara başka bir boyut geldi – açıkçası bitti sanıyordum-  Yeni bir haber mi var endişesi ile okumaya başladım. Meğer aynı konuymuş. Neymiş; Aslında bu koronalı komşular,  apartman etrafında iki köpekleriyle dolaşıyorlarmış, her görüldüklerinde uyarılmışlar çünkü kesinlikle taşıyıcı olabilirlermiş. Bu vesileyle o apartman yöneticisi de uyarılmış ve dezenfektan ilaçlaması  yapan firmanın telefonu verilmiş. Köpek gezdiren komşular maske takıyorlarmış ama ya bir köpek varmış yok iki köpek varmış aslında biri büyük tasmalı diğeri küçük tasmalıymış sonuçta son karar iki köpekliymişler ve tasmaları varmış ve bizim komşulardan biri onları kesinlikle onları görmüş, diğeri gördüğünü sanmış, aslında böyle bir aile var mıymış yok muymuş ve nasıl varoluyorlarmış detaya ulaşılamıyormuş   ve bizim yan apartman dış merdivenlerinin trabzanları da çamaşır suyu ile silinmeliymiş. Yeni apartman görevlisine talimat verilecekmiş. Bu korona aile günde üç kere çıkıyormuş; Gece on bir gibi mesela ama kesinlikle yöneticisiyle konuşulmuş ve şiddetle uyarılmış : çıkarlarsa hemen şikayet edileceklermiş ve bilinçsiz insanlar yüzünden kimsenin sağlığı riske atılamazmış. Bu komşular aslında zehirli bir böcekmiş…

İki gün sonra tek satır bir mesaj geldi: “Yan komşunun testi negatif çıkmış”diye.. Sevindim tabi, şükür. Nitekim, ilerleyen günler ve aylar hepimizi daha zor günler bekliyor olabilir. Tanrı kimseyi sevdikleriyle sınamasın.

Bu mesaj grubu şahane..  Aradan iki gün geçti. Evde oturuyoruz sakin sakin. Mesaj gelince ilk anda bakıyoruz elbette. Yöneticimiz yazıyor yine:

– İyi akşamlar komşular, evim sucuk kokusu ve dumanı ile doldu. Daire 7 ve Daire 9’dan şüpheleniyorum. Hangi kat olduğunu bileyim ki çözüm üretebileyim. Geç saatte popcorn kokusu da var…

Takip eden cevaplarda da herkes ama herkes şikayet ediyor. Kim bu sucukçu yahu? Hele bir de popcorn! İçim gıcıklanıyor. Bana kokusu filan da gelmedi ki… Yöneticimiz teşhis için tehdite meğil ediyor, değişik bu, neredeyiz yahu biz, birazdan daire 7 ve daire 9 ile çapraz sorguya başlayacak. Daire 9 diyor ki:

-Vallahi evimizin tüm pencereleri açık kokudan kurtulmak için. Yöneticimiz daire 9’a teşekkür edip şükran emojisi paylaşıyor. Ardından daire 7 diyor ki;

-Bize de geldi o koku ama biz pişirmedik. Kim pişirdi bilmiyoruz. Kaçak var bir yerden herhalde, koku sızıyor galiba..

Yöneticimiz daire 7’ye de teşekkür edip şükran emojisinde bulunuyor. Ardından sanki orta sahadan daire 4 çıkıyor ve “değişik zamanlarda patlamış mısır soğan sarımsak  kokuları da basıyor evleri” diyerek topu savuruyor. Top kale çizgisine yaklaştı. Herkes topa koşuyor:

-Aynen – Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen – -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen  -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen

Sonunda top tekrar orta sahaya dönüyor :  yöneticimizin görüşü: “Bacalar sıvasız maalesef, bu sorunu en kısa sürede çözeriz inşallah” oluyor.

Aynen kelimesi bana, sanki herkesin gol atmak amacıyla topa vururmuş gibi yapıp aslında vurmamak için mahsusçuktan düştüğü ve topu kaçırmış olduğu ana şahitlik eder. Baca sorunu varsa çözülür ama olmasa da çocukluğuma döndüren bu mesajlara Teşekkürler! Keşke bi sucuk kokusu bizi yalasa, portakal esansı burnumuzun ucundan geçse ve akşam kestane soyan babaannemi görür gibi olsam.

Bu pandeminin sosyal psikoloji ve nevi şahsi psikolojim üzerine güncel etkileri bizi epey meşgul edeceğe benziyor.

Yarın daha erken kalkacağım, sevdiklerimin sesini duyacağım, küçük mutluluklar peşinde koşacağım. Belki bugün gibi yine Beethoven dinlerim,  1. senfonisini epeydir dinlemedim. Yine kahvemi alıp mimoza ağacına günaydın derim. Öyle büyüdü ki, dalları sapsarı ve solmuyor her şeye rağmen. Her şeye rağmen yarın yeni bir gün.

Bugün tüm dünyada çeşitli zorluklarla mücadele eden insanlara yaşam gücü diliyorum. Kaybedenler ışıkla uyusun. Toprakları bol olsun. 

Sevgiyle,

*Not: Mimoza çiçeği anlamı, özellikleri ve yetiştirilmesi

İtalya 1946 yılında ikinci dünya savaşından yıkık dökük çıkmış; insanlar bir coşku, yaşama dair bir umut aramaktalardı. Derken İtalyan Kadın Birliği üyesi olan 3 kadın, toplumun yeniden inşasının “kadın dayanışmasına” bağlı olduğunu düşündüler: Teresa Mattei, Rita Montagnana ve Teresa Noce.

Üç güçlü kadın, bu yaklaşımlarını sembolize etmesi için bir çiçek seçmeyi teklif ettiler. Sunulan tüm teklifler arasında üç tanesi öne çıktı: Karanfil, anemon ve enfes kokusuyla mimoza çiçeği. Aşağıdaki özellikleri sayesinde kazanan mimoza çiçeği oldu.

Mimoza çiçeği anlamı

  • Dayanışma
  • Ölümsüzlük ve diriliş
  • Hassasiyet, coşku ve umut

https://enguzelcicekler.com/çiçek-cesitleri/mimoza-cicegi.html

(kopyalayıp adres çubuğunuza yapıştırabilirseniz mimoza ile ilgili yazının tamamını okuyabilirsiniz)

Pandemiz

Öne Çıkan

Yaşamlarımızda süreci yönetmemizi sağlayan özellik aslında “duygusal dayanıklılık” tır (resilience).

Duygusal dayanıklılık, müziğin abc’sinde bulunuyor. Bir armoni ve ritm arasındaki bağlaç görevini görüyor. Müzik zaman zaman hızlanır, zaman zaman yavaşlar. Zaman zaman yükselir ve iner. Arada hep bağlaçlar bulunur, hareketler arasında esnekliği sağlarlar. Anlam, müziğin duygularımızı yükselttiği  ve dindirdiği zaman ortaya çıkar. Yani bağlam noktasında. Bu bağlam, farklı duygular arasındaki dengeyi kurar ve bu denge şarkının anlamını ortaya çıkarır. Ne duyuyorsun?

Bazen her şey çok üst üste gelir. Yenilmemek için strateji üretmek gerekliliği bilinç altımızdadır. Ve bazen her şey çok umutsuzdur. Daha kötü olamaz. Öyle bunalırız ki,  karanlıklarda kaybolmaktan korkabiliriz. Yaşama dair umudumuzu kaybetmek ve kaybetmemek arasında bir düello başlar. Müzikteki gibi,

Bağlaç görevi gören duygusal esneklik, umutsuzluğa kapılmamak için bir yükselmeye meğil et der ve strateji üretmeye ne dersin diye fısıldar kulağımıza. Harekete geç, alışmadığın bir şey yap, şaşırt her şeyi ve anla ki hareket etmezsen, nasıl mücadele edebilirsin ki karanlıkta?

Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal,

parçalan ki yenilen”

Özüne dönüyorsun aslında…

Üzülme, çekinme, yenilgiler bizi besler. İtiraf et, kendin ol ve cesaretle söyle: Ne yapmak istiyorsun?

Bazen her şey  olumsuz gelişebilir, insanın eli kolu adeta bedenine yapışır. Zor durumlarda hareket edebilme isteği, bağlaç olarak duygusal dayanıklılığa işaret eder. Duygusal dayanıklı kişiler, “zorluklarla mücadele” etmeyi seven kişilerdir. 

Duygusal dayanıklı kişiler, geleceğin olumlu olacağına dair inançlarını korurlar.

Duygusal dayanıklılık için birey, yaşamın içinde olumsuzluklarla karşılaştıkça bu olumsuzlukları kendini geliştirme isteği yolunda bir fırsat olarak görecektir.

 

Devam edeceğim sevgiyle,

Bana yaz lütfen, nasıl hissediyorsan. Birlikteyiz.

Ve gülümse

candanakkan@gmail.com / https://www.facebook.com/sinerjik.ca

 

İyimser Lider

Fazla iyimser olmak diye bir şey var, biz x jenerasyonu bu durumu karakterleştirdik ve Polyanna dedik kendisine. Uzun yıllar iyimserlik ile Polyanna olmayı birbirin karıştırdık. İyimserlik bazı insanlar için doğuştan gelen bir bakış açısı mıydı, aslında yönetim kademelerinde görev alana kadar çok da düşünmedik. Bir liderin iyimser ya da kötümser bakış açısının ekibini nasıl etkilediğini.. Dünyanın farklı yerlerindeki insanların iyimserliği aynı bakış açısıyla mı algıladığını bilmiyorum ama bunlar bir değerlendirme yaparken göz önüne aldığım sorular. İyimserliğin farklı seviyedeki liderlere yardımcı ya da engel olduğunu inceleyen ve bu önemli davranış özelliğini ayrıntılı olarak ortaya koyan araştırmalar var. Bu araştırmalar iyimser olmanın tıpkı bisiklete binmek gibi öğrenilebilecek ve geliştirilebilecek bir özellik olduğuna da işaret etmekte.

İyimserlik aslında kimi durumlar ilk bakışta yenilgi gibi görünse bile fırsatları görebilmeyi, olumlu bir bakış açısında olmayı ve beklentinin geleceğe yönelik daha olumlu olarak değişeceği anlamına geliyor. Bir başka deyişle, “gerçekçi iyimserlik” deniyor. İnsanların karşılaştıkları iyi ya da kötü durumları kendilerine nasıl açıkladıklarına baktığımda; kimi insanların başlarına gelen kötü şeyler için kendilerini suçladığını ve bu zorlukların ne yaparlarsa yapsınlar olmaya devam edeceğine inandıklarını görüyorum. Kimileri ise bu zorlukların duruma bağlı olduğunu, kişisel başarısızlıklardan değil çeşitli sebeplerden meydana geldiğine inanıyo. İşlerin iyiye gideceğine ve durumu düzeltmek için yeterlikleri ve güçleri olduklarını düşünüyor.

Olumlu bakış açısı pozitif duygulara yol açarken, iş dünyası için neyin önemli olduğu bellidir: Pozitif duygular performansı, bağlılığı, motivasyonu ve müşteri hizmetlerinin kalitesini artırır ve pozitif yönde etkiler. Bu yüzden, liderlerin duygularının etraflarındaki insanların duygularını daha iyi ya da kötü olarak etkilediği aşikardır.

Geleceğin daha iyi olacağına inanmak mümkün, ancak olumlu bir yaklaşım sürdürürken zorlukları da göz önüne almak gerekir. Böylece gerçekçi iyimserlik diyebiliriz. Aksi takdirde zorlukları etraflıca görmeden Pollyanna gibi kör bir iyimserlikle (fazla iyimserlik) yalnızca geleceğin olumlu olacağına inanmak yeterli değildir. Zira olumlu bir geleceğe inanırken bazı riskleri göz önüne almamak olasıdır.

Gerçekçi iyimserlik, kendimizi ve çevremizdekileri stratejik sezgi ile yönetmemize yardımcı olabilir. Stratejik Sezgi, fırsatlara ve olası risklere nasıl yaklaştığımız anlamına gelir.

Çalışmalarımda Harrison Assessments Paradoks Teorisi’ne göre değerlendirme yapıyorum. Bu paradokslardan biri Stratejik Sezgi’dir. İşte bir örnek.

Olası faydaları görmeden bir plan ya da stratejinin potansiyel zorluklarını fazlasıyla vurguladığımızda septik (kuşkulu) olabiliriz.  Bir plan ya da stratejinin potansiyel zorluklarını yeteri kadar görmediğimizde ise fazla(kör) iyimser olabiliriz. Diğer yandan geleceğin umutsuz olduğuna inanarak risk alırsak umursamaz bir kötümser olabiliriz. Bu olasılıkları nasıl bertaraf edeceğimiz ise gerçekçi iyimserlikle açıklanabilir. Bu hem iyimserliğin hem de olası tehlikelerin analiz edilmesi eğilimlerinin güçlü olduğu anlamına geldiği bir noktadır.

Eşanjör

Arabam bozuldu yine. Üstelik ufak bir sigorta değişimi sırasında kaputu açtığımızda gördük ki motor devri-daimini yapan su pompasına motor yağı karışıyor. Hafta sonu tatilindeyken ve problem görmekten kaçınırken, mahallemizin tamir kralı çağırdı beni ve hafta sonu gezintim sona erdi. Aklım tabiki bulutlarda kaldı.

Eşanjör nedir? Farklı sıcaklıktaki akışkanların aralarında sıcaklık alışverişi yaptırmasını sağlayan makinelerdir. Buna göre eşanjörün plakaları var. Bu plakalar  vesilesiyle su ve yağ gibi farklı akışkanları ters yüzeylerinden geçirir. Böylece sıvılar birbirine karışmadan ısı transferi yapabilirler. Yani eşanjör, ısı transferi yaptıran bir cihazmış. Pastörizasyonda da kullanılıyor. Gemileri ısıtmada, merkezi ısıtma sistemlerinde ve kombilerde ve gibi gibi. Sistemi tortu, pislik ve aşırı basınçtan koruyor. Bozulunca ne oluyor? Anladığım kadarıyla, ana motoru tehdit ediyor bu durum. Ya da insan vücudundaki kan dolaşımı sırasında kanın kirlenmesi de örnek olabilir, kalbi tehdit eder. Her konuyu insana getirmeden yine edemedim ve gevezelik edip vücudumuzda ısıyı düzenleyen sistem olan hipotalamus, sempatik sinir sistemi ve bazal metabolizma konularındaki detaylardan hiç bahsetmeyeceğim.

Tuhaf olan, mekanik arıza olan konu sebebiyle bu kadar eğlenmek. Yola devam etmek. Arıza ile ilgili durum tespit edildikten sonra ilgili konuyu hayata geçirmek:

Anne olmaya dair eşanjör durumu: Sürdürülebilir pozitif enerji. Telefon konuşmalarında duyduğum kadarıyla arkadaşları tarafından da sevilen, “cool” ve “öngörülü” biriymişim. Söylediklerim gerçekleşiyormuş. Bu da kendisinde öngörü yaratıyormuş. Bunu duymak iyi geldi:) Umarım duyduğumun farkında değildir.Dinlenmekten hoşlanmıyor çünkü.

İş insanı olmaya dair eşanjör durumu: Sahadan danışmanlığa geçen biri olarak çözüm odaklı yaklaşımımın takdir duyduğunu duyuyorum. Bunu duymak iyi geliyor. İş ortamımdaki verimliliği arttırmak için ihtiyaç ve fayda ilişkisini geliştirmeye devam ediyorum. Geçtiğimiz yıl çalışmalarımızla Avrupa birincisi olduk çalışma alanımızda. Burada anlam; Değişim yaratmak ve sürdürülebilir kılmak.

Sanata dair eşanjör olma durumu: Sanata dair ödün vermeyenleri yükseltmeye çalışırken ödün verenlere değer vermiyorum açıkça (Filtre görevi). Gerçek sanatçı ile dolandıranı ayırt edecek kadar analist olma yetkinliğim olabilir, iyi ki de var.

Bu sıcaklıkla, değer verdiğim ilkeleri ve amaçları daha da yalıttım. Artık daha güçlüler.

Teşekkürler sevgili arabam…

Sevgiyle,

 

Not: o zaman dans:

 

 

 

 

Aynen?

Aynı sabahı daha kaç kere yaşayacağımı düşünerek zifiri karanlıkta gözlerimi açtım. Ufacık bir yansımasını bekliyordum sabah ışığının ümitlenmek için. Saat yediye geliyor, gün başlamış ama uykumu yine alamamış gibiyim. Ne kadar erken yatsan da olmuyor, sanırım kış mevsiminin sıkıntısına sarınıyoruz son dönemde. Üstelik düşünüp duruyorum – memleket olarak çok paramız olmalı ki enerjiden tasarruf etmemeyi seçiyoruz, bu nasıl bir kafa?- diye.. Sinirlenmek ümidi tüketir endişesiyle, ilk içeceğim kahveyi hayal ediyorum. Derim acımasın diye daha çok giyiniyor, ruhum solmasın diye daha çok neşelendirmeye çalışıyorum kendimi güneşsiz, soğuk ve mekanik günlerde. İlk kahvemde kendime gelirken ikinci kahvemde kendimi hırslandırıyorum. Karanlıkta yola çıkıyorum. Soluk ve sevimsiz renkler arasından geçerken, sadece hedefi zamanında varmak olan sürücülerin profillerine bakıyorum kaçamak olarak. Aynılıklar. İlk basılan kanaldaki radyo spikerine günaydın demek, müziği beğenmeyen çocuğunun “anne seni canlandırmak lazım” diyerek telefonundaki Sia’dan bir şarkı çalmasıyla okula yetişmek, yoldaki simitçileri gözüne kestirip yanlarında durmadan geçmek, dikiz aynasından nasıl göründüğünü kesmek, köprü girişinde yapılan ezberlenmiş manevralarla en sağ şeritten en sola geçiş ile birlikte hep aynı hep aynı hep aynı mı olacak bu sabahlar diye iç geçirivermek. Aynen. Hava aydınlanıyor. Bir saat süre uykuda gezindikten sonra gün şimdi başlıyor gibi. Birşeyler yapmalıyım. Bir yerde durup ruh motorumu açmalı, yeniden başlamalıyım güne. Neyse ki ilk toplantıma vaktim var hala. Müziği ayarlayıp yürümeye başlıyorum. İlk başta zorlanıyorum açıkçası. İnsan alışıyor çabucak, “gelişine yaşamaya”. Yürümeye başlayınca zorlanıyorum. Zorlandıkça kendime inat, bacaklarımın mesafesini açıyorum. Yürümek nefes almak gibi, her gün mutlaka bir süre yürümeli insan. Yürürken aynı tempoda, aslında her şeyin aynı olmayacağını daha iyi görüyorsun. Yürüdükçe kararlı oluyorsun, yürüdükçe istekli oluyorsun ve yürüdükçe başkalarına da ümit verecek kadar güçlü oluyorsun. Aynı Nazım’ın dediği gibi:

Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar; İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..: Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı!

Ara sıra başka pencereler açmak ve ve başka açılardan olduğun yere bakmak lazım. Ara sıra hareket etmek lazım. Ara sıra alışmış olduğuna inat etmek ve alışmamış olduğuna başlamak lazım. Değiştirmek zor gelse de zor olduğunu bilerek başlamak lazım. Düşüncelerimizin yüzde seksen beş oranında geçmiş yaşantılara odaklandığını, sadece yüzde on beşinin şu anda olduğunu kendimize hatırlatmak lazım. Her yeni başlangıçta, geçmişi de beraberimizde taşıyoruz. Bir adım ileri gitmeyi hedeflerken zorlanmamızın da gerçek nedeni bu.

Bugün yeni bir müzik dinleyin, servisten ya da arabadan olmadık bir yerde inin, üç aydır konuşmadığınız arkadaşınızı arayın, toplantıda ayağa kalkıp farklı açıdan bakın, elinizi telefonunuzdan uzak tutun ve sadece şu an evet şu an ne hissettiğinizi düşünün. Şu an neredesiniz?

Sevgiyle,

Not 1: Georg Büchner’in “Danton’un Ölümü” adlı tiyatro eseri, aynılıklar içinde boğulan insanı çok güzel anlatır. Kitabı alıp sesli okuyun, tavsiye ederim.

