Diyalektik

Düşünüyorum da, birine açılmam lazım.

Açıldıktan sonra pişman olacağım biliyorum ama açılmazsam da pişman olacağım.

Açılsam da açılmasam da pişman olacağım.

Yaşamdaki tüm saçmalıklara gülebilmek istiyorum.

Hele tüm iktidar saçmalıklarına…

Güldükten sonra pişman olacağım, biliyorum ama gülmezsem de pişman olacağım. Hele hiçbirşey yapmazsam daha çok pişman olacağım…

Kanıtlamak istiyorum. Ağaçlara sarılma nedenimi, neden ağaçlar olmadan Ben olamayacağımı anlatmalıyım. Evet, bir süre sonra pişman olacağım. Ama aksi halde de  pişman olacağım.

Kurtarıcı olmak istiyorum, kurtarmak!!.. Pişman olacağım kuşkusuz da kurtarmazsam da pişman olacağım. Birini, birilerini savunmuş ve ortalığı ayağa kaldırmış olsam da olsam da… Bu sefer keşke demeyeceğim.

Ve etrafımdaki senaryo ile dalga geçmek istiyorum. Esas, dalga geçmezsem pişman olacağım.

Geleceğe pişman olmamışlıklarla dolu hikayeler bırakmak niyetindeyim aslında.

Bugün ya ölseydim diyorum bazen. Pişman olur muydum diyorum. Ve, pişmanlıklara yer yok hayatta diyorum.

Ben de bir ağacım

Ve

Yürüyorum.

Buyrunuz…

Yürüyen Ağaçlar-6

Anma

ın memorium2014 yılı, Mart ayının ikinci haftasıydı. Yürekleri burkan bir haber geldi Berkin’den. Acı yayıldı vücutlarımızdan. Gezi olaylarından bu güne (Haziran 2013) başından aldığı darbeden dolayı uyuyordu. Çocuğum ile aynı yaştaydı. 15 Haziran 2013’te elele verip meydanı çiçek tarlasına dönüştüren bizler – ana yürekler soldu, soluksuz kaldı. Berkin gibi İsmail gibi Ethem gibi Abdullah gibi Mustafa gibi Mehmet gibi. Uzun bir süre. Nefeslerimiz bu topraklara helal olsun ama Çocuklarımıza iyi bakamadık be anam.?. Bu topraklarda evladını gömen nice anaların ağıtları yokluyor kulaklarımı ara sıra. Boğazım düğümlenip, gözlerimi herkesten sakladığım, herşeye rağmen güçlü görünmeye çalıştığım günlerin gecelerinde saçlarını fırçalayarak yatağına yatırdığım pembe beyaz yüzünü uyurken sevdiğim çocuğum teskin ediyor bir tek beni.

Bu yüzden, sana bir mektup yazdım. Yaşananlarla geçinemediğim için.

Anam,

Toprağım, dilim, derdim, emeğim, aşkım, insanlarım, hikayelerim, mavim yeşilim, memleketim anam

Bu toprakları seninle kokladım, seninle büyüdüm ben. Tüm maskaralıklara, bizi birbirimizden ayırmaya baş koymuş tüm kurgulara rağmen, seni sevdim , seni korudum. Peki ne oldu sana anam? Yoğun bakımda yatıyorsun şu an… Provokatör diye itham edilen çocukların ayakta, haykırıyorlar “bir tutam yeşil, bir tutam umut” diye. Nerede bulacağız ümidi, öngörüldüğü gibi “Duraklama” devrinde mi? Fetihsel eril enerjinin hüküm sürerek zihinlerimizi felç ettiği, ezbere düzende hatip katip uyutan, birlik beraberlik derken kırıp kırıştıran, bir de üstüne refah ve egemenlik temasına yaslanan çalıp çırpıcı zihniyette mi? Yoksa ümit dediğimiz, dış mihrakların kuklası haline dönüşen başkalaşmışlıklarımızda mı? Ahh.. Yalan bunlar!