Not 2 : Bugün John Lennon Günü, beni canlandıran yine ve yeniden “imagine” şarkısı oldu karanlıkta. Işıklar içinde uyusun.

imagine

Not 3: Görsel Pina Bausch Filmi/Wim Wenders

What is less What is more…

d2cf40f772c799aa0530b4fed1a1e511In most of the cultures, there’s a belief if something is broken than it is out of value.

When there is a crack in a porcelain vase, for instance, we may throw that vase out.  In some cultures, keeping cracked things in porcelain bring bad luck to the home. So we separate the imperfect because it doesn’t fit our relation with perfection. If the vase was a human being, would you not be interested in him/her because of an imperfect situation? I hope you would. Otherwise, this would ruin your relationship. But I think we have a tendency to like perfection and we don’t like getting imperfect results.

In Japanese art and culture, it is believed that the damaged object is more valuable than itself. Instead of hiding the imperfection, they repair it with gold dust with respect so that we can get lessons from our cracks/pains and we become stronger.

Life is not moving continuously in a straight line. It is not a sweet and warm wind surrounding us. It is sometimes against the current, stormy, no eyesight and there may be no wind beneath the wings. The life we think and the life we find may not be as perfect as we hope for. There is no perfect love, no perfect beauty, no perfect friend and no perfect work. With all the imperfections, the wonders of the world wouldn’t be so breathtaking. While perfection is all about embracing our imperfection to strive for better, imperfection is simply a part of being. Just as the arts of Japan, called Kintsugi. The highlighted cracks in a piece of poetry rather than hiding them.

Today, we live in an ecosystem in relation with perfection. Nothing and noone is perfect and actually this is exactly why we are here for. I think we should look at ourselves and consider what we can transform for a better situation. This may be a vase, this may be our ownself, this may be a loved one or this may be a group of people working together, an organisation. What are the cracks? Where is the need to fix? Why do we remodel, reskill, repair and make it living? The less becomes more now, ist it?

There is a potential to create a sustainable future for our world and the life exists on it. Like pieces of cracked plate, we are all connected but all fragile.

With love,

What is less What is more

Maslow için Ağıt

Öne Çıkan

 

2017’de yazmış olduğum “Maslow için Ağıt” ı bugün yaşadığımız küresel pandemik ile biraz daha yeni normali düşünerek tekrar yayınlıyorum. Güvende kalın, evde kalın. Teknolojiyi kullanma beceri ve yetkinliklerinizi güçlendirin ama daha çok kendinizi iyi hissetmeye yatırım yapın. Kişisel farkındalıklarımız ve ailemiz en büyük sermayemiz. Sevgiyle, Candan

25.04.2020,İstanbul

*

Maslow hiyerarşisini bilirsiniz. Ben severim. Teknolojiyi de severim.

Maslow’da en alt seviyede fiziksel ihtiyaçlar yer alır. Bu ihtiyaçlar en temel olan ihtiyaçlarımızdır. Bugün, bu ihtiyaçlarımız için teknoloji etkin olarak kullanılmaktadır. Mesela yataklarımız vardır. Evlerimize gıdalar, taze zincir ile ulaşmaktadır. Evlerimiz ısınmaktadır. Arıtma sistemlerimiz sayesinde temiz ortamlarda yaşarız. Kapılarımız vardır, kilitleriz. Bugün hayatımızda en temel ihtiyaç duyduğumuz her şey için teknolojiden faydalanmaktayız.

İkinci seviyede güvenlik ihtiyacı vardır. Kendimizi ve sahip olduklarımızı güvence altında tutmak. Sahip olduklarımızın elimizden alınmasını istemeyiz. Bir iş sahibi olmak, sağlıklı olmak önemlidir.  Daha çok, yaşamsal nicelikler diyebiliriz. Yaşamsal konularda örneğin; Sağlık, ilaç, bankacılık , güvenlik alanlarında etkin olarak gelişen teknolojilerden faydalanmaktayız.

4ded2c8c50f9b1088fbbd3b9db4c40fe

Üçüncü seviyede sevgi ve ait olma vardır. Aile, ilişkiler, arkadaşlık ihtiyaçları gündeme gelir. Bugün bu seviyede, teknolojinin etkisini gün geçtikçe arttırdığı söyleyebiliriz. Bugün akıllı telefonlarımız, internet uygulamaları ve bilhassa Facebook gibi uygulamalar geçmiş alışkanlıklarımızı karşılamaya çalışmaktadır. Bugün seksüel yakınlık için internet ortamı fırsatlar sunmaktadır. Hiç bir zaman gerçek iletişimin, yakınlığın ve seksüelliğin yerini tutamayacak olan bu yapay fırsatlara tamamen ihtiyaç duyuyorsak, bir yerlerde yanlış yapıyoruz diye düşünüyorum. Maslow teorisinde, bu seviyede ihtiyaçlar, nicelikten niteliğe geçiş yapmaktadır. Kaliteye. Sanırım bu seviyede denge ihtiyacı başlıyor. Hayatın felsefesi , tercihlerimizle ortaya çıkıyor.  Çünkü;

Bir sonraki seviyede, özgüven-güven-başarma ve saygı ihtiyacını görürüz. İçsel yolculuğumuzda, teknolojinin muhtemelen bize katkısı yoktur. (Kendi gelişimimiz ve evden çalışma ortamı için teknolojiden faydalanmak dışında)

Beşinci ve en son seviyede ise, kendini gerçekleştirme ihtiyacı ortaya çıkar. Bu ne demektir? Kendini gerçekleştirme; Yaşamdaki problemleri yaratıcı olarak çözebilmek, potansiyelimiz doğrultusunda yaşayabilmektir.  Bu konularla ilgili bir teknoloji bulunmamaktadır. Bizler, bu seviyede birey olma özgürlüğünü, farkındalığını arzular ve bu yoldaki ihtiyaçlarımızı karşılamaya, karşımıza çıkan problemleri çözmeye odaklanırız.

Bu çocuklar mutlu görünüyor, iç dünyamda bana mutluluğun basit şeylerde olduğunu söylüyor. (Bu günlerde mutluluğun ve iyi olmanın (korunarak) aslında özüne dönen birliklerimizde (unity) olduğunu söylüyor) Ben bir mega kentte yaşıyorum ve yaşam koşullarım iyi durumda. Bu çocukların gözlerindeki mutluluğa bakınca, piramidin altı üstü birbirine karışıyor. Onların piramide filan ihtiyacı yok. Onların ne küresel ısınmadan, ne kodlu yaşamlardan ne de çoğumuzun uykusunu kaçıran olaylardan haberleri var. Onlar anlam yüklü. Birbirlerine ve bağlı bulundukları topluluğa bağlılar. Bizlerin bu çocuklar gibi, hayatı anlamla yüklü insanlardan öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yakın gelecekte teknoloji daha da hızlanacak kuşkusuz. Yakın gelecekte yeni işler, yeni yaşam tarzları olacak. Yakın gelecekte robotlara da örnek olacağız. Bu yolculukta iç dünyamızı anlamak, kendimize dair farkındalıklarımızı arttırmak ve  hassas ruhlarımızı korumak durumundayız. Teknolojiler bunu çözemez. Biz çözeriz.

Böylece, teknolojinin çözebileceği alanlar için daha çok inisiyatif alınmasını sağlayabiliriz.

Aşağıdaki bağlantı konuyu masamda düşünür ve yazarken karşıma çıkan bir makale. Benden fazlası.

http://howdoesshe.com/with-new-eyes-my-humanitarian-experience-in-ethiopia/

 

Sevgiyle,

Candan

Leadership & Sphere of Influence

Öne Çıkan

Life is a gift. Well then, are we aware that we make ourselves miserable for things we cannot control? There are many things we cannot control but real problems are in fact not things we cannot control. Real problems come out when we are ineffective despite the fact that we actually have the power to make the change. As Kurt Vonnegut says; “Enjoy the little things in life, because one day you will look back and realize they were the big things”

Leadership first starts with in our personal space. When we cannot manage dilemmas, conflicts and emotions the situations and environments starts to rule our world. Dilemma often emerges to meet our own expectations and others. If we cannot build mutual benefit relation then unnecessary sacrifices, dominant approaches and/ or indifference and/or disinterest surfaces. And naturally, this negative attitude harms the organisation and human resources.

Let me share few concerns I tend to hear quite often:

-I love the people in my team. They all have unique qualities. However if my boss keeps treating me inconsiderately like this, I may not find the energy essential for developing my team.

-Any minor flaw upsets me, even though everything is going right. I cannot coordinate my team. My new appointed assistant is calmer and practical. I feel insufficient when looking at her/him. This enervation has caused me to bring work problems to home. As if everything is great at home. I know I will end up regretting but quitting work and sparing some time for myself and my family seems like the best choice.

-I keep presenting information about new areas to my boss. But my boss pays no attention to my ideas regarding the development of my department for three years. I am bored I guess. I know I will regret it but I think I will support peoples search since I believe people who consistently developing deserve better places.

-I keep my glass full so others can also benefit. When my glass is empty I refill it. I know I will end up regretting but I am tired of finding the resources. I am going to leave the glass empty from now on. They can find their water from somewhere else.

-He/ She does not understand me. Looking at my performance level I deserve better. What is his/her expectation? He/She didn’t even say good morning yesterday, when I walked into his/her room; he/she didn’t even look at me. We get the same pay; I work harder than him/her. He wants things from me and doesn’t even say thank you. The new comer must be a connection. I guess he/she already discarded me. I wish there was more support.

Managers with self-leadership skills are:
– not captive of ones feelings
– focuses on people and meaning that will be co-created
– doesn’t make sudden and unplanned decisions
– strive to be determent and forward looking even though everything goes wrong
– result oriented
– cares about people’s ideas and brings solutions
– sees into the future, takes risks
– knows how to do the job, even though he/she does not do the job in practice
– notices things that nobody else notices
– knows people he/she works with and influences them.
– keeps his/her loyalty to his/her organisation

Leader is expected to bring the organisation to meet its targets and efficient. In order to benefit your organisation, faith and effort to constant development should be established, knowing oneself and self-acceptance is needed.

In other words; people are not born leaders, people learn to be leaders as they climb the steps one by one. You can choose to be a leader. It is about how you use information and experiences gathered in your journey since your childhood.

The followers expect the leader to show them respect, find solutions to their problems, motivate the team and be informed. They hope to be valued, and receive mutual benefit. Leaders realise this through “empathy”, “strategic vision”, and “effective communication”, “team management”, “ delegation ” and “feedback”.

Through these graphics we offer recruitment, development, succession planning, employee engagement and retention road maps for individuals and teams. Harrison Assessments International uses the trademark Paradox Technology analysis methods. Graphs above display some of the required traits for leadership.

With love,

Candan

Personal Note: I would like to thank Defne Akman for the translation of this essay.

Beat stress at work

Change is an indispensible part of our lives that forces us to deal with the Notion of uncertainty. We react differently to change in order to maintain our emotional balance and productivity. We are human after all and our emotions inside have certain logic and cause and effect relation. However stress is the most important outcome that change brings into existence in our bodies.

Even though being aware of our emotions and referring to them is a healthy approach, not being able to manage our emotions in the times of stress results us to be overwhelmed with stress. Stress is a reaction that our bodies take to the environment, change and events on life. Stress causes a lot more diseases than modern medicine encounters. And we still keep on embracing it instead of beating it, even though we know stress is bad for health. Everybody has a limit. Not everyone tolerates the stress same way.

In business world, stress experienced by the work force effects both individual and team and organisations productivity extremely negative. If the employees are stressful, they tend to behave more different compared to normal circumstances. When stressful, we behave in a way where others have difficulty to understand. This behaviour reflects upon all our relationship and to the organisation like a virus. When stress fades if we can question ourselves, we may try to mend the broken pieces. Or we may choose to cut off communication and withdraw.

It is our responsibility as HR professionals and managers at organisations to deal with people who had problems in labour relations and stress behaviour at organisation, to coach them to a healthier psychology and mend the broken relationships. In the act of decreasing productivity, unavoidable course of events we may have to give a warning and/or disqualify individual for their negative behaviours.

It is possible to foresee these situations by making analysis regarding coping with stress. Let’s take a look at a management team that works together.

DefneElif (B) is at the “Stressed Achievement” quadrant. Her development area is to be in the “Poised Achievement” quadrant. Elif is recipient to stress but even though she is taken with stress she can perform. Most important factor in her performance is Elif’s tolerating pressure trait score is high. In brief if Elif doesn’t have a challenging target, she can mess around do other things until the deadline. Only when deadline approaches she can have a dominant energy to meet the target in a flash. But when she is bored with oppression, she can feel tired, would like to pull away, leave unfinished business. Properly speaking, Elif’s high score in not only “Tolerance to Pressure” but “Managing Stress Successfully” and “Ease” demonstrates she can do “Stress Management” successfully. As we know we cannot give Elif the entire responsibility expecting her to do the job somehow. She has a development area in “Balanced Success”.

Everyone is different from one another. If you take into account that each employee can react totally different under stress and fight back the stress, this can help you with better management.

My next article will be about personal stress areas.

Personal Note: I would like to thank Defne Akman for the translation of this essay.

With Love,

Candan

 

Meanwhile:

Within this study, can you tell me about a stress you experienced at work? You can e-mail me, your inquiries will be treated anonymously. I will respond and assess each incident in its own right, anonymously here.

Stresi Önlemek – III

brain-arrowsStresin üzerimizdeki etkilerini anlatırken, bir yandan da stres yaşayan bireylerin gönderdiği mektuplardan örnekler vermeye devam ediyorum.

Korkular, çaresizlikler, olağan ve veya olağan dışı olayların yol açtığı bir çok olay olup, iç dünyamızda ruhsal değişimler yaratıyor. Gerçek şu ki bazen travma yaşıyoruz. Travma sonrası depresyon görülüyor.

Travma yaşanan durumlar:
  • Doğal afet
  • İnsan tarafından yapılan travma (savaş, işkence, tecavüz)
  • Kazalar
  • Beklenmedik ölüm
  • Ciddi-ölümcül hastalığa yakalanma
  • İş kaybı

Bir de Post Travma var. Kısacası, yaşadığımız travmatik bir olayın üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen tekrar hatırlamak ve günlük yaşamımızı olumsuz etkilemesidir.  Post Travma yaşanan durumlarda ise :

  • Uykusuzluk, kabus görmek, olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetmek
  • Kolay irkilmek, çabuk sinirlenmek
  • Gelecekle ilgili plan yapamamak
  • Yabancılaşmak (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi)
  • Olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olmak ve bu durumlardan kaçınmak

Her ikisi de stres bozukluğudur. Önlenebilir mi? Bu sorunun cevabı bir matematik denklemine verilecek cevap kadar net değil. Ancak insanın iyileşmeyi istemesi, durumu kontrol altına alması mümkün. Ancak önce ne yaşadığının farkında olması gerek. Yani kişisel farkındalık.  Yaşadığımız toplumsal ortamlarda bir çok ruhsal travmaya yol açan olaylar var.  Her iki kişiden birinin bu tür olaylarla hayatında en az bir kere karşılaştığını gösteriyor. Ruhsal travmayla karşılaşma şansı herkes için eşit değil. Yardım istemek ve soruna değil çözüme odaklanmak oldukça önemli bence.

En önemlisi, çevremizde bu tip durumlar yaşayan kişilere karşı anlayış ve empati geliştirmek. Yargılamamak, eleştirmemek, yol gösterici ve sabırlı olmak. Hepimiz stres yaşıyoruz ancak farklı düzeylerde. Kişiler stres altında çok daha farklı tepkiler verebiliyor. Bazen alıştığımız sakin insan değişip tepkilerini sertçe ortaya koyabiliyor,  bazen tepkilerini sertçe ortaya koyan insan değişip yerine sakin insan gelebiliyor. Tek bir boyuttan (görünen açıdan) değerlendirmemek lazım, görünen, görünmeyen, saklı ve geçmişe dayalı bir çok etken var strese dayalı.

*

Stresi önlemek konusuyla ilgili bana mesaj gönderen mektuplardan alıntılar yaparak örneklemek istiyorum.

Ben bir öğrenciyim. Sürekli sınava giriyorum. Her sınavda ilgilimi toplamak için çok uğraşıyorum ama mutlaka kafamı dağıtan birşeyler oluyor. Mesela öğretmenin ses tonu, kalemin düşme sesi, öksürük, hapşırma, kapı gıcırtısı ve o anda olan herşey dikkatimi dağıtıyor. (Lise3, Melisa,17)

Sınav aşamasında normal zamanda zaten sınav ile ilgili kaygısı varsa, kaygı daha da artıyor.  Sınavı, tehdit edici olarak algılıyor sevgili Melisa.. Sınav söz konusu olduğunda kendinden çok sınav düşünüyor. Çünkü bir kariyer seçimi yapacak. Melisa gibi tüm sınav kaygısı taşıyan bugünün gençleri arkadaşlarımızın hem konsantrasyon hem de kaygı yönetimi konularında desteğe ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Ekte bir test buldum, incelenebilir.

Beni assessment center’ a çağırdılar (değerlendirme merkezi çalışması). Bu müdür olarak üçüncü girişim. Direktör olup olmayacağıma karar verecekler. Ben bu sefer de başaramamaktan korkuyorum. Ne yapabilirim? (Finans Müdürü, Tayfun,38)

Dördüncü sefer gireceği değerlendirme merkezi çalışması için çalışacağı, daha çok öğreneceği veya hazırlanacağı hiç bir konu yok Tayfun’un. Yapması gereken tek şey, direktör olmak için tüm heyecanını yönetmek aslında. Bir kaç saatlik bir çalışmanın kendisi için terfi edememe riskini taşımasından çok, güçlü yönlerini sergileyebileceği güzel bir deneyim olduğunu düşünmek.

Kaygı, gerilim, endişe , santral sinir sisteminin aşırı uyarılması anlamına geliyor. Bu istenmeyen bir durum çünkü bloke ediyor. Kişinin performansının değerlendirilmesi her zaman bir miktar stresli olabilir ancak kişinin önceki deneyimleri, güçlü yönleri ve durum hakkındaki algısını, düşüncesini etkileyebilen faktörler stresini önlemesine yardımcı olacaktır.

Bir trafik kazası geçirdim, ardından yürüme sıkıntım oluştu. Bir dizi ameliyat geçirdim. Şimdi eskisi gibi değilim. Çantamı sırtıma alıp dolaşırdım. Omurgamda eğrilik başladı, her adım attığımda acı duyuyorum. Yaşım gereği kemik erimesi başladı. Ev bana hapishane gibi geliyor. Özgüvenimi kaybedip, yürüyememekten korkuyorum. (Müzisyen, Ayşe 70)

Fiziksel travma sonrası ruhsal travma örneği, yaşın ilerlemesiyle özgüvenin azalması üzüntü verici. Doktor ve fizik terapistlerinin önerdiği fiziksel direnci arttırmak. Kasları güçlendirmek. Herşeyin ötesinde, vazgeçmemek. Eskisi gibi olmasa bile, kendini iyi hissettirecek hareketlere ve eylemlere odaklanmak. En önemlisi, kendi kendini aşağı çekmemek (demotive etmemek).

Sahne sanatları, opera bölümü mezunuyum.  Sahne korkusu geliştirdim, bu yüzden sahneye çıkacağım her zaman sesim kısılmaya başlıyordu. Sahneye çıkamamak gibi bir şansım olmadığı için, işimi bırakmak zorunda kaldım. Üzerinden on yıl geçti. Bu konuda kendimi hep sorguladım. Bir buçuk yıl kadar önce nefes terapilerine başladım. Sonra konu gittikçe ilgimi çekmeye başladı. Sertifika almaya karar verdim. Kendime her geçen gün yardımı dokunduğunu, yirmili yaşlarıma geri döndüğümü hissetmeye başladım. Sonra çevremdeki arkadaşlarıma yardım etmeye başladım. Şimdi nefes koçluğu sınavlarına hazırlanıyorum. Bu konuyla ilgili bir organizasyona dahil oldum ve dersler veriyorum.Söyleyeceğim şu ki; insanın isterse aşamayacağı şey yok. Geçen hafta kurduğumuz bir ekip ile sahneye çıkarak bir saatlik konuşma yaptım.Heyecanlıydım ama konuşacaklarım, anlatacaklarım için. (Nefes Eğitmeni, Tuba, 40)

Öyle sevindirici, öyle umut verici bir mesajdı ki, kendisiyle telefonda görüştüm daha sonra. Tebrik ettim. Hatta ilerleyen günlerde, kendisinin ders verebileceği arkadaşlarım olduğundan bahsettim. Görüşeceğiz.

Ben stres yönetimi, çatışma yönetimi ve değişim yönetimi eğitimleri veriyorum. Ancak bu işin doktoru değilim. Amacım, analiz konularındaki birikimlerimi paylaşmak ve aydınlatıcı olmak. Bu yolda bana bilgileriyle ışık tutan hocalarıma teşekkürlerimle.

Mesajlarınızı bekliyorum. Gelecek yazıda strese bağlı yeni bir konuyla birlikte yeni mesajlarınıza da yer vereceğim.

Sevgiyle,

Candan

Ek: Sınav kaygısına yönelik döküman halinde bir test buldum. Buraya bağlantısını koyuyorum. www.psikolojistanbul.com/portfolio/sinav-kaygisi-testi/

 

 

 

Stresi Önlemek – II

Öne Çıkan

DSC_0048Bir Japon, İstanbul’da geçirdiği bir haftanın sonunda biz Türk’lerle ilgili izlenimleri sorulduğunda şunları söylüyor:

“Türklerin evine gittiğinizde, tanımasalar da buyur ediyorlar. Siz oturmadan kimse oturmuyor. Siz sofraya geçmeden kimse geçmiyor. En iyi yere sizi oturtuyorlar. Siz yemeğe başlamadan kimse başlamıyor. Zorla her yemekten tattırıyorlar. Siz kalkmadan kimse, evin çocuğu bile sofradan kalkmıyor. Çay, kahve, meyve, ikram bitmiyor. Herkes sizi rahat ettirmek için uğraşıyor. Kumandayı elinize veriyorlar.. Sırtınıza, altınıza yastık konuyor. Yorgunluktan ölseler bile siz kalkmadan kimse gidip yatmıyor. Gitmeye yeltendiğinizde bu kez bırakmıyorlar. Yataklarını veriyorlar, kendileri kanepede, koltukta yatıyor. Sonra evden çıkıyorsunuz aynı adamlar 180 derece değişiveriyor. Herkes arabasını üstünüze sürüyor. Arabanın burnunu çıkarmazsanız kimse yol vermiyor. Kornalar, küfürler… Şerit değiştirmek bile mümkün değil. Yayaysanız ışık olmayan bir geçitten mümkünü yok geçemezsiniz. Evde öyle, arabada böyle, nasıl oluyor?”

Japon icadı da değil oysa ki; Stres altındayken çıplak, nasıl örtüneceğini bilmez insan. Sorun şu ki; Değişiyoruz. Davranışlarımızın farkında olmazsak, ucu başkalarına dokunuyor ama, aslında daha çok bize zarar veriyor.

Yazı dizinin ilk bölümünde, kişisel olarak yaşadığınız bir olayı anlatarak bana ulaştırmanızı istemiştim. Gönderdikleriniz içinden üç kişiyi seçerek sizlerle paylaşıyorum.

Stresli yaşamayı isteyebilir miyim?

M.K (36, Bayan, İş İnsanı)

 “Çocuğumu okula bırakıyorum. Dersin başlamasına bir iki dakika kaldı. Yetişmemiz lazım. Hemen arkasından toplantım var. Girilmez yoldan bir araba çıktı, kısa sürede burun buruna geldik. Durdum. O da mecburen durdu. İki arabanın geçeceği bir genişlik yok, dar bir sokak. Zaten tek yön, okul var çünkü. Karşımdaki arabadaki bir kadınmış, el frenini çekti ve kollarını göğsünde kavuşturdu. Biz bakakaldık. Hava soğuk, çocuk küçük, ders başlamak üzere. Etrafta güvenlik görevlisi aradı gözlerim. Sonra karşımdaki kadına geri gitmesi gerektiğini işaret ettim. Mumya gibi durmaya devam etti. İki dakika daha geçti. Camı açıp, lütfen geri gider misiniz diye seslendim. Bana mısın demediği gibi bir de bana  “kış kış geri” işareti yaptı. Ben de arkamda üç araba daha var, nasıl gideceğim geri işaretleri yaptım. Yavaş yavaş içimdeki ejderha uyanıyordu. Arabadan çıksam mı çıkmasam mı derken, hayalimde bu durumu uçarak çözmeyi düşünüyordum. Arkadaki arabalardan kulak tırmalayıcı korna sesleri gelmeye başlayınca arabadan çıktım. Kadının arabasına doğru yürüdüm. Camı açtı. Rica ettim ama kadın ricamla ilgilenmedi. Bir de haklıydı ki o, haklılığım ile ilgili insani duygularım arasında  gidip geldim. O sırada kornalar, uzaktan yaklaşan güvenliğin silüeti, çocuğumun ağlamaya başlayışını algılıyordum ama sislenmekteydi gözlerim. Kadının arabasının kapı koluna elimin gittiğini hatırlıyorum. O sırada bana saldırıya uğrarmış gibi baktığını da. Kapıyı açıp, kendisini dev dilimle boynundan yakalayıp, havaya kaldırıp on sekiz sefer çevirip tekrar arabaya koydum bir an. Haliyle, açtığım kapıyı izleyen mahalle kavgası heyecanı taşıyan gözlerin önünde, yavaşça açtığım kapıyı, büyük tenisçi Navratilova ters vuruşuyla kapattım. Sanırım 9 şiddetindeydi. Hatırlamıyorum. Ama şiddetti. Şiddet uyguladım. Kadının gözlerindeki korkuyu, güvenliğin araya girme çabası, çocuğumun arabada tepinişi buzlu bir camın arkasındaydı artık. Okul binasının camlarından bize bakan öğretmen ve öğrencileri ve arabama doğru geri yürürken hayal meyal hatırlıyorum. Toplantı filan umurumda değildi artık, kalbim öyle bir çarpıyordu, başım dönüyor, sanki nefes alamıyordum. Yere oturduğumu, çarpıntı tüm vücuduma yayılırken bunu en kısa sürede atlatmam gerektiğini kendime telkin eden nefesler aldığımı ve pişmanlığımı hatırlıyorum. Öfkeme yenildiğim an gözümün önünden gitmiyor hala. Beş yıl geçti. Tekrar yaşamak hiç istemiyorum.”

Bir seferinde bu şekilde yere yığılıp ölen birini duymuştum. Adli tıp incelemesinde kalp krizi olduğu belirlenmişti. Kendisini silahla tehdit eden kişi, serbest bırakılmıştı. MK’nın stresle başa çıkma becerisini ortalama olarak değerlendirebiliriz. Gözü karardıktan sonrasını hatırlaması, öfkesinin başkasına zarar verebileceğini hissetmesi, stres altında risk alma özelliğinin ortaya çıkması gözlemlenebilir. Muhtemelen bir daha böyle bir durumu yaşamamak için çaba gösterecektir çünkü farkındalık sahibidir. Ancak ani öfkelenme özelliği olduğunu gözlemliyorum. MK ‘nın duygu ve düşüncelerini çevresiyle, çalışma arkadaşlarıyla bekletmeden paylaşmasını önemli görüyorum. Neye kırıldığını, alındığını veya kızgınlık duyduğunu fazla beklemeden uygun bir dil ve ortamla paylaşabiliyor olması sağlıklı ilişkiler ve sağlıklılık açısından son derece önemli.

A.L (46/Erkek/İş İnsanı)

A.L, bir devlet dairesinin denetim bölümünde görev yapıyordu. İzinsiz, ruhsatsız yapılan işlerin takibini yapan ekip arkadaşları, Ahmet’e problemli vakaları çözmesi için getiriyordu. On yıldır aynı görevi yapan Ahmet ve ekibi ile bir eğitimde tanıştım. Konumuz “çatışmayı yönetmek” ve stresin fiziksel etkilerini konuşuyoruz. Eğitmen olarak katılımcılara bilgi aktardıktan sonra, çatışma anında neler hissettiklerini sordum. Kısa bir düşünce sessizliğini Ahmet’in sesi bozdu. Kolum uyuşuyor dedi. Ekibi şaşkındı, ilk defa duyuyorlardı. Kontroller sonucunda sigarayı bıraktı, anjiyo oldu. Halen çalışıyor.

A.L’ nin stresle başa çıkma özelliği gelişmeye açıktır. Baskı altında çalışabildiği, uzlaşmacı olma becerisi yüksek olduğu için strese karşı duyarlılığını fiziksel tepkiler de verdiği halde farketmemiştir. Ancak bu konu ile ilgili bir eğitim ortamında farkındalık sağlamıştır. Yaşam biçimini değiştirmeseydi, A.L’nin aynı şartlar altında sağlılığından söz etmek mümkün olmayacaktı.

Ö.C (50/Bayan/İş İnsanı)

Ö.C,  uzun yıllar üst düzey yöneticilik görevinde bulunmuş, bir süredir danışmanlık yapmaktaydı. Kendisine yaptığımız koçluk çalışmasının  bir parçası olan testi tamamladı. 175 özelliği değerlendirdiğimiz bu testte, kişinin stres altındaki davranış değişikliklerini de görebiliyoruz. Kişinin kendini görmesine ve geliştirmeye çalışmasına yardımcı oluyoruz. Test sonucunda, kendisini kabul etme skorunun 4 fakat kendisini geliştirme isteği skorunun 9 olduğunu gösterdiğimde şu soruyu sordum: “Bu durumla ilgili bir bir örnek verebilir misiniz? Cevabı kısa ve ürkütücüydü. “Ben kendimi bugün yeniden inşa etmeye çalışıyorum. Çünkü kendimi beğenmemem, hep daha iyi olmam öğretildi bana” Durum, stres altında, Ö’nün davranış değişikliği göstererek savunmacı olduğunu gösteriyordu. Normal zamanda ise kimse Ö’nün kendini ne kadar çok eleştirdiğini bilmiyordu ya da görmüyordu. Ö, kendini eleştirmekten patladığı zaman, “ben iyiyim” diyordu kendine. Dışardan gözlemlendiğinde herkes Ö’nün savunmacı biri olduğunu zannediyordu.  Kendisinin “savunmacı” durumu (defensive) aşağıda görülebilir.

self2

Sağlıklı olmak, işte başarılı olmak, yaşam standardını korumak, hayatı sevdiklerine destek olacak bir şekilde sürdürmek, kendini geliştirebilmek isteyen her bireyin kendi dünyasını zaman zaman ihmal edebildiğini, gereğinden fazla yükü sırtında taşıyabileceğine inanmanın sonucunda baş etmekte zorluk çekmenin kaçınılmaz olduğu zamanlar olduğunu gözlemliyoruz. Hepimiz stresimizi daha iyi yönetmeyi, aynı zamanda stres altında dengesizlik ve çelişki yaşadığımız alanları  kişisel farkındalığımızı arttırarak öğrenebiliriz. Bireysel farkındalıklar, kişisel gelişimi başlatır. Çalışma ekiplerimizde ise; Bireylerin stres durumunda ne yaşadıklarını bilemeyiz. Ancak ilişkili özelliklerini ve birçok çelişkili durumu tasvir eden iyi bir analiz raporu ile  bu tarzda “çılgınca” değişimler hakkında bilgi alabiliriz. Paradoks analizleri ile ilgili bilgimiz yokken, bir çok bilinmezle  birlikte yaşadığımızı hatırlıyorum. Oysa şimdi, stresli davranışları anlayabiliyor, gelişim için yol gösterici olabiliyoruz. Bu çalışmanın yaratıcısı Dr. Dan Harrison’a binlerce teşekkürler.

Bir sonraki bölümde yeni örnekler vereceğim. Bana yazabilirsiniz.

İyi haftalar

Sevgiyle kalın,

Candan Akkan

İş yaşamında stresi önlemek

– inceleme-

Günümüzde değişim yaşamlarımızın vazgeçilmez bir değeri, bizleri belirsizlik kavramıyla baş etmeye zorluyor. Duygusal dengemizi ve verimliliğimizi koruyabilmek için her birimiz değişime karşı farklı tepkiler veriyoruz. Sonuçta insanız, duygu kütlesiyiz ve tüm duygularımızın da belli bir mantığı, sebep-sonuç ilişkisi var içimizde. Ancak değişimin, kütlelerimizde yarattığı en önemli sonuç da stres. Duygularımızın farkında olmak ve duygularımıza başvurmak sağlıklı bir yol olmasına rağmen, stresli zamanlarda duyguları yönetememek, strese yenik düşmemize neden oluyor. Vücudumuzun çevreye, değişime ve yaşamdaki olaylara verdiği tepkidir stres. Modern tıbbın karşılaştığı durumlardan çok daha fazla rahatsızlığa neden olmaktadır ve bizler, maalesef sağlığımıza zararlı olduğunu bildiğimiz halde stresi önlemeye çalışmaktansa, stresi kucaklamaya devam etmekteyiz. Herkesin bir sınırı vardır. Herkesin strese karşı toleransı aynı değildir. Herkesin yogurt yemesinin farklı olduğu gibi, farklı davranırız.

İş dünyasında , iş gücünün yaşadığı stres, hem bireyi, hem ekibi hem de organizasyonun verimliliğini son derece olumsuz etkiliyor. Çünkü; Çalışanlar stresliyse, sıklıkla normal koşullarda olduklarından daha farklı davranma eğilimi gösteriyorlar. Başkalarının anlamakta zorluk çektiği bir davranış gösteriyoruz stresliyken. Bu davranış, tüm ilişkilerimize ve organizasyona bir virus gibi yansıyor. Stresimiz geçtiğinde kendimizi sorgulayabilirsek eğer; Yol açtığımız tatsızlıklardan dolayı rahatsız olup, yıkılan köprüleri tamir etmeye çalışabiliyoruz. Ya da tamamen iletişimi keserek uzaklaşmayı, içimize kapanmayı seçebiliyoruz.

Çalışma ilişkileri ve organizasyonda davranış alanında stres altında sorun yaşamış kişilerle ilgilenmek, bu kişileri daha sağlıklı bir psikolojiye taşımak ve zedelenmiş ilişkileri onarmak, organizasyonlardaki yöneticilere ve insan kaynakları profesyonelleri olarak bizlere düşüyor. Organizasyonun verimliliğini düşürücü, önlenemeyen bir gidişat halinde ise uyarı vermek zorunda kalabiliyor ya da yapıcı olmayan davranışlardan dolayı bireyleri oyun dışı bırakabiliyoruz.

Stres ile başa çıkma konusunda analiz yaparak, bu durumları ön görebilmemiz mümkün. Aşağıda birlikte çalışan bir yönetim ekibini inceleyelim.

Ekip Stres – Alan Paradoks Grafiği

Ekip Grafik - Stres

Elif (Grafikte B) , “Stresli Başarı” kadranında duruyor. Kendisinin gelişim alanı, “Dengeli Başarı” kadranında olmak. Elif, strese karşı duyarlı ancak strese kapılsa bile performans gösterebiliyor. Performans gösterebilmesindeki en önemli etken, Elif’in “baskıyı tolere edebilme” özellik skorunun yüksek olması. Özetle Elif’I zorlayan bir hedefi yoksa, bir projenin son teslim tarihi gelene kadar oyalanarak başka işler yapabilir. Ancak, teslim tarihi çanları çalınca birdenbire hedefe ulaşmak için baskın bir enerji taşıyabilir. Ama Elif baskıdan bunalınca, yorgun hissedebilir, uzaklaşmak isteyebilir, işi yarım bırakabilir. Gerçekte Elif’in sadece “Baskıya Tolerans” değil, aynı zamanda “Stresi Başarıyla Yönetebilme” ve “Rahatlık” alanlarında da yüksek skorlarda olması “Stres Yönetimini” başarıyla yapabileceğini gösterir. Şimdi biliyoruz ki Elif, nasıl olsa yapar diyerek kendisine tüm sorumluluğu veremeyiz. Kendisinin “Dengeli Başarı” için gelişim alanı bulunmaktadır.

Herkes birbirinden farklıdır. Her bir çalışanınızın da stres altında ne kadar farklı tepki verebileceğini, davranabileceğini göz önüne alır, önleme yoluna giderseniz, bu onları daha iyi yönetebilmenizi sağlayacaktır.

bölüm 1 sonu, bir sonraki bölümde kişisel stres alanlarından bahsediyorum, takip ederseniz sevinirim

Şimdi ricam şu:

Bu inceleme kapsamında, isimsiz değerlendirmek üzere, iş ortamında yaşadığınız bir stresi bana buradaki iletişim formundan ve veya candanakkan@gmail.com adresine yazar mısınız? 

Her bir olayı, kendi içinde değerlendirerek, isim belirtmeden, buradan yanıtlayacağım.

Sevgiyle

Candan Akkan

Uyumlu Ekipler Yaratmak

Öne Çıkan

Yetenekli olmak tek başına yeterli değil, yetenekli insanların birlikte uyum içinde  çalışması ile organizasyon başarılı olabiliyor. Bir futbolcunun çok yetenekli olmasının önemli olmadığını,  yeteneklerin doğru yerde konumlandırılmasının zorunlu olduğunu ama yine de günün sonunda istikrarlı başarının; Tüm ekip uyumuna dayalı olduğunu biliyoruz da; Çalıştığımız  ekiplerde bu uyumu düşün müyor muyuz?  Uyum içinde çalışacak yetenekli insanları bulmak İnsan Kaynakları yönetimi için çok da kolay bir süreç değil. Neye göre değerlendiriyoruz? Ölçüyor muyuz? Üstelik, İnsan Kaynakları hem elindeki dar bütçe hem de uzmanlaşmamış iş gücü nedeniyle sağlıklı bir organizasyonel tasarımı yapmakta zorlanmaktadır.

Organizasyonlarda ekip uyumunu ölçümleyebiliriz. Ekibin kalıcılık ve tutunma faktörlerini anlayarak, ekip uyumunu sağlama yönünde stratejik adımlar atabiliriz.

strategic-team

Yukardaki grafik, incelediğimiz ekibin stratejik düşünme ve liderlik yaklaşımına dairdir. Bu grafikte, 11 kişiden oluşan bir üst yönetim ekibinin akıllı cesaret olarak adlandırdığımız risk alma ve analiz etme özelliklerinin kıyaslamalarının birbiriyle uyumlu olduğunu görmekteyiz. Özetle; Bu üst yönetim ekibinde her birey son derece nitelikli stratejik düşünme yetkinliğine sahip.

team-communication

Yukardaki ikinci grafikte ise; 11 Kişilik aynı üst yönetim ekibinin kişisel yönetim (interpersonal) alanlarındaki iletişim uyumlarını gözlemlemekteyiz. Bu grafikte; ekip ikiye bölünmüş durumdadır. Yarısı “dobra”, diğer yarısı ise “açıksözlü diplomasi” yaklaşımını benimserken, sadece iki kişi de arada kalmıştır.

Her iki grafiği de birlikte yorumladığımız zaman,yönetim ekibinin uyumuna engel ciddi bir iletişim problemi olduğunu görmekteyiz. Ekipte herkes çok güzel fikirler öne sürebilir, olası sorunları kuvvetle analiz edebilir ama birbirlerine aktarış biçimlerinde birbirlerine önyargıyla yaklaşabilirler. Ekip iletişiminde “karşısındakinin ifade biçimine” takılma, , “herkesin kendini haklı görmesi”, “açıksözlülük ile dobralığı karıştırmak” “fazla diplomatik görünmek” gibi işaretleri görmekteyiz. Ekip birbirini anlamadıkça, isterse en büyük gizemleri çözecek stratejik zekaya sahip olsunlar. Birbirlerini dinlemeyecekler, birbirleriyle uyum içinde olmaya odaklanmayacaklardır.

Ekip uyumunda en önemli faktör, birbirlerini dinleyen ve açık iletişim içinde olmalarıdır.