Medeniyetler beşiği anam, susuyorsun. Sanki içine akıyor göz yaşların. Sanki yorulmuşsun bitmeyen kavgalardan. Ellerimizi havaya açıp, herşeyin iyi olmasını dilemekten başka yapacak bir şeyimiz yok mu? Mucize mi bekliyoruz? Mucize… Anam anam, burada her kafadan ayrı bir ses çıkıyor! Bu sesler bir türlü ahenk tutturamadığı gibi, üstelik kimsenin dediği de birbirini tutmuyor! Herkes senin için çalışıyor, seni sevdiğini söylüyor, oysa maskeler düştüğünde doktor sandığımız tüccarlar, adalet adamı sandığımız hırsızlar ve üniformalı katiller sokaklarda cirit atıyor. Yalanlar üzerine kurulu kurgularda birbirimizin yüzleri aynamız oysa…

De ki Bana: “Evlat, yitirme ümidini, ben pek hastayım ama geçecek.  Göçüp gideceğim sanılabilir, istenebilir ama bana birşeycik olmaz. Ben beklerim aslında. Beklerim hastalığa sebep mikroplar geçip gidiversin diye. Ama  sen, sen evladım,  güçlü olmalısın. Bir tek bu çocuklar göçüp gitmediler ki, henüz bıyığı terlememiş gençler ne destanlar yazdı bu topraklarda. Canlarını bana emanet ettiler, varlıkları medeniyete, ruhları ebediyete intikal etti. Sen çocuğun suçsuz yere toprağa girmesini kabul etme, etme ama güçlü olmalısın. Unutma, dünyanın her yerinde yaşam hakkı elinden alınan, özgürlükleri ve düşünceleri kısıtlanan insanlar, arkalarından gelecek olanlar için göze alırlar ölümü. Sen başını dik tut, yıkma kendini. Sahip çık yaşama, ümitlerine, değerlerine!”

De ki Bana: “Evlat, bahane yarattığın sürece, çözüm için ihtiyaç duyacağın eyleme yönelik inancı da yitireceksin. Gerçekle yüzleşmeli ve sorunun çözümü için adım atmalısın. Ve yılmamalısın. Durum nedir? Sokaklarda hesaplaşarak mı çözebilirsin bu durumu sence? Bilgin ve değişime olan inancınla hareket et, deneyimlerin rehberin olsun. “Neden bu güne kadar başarısız oldum” diye de düşünme. Deneyim bunlar, hepsi yaşamın içinden. Sonuca  odaklanmalısın. Bu yaşanılanlar seni nereye götürüyor? Tek başına çözebileceğin bir durum mu sence? İnsanlar genellikle çözüme değil soruna odaklanıyor olabilirler ve böyle odaklanmanız da bekleniyor olabilir. Aklını ferah tut, etki edebileceğin işlere bak, boş niyet etme, fikir sahibi ol ve aydınlatmak için çok çalış. Sonuca dönüşmeyen niyetler seni hiç bir zaman bir yere götüremez, hatta gerilemene yol açar… Zaten istenen de bu değil mi?”

Toprağım dilim derdim emeğim aşkım insanlarım hikayelerim mavim yeşilim canım , memleketim anam…

***

Güncelleme :  30.Mayıs.2017; Ölümlerinin 4.Yılında Sevgiyle Anıyorum. Sırasıyla;