Bir orkestra düşünelim. Klasik olarak, kemanlar, viyolonseller, kontrbas sazları yaylı çalgılar ekibidir. Flüt, obua, korno, fagot, klarinet, trombon, trompet gibi sazlar da üflemeli sazlardır. Vurmalı çalgılar ve perküsyon ile orkestra ekibi tamamlanır. Herkesin kulağına aşina bir eser düşünelim mesela Ravel-BOlero. Bu eser timpani ile başlar, aynı ritmi tüm sazlar katılana kadar sürdürür sona kadar. Üflemeli çalgıların tek tek soloları vardır, her soloist çaldığında timpani de kendi sesini duyurmak için bangır bangır çalmaz. Sadece hafifçe üflemeli çalgıya yol verir, piano dediğimiz hafif tona geçer. Solo bittiği zaman yaylılar öne çıkar, sonra geri çekilir, sonra üflemeliler ve en sonunda zincirin tüm halkaları birleşir ve tüm orkestra, forte dediğimiz güç ile hep birlikte farklı notaları çalarak eserin bütünlüğünü oluştururlar. Bence bir dinleyin tekrar, anlatması zor ama dinlediğiniz zaman sanırım anlaşacağız. https://youtu.be/mhhkGyJ092E

Uzun yıllardır, insan kaynakları sistemleri ile ilgilenmekteyim. İnsanı daha iyi anlamak ve değerlendirmek profesyonel iş yaşamımda önemsediğim bir alan. Uyumlu ekipler yaratabilmek için doğru  analiz yapabilmeliyiz.  Türkiye Temsilcisi olduğumuz Harrison Assessments Talent Solutions ile sadece bireylere yönelik değil, ekiplere de uzman kadromuzla hizmet vermekteyiz.

Biz ne kazanırız?

Özetle;

  • Birbiriyle etkin iletişim kuran ekipler kurarız
  • Karar alma potansiyeli yüksek ekipleri oluşturur, bu ekipleri geliştirebilme fırsatı yaratırız, geliştiririz
  • Her ekip üyesinin ekipteki doğru rolünü buluruz
  • Ekibin işbirliği ve çatışma potansiyelini keşfederiz, uyum haritasına odaklarız
  • Etkin etkileşim için net hedefler belirleriz

 

sevgiyle,

ca

 

 

 

Saflık

Duyguları birbirine gerçekten bağlayan saf olmalarıdır. Saf oldu mu duygular,  karşılıksız bir berraklık sunar. Sanki aklından ve kalbinden geçirdiğin herşey bir cümleye dönüşür ve sen bu cümleyi çok düşünmeden söylersin. Aslında karşındakini iyi etmek için söylersin. Ama bazen iyi etmeyebilir sözlerin. Yine de böyle düşünen insanlar saftır. Onları, diğerlerinden ayıran da budur. Saflık, asla eziklik anlamına gelmemektedir gerçekte. Bir arkadaşına gerçek, içten gelen ve düşüncelerinle bütünleşmiş bir duygunu söyleyebilirsin. “Seni kaybetmekten korkuyorum” gibi.. mesela

Bir kaç yıl önce, çok yakın bir arkadaşım ile aramızda bir diyalog geçmişti. Bu arkadaşım, buluşmuş olduğumuz bir sofrada, açıklıkla, bir daha eskisi gibi olamayacağımızı söylemişti. Medeni durumum değiştikten sonra açıkçası arkadaşlarımın da değişeceği hiç aklıma gelmemişti. Bu yakın arkadaşım, açıklıkla, eşiyle birlikte olan hayatlarında bir çok arkadaşlarının medeni durumunun değişmesinden psikolojik olarak olumsuz etkilendiklerini ve arkadaşlık edemeyeceğimizi belirtmişti.  Bundan sonra arkadaş değildik özetle. Kendi ailesinin önceliği olduğunu bana beni kırdığını fark etmeden ifade ederken, evimin duvarlarını süsleyen doğa temalı ağaç çizimini düşünüyordum. Gravür ağaç gözümün önünde, toprağa hükmeden dalları yaptığında, ilk sergisiydi. Onu desteklemek için bu resmi o günkü imkanlarımla, 3 taksitte satın almıştım.  Sonra da evimin baş köşesine asmıştım. Bana dünya üzeri bir ifade katan bu resim, içindeki figürlerin enerjisiyle yaşam enerjimi hep yüksek tutmamı telkin ediyordu. Bunu çizen, benim arkadaşımdı. Ben ona koşulsuz bağlıydım. Fakat maalesef, o benim medeni durumum değiştiği için artık eskisi gibi olamayacağımızı ifade ediyordu… Kendi  içinde bir çok nedeni vardı belli ki, ancak mideme bir gülle oturmuştu. Önce ne yapacağımı bilememiş, sonra saatlerce nereye gittiğimi düşünmeksizin kaybolmayı seçmiştim saatlerce. Aylar ve belki de daha uzun zaman geçti. Çok üzücüydü, bir kaç yıl sonra, çok sevdiğim eşinin vefatının haberini almak. Kulağımdaki ses, başka bir boyuttan bana “yanında olmalısın arkadaşının” diyordu. Oldum da. Hiç bir şey beklemeden, böyle bir günde, arkadaşın yanında olunmaz mı?

Uzaklık ile saflık arasında samimi bir ilişki var bence.

Uzaklık, ulaşılması zorluk anlamını taşırken Saflık, ulaşılması kolaylık anlamına gelmez mi?

Sufilikteki gibi…

dahası ne diyim, bu yaşamı nasıl algıladığımızla doğrudan ilgili ve de nasıl bir yolculukta olduğumuzla…

sevgiyle,

ca

Uykuda

Öne Çıkan

IMG_5882 2Uyku hali, bir ormandayım. Titriyorum ter içinde uykumda ama uyanamıyorum bir türlü offf. Gördüklerimi anlatırsam rahatlayacağım bir nebze:

Burası büyük bir orman, her yerde en aşağı üç metre kalınlığında, on metre boyunda dev ağaçlar var. Ne güzel bir görüntü… Ama genç ve dipdiri görünümlü ağaçlara yakınlaştıkça gövdelerini sofu sarmaşıkların sardığını ve boğarcasına, nefes aldırmamaya çalıştıklarını farkediyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Güneş gölgelendi. O berrak sıcaklığı gölgeleyen örtü, amerikan bezinden kirli beyaz, yersiz-yurtsuz ülkede dokunmuş bir kumaş. Bir branda.Ve orman korucuları bu kumaştan yapılmış üniformayı giyerek bu bakımsız ormanın sahipleri gibi dolaşıyorlar.

Bu korucuların başı bir adam var, çok iyi konuşuyor. Herkesi kendine inandırabilme yeteneği var. Büyük güçler -brandacılar- ona da demişler ki “sen bu ormandan sorumlusun ama bak sana daha yakın gelecekte daha büyük ormanlar vereceğiz sen sadece dediklerimizi yap”. Böylece küçümsenmiş gururunu tedavi etmişler. Kendini önemli hissettirmişler bu adama. O da inanmış, inanmak istemiş böyle büyük bir görev olduğunu hayal etmiş. Koca bir bez vermişler eline ve demişler ki “şimdi bunu yavaş yavaş, yedire yedire gün ışığına karşı ormana kapatacaksın. Yavaş yavaş karartacaksın ormanı ve öldüreceksin canlıları ama acele etme. Biz senin yanındayız. Bunu başarırsan eğer, dile benden ne dilersen demişler. Çok büyük olacaksın çok! Adam inanmış, almış eline brandayı sağa sola köşeye ortaya doğru kapatmaya uğraşırken kendisine karşı gelebilecek tüm canlılara hükmetmeye başlamış harfi harfine ne gerekiyorsa. Bir süre sonra ışığın kaçamak yaptığı köşeleri elleriyle kapatmak yerine bu görevi etrafındakilere dağıtmaya başlamış. En sonunda da kendi kendini ormanın kralı ilan etmiş. Ahh ne sevinmiş ama, ilk defa çok değerli hissetmiş kendini. Oysa gel zaman git zaman, ormandaki ağaçlar kurumaya, çiçekler solmaya, canlılar su bulamamaya başlamış. Sonra almış eline testereyi kesmeye başlamış. Önce soldan kes demişler, soldan kesmiş. Sonra dur napıyorsun sağdan kes demişler, ihtirasını sağa vermiş. Ne yapsın, yüzüğü takmış bir kere. Küçüklüğünde babasının ayaklarından asarak ceza verdiği günlerden hınç almış. O da kaçkınca ezmenin keyfine varacakmış ve kendisine karşı gelenleri de en acımasız şekilde cezalandırmış. Bir melunu hayata geçirmiş böylece. Fırsat bu fırsat. Önce herkesi sevdirmiş kendine, sonra da istediği etki altına almaya başlamış. Kendine hayran bırakmış kimilerini. Uğruna canını verenler bile çıkmış.

Adam bu dev aynası ile öyle güçlenmiş ki, kendi gücünün büyüsüne kapılmış. 400 destekçisi de olsa de Olsa 500 de farketmemiş, böylece!

İçindeki bu kaçkın yüzük ihtirasına karşılık ormanda her gün canlılar ardı ardına ölmeye başlamışlar. Kendinden geçmişçesine kesip doğramış, biçmiş, birbirine katmış, ormandaki canlıların tekrar bir yaşam yolu bulmalarını engellercesine. Çevresindekileri de inandıracak nedenler bulmuş, yüce güçler ve dini kitaplara sığınmış. Oysa ne yüce güçler anlamış onu ne de dini kitaplar böyle yazmış. Ve, zamanında kuşların, sincapların, uğur böceklerinin, kelebeklerin, kertenkelelerin, arıların cirit attığı ve çocukların dalından kiraz topladıkları ormana canlı uğramaz olmuş. Adam bir süre sonra, ormanın orta yerinde yatıp kalkmaya, tuvaletini yapmaya başlamış. Mikroplar üredikçe daha da asil amacına ulaşıyormuş adeta. Bütün bunlar yetmemiş gibi, bir de tabela dikmiş ayan beyan herkesin göreceği biçimde: “Cennet Ormanı” diye.

Bu soysuz, inancının esiri olmuş oysa inanırken başını koyduğu toprak, ormanıymış ve kararmış gün geçtikçe orman, ışıksızlaştıkça…

*
Uyanmaya çabalıyorum fakat manzarayı görürken uyanmak için benim de canımın acıması mı lazım? Uzandığım yerden düşününürken “ben de değerliyim” diye çağıran canlıların sesini duyabiliyor muyum?

Ama hissediyorum, uzak değil ağaçların ayak sesleri.

Savunma

33b752f4f72bad4caf0356bc5bc354a9Savunma, tehdit olarak algıladığımız bir durum karşısında bilinç altımızın yarattığı bir yaşamda kalma davranışıdır. İlkel dünyadan bugünkü dünyaya çok şey değişmiş olabilir ancak, insan sistemi hala aynı. Hala ilkel dünyanın tehditleri için tasarlanmış bir sistem donanımımız var. Ya kavga et, ya da kaç!

Savunmacı davrandığımız zaman; Temel iç güdülerimiz ile, duygularımızı serbest bırakarak davranıyor ve düşünmeden eyleme geçiyoruz. Hareketlerimiz pek de mantıklı olmuyor. Belki de değişime karşı duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor bu durum. Hayatta kalmamızın, herşeyin aynı kalmasına bağlı olduğu DNA’sı ile “Ben İyiyim, Değişmeme veya Gelişmeme Gerek Yok” diyoruz. Bu çok doğal bir durum.

Oysa, bugünkü dünya gerçeği “ Belirsiz ve Karmaşık”. Özetle, bu gerçeğe göre tasarlanmamışız. Güvence duygumuz, tehditlere açık bekliyor.

İki futbolcu, maç sırasında birbirleriyle çatışabilir. Çatışma, aslında çözümün bir parçası olmalıdır. Ancak çatışmalarda ilkel korumacı benlik savunmaya geçtiği zaman kartlar arka arkaya gelir. Bazen saha dışı cezası da uzun surer. Savunmaya geçtiğimiz zaman vücudumuzda bir dolu kimyasal kokteyli harekete geçiririz. Bedenimiz, savaş alarmı verir. Bu alarmın uzun sürmesi bize fiziksel olarak zarar verirken psikolojik olarak daha kötümser ve kuşkucu hale dönüştürür. Bir maç sahasında savunma görevinde bulunan oyuncular, ya alanı korurlar ya da birebir rakip oyuncuyu. Ancak savunma sisteminin gerektirdiği “şişme ve hayatta kalma” özelliği kişileri alternatif ve yaratıcı çözümlere değil, sahip olduklarını korumaya odaklar. Kişiler savunmacı tutumda uzun süre kalırsa, büyük resmi görebilme, problem çözmek için yaratıcı çözüm geliştirme becerilerini gösteremez.

Altını çizerek ifade edecek olursak, içerden veya dışardan yaşadığımız karmaşa ve çatışma ortamlarında her birey, belirsizlik ve karmaşıklık ile mücadele edebilmek için daha dengeli bir bakış açısına ihtiyaç duyar. Bu bakış açısı ise ancak düşünme gücüyle gelişir. Gelişmesini tamamlayamamış bireylerin saldırgan veya aşırı savunmacı oluşları, toplumsal yaşamda da belirsizlik içinde agresif dürtülerle yaşayan kitleler biçimine dönüşmektedir.

Gelişmek, kendini tanımak ve farkında olmak ile başlar. Elimizde keşke bir ayna olsa da kendimizi görebilsek her halimizle, her davranışımızla. Biz ancak kendimizi başkalarının gözlerinden tanır, görürüz. Başkalarının tepkileri ile kendimizi düşünürüz. Dışardan görünen “Ben” lerimizi keşfetmek istiyorsak. Böylece içerden bir yolculuk başlar, kendimizi geliştirebilmek için. Sakin olmak, geribildirime açık olmak ilk adımdır. Ancak bu adım, kişinin özgüvenli olması ile mümkün.

Özgüven

Özgüven sahibi olmak çelişki bir durum olabilir. Türkçe’de çelişki olarak kullandığımız “Paradoks” kelimesi: Görünüşte doğru olan bir ifadenin çelişki oluşturarak sezgiye karşı bir sonuç oluşturması anlamına gelir. Matematikte de paradoks grafiği vardır. Paradoks grafiğinde çelişkili iki boyut bulunur. X ve Y. Kişisel paradoksumuzu mercek altına aldığımızda, X boyutunda “kendini kabul etmek” bulunurken, Y boyuttunda “kendini geliştirmek” bulunur. Bir boyutta diğerindekinden daha güçlü bir eğilim olursa, “aşırı savunmacılık” ve veya “kendini aşırı eleştirme” davranışları ile bir dengesizliği beraberinde getirir.

Biraz teknik olacak ama, aşağıda çizimli olarak iki farklı kişinin Paradoks Grafiğine bakalım.

self

  • self2
  • x: Kendimi Kabul Etme y: Kendimi Geliştirme
  • Belirgin denge sorunu – Savunmacı Olma (Defensive)
  • Gizli denge sorunu – Kendimi Eleştirme (Self Critical)
  • Gelişim Alanı – Çelişkili Olma (Internally Contradicted)
  • Sağlıklı Alan – Sağlıklı Özgüven (Healthy Self Esteem)

Sağlıklı bir özgüven, küstah olmadan kendine değer vermektir. Kendimize kızmadan, kendimizi acıtmadan, hatalı bir şeyleri düzeltmek için her gün daha iyi olmaya çaba göstermektir. Hataları aramaya eğilimli olmak, hataları tekrarlamamanın ve iyiyi bularak daha iyi olmanın bir göstergesidir. Hatalardan dersleri ancak bu şekilde çıkartabiliriz. Çünkü kendini geliştirmek; Başarının, mutlu ve verimli ilişkiler kurabilmenin anahtarıdır.

Eğer kendimizi yüksek ölçüde benimsiyor ve kendimizi geliştirmeyi çok da gerekli görmüyorsak, savunmacı oluruz.

Eğer kendimizi düşük ölçüde benimsiyor ve kendimizi geliştirmeyi yüksek derecede istiyorsak, kendine eleştirel oluruz.

Mükemmel olmadığımızı kabul ederken, aynı zamanda güçlü yönlerimizin farkında olursak “kendimizi aşırı eleştirme” eğiliminden kaçınabiliriz. Aynı zamanda, kendimizi kabul ederken başkalarını da anlar ve başkalarına değer veririz.

Kendimizi “kabul etmeyi” de “geliştirmeyi” de çok önemsemiyorsak, buradaki skorlarımız düşükse o zaman çelişkili oluruz. Kendimizden sürekli kuşku duyar ve gelişmek isteyip istemediğimizden emin olamayız. Bu durum, diğerlerine göre biraz daha zordur çünkü bizi geliştirebilecek geribildirimi ve geliştirecek rehberliği almaktan sakınırız.

Sağlıklı bir özgüven için her iki boyutta dengeye ihtiyaç duyarız. Hem kendini kabul etmek hem de geliştirmek arasında bir dengedir bu. Bu dengeyi sağladığımız zaman sağlıklı bir özgüven imkanı yaratırız. Denge sağlayamadığımız zaman savunmacı, eleştirel ve veya çelişkili oluruz. Ancak, bir de stres yaşadığımız zaman değişen bir davranışımız vardır. Stres altında esas davranışımız değişir. Tüm dengesizlikler, yaşama ve çalışma hayatlarımıza yönelik performansımızı olumsuz etkilemektedir. Bilhassa iş hayatında, daha iyi performans almak isteyen yöneticilerin bu analizleri almaları verimlilik ve sürdürülebilirlik açısından bir ihtiyaç haline gelmektedir.

Denge

Her zaman, her şeyden ve herkesten geribildirim alabiliriz. Geribildirim ile ne yapacağımız ise tamamen bize bağlıdır. Bir şey öğrenmek ve geliştirmek için de kullanabiliriz, eleştirmek ve kendimize kızmak için de. Ancak geribildirimi reddetmek veya yalanlamak tehlikelidir. Çünkü; Özellikle sevdiklerimiz, çevremizdeki kişiler, iş yaşamındaki çalışma arkadaşlarımız ve veya müşterilerimiz, kendi fikirlerini dikkate almadığımızı düşünebilirler. Bu sebepten dolayı onları kaybetmeye başlayabiliriz. Aynı zamanda, eğer savunmacı ve veya kendinizi eleştiren bir yaklaşımdaysak değer kazanma ve veya iş yaşamında yükselme fırsatlarını da yakalayamayabiliriz.

Her birimizin kaliteli özellikleri var kuşkusuz, buna rağmen, yaşamı ve ilişkileri sürekli bir gelişim ihtiyacında tutmak seçimi sağlıklı bir özgüvenle mümkün.

Daha ayrıntılı bilgi ve kendi raporunuzu almak isterseniz http://www.eande.com.tr ve cakkan@eande.com.tr adresine e-posta göndererek iletişime geçebilirsiniz.

İşçi Bayramı

Soma

Işık Bizi Bir Arada Tutacak

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günüdür. Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanmıştır.

1 Mayıs 1977 İşçi Bayramı ise tarihe ülkemizde Kanlı 1 Mayıs adıyla geçmiştir. Tarihe bakacak olursak; 1977 yılında İşçi Bayramı`nı kutlamak üzere çeşitli illerden İstanbul`a gelen yaklaşık 500 bin kişi DİSK’n organizasyonu önderliğinde Taksim Meydanı`nı doldurmuştur. Katılımın yüksek olması sebebiyle kortejlerin alana girmesi uzun sürmüş, miting de uzamıştır. Saat 19.00 sularında dönemin DİSK başkanı Kemal Türkler konuşmasının sonuna geldiğinde etraftan silah sesleri duyulmaya başlanmıştır. Sular İdaresi binasının üstünden ve meydandaki otelin çeşitli katlarından açılan bu ateş sonucu insanlar panik halde kaçmaya başlamış, kısa bir süre içinde o zamanki adıyla İntercontinental Oteli`nin de üst katlarından ateş açılmıştır. İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu’na itmeye başlamışlardır. Kalabalığa ateş açılırken polis ise göstericileri dağıtmak için diğer taraftan bastırmış, bir kamyonun tıkadığı Kazancı Yokuşu’ndan aşağıya kaçmaya çalışan kalabalığa ateş açılmıştır. İnsanlar panzerler altında kalarak ve birbirlerini ezerek kaçmaya devam etmişler; Ezilerek, boğularak, vurularak ve panzer altında kalarak yaşamlarını yitirmişlerdir. 470 kişi göz altına alınmış ve hiçbirinin olayla ilgisi kurulamamıştır.

İşçi Bayramı -çalışan üreten her birimizin bayramıdır – 2015’de Neyin Kavgası olduğunu bilemediğimiz, işçiyi tehdit olarak gören, işçi bayramına yabancı, halkın kendi sesine kulaklarını kapatan zihniyet tarafından yine engellenmek istemiştir.

Çalışan, üreten insanın bayramı olması neden sakıncalıdır? Anma ve kutlama, bir araya gelerek sembol haline gelmiş bir meydanda neden kardeş kardeşe yapılamaz? Binlerce insanını iş güvenliği sağlayamadığı için toprağa vermiş bu memleket insanı neden anma yapamaz, bayram kutlayamaz, dayak yer, gözaltına alınır, tehdit edilir, ya da ölür?

Böylece iç güvenlik paketiyle verilen yetkiler kullanılabilir. Kaos ortamı bahane edilerek ülkede seçimlere kadar kötü giden ekonomi ve düşen oylar yerine güvenlik konusu gündem olsun istenir. Herşeye rağmen oylar istenen seviyeye yükseltilemezse, seçimleri erteleyecek planlar devreye sokulabilir. Yargı bağımsızlığı ihlal edilebilir. Tüm sistemi rayından çıkaran olaylar şekillenebilir. Vatandaş, biz, ben, hepimiz, kendimizi güven hissinden yoksun hissederiz.

Oysa, bizlerin devlete güvenmemiz gerekir. Adalet ve Demokrasi Devletin temelidir. Eğer devletin temeli sarsılırsa, kendimizi güvende değil tehdit altında hissederiz.

Neyin kavgasıdır bu?….

Bayramımız Kutlu Olsun.

Yetenek Yönetimi

Öne Çıkan

Yetenekleri anlamak ve geliştirmek için bugün bir çok ölçme değerlendirme yöntemleri bulunmaktadır. Hangi yöntemin sizin için doğru olduğunu nasıl seçersiniz?

Ölçme değerlendirme ile ne kazandığımız ile başlayalım isterseniz.

Becerilere dayalı ölçme değerlendirmeler (skill based assessments) “Bu kişi bu işi etkili yapabilir mi?” sorusuna cevap bulmaya yardımcı olur.

Bilişsel kavramlara dayalı (cognitive assessments) ölçme ve değerlendirmeler, kişinin zeka becerilerini ve işle ilgili yeteneklerini anlamaya yardımcı olur. Bu kişinin entellektüel bir itici gücü var mıdır, yok mudur?

Davranış bazlı ölçme değerlendirmeler (behavioral assessments) “bu işte bu kişi başarılı olabilecek midir” sorusunun cevabına yardımcı olur. Kişinin bu işte başarılı olmak için belirlenmiş görevleri yerine getirmeye isteklilik duyup duymadığını anlamaya çalışır.

360 derece ölçme değerlendirmeler ise (360 degree assessments), kişinin kapasitesi ve yetkinlikleri hakkında başkalarının algısı hakkında bilgi toplar. 360 derece ölçme değerlendirmeler genellikle genellemelerden oluşmaktadır. 360 derece değerlendirmede bulunan her faktör için ayrı bir ölçümleme yapılması, kişinin işe yönelik performansına etki etmemektedir.

Tüm ölçme değerlendirme yöntemleri faydalı olabilirken ve birlikte kullanılması gerekirken, davranış bazlı ölçme değerlendirme yönteminin yetenekleri anlamakta, geliştirmekte ve kalıcılığını sağlamakta daha büyük bir etkisi bulunmaktadır. Daha doğru, sağlıklı ve kalıcı sonuçlara ulaşılabilmesi için, davranış bazlı ölçme değerlendirmelerin iş odaklı olması ve iş performansı ile ilgili faktörleri ölçümlemesi gerekmektedir.

Bütünsel puan (overall score), değerlendirme testini yapan kişinin işteki başarısını ölçer. Bütünsel bir puan son derece gereklidir, çünkü bu puan doğrultusunda, iş görüşmesi yapan veya kişinin yöneticisi olanlar sonuçlara göre değerlendirme yapabilirler. Ölçme değerlendirmelerde bütünsel bir puan olmadan verilen puanlama serileri birbirinden bağımsız ve kıyaslanamaz veriler ortaya koyarlar ve maalesef etkin olmayan işe alım kararlarına sebep olurlar. Örneğin, bir katılımcı ölçme değerleme yapılan bir çok faktörde oldukça iyi sonuç çıkarmış ama sadece birinde çıkarmamışsa işe alım yapan kişi bu faktörü ya göz ardı mı eder ya da kişinin ufak bir gelişim alanı olduğunu tahmin eder. Oysa bu kritik bir karardır. Bilgi eğer test sonucunda verilmiyorsa, işe alımı gerçekleştirecek kişi bu durumu ancak tahmin edebilir. Aynı durum, kişinin organizasyondaki gelişim raporu ile ilgili karar almak durumunda olan yöneticisi için de geçerli olacaktır. Davranış bazlı mülakatlarda sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur.

Bütünsel bir puan, uygulanan testin doğruluğunu sağlar. İlgili işe yönelik kişinin başarı analizini gösteren bütünsel puan, aynı zamanda test geliştiricileri için -işlerdeki başarılar için ölçüm ve değerlendirme ağırlıklarını bilmeleri açısından – oldukça önemlidir.

Bir örnekle açıklayalım: Geniş bir perakende zinciri, şube müdürlerini işe almak için bilişsel (cognitive) ölçme değerlendirme uygulaması yapmaktadır. Bu uygulama doğrultusunda, doğal olarak başvuruların içinden en yüksek puanı alan katılımcıları vermektedirler. Ancak bir süre sonra, işe almakta oldukları kişilerin iş performanslarının yüksek olmadığını ve başarılı olamadıklarını keşfederler. İnceleme sonrasında, en yüksek puanları alan katılımcıların işteki performansı en düşük kişiler oldukları ortaya çıkar. Oysa, değerlendirmede ortalama puan alanların performans ve başarı oranının, en yüksek puanı alanlardan daha yüksek olduğu tespit edilir. Perakende zinciri, ölçme değerlendirme sistemini, Şube Müdürünün gerektirdiği becerilere yönelik ayarlayıp günceller tekrar. Çünkü hizmet sağlayıcısı, hizmetini iş odağına ve gerekliliklerine yönelik tasarımlamamıştır. Perakende zinciri belirgin kayıplara uğrar, milyon olmasa da yüzbinlerce dolar. Bu kayıp miktarı ile sadece ölçümleme değil yanı sıra bir çok yatırım sağlanabilecekken üstelik.

Bugün organizasyonel psikologlar bile – bir iş ile ilişkisi kurulmamış – uygulamalarda etkin bir değerlendirme yapamazlar. İşlerle ilgili analiz ve ölçümleme, değerlendirme yapılmasını sağlayacak testleri, raporları nasıl değerlendirmek gerektiğini anlamak için yüklü miktarda veri yatırımı gerekmektedir. İşe alım yapanlar ve şirket yöneticileri de genellikle bu alandaki bilgiye ihtiyaç duyarlar.

Maalesef çoğu ölçme değerlendirme sistemleri, genellikle, iş performansında başarı sağlanabilmesi için gerekli olan  kişi-iş odaklı bütünsel (skor) puanlamalara sahip değildir. Bu doğrultuda da, belirlenmemiş verilerle katılımcıların ölçümlenip karşılaştırılma alınmadan değerlendirilmesi sakıncalıdır. Sağlıksız kararlara ve sonuçlara neden olur.

Harrison Assessments, tüm faktörleri ve değerlendirmeleri dikkate almaktadır. Daha fazla bilgi için: www.harrisonassessments.com. 

Moment of Truth

This article is for the women whom are facing violence and the gentleman whom are in such a feeling of despair and shame about violence. #ÖzgecanAslan

479841_10151500795216630_140265047_nThey didn’t burn me to kill me. They burned me to hide my body and escape from the truth.

This was not just like a “pervert crime” the news tell… And I was not the only woman victim.

This is how my story happened: I took a minibus. Everyone left and I was there by myself. Probably, the driver “he” noticed that my phone charge was off and he took advantage of this. I realized him changing the road. I began asking why and then began shouting. Then he pulled over to the dark land. He stopped the vehicle. He swept down on me. I tried to resist with my pepper sprey. My fingernails were roasted by his skin. He was armed. I was resisting still. He stabbed me repeatedly as if I am a monster. Then he hit me with the lever. Then he cut my wrists. My blood was everywhere. Then others came. They set me on fire. They wanted to burn everything and escape. Their eyes were covered with rage and fear. They were feeling themselves  right to do these to me. All these happened because of my resistance to the three minute of pleasure.  I knew, I refused, it was because of my beautiful outlook and the symbol of my innocence can be filled with holes. If I didn’t resist, this pervertness would’t be heard.

If I haven’t had resisted,he may have told this creepy lust to his friends. His friends would damn him and say “you ruined your three years for an instant pleasure”. If he weren’t arrested, they would probably say “well done” to him. He would have found guilty just because he was arrested.

I am not dead and I will not die. I am not a Park name neither a politic party symbol, I am not a daily agenda. I am just a woman trying to live, have education for a better life. I am Can (I am life)

Wear black or red, defend execution or castration. Being aware is not enough, take challenge and fight against it. Like me. Do whatever you can. Think, write, talk, draw, move, think, teach or act. Don’t leave me alone. Unless, you don’t struggle to change the paradigm for violence against women, you will not be helping me. Eventually, I will die like others have died.

Thank you

İş bulmak

2b31fa0f67a870b6d9ee22c4d669879eÜlkemizde İstihdam açığı %10,5’dur. Ülkemizde 15-24 yaş arası genç nüfusta bu oran %19.1’dir.  Bugün, Ocak 2015 itibariyle 3 milyonu aşkın iş arayan insan var ülkemizde. Bu sayının 606 bin kişisi, “1” yıldır iş aramaktadır. Ülke ekonomimizin dış dünyaya bağımlı olarak emeklemekten az öteye gidemediği – ya da gitmesinin istenmediği, ülkemiz iş verenin gerçekçi bir uygunluk ve yetenek değerlendirmesi yapmak yerine hamili kart yakınımdır ya da “bu tarz benim bende böyle, sana uyarsa” değerlerini değiştiremediği,  abuk subuk bir dolu uygulama ve yasa değişikliği olma diyarında;  İşsiz kalmak iyi bir şey değildir. İş bulmak ise hiç kolay bir iş değildir! Bütün bunlara ilave olarak; Global ekonomilerin ve küresel değişimin etkilerini bölgesel olarak ülkemizde de gördüğümüz düşünülürse küçülmeler, satın almalar ve birleşmeler sonucu insan kaynağı tasarrufuna gidilmektedir.

Ne yapacağız? Ellerimizi açıp beklemek ve şans istemek mümkün müdür?

İşsizken iş aramak üzerine bir söz vardır; “İş işteyken bulunur”. İş işteyken bulunur deyimi, aslında çalışırken içinde bulunduğumuz güven hissi ile iş aramanın etkili olduğu vurgusudur. Çünkü işsizken, ne yapılması, ne yapılmaması ve neyin nasıl yapılacağını bilsek de özgüvenimiz düşük olur. Bu noktada, işsizlik travması düşüncelerimizi paralize eder. Çalışırkense daha rahat olarak başka işlere bakabiliriz.

İş aramak iyi bir özgeçmişten sonra, öncelikle çok iyi araştırma yapmayı gerektirir. İyi bir özgeçmiş, geçmişteki başarılarımızı en iyi şekilde özetlemelidir. İyi bir iş araştırmasında “Yanlış  iş veren” ve “yanlış işin” peşinden koşmak verimliliği ve motivasyonu düşürebilir. Doğru “kerteriz noktası” çok önemlidir. İş ararken neler yapılacağını bilsek bile, zaman zaman motivasyonumuz düştüğünde kendi içimize kapanabiliriz. İş ararken içine düşülebilecek en büyük tehlike, içimize kapanmaktır. İş arama sürecinde duygusal bir baskı vardır. Yanı sıra depresyon, sinirlilik veya kaygı. Bu duygular son derece normaldir. Çevremizden anlayış bekleriz. Çevremizin müdahale edici olmaması gerekir. Yoksa, olumsuz duyguların esiri olmak çok kolaydır. Olumsuzluk haliyle hedefli ve planlı hareket edilmez. Destek beklediğimiz insanlara doğru mesaj veremeyiz. Üstelik, arkadaşlarımızın desteğini göremeyebiliriz. Motivasyonumuz düştükçe, başkalarından beklentilerimiz artar, beklentilerimiz arttıkça yalnızlaşırız. Arkadaşlarımız arasında gerçekte ancak empati sahibi olanlar ve de iş kaybı yaşayanlar bize destek olabilirler. Ancak doğru bir iletişim planı yapar ve hedefli çalışırsak, kendi projemizi yürütebiliriz. Aslında; Güvendiğimiz bir kişinin veya bir danışmanın desteğini almak iş arayışında her zaman daha planlı ve motive hareket etmemizi sağlar. Ayrıca, yaptığımız her mülakat o işi alacağımız anlamına gelmez. Eğer olumsuz cevaplar tekrar ediyorsa, bunu bir sonraki aşama için tecrübe olarak değerlendirmek gerekir. Her mülakat pratiği, daha iyi mülakat yapmak için bir adım olacaktır.

İş aramak bir proje yönetmek gibidir

İş aramak bir iştir

Ciddiye almayacaksanız boş yere aramayın

İşten çıkarma ya da kendi isteği ile ayrılma sonucu kişinin yeni kariyer arayışında rastgele ve reaktif bir tutum içinde olması da sakıncalıdır. Bu şekilde istediği bir işi bulamaz. Özgeçmiş el ilanı gibi dağıtılmaz, her gördüğümüz iş ilanına uygun olamayız, her mülakat olumlu geçmez, her tanıdığımız bizi işe yerleştiremez. İş aramak bizim kendi işimiz, projemizdir. Aktif iş hayatındayken, haftada 45 saat çalışıyorsak, iş ararken de haftada en az 25 saat çalışmamız gerekir. Bu da günde 5 saat eder. Proje hiç yönetmediysek eğer, proje yönetmeye kendimizle de başlayabiliriz. Ne şık; Kendi adımıza bir proje yürütmek! Böylece; Kendimize bir hedef koymayı, bu hedef doğrultusunda plan yapmayı, planı ay-hafta-gün gibi rakamsal detaylara bölmeyi ve iş arayışımızı yönetmeyi başarabiliriz. Bu şekilde çalıştığımızda, uzmanlık seviyelerinde 1-3 ay arasında birçok şey değişecektir. Yönetsel seviyelerde bu süre 6 ayı bulabilir.

Bardak dolu değildir, bardak boştur. İş aramak olumsuz bir süreçtir.

İş memnuniyetsizliği içinde olanlar işteyken iş ararlar. Elbette isterim ki kimse işindeyken iş aramasın. İşini öyle sevsin ki, severek yapsın. Olur da işsiz kalırsa, bir sonraki kariyerinde bir önceki işinde edindiği “en iyi yaptığı”, “en sevdiği” , kilit çözümler ürettiği işlere koşsun, kavuşsun. Bizim insan kaynakları olarak görevimiz, çalışanımızı işteyken başka iş aramaması ve yaptığı işe, şirkete ve ortamına bağlanması yönünde motive edici, yön verici biçimde yaklaşmak ve performansı olumsuz etkileyen öğeleri bulup bu öğeleri geliştirmeye çalışmaktır.

Engeller her zaman her yerde var olacaktır, önemli olan bu engellere bakış açımızdır.

*Bu konularda desteğe ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız bana sayfa iletişim bölümünden veya sinerjik facebook ana sayfasından mesaj göndererek danışabilirsiniz. Çalışıyorsanız ve kendi kariyerinizi daha etkin yönetme çabası içindeyseniz, lütfen bir sonraki yazımı okuyun: http://wp.me/p2ZBOH-nv

Sevgilerimle,

kaynak: http://www.milliyet.com.tr/kritik-sinir-asildi/ekonomi/detay/1984894/default.htm

2015’e Doğru

f56ae9f90fab9a1ea52dbb364b258cef Üç yıl önce, blog yazmaya başladım. Paylaşılabilecek en güzel konular, o güne kadar biriktirdiğim eğitimlerimdi. Her bir yazım, bir eğitimimle ilgilidir bu yüzden. Hatta ilk yazılarım uzundur belki bu sebeple. Gezi olayları ile birlikte, “Yürüyen Ağaçlar” teması ortaya çıktı.  Aslında inanarak savunuyor olduğum “birlikte yaratabileceklerimizin kendi toplamımızdan çok daha fazla olduğu” olgusu, güncel tarih ile birleşti…

Zaman zaman kişisel gözlemlerimi de paylaştım. Desteğinizi ve yorumlarınızı almak beni hep motive etti. Yazmak beni hep motive etti. Bu yazıları güncelleyerek biraraya topluyorum şimdi.  Danışmanlık ve eğitim verdiğim kişilerden gelen yoğun taleple kitap konusu gündeme geliyor.

2015 ile birlikte;

Umudun ve sevginin kanatlarımızdan eksik olmadığı çok güzel bir yıl olsun.

Sağlıkla Sevgiyle!

 

Vay İyimser Vay…

544fc3f43464275d9d450eea930c374eYeni yerleri görmek ve yeni insanlarla tanışmak için güçlü bir nedenim var; Çünkü yaşam sadece bulunduğum yerden ibaret değil. Ayrıca, zaman da bulunduğum an’dan ibaret değil. Bazen yazarken aklıma geliyor, belki de bu söylediklerimin hiçbir anlamı yok, çünkü zaten söylendiler. Tuhaf olan da bu. Yine de söylemek ve yazmak. Bu bir çeşit meydan okuma gibi…

Öğrenecek çok şey var hayatta. Kimi zaman bir eğitimcinin, eğitirken öğrendiği gibi, en iyi bildiğini sandığın zaman bile hiçbir şey bilmediğini farkedebilmek. Tüm akıllar birbirine her an her şeyi öğretebilir.  Bunun dışında, ne yaş ne akademik bilgi ne de eğitim bilişsel çağla boy ölçüşebiliyor artık. Bugün bilişsel, matematiksel bir çağdayız. “Yenilikçilik Dönemi”.  Bu dönemde bilgi; her yerden ve herkes tarafından ulaşılabilir durumdadır. “Tek tuş”. Bugün, kendim de dahil, ezbere öğrenmişlerin kendini güncellemesi gereken bir çağdayız.  Değişime uyumlu olan ayakta kalıyor günümüzde.

Son zamanlarda düşündüğüm ve kendime ders çıkarttığım “kendime geribildirim” diyebileceğim görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Bir süre önce, yurt dışında orta yaş ve üzeri meslektaşlarım tarafından bazı kişisel diyebileceğim sorular soruldu. İşimle ilgili sorular sormalarını tercih ederdim oysa, fakat bu sorular beni “Yeni Türkiye” ile ilgili düşündürdü. Örnekliyorum, birlikte düşünelim;

Lars: Senin ekibin Türk ama sen İngilizsin, Türkiye’de yaşamak nasıl senin için?

Ben: Anlamadım?

Amanda: Sen Türkiye’de bir yabancı değil misin?

Ben: Pardon, siz sanırım bir yanılgı içindesiniz. Ben Türküm.

James: Ama İngilizceniz İngiliz aksanı.

Ben: Olabilir, benim gibi çok Türk var.

Amanda: Pardon…

Jason: Sen kendini Avrupalı mı hissediyorsun yoksa Asyalı mı daha çok?

Ben: Türk’üm ve kendimi Türk Vatandaşı olarak hissediyorum. Hem Asya’yı hem Avrupa’yı birleştiren büyük bir ülkenin vatandaşıyım. Ayrıca bir dünyalıyım.

Patrick: Dünyalı derken?

Ben: Siz nerelisiniz?…

Gertrude: Başını örtüyor musun eve dönünce? (ülkene dönünce)

Ben: Hayır, ben başımı örtmüyorum. Benim ülkemde baş örtmek mecburi bir durum değil. (Acınası bir soru ve cevap)

Jade : Senin ülkende senin gibi insanlar var mı o zaman?

Ben: Senin soruna cevap vermeyeceğim. Çünkü, anladığım kadarıyla sen Türkiye hakkında biraz araştırma yapmalısın.