  1. Mehmet Ayvalıtaş, 20 yaşındaydı. 2 Haziran 2013, Gezi Parkı’na destek için otoyol kapatıldığı sırada üzerine süren aracın çarpması sonucu öldü.
  2. Abdullah Cömert, 22 yaşındaydı, 3 Haziran 2013, eylem sırasında başına aldığı darbe sonucu öldü.
  3. Mustafa Sarı, 27 yaşındaydı, polis komiseriydi, 5 Haziran 2o13, eyleme müdahale ederken tedbir alınmamış bir alt geçit inşaatından geçerken düşerek hayatını kaybetti.
  4. Ethem Sarısülük, 26 yaşındaydı, 12 Haziran 2013. 1 Haziran’da eylem sırasında polis tarafından başından vurularak ağır yaralandı. 12 Haziran’da beyin ölümü gerçekleşti.
  5. Medeni Yıldırım, 18 yaşındaydı, 28 Haziran 2013’te protestolar sırasında vurularak hayatını kaybetti.
  6. Ali İsmail Korkmaz, 19 yaşındaydı, 10 Temmuz 2013 tarihinde dövüldü, başına aldığı darbenin etkisiyle beyin kanaması geçirirken  polise ifade vermeye gönderildi. 20 saat geciken müdahalenin ardından 1 ay yoğun bakımda kaldıktan sonra hayatını kaybetti.
  7. Ahmet Atakan, 22 yaşındaydı, protestolara destek vermek için  yapılan eylemde başından aldığı gaz fişeği sebebiyle vurulup, çatıdan düşerek öldü.
  8. Berkin Elvan, 15 yaşındaydı, 15-16 haziran gecesi, evinden ekmek almak için çıktı, gaz fişeğiyle başından vuruldu. 269 gün komada kaldı, 15. yaşına komada girdi. 11 Mart 2014’te öldüğünde 16 kiloydu.

Yürüyen Ağaçlar-5

Candan Akkan

Ben Anadolu

Toplum temalı bir resime bakarken, önce bütünü görürüz. Resmin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırız. Bir süre sonra, tümden gelerek detay çizimleri seçmeye başlar gözlerimiz.  Birbirinden bağımsız çizimler görürüz. (Özellikle 20.yüzyıl ressamlarından itibaren) Büyük resim, toplumsaldır. Resmin içindeki detaylarsa, hayatlarımızı yaşayış biçimlerimizin tasviridir.  Bir bütünün içindeki detayların karakteri, birbirlerinden bağımsız olmalarıdır. Her bir çizim başka bir karakterdedir. Hep birlikte, bütünü oluştururlar.

Memleketimizde, bir halk plajına gittiğimiz zaman çeşit çeşit insan görürüz. Birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı alışkanlıklarımız, adetlerimiz vardır. Kimseyi bu sebeple eleştirmeyiz de. Bu panoramada, denize kıyafetiyle gireni de görürüz, ipli bikinisiyle gireni de. İlerleyen yaşına rağmen simidine sarılmış teyzeyi veya çocuklarla alt alta üst üste su savaşı yapan amcaları da. Kimi uzun donlu kimi kısa, kimi karpuzunu keser, kimi mangalını yakar kumda. Kimi de çantasından çıkardığı sigarası ile birasını içer aynı anda. Mısır satıcısı plajı arşınlarken çocukları peşinden sürükler. Güzeldir bir arada onca farklı insan, amaç birdir: Güzelce vakit geçirmek. Beraber…

Bir parka gittiğimiz zaman, çeşit çeşit insan görürüz, özellikle  İstanbul’da. İstanbul karmaşıktır. İstanbul çok büyüktür. İstanbul’da her ilçeden insanın aynı parka gelmesi de ancak bir mucizedir. Diyelim ki toplandık, birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı oturuşlarımız, farklı alışkanlıklarımız vardır. Her yaştan, her kesimden insan parka gelebilir, farklı amaçlarla. Çocuklar oyun oynar, büyükleri peşlerinde dolaşır, bazıları kitap okur, kimi buluşur, kimi ayrılır, kimi sohbet eder, kimi boş boş çekirdek çıtlatır, kimi, elinde sigarası dalar gider uzaklara, kimi de uyur. Tüm bunlar ortak bir park ruhunu yansıtır.

Hayatlarımızı nasıl yaşarsak yaşayalım, başkaları ile sürekli etkileşim içindeyizdir. Bizlere, kendimizi yine en iyi yansıtan; Başkalarının gözlerindeki görüntümüzdür. Büyük şehirlerin en büyük farkı, her zaman daha çok etkileşim içinde olunmasıdır belki de. Bu etkileşim, bir nar tanesini hatırlatır bana.  Etkileşimi bütün tanecikler hisseder. Ortak değerlerimiz vardır çünkü. Aynı anda ayağa kalkarak öfkelenebilir, aynı anda hoplayıp zıplayacak kadar da neşelenebiliriz. Vatan bir nar meyvesiyse, bizler de milyonlarca tanecikten biriyiz.