Değişime uyum derken “benim ya da bizim” değil, dünyada yaşayan herkesin uyumundan bahsettiğimi vurgulamalıyım. Çünkü karşılaşmış olduğum tesadüfler, bana dünyanın neresinde olursak olalım aklımız kadar büyük ya da küçük olabileceğimizi kanıtladı.

Yine de, onların gözünden gördüklerimi önemsedim. Çünkü önemlidir kendi görüntümüzün nasıl algılandığını bilebilmek.

Ülkeme uzun seyahatlerden sonra döndüğüm her gün, tuhaf ama, hiç bir toprağa tercih etmeyeceğimi söylüyorum. Samimiyetle.

Beni İngiliz sanabilirler, Fransız ya da İsveçli. Sanıyorlar da işin tuhafı. Ne yapayım, ben Selanik göçmeni bir Türk’üm. Ama beni ne sandıkları hiç önemli değil. Gittiğim her toprağa kolayca uyum sağlayabilirim. Açıkçası bu da önemli değil. Bence asıl önemli olan şu; Benim ülkem, benim toprağım işgal altında olabilir. Benim yazarlarım, benim medyam gerçekleri konuşamayabilir. Benim insanlarım iş bulamayabilir, iş bulanlar işlerini kaybetmemek için en ağır koşulları kabullenmek durumunda kalabilir, benim sanatçılarım devletimin kuklası olmaya zorlanabilir, benim bilim insanlarım ve benim uzman insanlarım çaresizlik içinde olabilirler, düşünen insan keçileri kaçırabilir. Ama gelecek için olumlu düşünmeyi çok önemsiyorum, kısacası iyimser olmayı.  Gelecekte her şey çok güzel olmayacak, bizler de masal kahramanları değiliz zaten.

İyimserlik nedense yanlış yerleşmiştir bazılarımızın zihinlerinde. “Polyanna etkisi” sanırım. İyimser olmak, olumlu olmaktır.

Eğer geleceğe olumlu niyetler ile bakmazsak, bir hedefe yönelik bakış açımız olmaz. Olumsuz gördüğümüz her şeyi ortaya koyar, bir daha bir daha söyler dururuz. Sonra kendimizi de olumsuz buluruz.  Olumsuzluk üzerimize çöktükçe, başkalarını da olumsuz buluruz ve aslında komple bir güven duygusu yitimini yaşarız. Her an her yerde bir olumsuzluk, bir tehdit  düşünsenize! Amanin. İşte o zaman dua etmeye, kendimizden çok başka güçlerin bizlere yardım edeceğine inanç besleriz. “İnşallah modu”…

Bizler olumsuzluklar ya da -krizler- ile yaşamaya alıştıkça, küresel komiteler bizi canavarca ham yapar.

Olumsuz düşünceyle bakmazsam, Polyanna’cılık oynuyor olmam. Polyanna, stres altında olan bir çocuğun hayata körlemesine olumlu bakmasının hikayesidir. Strese gerek yok. Stressiz düşünelim, daha sağlıklı böylesi. Olasılıkları hesaba katarak iyimser olalım. Herşey önce kendimize inanmakla başlıyor aslında. Kendi içimizde öğrenmeye ve gelişmeye duyduğumuz olumlu heyecanı ülkemizin içinde bulunduğu akıl durgunluğuna meydan okumaya odaklayabilirsek, sorunları aşmak için “birbirimize ihtiyacımız olduğunu” kabul edersek, geleceğe daha olumlu bakmaya çalışarak dengeli çözümler içinde olmayı başarırsak o zaman , şimdilik, “işte bu yeni bir başlangıç diyebiliriz.

Çerçeve

İnsan beyni, karmaşanın içinden çıkarak düzen yaratabilme becerisine sahiptir. Buna analiz denir. Zaman zaman, bir şeyi anlamak için takıntılı hale de gelebilir. Bu da paralizdir. Bir diğer deyişle, analiz safhasına takılıp kalmaktır.

Bazen bir problem çözmeye çalışırken, sağlık olur iş olur aşk olur para olur ne olursa olsun, takılıp kalıyorsak eğer, yaşadığımız dünyaya duyarsız kalmıyor muyuz? Anlamaya çalışmak, anlayış aramak hayat boyu önemsenmesi gereken çok asil bir değerdir. Ancak, paralize kapılmamak için:

Bazen, görünen köy kılavuz istemez
Bazen, boş yere kafa yormanın anlamı yoktur
Bazen, anlamak gerekmeyebilir
Bazen de, bir sonuca ulaşmak için harcanan uzunca zaman sonucun doğru olduğunu göstermeyebilir

Çerçeveye dikkat:)

 

madra

Am I A Leader?

Öne Çıkan

1dab818be5ca5ec777abaf0b01eabec3Most of us believed that leadership comes from birth and it was also a political adjective. Well, this may be true for old times, because leadership was a privilege for the families and was passing as a heritage from father to son. The families had very strong social barriers that do not allow any person to be a leader.

By 20th century, with industrial change movement, sociologists began to focus on the leadership concept at their researches and we began to think that leadership does not come from the fact that the gene family or society! So, barriers had been removed

Leadership was actually a little more complex situation. If the leadership does not pass our genes, we had to have and develop some leadership qualities.

So, What qualities?

In the first level of leadership, there is a high caliber professional that is a problem solver and drives for results. In the second level, there is a contributing team member who is a good communicator and has a learning agility. In the third level, there is resilience and perseverance. The leader is innovative and competent in managing. In the fourth level of leadership, the leader knows how to impact and influence. The leader is effective and a strategic thinker.
Finally, in the fifth level of leadership; there is an executive who is energizing and leading people. The leaders show personal humility and professional will, they are selfless.
For the people who aren’t yet level five, work will always be first. They get the fame, fortune, power, adulation an so on.. Work will never be about what they build, create and contribute.
For the people who have the potential to become level five will develop under the right circumstances by; self reflection, a mentor, loving parents, a significant life experience and etc.
These qualities are competencies for leadership. Any of the competencies have strength in itself. There is always a need for the balance. Example; Experimenting without persistence is unbalanced and persistence without experimenting is meaningless for innovation. That’s what we call this as “balanced versality”.

12 Tips for self-assessment

• Respect yourself while striving to improve
Be confident and clear about ideas and consider all issues
• Be straightforward and direct while being respectful to others
• Express you needs while being helpful and conscious of others’ needs
• Be highly self-motivated while managing stress and respecting others
• Be persistent in overcoming obstacles and trying new things
• Be logical while at the same time value intuition
• Be organized while at the same time adapt to changes
• Be willing to take risks and carefully analyze the risks for pitfalls
• Enforce rules and guide performance while maintaining positive relationships
• Be responsible for decisions while collaborating with others
• Maintain a positive attitude while being mindful of potential problems

 

 

Source:

Harrison Assessments International, Paradoxical Leadership, 09.2014

http://www.harrisonassessments.com /www.eande.com.tr

 

İş – Yaşam Dengesi

GAranti iş yaşamİş – yaşam dengesi; son zamanlarda fazlaca duymaya başladığımız bir kavram. Gerek kurumlar tarafında gerekse bireyler…bundan şikayetçi oluyoruz; bu dengeyi iyileştirmek adına neler yapılabileceğini konuşuyoruz.

Çoğu çalışan, işlerinin yoğun olduğundan, başka bir şeylere zaman ayıramadığından yakınıyor. Ben de özellikle ebeveynlerle ve kurumlarla bu alanda çalışmalar yaptığım için oldukça üzerinde duruyoruz.

Öncelikle tam ne anlıyoruz bu ifadeden biraz açalım. İş hayatı ile bunun dışındaki özel hayatın birbirine girdiğini, ikisi arasında bir denge – eşitlik kalmadığını anlatıyor öyle değil mi? Diğer bir deyişle -çok çalışıyorum az yaşıyorum- diyoruz!

Bu şekilde ifade edersek işin içinden de çıkamıyoruz; iyileştirmek adına adım da atamıyoruz. Çünkü bu tanımlama, aynı bir terazi gibi, ikisinin denge içinde olması için birinden alınıp diğerine konulmasını öngörüyor! Bu da çok mümkün değil günümüz şartlarında. Neden? İş hayatı gerçekten çok yoğun, rekabetçi…Hangi sektörde olursak olalım, ne iş yapıyorsak yapalım bu yoğunluk hayatımızın bir parçası.. Elbette seçimlerimize göre farklılıklar yaratmamız mümkün. O halde en önemlisi ne istediğimizi bilmek, kararlarımızın farkında olmak…Çoğu insanın bu şikayetinin altında istemediği işi yaptığı, mutlu olmadığını görüyoruz. Kendi kararlarınız doğrultusunda bir iş hayatınız varsa elbette yoğunluğa katlanma gücünüz farklı olabiliyor. Diğer taraftan artık teknolojinin hayatımızda o kadar yer aldığı bir zamanda yaşıyoruz ki; fiziksel olarak işten ayrılsak bile her yerde iş bize, biz işe ulaşabilir durumdayız. Bundan yeri geliyor şikayet ediyoruz ama yeri geliyor her yerden çalışabiliyorum diye memnun oluyoruz…O zaman yine başa dönüyoruz; konu, yaptığımız seçimlerde elimizdekilerle ne kadar mutlu ve tatmin olduğumuzla ilgili…

Dolayısıyla; iş ve özel yaşam arasında “denge” demek yerine hayatımızdaki “uyum” “ahenk” demek daha doğru anlatıyor durumu. Hayatımızda birçok şey var uğraştığımız, zaten iş ve özel yaşam bunları ana başlık olarak topladığımız iki alan. Birçok rollerimiz var… kendimiz olmak dışında, eş, ebeveyn, evlat, çalışan, yönetici, kardeş vs vs…Bunların her biri eşit olsun demek zor! Önemli olan hepsini bir ahenk için yönetebiliyor olmak! Aynı bir jonglörün yaptığı gibi…sahneye çıkar; bizim hayat sahnesine çıktığımız gibi…Yavaş yavaş eline aldığı labutları artırır…bizim hayat boyunca üstlendiğimiz rollerin artması gibi. “Sıkıldım, bırakayım” demez…“Bu elimde kalsın, diğerlerini çevireyim” de demez…Kendi kurduğu denge içinde, uyumla çevirir labutları.. Arada artırır labut adedini arada azaltır. Hızlandırır, yavaşlatır…

Öyleyse iş ve özel yaşamı bir jonglör gibi yönetmekten bahsediyoruz. Ya da bir orkestra şefi gibi, birçok farklı nağmeden muhteşem bir eser çıkmasını sağlamak gibi. Hayatımızın maestrosu biziz. Denge, uyum, ahenk artık ne dersek, bunu sağlamaya çalışacak olan biziz. Dışarıdan hiçbir şey ve hiç kimse bunu bizim adımıza yapamaz!

Böyle düşününce kesin çizgiler olmadığını fark ediyoruz. Konu mekandan zamandan bağımsız. Kişi eşiyle, işiyle, çocuğuyla; yani hayatıyla barışıksa her zaman her yerde kurabiliyor dengeyi. Bir nevi iç huzur, tatmin demek olmalı aslında başta bahsettiğimiz iş-yaşam dengesi…

Peki ne yapılabilir bu iç dengeyi sağlayabilmek için?
Öncelikle; iş ile ilgili durumunuzu gözden geçirin, kariyer hedeflerinize, ne isteyip istemediğinize ve planlarınıza bakın.

Her şey iş değil elbette hayatta! O zaman yaşamınızdaki önceliklerinizi ve bu önceliklerle gerçeklerinizin uyumunu değerlendirin.

Zorluklar elbette olacak; kontrol edebileceklerinize, değiştirebileceklerinize odaklanın; diğerlerine boşa enerji sarfetmeyi bırakın!

Her şeyi üstlenmek ve bir süre sonra altında ezilmek de çok mümkün. Destek alabileceğiniz kimler var çevrenizde, bir düşünün. Onlardan ne istediğinizi söyleyin, yardım almaktan çekinmeyin. Bazı şeyleri mutlaka siz yapmak zorunda olabilirsiniz; ama bazı şeyler başkasına aktarılabilir. Hatta hatta “yapmasam n’olur?” diye de sorun arada kendinize; belki o işi iş listenizden tamamen atabilirsiniz☺

Kendi mükkemmeliyetçiliğimiz hayatımızdaki dengeleri alt üst edebiliyor bazen. Ya da başka kişilik özelliklerimiz. Bazı konulardaki zayıflığımız, eksik becerilerimiz. Bunları da farketmek ve tamamlamak, dengeleri iyileştirmek adına yardımcı olabilir.

Son olarak, “işte iş, evde ev” prensibine uymaya çalışın! İşten çıkınca; iş işte kalsın demek artık çok mümkün değil ve bu onu ifade etmiyor aslında. O an ne yapıyorsanız ona odaklanın demek daha çok! Çocuğunuzlaysanız %100 onunla olun…ofiste bıraktığınız işleri, ertesi günkü toplantıyı düşünmeyin! Onunla olun ve tadını çıkarın. Benzer şekilde, iş yaparken de %100 orada olun ki verimli olarak çalışabilin.

Figen Küçükkoner Kırca
http://www.lifefocus-tr.com
figen.kirca@lifefocus-tr.com
facebook: Ebeveyn Koçu Figen Kırca
twitter: @Coachfigen

20 seconds

Öne Çıkan

I’ve written this in a 20 seconds of moment!

I am willing to remind my essay(2014) for those who have lost their motivation during the pandemic 2020, for those also who feels trapped and think there is no way out.

“I’m comfortable and I like sitting right here, why should I go with this? What do you want me to do? You’re disturbing me! Moreover, this is something that nobody needs, nobody gets that!” Said Wozniack, to Steve Jobs. Noone needs a computer.

Steve-jobs-quote-2   And it was impossible to discourage Jobs… It was impossible to accept for a man who invented frequency counter circuits and the parts for the telephone directory at the age of 12. It was also impossible to sit down and wait for a man who has called Bill Hewlett who was in charge of HP for this invention. After a 20minute telephone conversation he got more than what he needed; The parts for the frequency device and a summer job! There wasn’t a word for Jobs like “giving up”. He also has said to Wos; “how can people buy anything if they haven’t seen it?”

In today’s competitive work of life, we live in a risky mood. We need to take risks to achieve our goals more than ever… By taking risks, we need to move from our comfort zone. It’s like opening a door like Alice in Wonderland. We step outside of our comfort zone to challenge, to welcome the next step, and hug the battle, although facing and getting disturbed by many uncertainties.

It’s a matter of making a choice with courage or not. This is it..

Courage is something striker which lies beneath decision making, result orientation, and leadership when it is meaningful.

If we think of any time in our lives that we have stepped out from our comfort zone e.g for education, for work, or for personal reasons, from the things we were accustomed to living, we may remember that feeling. That feeling is a shock feeling. It’s a shock to face difficulties, complexities, and uncertainties for a while. To change a job, to be promoted, to lose a job, to change a city or a country, to change a habit, to move, to accept the death of a loving person, to fall in love or to start something new. They are all stressful. Stress is something that we cannot live with it all the time. We whether show anger or hide in our tranquil area or lose health. We deceive our balance when we feel stress. But stress is also controllable when we now ourselves, and helps sometimes to achieve. Otherwise, we can sit comfortably. Somethings will change anyway?!

We can find or create new opportunities only by stepping out of our secure areas so that we can develop and in today’s world, “hoping” to achieve is a paradox of risk of failure and is not easily gifted without disturbance from comfort.

Ok, I’ve no doubt for “fear of failure” or “ fear of facing failure” stops us, prevents us from taking action. But, we need to ask a question for our personal coaching; Do I prevent myself from taking action? Am I stressed? What makes me stress? Do I prevent myself from building relationships? Is it “the conditions” or is it “just us”?

A few questions for selfie coaching:

Do I try a new way of solutions when I encounter problems?
Do I search for new opportunities to change or improve my conditions proactively?
Do I take the risk of being open and vulnerable or I’m trying to keep my strength and pride?
Do I really ask myself what I want to or do I only think of what would people give to me?
Do I make the effort to be recognized about my talents or do I wait to be recognized?
Do I criticize everything all the time?

I can easily say now, willing to take risks does not mean that we will try everything! Let’s look into the lives of successful people; The most common trait is that; Success is never promised. It never guaranteed. People focus on their strengths and take the step. So that success is created and earned.

There was a movie, I have watched a few years ago. The man was telling his son about his life-changing decision was taken insanely in 20 seconds. It’s insane but, sometimes it’s sufficient time to take action in mind. If we think too much, we cannot leave our securities.

Now think in advance! What will you be doing in ten years, or five? With whom? Where? Why? How? How would you like to become in ten years?

Ten years’ time from today, there will be people who will be achieving their own goals. We do not know who they are, but we know that they will be the ones who will act proactively. They will be the ones who will be taking the risk of failure, looking stupid and they will be the people widening their opinions when everything is even okay. They will be the people who believe in “never taking a risk is a big risk”

The question is; Would you step outside from your comfort zone for 20 sec?

Değişmezlik Testi

Yanıtları evet/hayır olarak not alıp, kaç evet, kaç hayır belirleyiniz lütfen

1. Zamanınızın büyük bir bölümünü televizyon karşısında mı geçiriyorsunuz?
2. Evde otururken, üniformaya dönüşen kıyafetleri mi giyiyorsunuz?
3. Buzdolabının önünde duruyor ve beş dakika once bakıp da göremediğiniz şeyi şimdi görecekmişcesine raflara mı bakıyorsunuz?
4. Yaşamı, seyircili bir spor karşılaşması olarak görüyor ve ucuz koltuklarda oturduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
5. Televizyondaki karakterlerle yatıp televizyondaki karakterlerle kalkıyor ve onlardan gerçek insanlarmış gibi mi söz ediyorsunuz?
6. Kasa kuyruğuna girmeden once, alışveriş listenizi tekrar gözden geçiriyor musunuz?
7. Sadece işinizden ve çocuğunuzdan mı bahsediyorsunuz?
8. Özel günlerde dışarı çıkmanız gerektiğinde nereye gideceğinizi tartışıyor musunuz?
9. Sadece bildiğiniz yerlerde mi yemek yiyorsunuz?
10. Partnerinizle birlikteliğiniz 10 dakikadan az mı sürüyor?
11. Hiç yapmadığınız şeyler konusunda fantaziler kuruyor musunuz?
12. Çok mutlu görünen insanlardan, mutluluk diye bir şeyin olamayacağını düşünerek, kuşku duyuyor musunuz?
13. Yalnızken, başkalarıyla birlikte olduğunuz zamanlara gore daha farklı davranışlar mı sergiliyorsunuz?
14. Yaşamınızda meydana gelecek en heyecanlı olay, daha önce yaşanmış bir olay mı?
15. Sabahları uyandığınızda, yeni bir güne başladığınız için kendinizi kötü hissediyor musunuz?
16. Çevrenizde insanlar varken bile kendinizi yalnız hissediyor musunuz?
17. Görünümünüzde ya da kişisel standartlarınızda olumsuz yönde bir değişim var mı?
18. Yaşamdaki tek hedefiniz bir dahaki haftaya ya da aya çıkmak mı?
19. Sorulan soru ne olursa olsun, verdiğiniz cevap genellikle “hayır” mı oluyor?
20. Yeni bir insanla tanışmanız için, bu kişinin kendisini arabanızın önüne atması mı gerekiyor?

Değerlendirme

• Eğer, 8’den fazla soruya “Evet” cevabı verdiyseniz davranışlarınız alışkanlık haline gelmeye başlamış demektir.
• Eğer,12’den fazla “Evet” cevabı verdiyseniz, durum daha da ciddidir.
• Eğer, 8’den az soruya “Evet” cevabı verdiyseniz, değişimi benimsemeye ve hareketlerinizi geliştirmeye çalışıyorsunuz.

Daha İyi Ne Yapabilirim?

İnsan zihni ne tuhaftır, bazen öğle yemeğinde ne yediğini unuturken yıllar önce yaşadığı bir tecrübeyi an gibi hatırlayabilir. Bugün Peter Drucker*’ın ekip olmak  hakkında yazdıklarını incelerken yıllar öncesinde yaptığım bir yolculuğa gidiverdim zihnimde. Drucker, bireyin değil ekibin ortak sinerjisinin yaratacağı başarıyı vurguluyordu.

IMG_3998Eğitimim bitmişti, havaalanında uçağımı bekliyordum. Soğuk bir Pazar akşamıydı, Ankara-İstanbul seferi yapacak bir Pegasus seferiyle seyahat edecektim. Havayolu şirketinin zamanında kalkma prensibinden pek taviz vermediğini bildiğim için , gecikme anonsunu duyduğumda şaşırdım. Aslında dışarda bardaktan boşanırcasına  yağmur yağıyordu ve arada kahvemi üzerime dökmeme neden olacak kadar ürkütücü gök gürültüleri duyuyordum. Biraz dalgın, biraz yorgun, daha çok da bir an önce evime dönme telaşındaydım ve  seferi iptal ederlerse ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım. Uçuş saati geçmek üzereydi. Kaygı ve bekleyiş bir tek bana özgü değildi elbette. Benimle birlikte 150 kadar kişi de alanda volta atıyor, sıkıntılı bir bekleme hali hissediliyordu. Arada homurdanmalar da başlamıştı. (Amigdala* ortaya çıkıyor). Sonunda yeni anons geldi, uçağa çağrıldık ve bir süre sonra kontrollerden geçtik.  Uçağa götürecek otobüse bindiğimizde sırılsıklam olmuştuk. Uçağa binerken bizi “hoşgeldiniz” diyerek karşılayan kabin ekibini de pek sıcak karşılamadık.

Amigdala’lar diyordu ki: Tersle , hesap sor, kim tutar seni: “Yok mu yetkili? Bu ne biçim iş?” , “Islandık, sucuk gibi olduk..Neden körükten almadınız?”  “Niye bu kadar beklettiniz!”, “Bu havada kimbilir nasıl bir yolculuk olacak bu, kelle koltukta?!!”

Sonra pilot anonsu başladı. “Değerli misafirlerimiz, sizleri alanda epey bir süre beklettik. Biliyoruz. Uçağımız Ankara’ya inişte hava koşullarından dolayı gecikme yaşadı. Sizleri beklettiğimiz için özür dileriz. Az sonra havalanıyoruz.” Pilot biraz değişik konuşuyordu. Sakin, sıcak ve net bir ifade. Sanki gözlerimize bakıyor ve anlatıyor gibiydi. (Amigdalamla baş etmeye çalışıyorum). Dinlemeye başladım. “Islanmış da olabilirsiniz. Ekibimiz birazdan sizlere servise başlayacaklar. Uçağımıza tekrar hoşgeldiniz. Sizlerle 45 dakika sürecek yolculuğumuzun güzel geçmesini diliyoruz.” Daha sonra, uçuş rota bilgisi, hava koşulları ve ineceğimiz yerdeki koşullar ve aynılarının İngilizcesi ile anonsu tamamladı. Sonra; Uçuş sırasında şu an üzerinden geçtiğimiz dağlar, yağışın şiddeti ve ara ara gireceğimiz türbülans ile ilgili kısa anonslar yapmaya devam etti. Açıkçası bu güne kadar hiçbir pilottan duymadığım kadar empatik anonslardı. Şaşırdım. Havalandık. Servis başladı. Hissiyatım, sanki pilotun yanında oturuyorum. Birlikte geziyoruz. Yanımdaki kişiler de sakinlemişler, uyuklayanlar var. Dışarda şimşekler çakıyor ve uçuyoruz. Servis veren kabin ekibi soğukkanlı ve güleryüzlü. Bilmiyorum benim gibi kaç kişinin bu şartlar neticesinde oluşmuş gerginliğinin yerini sakinlik aldı? Kaç kişi, pilotun anonsu sırasında gözleri açılıp “bir şey farklı oluyor” dedi? Bilmiyorum kaç kişi korkmadan uçtu? Beklemiş olmasının sıkıntısını bir an içinde unutuverdi? Uçuş sonrası gidip pilota teşekkür etmek istedi? : Bu sonuncusu biraz benim eğitimci kimliğimin verdiği “geribildirim verme” isteğinden kaynaklanıyor olabilir bu arada! 🙂 Ama yine de ben pilot olsam, bir geribildirim almak isterdim! Aslında, pilotların aldığı en değerli geribildirim başarılı bir kalkış, başarılı bir seyir ve başarılı bir iniştir öyle değil mi? Ama bence öyle değil…. Peter Drucker’a göre de öyle değil. Çünkü Drucker da diyor ki; “birlikte düşün”. Pilot tek başına uçağı uçurmayı, kabin görevlileri sadece servisteki alışverişi, yer görevlileri sadece güvenlik önlemlerini, yolcular da “bindik bir alamate” diye düşünürlerse nerede uyum?

Yönetim bilimi konusunda önemli bir isim olan Peter Drucker, yirmi birinci yüzyılda çalışanları bilgi işçisi olarak kabul eder ve “bilgi işinde ekibin bir çalışma birimi”olduğunu söyler. Biz de bu uçuş sırasında bir ekip olduk. Ya da daha iyi şartlarda bir uçuş konforu için çözümün bir parçası olduk. Aslında gerçekte biz yolcuyduk, onlar da görevli.  Ancak, bizleri üzerlerimize çökmüş somurtkanlıktan arındıran, sakinleştiren, şimdiki zamana çeken, hedeflerden ve koşullardan bahseden pilot ve kabin görevlileri ile uçuşun iyi geçmesi için çaba gösterdik. İyi düşündük, sinerji yarattık. Kendimizi iyi hissettik ve belki de dalgalar halinde bu tüm uçağa yayıldı. (Amigdalayı kontrol etme tesellisi). 🙂

Bu tecrübemi hatırladım bugün.

Ekiplerin bir bilişsel zekası (IQ) vardır. Ne yapabilecekleri bellidir. Bu IQ, ekibin yetenek ve becerilerinin somut olarak bir araya gelmesiyle oluşur. İşler tanımlıdır. Bir işi, bir projeyi ya da durumsal bir krizi başarıyla çözen ekipler en uygun yetenek, en uygun uzmanlıklarla bir araya gelirler. Oysa, ekibin bir işi nasıl ve ne kadar iyi yapabileceği iç uyumlarına bağlıdır. Bu uyumu ise duygusal zeka yaklaşımı(EQ) belirler. Uyumluluk, aldığımız kararların yansımasıdır. Uyumluluğu sağlayabilmek için de duygularımızı kontrol altında tutabilmek gerekir. Birlikte çalışan ekiplerin başarılı sonuçlar almaları, uyum sağlamaları ile mümkün olur. Uyum, ekibin en yaratıcı ya da en azimli ya da en somurtkan ya da en stratejik düşünen üyesinden en fazla oranda yararlanma imkanı tanır. İnsanların işte ya da sosyal yaşamda yaptıkları birçok şey, esnek ilişki ağı kurulabilmelerine ve bu ağı işletebilmelerine dayanır.

Yer hizmetleri beklemekten öfkelenerek söylenen yolcularla tartışmaya girmiş olsaydı ,karşılama esnasında homurtulardan rahatsız olan kabin ekibi yüzlerini asıp göz temasından kaçınsalar ve suskun kalsalardı, pilot sıradan mekanik anonslarından birini yapsaydı, uçuş sırasında gerginlikler artsaydı bu enerji hepimize yansıyacaktı. Ne olacaktı ki; sonunda herkes verilen görevi yine gerçekleştirmiş olacaktı…belki yine inecektik ama eziyet çekmiş gibi hissedecektik. Belki de onlarca müşteri şikayeti formu teslim ederek. Oysa durumun farkında olarak uyum için çaba gösteren bu yaklaşım ile hala hatırlanan bir tecrübe oldu. İz bıraktı.

Uyumlu bir ekibin müziğiyle, hoşçakalın.

 

Dipnot:

Amigdala : Beynin medial temporal lobunun derinlerinde yerleşen nöronların oluşturduğu badem şeklindeki beyin bölümüdür. Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki birincil role sahip bir bölgedir. Limbik sistemin bir parçasıdır. Başta korku olmak üzere, duyguların denetiminden sorumludur.

Peter Drucker : http://tr.wikipedia.org/wiki/Peter_F._Drucker

 

 

Kariyer Yönetiminde Yol Kuralları

9857bf901fda022a06bdaa8264acc192Elit bisikletçilerin, elit çalışanlarla bir çok ortak noktaları vardır. Her ikisi de, performanslarını akıllı stratejilerle yükseltmeyi hedeflerler. Bugünün rekabetçi iş ortamında herşey, “hazırlıklı olmak” ve “hızlı olmak” kavramlarına dayalıdır. Daha iyi başarılar elde edebilmek için, yolda öğrendiklerimiz bizleri gelecekteki kariyerlerimize hazırlayacak ve itecektir.

Yolculuğa Hazırlık

1.Dayanıklılık

Yolculuk için kas gelişimi ve güçlü bir ciğer kapasitesine ihtiyaç duyarız. Antremanlı olmak bu yüzden gereklidir. Bisiklet binerken olduğu gibi, iş hayatlarımızda da yüksek seviyede kariyer performansına sahip olmak eğitim ve kondisyonla mümkündür. Elbette, metanet ve esneklik ile de. Profesyonel hedefleri kucaklamak, öğrenme ve gelişme fırsatlarını avantaja çevirerek gerçekleşebilir. İş yaşamlarımızda çentikli arazilerden geçerken, yola devam edebilmek için güçlü bir yetkinlik setine sahip olmak önemlidir.

2.Alet Çantanı Kontrol Et

Güvenli bir sürüş için bisikletçiler, ekipmanları ve bisikletleri ile ilgili ayrıntılı kuralları her sürüş öncesinde titizlikle denetlerler. Ayrıca, daha iyi performans elde edebilmek için teknolojiyi, yenilikleri takip ederler. İş ortamında, becerilerimizi bilemek, farklı alanlarda uzmanlaşarak yenilikleri ve teknolojiyi takip etmek işimizin kalitesi, genel verimliliği ve değeri açısından büyük bir etkiye sahiptir. Yeteneklerimizin paslanmasına izin vermemek gerekir. Yenilikleri görerek düzenli olarak kendimizi kontrol etmek oyunda kalmamızı sağlar.

3. Rota Planı

Tek kişilik sürüşlerde, bisikletçi bir rota planı yapar ve başkalarıyla paylaşır. İş, kariyer rotası planlamaya gelince planlama aynı derecede önemlidir. Öncelikli olarak ilgi alanlarımızı ve becerilerimizi bilerek, bize uygun olacak fırsatlara bakmamız gerekir. Belki de istediğimiz iş, şu anda mevcut değildir? Bir şirketin ihtiyacı olabilecek hangi değerleri verebileceğimizi anladığımız zaman, kariyerimizde küçük adımlar atarak becerilerimizi geliştirmek ve doğru insanlarla bağlantıya geçerek istediğimiz işi gerçekleştirmek mümkün olacaktır.

4. Çevreyi Tanımak

Bisikletçiler, sürüşleri esnasında karşılaşacakları arazi, trafik ve hava koşullarına karşı hazırlanırlar. İş çevresinde, bizler de içinde bulunduğumuz organizasyonu ve kültürü anlamak isteriz. Kültür geniş bir menzildedir. Kontrol odaklı hiyerarşik yapılardan; Yaratıcılık, esneklik ve insan odaklı daha serbest yapılara kadar geniş ve çeşitlidir. Değerlerimizin, iş algımızın ve iş tarzımızın uygun olacağı ortamları düşünmek yolculuktaki performansımız için önemlidir.

5. Görünür Ol

Bisikletçilerin yansıtmalı kıyafetler giymeleri ve el işaretleri kullanmaları yayaların ve motorlu taşıtların dikkatini çekmeleri için gereklidir. Görünürlük, yarışa sorunsuz bir devamlılık sağlar. İş ortamında da; İstekler bildirilebilir, isteklerle ilgili iletişim kurularak fark edilmek için görünürlük sağlanabilir. Örneğin; Sosyal sorumluluk projelerinde ve veya kurumsal eğitimlerde görev alınabilir ve yatay düzeyde fonksiyonel etkinlikler yoluyla görünürlük arttırabilir.

6. Kafayı Koru

Bisikletçilerin basit bir kasket takarak, baş yaralanmalarından %85 oranında korunduğu ifade edilmektedir. Alacalı renkli, kafaya kalıp gibi oturan o acaip şapkanın maceralar sırasındaki güvenliği bu derece arttırması şaşırtıcıdır. Kurumların başındaki yönetimin sağlıklı sürekliliği için, liderlik ve koçluk anlayışının sahiplenilmesi gerekir. Böylece, gelişmekte olan yeni liderlerin iş performanslarını arttıracak olan anahtar yetkinlikler gelişim imkanı bulur.

7. Meydan Oku

Bisikletçiler, azimli ve kararlı tutumlarıyla tanınırlar ve zaman zaman yol koşullarından dolayı sarsılmalarına rağmen, kendilerini zorlayarak düşmemeyi başarırlar. Aynı azim ve kararlılık, iyi performansı hedefleyen çalışanlar için de geçerlidir. Yaratıcı bir yaklaşımla problem çözen kişiler, yenilenme, ilham ve mükemmellik için “yapabilirim” tutumu sergilerler.

8. Zamanlama

Akıllı bisikletçiler, ne zaman sürükleneceklerini bilirler. Sürüklenmemek için, rüzgar direncine dayanarak her anı fırsata çevirecek kayma harketleri yaparlar. İş ortamında, önemli olan ne zaman sürükleneceğinizi bilmektir. Güçlü bir ekip, birlikte elde edeceği başarının her bir ekip üyesinin başarısından geçtiğinin farkındadır. Bu işbirliği, ekip için geniş bir açı yaratır. Böylece ekip içindeki problem çözüm, iletişim ve yaratıcılık süreci artar. Etkili bir yönetim, organizasyondaki hedefleri gerçekleştirebilmek için ne zaman yöneteceğini, ne zaman delege edeceğini bilir.

9. Hatandan Ders Al

En tecrübeli bisikletçiler de bir kaç sefer tökezler. Önemli olan, bisikletin üzerinde kalmaktır. Risk almaktan ve veya hata yapmaktan korkmamalı. Düştüğümüz zaman düşüşümüzden ne öğrendiğimizi kendimize sormalı. Neden başarısız olduğumuzu anlamalı. Neyi doğru yaptık? Neyi daha farklı yapmalıydık? Yapıcı bir geribildirim olmalı. Hata yapmak ve hatalardan ders çıkarmak, gelişmemiz için kritik değere sahiptir.

10. Kuralları takip et; trafiğin akışında ve şeridinde kal

Güvenlik bilinci olan bisikletçi, yolun kurallarını bilir ve bu kurallara saygı duyar. Kurumun etik ve politikaları da aynıdır aslında. Sitemkar olmaktansa, çaba göstererek organizasyonun dış faaliyetlerinde “bir elçi” gibi davranılabilir. Küçük ya da büyük her bir tek kararın iş gücüne etkisinin izleyenler tarafından farkedildiğini unutmamak son derece önemlidir.

11. Başkalarını Bekle

Başkalarının ne yapacağını beklemek, değerlendirmek iyidir. Savunmacı sürüş, her türlü potansiyel tehlikeye karşı uyanık olmayı gerektirir. İş ortamındaki hazırlıklılık da benzer biçimde önemlidir. Ortalık karışmadan, öncelikleri belirlemek ve hedeflere odaklanmak önemlidir. Karmaşayı önleyemezsek yüksek oranda belirsizlik dönemlerinde, bilinmeyen değişimlere açık oluruz. Bu durumda öncelikli olarak, kendi sorumluluklarımıza ve takımımızın ortak hedeflerine odaklanabiliriz.

12. Bisikletini kontrolde tut, ne zaman vites değiştireceğini bil

Ne zaman yavaşlayacağımızı ve ne zaman ileri vitese geçeceğini bilmeliyiz. İş ortamında genellikle bu duygusal zeka ile ilgildir. Duygusal zeka, kendi duygusal durumumuz ile ilgili farkındalık ve kontrol becerisi sağlar. Böylece, başkalarının durum ve duygularını anlayabilir, empati kurabilir, söylenmeyen işaretleri anlayabiliriz. Gergin ve çatışmalı durumlarda duygusal alanda kontrol ve algı sağlamak, çatışmayı çözecek ve başkalarını motive ederek performansı arttıracaktır.

Serinlemek (Cool Down)

13. Performansını Değerlendir

İşini ciddiye alan bisikletçiler her zaman performanslarını geliştirmeye çaba gösterir. Son sürüşlerindeki deneyimlerini ölçümleyerek daha iyi, daha güçlü ve sağlam bir yeni sürüş için bazı kararlar alırlar. Kariyer performansımız da çeşitli yöntemlerle hem yöneticilerimiz, hem çalışma arkadaşlarımız hem de kendi kendimize yapacağımız değerlendirme yöntemleriyle ölçümlenebilir. Kariyer hedeflerimizi ve organizasyonun içinde olmak istediğiniz yerdeki ihtiyaçları analiz edelim. Eğer bu değerlendirmeleri yapmazsak, bir sonraki sürüşte kendimizi tekrarlarız. Bizi bir üst seviyeye taşıyacak olan nedir?

14. Yeni Sürüş İçin Yeni Bir Plan Yap

Bisikletçiler, bir sonraki yolculuklarını düşünürken kendilerini geliştirecak ve fark yaratmalarını sağlayacak bir eğitim, bir antreman ya da bir teknik donanım arayışına girerler.

Bizler de, iş ortamında sürekli olarak daha iyi performansı hedefliyorsak geribildirimlere açık olmalıyız. Aldığımız geribildirimleri analiz ederek, beceri ve yetkinliklerimizdeki gelişim alanlarını güçlendirmeliyiz.

Başarmak kendi elimizdedir. İyi dileklerimle The Well Wisher/EST http://youtu.be/wgnENxZeBmw

Kaynak: Lee Hecht Harrison/Thought Leadership

Ankara’m

Öne Çıkan

Geç bile kalmışım

Kavuştum gölgelerime

Sesim yırtılırcasına and içtiğim günlere

Duymadı kimse sesimi

*

Kucakladım

Sıkıca sıktım boynunu

Kıpırtısız sokakların kaşıntılı, susuz ağaçlarını

Çömelip gölgelerine saydım kırka kadar

*

Göremedi kimse gözlerimde

Grinin kederli ve mağrur sessizliğini

Ürkek elbisesindeki  değişmeyen sırdaşlığını

Duyurmadım kimseye isyanımı

*

Dinledim cilalı örtülerin ardındaki taş duvarları

Bulvarın sessiz çığlığını

Cesaretsiz asalete

Çaresiz selam durdum

Ankarama

*

Kırk kırık parçaya ayrıldım

Onsekiz otuzbeşte

Özlemimle geziyordum memleketimi sanki dershaneden az önce çıkmış eve geliyordum

Gerisini hatırlamıyorum

 ***

Ca, İstanbul

Yürüyen Ağaçlar-11

Karar

Seçimler yaklaşıyor, evet. Ümit ediyorum “seçilmiş davranışlarımızın” “Seçimlere” bir etkisi olur? Çünkü bu sefer otorite, bizim seçimimize bağlı.

Reaktif(tepkisel) olmamak seçilen bir davranıştır. Seçimler hayatımızı belirler. Tepkisel olunduğunda, değerlendirmeden yargı verilir. Konuyu gözden geçirmeden ceza verilir. Reaktif kişilere örneklemek, anlatmak ve gösterdikleri , geliştirdikleri tutumun sonuçlarını gözden geçirmeleri için rehberlik etmek gerekir. Ancak çok ince bir çizgidir bu rehberlik, manüpilasyona kayabilir. Reaktif kişiler stres yönelimli yaşarlar ve bir kibritle alev almaları çok ama çok kolaydır. Hele ki çatışma ortamının körüklendiği ortamlarda, işlerin barışla çözümlenmesini istemez “gücü elinde tutanlar çıkar sahipleri.

Bizlerin, ayrıştırıldığı bu dönemde reaktif olmamız beklenmektedir. Hatta, gelecekte daha çok ayrıştırılmak üzere ince çizgiler üzerinde hesaplanmış oyunlar oynanmaktadır. Bu oyunları görenlerin görmeyenlere, göremeyenlere karşı anlatmak sorumluluğu bulunmaktadır. Hepimizin birinci sorumluluğu ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet korumak ve müdafaa etmektir.

Seçenekler arasından çözüm üretmek için sorumluluk, sağduyu, öngörü, cesaret ve güvenilirlik değerlerinden yoksunluk; Kontrolsüz, bilinçsiz ve sadece tepki odaklı sonuçlar doğurur. Önümüzdeki seçimin bir etkiye verilen tepki olarak değil, bilinçli bir uzak görüşlülükle sonuçlanmasını diliyorum. Ve, seçimlerimizi yaparken Cumhuriyet Devrimi’ni siyasetin dışına itecek, yerin altına gömecek tezgahları akıl yoluyla, el ele yeneceğimize inanmak istiyorum. Yıllar sonra “o zaman anlamamıştık” demenin bedeli çok ağır ödenebilir.

Birinci görevimiz, Cumhuriyet’in adayını çıkarmaktır.

 

Yürüyen Ağaçlar-12

Seçim

Aside

Otorite; “istediğimi yaparsan, sana istediğin şeyi veririm” demek olarak algılanmıştır. Böyle bir otorite algısını yaşayarak tecrübe etmiş bugünkü birey ve toplumlar, güç göstermek yerine anlayışa, özveriye dayalı ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Bugün ebeveyn olan kişilerin çocuklarına olan yaklaşımlarında gözlemleyebiliriz. Bugün üç yaşındaki çocuk bile, üçüncü dondurma talebine red kararı çıkınca “neden” diye soruyor. Buyrun anlatın bakalım, neden? Bugün gençlik, zorla okutulan bir kitabı okumayı, dersi didaktik anlatan öğretmeni dinlemeyi reddediyor ve başka şeylerle ilgileniyor. Daha çok temiz hava, doğa , hayvan sevgisiyle büyüyor ve bunlardan yoksun olduğu ortamlarda otoriteye uyumsuzluk gösteriyor. Sadece aile otoritesini değil, toplumsal yaşama etki eden otoriter hatta dikte edilen kararları da sorguluyor. Bu gençlerin yaşlarından daha büyük dertleri oluyor ve sorgulamaya, hastalıklı güç yaklaşımlarına ve körükörüne uyum sağlaması beklenen her şeye karşı tepki geliştiriyorlar. Ve “İstediğimi yaparsan, sana istediğini veririm” yaklaşımına “o zaman ben istemiyorum” diye cevap verebiliyorlar. Çünkü, ancak kendileri inanır ve isterse yapmayı seçiyorlar. İstemeleri için ihtiyaçları olan yaklaşım geçmişteki otorite yaklaşımından çok uzakta. Diyalog bekliyorlar. Sordukları sorulara basmakalıp olmayan yanıtlar bekliyorlar. Otorite kavramını saygı ile bütünleştiriyorlar.

Gençler, bugün bir “tık” ile dünyadan haberdar oluyor. Bir “tık” ile dünyaya haber veriyor. “Yapma” deyince anlamıyor. Niye yapmamalı? Yaptığı şeyin etkileri ve sonuçları nedir? Ya da niye yapmalı? Klasik olarak “ben senin yaşındayken ..” ile başlayan cümlelere karnı tok onların. Kuşkusuz, onların bizim tecrübelerimizden çıkarttığımız yol göstericiliğe ihtiyaçları var. Çünkü herşeyi denemek istiyorlar. Çünkü sebep sonuç ilişkilerini merak ediyorlar. Bizi değil. Dolayısıyla, bir şeyi illa yaptıracaksak onları ikna etmemiz gerekiyor. İkna ise ancak ve ancak empati yoluyla oluyor. Otoriteye boyun eğmiş, hatta korkutularak büyütülmüş ebeveyinlerin çocukları onlar.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da gençleri yönlendiren bizleri ilgilendiriyor. Sadece gençler açısından değil, uyum sağlamaya çalıştıkları dünya açısından da… Biraz teknik bilgiye girelim.

Ego’nun temelde üç rolü vardır.

1.Çocuk

2.Ebeveyn

3.Yetişkin

Bu üç rolle sosyal ortamlarda varoluruz. “Etkileşimsel Analiz/ Transactional Analysis”* adını verdiğimiz bu yöntem; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceler.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür. Mesela; Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranabilir. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyebilir. Duygularını kontrol edemeyerek tepkisel , ya da reaktif olabilir.

Bir anne ya da baba, “ebeveyn” dir. Ebeveyn egosu ile iletişim kurarlar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayabilirler. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçabilirler. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, herşeye yukardan bakabilecek bir yetişkin ego ile hareket edebilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk, elbette büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Büyük resmi görür. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek. Ve etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu o kadar basit değildir.

Bugün, ülkemizin gidişatını sorgulayan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ve aslında kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir. Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır. Ve bu çocukların gelecekte doğru seçimler yapabilmeleri için bizlerin korkularına değil öngörülerine ihtiyaçları vardır! Bugün ve yakın gelecekte çok daha karmaşık, çok daha bunalımlı günler bizleri bekliyor olabilir. Yetişkin egomuzla hareket etmez, seçenekleri incelemeden, yeterli donanım kazanmadan harekete geçer, düşünmeden tepki gösterirsek reaktif* olmaktan öteye gidemeyiz.

Reaktif olmak, tepkisel olmaktır. O zaman değerlendirmeden yargı verilir. Konuyu gözden geçirmeden ceza verilir. Reaktif kişilere örneklemek, anlatmak ve gösterdikleri , geliştirdikleri tutumun sonuçlarını gözden geçirmeleri için rehberlik etmek gerekir. Ancak çok ince bir çizgidir bu rehberlik, manüpilasyona kayabilir. Reaktif kişiler stres yönelimli yaşarlar ve bir kibritle alev almaları çok ama çok kolaydır. Hele ki çatışma ortamının körüklendiği ortamlarda, işlerin barışla çözümlenmesini istemez “gücü elinde tutanlar çıkar sahipleri”. Maalesef sadece gençlik çağında reaktif olunmuyor. Düşünme pratiği geliştirmemiş, duyguları anlama tecrübesi kazanmamış ve olumlu değerlerle donanmamış bireyler, reaktif davranabiliyorlar. Görüyoruz. Seçenekler belirginken, yapılması gereken seçim açıkça görünmekteyken herkes üç aşağı beş yukarı bir akıl yürütebilir. Fakat doğru ile yanlış birbirine karıştığında, neyin doğru neyin yanlış ve bazı durumlarda da hangisinin daha az doğru ya da daha az yanlış olduğu birbirinin içine girdiğinde “iyi düşünmek” son derece önemlidir. Ancak iyi düşünerek akılcı çözümlere ulaşılabilir.

Reaktif olmamak seçilen bir davranıştır. Seçimler hayatımızı belirler. Seçenekler arasından çözüm üretmek için sorumluluk, sağduyu, öngörü, cesaret ve güvenilirlik değerlerinden yoksunluk; Kontrolsüz, bilinçsiz ve sadece tepki odaklı sonuçlar doğurur. Önümüzdeki seçimin bir etkiye verilen tepki olarak değil, bilinçli bir uzak görüşlülükle sonuçlanmasını diliyorum.

Ve, seçimlerimizi yaparken Cumhuriyet Devrimi’ni siyasetin dışına itecek, yerin altına gömecek tezgahlar olacaktır. Yıllar sonra “o zaman anlamamıştık” demenin bedeli çok ağır ödenebilir. Birinci görevimiz, Cumhuriyet’in adayını çıkarmaktır.

*reaktif; tepki oluşturan (tdk)

*transactional analysis (Eric Berne)

Dipnot:

Bu yazıya ilham veren yavru bir martıdır. Kendi gücünün sınırlarını denemektedir.

Yürüyen Ağaçlar-10

 

Bir Kapı Kapanırken

Öne Çıkan

fec3cdb3bff75824c6d4d2b909fd6edfKöyde, kralın bile kıskandığı yaşlı bir adam yaşarmış. Dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral, bu at için neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değildir. Benim için bir dosttur. İnsan dostunu hiç satar mı” demiş hep.

Bir sabah, at ortadan kaybolmuş. Köylü ihtiyarın başına üşüşmüş. “Seni ihtiyar bunak..Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demişler. İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Sadece “At kayıp” deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez..”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. “Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.” İhtiyar adam “Yine karar vermek için acele ediyorsunuz” demiş. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “İhtiyar sahiden gerzek” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden genç adam, şimdi uzun zaman çalışamayacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir ve daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar ise “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez”.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle, eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına pek imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler. “Yine haklı çıktın” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” “Ne olacağını kimse bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Hikayeyi anlatan Lao Tzu, şu nasihatle tamamlarmış: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durma halidir. Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa yolculuk asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz”…

Şeytan Kim?

IMG_5882İkizdiler. Birinin adı “Mono”, diğerinin “Dio”. Biri tamir ederken öbürü bozardı.

Aslında ikisi de kimya biliminde madde, gaz.. Ama biri melek, diğeri şeytan..

Dio, namı diğer “karbondioksit” yaşamımızın işlevsel bir parçası, her soluk alışverişimizde…

Mono, namı diğer “karbonmonoksit” yaşamımızın ölümcül bir parçası, bile bile mono koklar mı insan? Bile bile şeytanla anlaşma yapar gibi? Siz hiç karbonmonoksite mağruz kaldınız  mı?

Soma için söylenen 300, tahmin edilen 600, ama biliyoruz ki 900 civarı teşhis edilemeyen ışıklı madencimiz öldü. Dünya bizimle ayağa kalktı. Memleketi mülkiyeti gören klan, elini kolunu sallaya sallaya gösteri yaptı, konuştu, isyan edenleri kaba kuvvetle susturdu. Başta en baş bakan.

Şeytandı Mono, şeytanlaştırdı öyle değil mi? Suçlu Mono. Kötü Mono. Şeytan Mono.

*

İnsan, iş gücü, verimliliği ve verimliliğin gelişimi başarının odak noktasıdır.

Kurumların, sermayelerin, taş duvarların ses getirmelerini sağlayan bu odaktır. İnsan kaynağıdır.

Başarılı işlerin arkasında çalıştığınız insanları anlamak yatar. Risk ve önlem bilincini sağlamakta (İş Güvenliği) ve motivasyonu yükseğe taşımakta bir değer bilinci  yatar . Neticede, performans insanların çıktısıdır, binaların değil. Başarı insanların çabasıyla oluşur. Evler, aileler bu ışıkla aydınlanır.

Bugün Soma’da yaşanan trajedi, aslında iş güvenliğinin, insan odağının memleketimizde ne kadar önemsiz olduğunu vurgulamıştır. Soma, önlem bilincinin gelişmemişliğini, gereksiz ve masraflı görülmesini, ülkemizde insan yönetiminin ve insana verilen değeri açıkça fotoğraflamıştır.

*

Madencilerimizi toprağa vermişiz. İki gün olmuş. İstiklal Caddesindeyim, Beyoğlu, yürümekteyim. Her yerde toma, her yerde Akrep, her yerde önlem. Her sokak kapalı, üniformalılarla. Hayırdır? Sokak mesafeleriyle ortalanmışlar. Nihayetinde Galatasaray Lisesi’nin önünde gövde gösterisindeler, 50m2’ye 100 polis, esas duruşta..

Dayanamayıp soruyorum bir polise -elinde kocaman tabancası- heybetle dikilmiş eski “Galatasaray Postanesi” önünde. Aslında merakım ağır basmış, gerçekten korktuğumdan değil. Ne diyeceklerini merak ediyorum. Çünkü memleketim böyle bir acı yaşarken, iki kişiye bir polis düştüğünü gördüğüm eski mahallemde inanılmaz bir güvenlik önlemi var. Şaşkınım. Ve aklma geliyor; Yürürken içlerinden biri beni sulasa, sorgulamadan kapısında izbandut bekleyen akrebe bindirse, coplasa, gazlasa korkusundan durmayıp kaçışacak insanlar var etrafımda. İnsanlar, kendilerini kurtaracaklar beni değil. Peki, bu olağanüstü güvenlik önlemi niye, kime, senin kardeşin değil miydi nefesini madende bırakan? Sonra soruyorum özgüven ihtişamındaki genç ya da çocuk polise:

-“Neden buradasınız, korkuyorum sizi görünce?”
-“Gezebilirsiniz. Şu an korkmanıza gerek yok, ama bizim olduğumuz yerlerde karşılaşmayalım”

Oldu. Karşılaşmayalım. Ne olacak? Soma desem Sobe diyerek beni darp mı edeceksiniz? İçeri mi alınacağım? Ne demek bu? ….

Çokluğun alıştığı devletin polisi görüntüsününün yüzü çocuk. Komut bekleyen çocuklar. Bir düğme. Hadi. Hırslandırılmış, motive edilerek şişirilmiş bu çocuklar  acınası bir özgüven içindeler. Hele ki  19 Mayıs haftasındayız, her yer Türk bayrağı ile kuşanmışken bu yaşadıklarımız bir film sanki…Ama berbat bir kurgudan ibaret bu film.

*

Soru: Şeytan kim Mono mu?

Cevap: …

 

 

 

Yürüyen Ağaçlar-9

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Kadını

Öne Çıkan

Bedri Rahmi Eyüboğluİslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasındaki eşitlik temel bir kuraldı. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlardı. Ülke yönetiminde de kadın, söz sahibiydi. Güçlü ve etkiliydi. Çok eşli bir yaşam yoktu, kadın ve erkek birbirine aitti.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başladı. Daha sonra; Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşandı.  Tüm bu dönemler,  kadınların toplumsal ortamdaki yaşamı ile ilgili çeşitli aşamaları da gündeme getirdi. İslâmiyet dönemi, Türk kadını açısından kritik bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsünü geriledi ve kadının rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlı kaldı. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayıldı ve saygı gördü.Aslında, bir konunun altını önemle çizmekte fayda var; İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanması Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmıştır.

İslamiyetin kabulü ile birlikte, Türk kadınının Türk erkeği ile eşit yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle, zekadan yoksun olduğu inancı yayılmaya başladı. Erkek egemen anlayışın mimarı tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğuda filizlenerek Anadolu’nun uygarlık yapısına karıştı. Oysa İslam, Arap toplumu kadınını bir eşya konumundan çıkararak haklarını tanımaya başlamıştı. Mesela, İslâmiyet’ten önce Arap toplumunda, kadın ailesi tarafından satılan bir eşya gibiydi ve evlilikten sonra da kocanın malı sayılırdı.  Kocalar, kayıtsız şartsız tek taraflı olarak karılarından boşanabilirlerdi. Zamanla, Türk kadınları, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başladı. Erkek çocukları, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişti. Evlilik ve boşanma konularındaki dini kurallar kadının aleyhine dönüştü ve miras ve mahkemede tanıklık alanlarındaki geleneksel hakları ise hemen hemen ortadan kaldırıldı. Kadınlar, tek başlarına bile sokağa çıkamaz oldu, vücutlarını tamamıyla örten ve çarşaf denilen bir manto giymek ve yüzlerini örten peçeyi takmak zorunda bırakıldılar. İslamiyetin kitabında, kadınların örtünmesi ile ilgili böyle bir açıklama olmadığı halde, kadınlar bu kurallara uyum göstermeye başladılar. Ayrıca bir süre sonra, insandan sayılmayıp, nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başladılar. Evlerine hapis oldular. Erkeklerle birlikte sosyal hayata katılamaz oldular. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrıldı. Ucubelere ayrılan yerler gibi. Genellikle kadınlar, sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebildiler ve ardından herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslekler sahibi de olamadılar.

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal yapısının gerileme nedenlerinin başında, kadının toplumdan dışlanmasını saymaktadır.

18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duydular. Bir “Batılılaşma” hareketi başladı. Kadın haklarım savunan ilk reformcular “Genç Türkler” oldu ve bunlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurguladılar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlandı. Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açıldı. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izledi. Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam (1939) Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiş çok değerli bir eğitimcidir. Annem(1946) Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu bir devlet sanatçısıdır. Büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir. 19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başladı. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlandı, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye idi. Arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip edecekti. Mesela, yazar Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasal bir lider olarak Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen ertesinde ortaya çıkan dramatik durum, kadınları evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamıştı. Kadınların alışageldikleri değerleri  geçerliliklerini yitirmeye başlamıştı.

Artık kadınlar da, erkeklerin yanı başında, dünya kamuoyunun karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını savunmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kadınlar gönüllü olarak savaşmaktaydı. Yine bu dönemde, Anadolu’da sadece kadınlardan oluşan ve amacı bağımsız bir Türkiye yaratmak ve bu devleti diğer Avrupa ülkelerine tanıtmak olan ilk cemiyetler de kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının gereğine inanmaktaydı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biridir. Böyledir, çünkü diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıdır. 1926 yılında yeni Medenî Kanunun kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiştir. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayıldı. Ardından, Köy Enstitüleri faaliyetiyle, toplumsal dengemiz yerini bulmaya başladı. Sadece eğitim, gelişim ve düşünsel verimlilik ile değil aynı zamanda kadın erkek eşitliğinin hakim olduğu bir ortam olarak da.

Büyük bir toplumsal devrim yaşandı Türk insanının tarihinde. Cumhuriyetin kurulması, ihtimali olmayan bir baba ile, annenin plasentasında oluşması bile mümkün olmayan bir bebeğin doğması gibidir. Bu bebek doğmuştur, aslında bu, tüm şartlara meydan okumadır. İçte ve dışta. Tüm şartlara. Bu aşktır. Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiştir. Ancak, hayatın matematiğini düşünürsek, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayarak, karşılaşabileceğimiz zorluklar olabileceğini biliriz. Cumhuriyet bebeğimiz de, güzel bir çocukluk döneminden sonra, çan eğrisinin etkisini hissetmeye başlamıştır. Yine içten ve dıştan her türlü etki, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamıştır. Çan eğrisi, matematiksel bakış açısında: her çıkışın bir inişi ve her inişin de bir çıkışı olacağının açıklamasıdır. Hayatı matematiksel açıklamak, teselli gibi görünebilir, ancak matematik hayatın kendisidir.

Cumhuriyet bebeğimiz bugün, 90 yaşındadır. Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 90 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. 2013 yılındayız, ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’ li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik. Tek parti, tek lider olan, ama mucizeler yaratmış olan bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk sonrası aynı kalibrede bir lider çıka gelemezdi zaten. İnsanların temel benzersizlikleri üzerine düşünürken, belki de en temel tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızdır, stratejilerimiz ya da… Ve hep böyle kalmalıdır.

Büyük ve zengin bir orman kurulmuştur, bin bir çeşit ağacın hüviyetinde.

Orman, gelecek nesillere verilecek en büyük armağandır.

Yaşamın dengesinde…

Yürüyen Ağaçlar-7

Diyalektik

Düşünüyorum da, birine açılmam lazım.

Açıldıktan sonra pişman olacağım biliyorum ama açılmazsam da pişman olacağım.

Açılsam da açılmasam da pişman olacağım.

Yaşamdaki tüm saçmalıklara gülebilmek istiyorum.

Hele tüm iktidar saçmalıklarına…

Güldükten sonra pişman olacağım, biliyorum ama gülmezsem de pişman olacağım. Hele hiçbirşey yapmazsam daha çok pişman olacağım…

Kanıtlamak istiyorum. Ağaçlara sarılma nedenimi, neden ağaçlar olmadan Ben olamayacağımı anlatmalıyım. Evet, bir süre sonra pişman olacağım. Ama aksi halde de  pişman olacağım.

Kurtarıcı olmak istiyorum, kurtarmak!!.. Pişman olacağım kuşkusuz da kurtarmazsam da pişman olacağım. Birini, birilerini savunmuş ve ortalığı ayağa kaldırmış olsam da olsam da… Bu sefer keşke demeyeceğim.

Ve etrafımdaki senaryo ile dalga geçmek istiyorum. Esas, dalga geçmezsem pişman olacağım.

Geleceğe pişman olmamışlıklarla dolu hikayeler bırakmak niyetindeyim aslında.

Bugün ya ölseydim diyorum bazen. Pişman olur muydum diyorum. Ve, pişmanlıklara yer yok hayatta diyorum.

Ben de bir ağacım

Ve

Yürüyorum.

Buyrunuz…

Yürüyen Ağaçlar-6