Güzel zamanları paylaşırken de, sorunları dile getirirken de önemli olan; Ortak duygularda ve aynı safta var olabilmektir.  Aynı safta varolabilmek, bütüne hizmet etmektir. Bütünsel düşünce için istek göstermektir. İstek olmadan hiç bir şeye ulaşılamaz. Karşılaştığımız engeller, çok istekliysek ve çaba göstermekten vaz geçmiyorsak ancak, bizlerin olumlu sonuçlar almasını sağlayabilir. Bütüne hizmet edebilmek; dinamik bir kavramdır; Değişim süreklidir. Çünkü, yeni koşullar doğar ve yeni tavırlar alınması gerekir. Aynı safta varolabilmek, bilinç ve sağduyu gerektirir. Engeller içten veya dıştan hep varolacaktır. Önemli olan; Direnebilmek ve bütünsel düşünceye hizmet edebilmektir. Bir  marşı, bir bayrağı ve bir vatanı  sahiplenebilmektir. Bazen bir çocuk yetişkin olana, bir yetişkin de ihtiyarlayana kadar sürebilir . Bu çaba, engelleri ortak bir hayale dönüştürebilecek cesareti ve sabrı koruduğu sürece… Yeter ki yüreklerdeki ışıklar sönmesin!’

Abidin Dino

Hepimiz “Ne Mutlu Türküm” diyerek başladık hayata! Aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Bayramlarımız bir. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Sanatçı, Doktor, Polis, Akademisyen, Öğrenci, Asker, Ev Kadını, Muhafazakar, Ateist, Genç, Yaşlı, Çocuk , farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu ve her şeyin ötesinde kutuplaştırılmışlıktan bıkmış bir toplumuz. Biz Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarıyız. “TC“. Atatürk’ün vatanı emanet ettiği gençleri, emanetini koruyan askerleriyiz. Biz ev sahibiyiz. Biz uykusuz, biz dirençli , biz çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hisseden bir halkız.

Biz Anadolu’yuz. Biz Ağaçlarız…Yürürüz…Ya hep beraber, ya da hiçbirimiz.

Yürüyen Ağaçlar-4

Toplumsal Liderlik

Toplum bilimciler araştırmalarına konu yapıncaya dek, liderliğin doğuştan geldiğine inandık durduk. Güçlü sosyal engellerin herhangi bir kişinin lider olmasına olanak vermediği eski kuşak dünyalarda lider kişiler ya ayrıcalıklı ailelerden ya da katı hiyerarşilerin içinden çıkardı. Liderlik, bir nevi babadan oğula miras kalırdı. Geçmiş zaman,  bizleri, liderlik özelliklerinin devir teslim ile geçtiğine inandırdı.

Değişen dünyada, özellikle sanayi devriminden sonra, hiyerarşiye dayalı olan  klasik yönetim anlayışı ortadan yok olmaya başladı. İkinci dünya savaşından sonra, yeniden organize olan siyasi ve toplumsal kavramlarla birlikte sanayi devrimi yaşandı. Öncesinde  toplumsal değişimler her 20-25 yılda bir yaşanırken, 1950’lerden sonra her 10 yılda bir olmaya başladı. 1980’ler ile birlikte teknoloji devrimi,  2000’li yıllarda, teknoloji devriminin bizlere hazırladığı “bilgi çağına” girdik. Bilgi çağı ile, kolayca bilgiye ulaşabilmeye başladık. Yerel yaşamların aslında global olduğunu anladık. Tarih bilincine, araştırma ve kaynaklara, güncel haberdarlık ve farkındalığa sahip olmak için tek tuş yeterli olmaya başladı. Uluslararası dolaşıma kolaylıkla ulaşırken, sosyal medyanın büyüsüne kapıldık.

Değişim,  yirmi beş yıllardan on yıllara, beş, dört, üç , iki, bir derken aylara, günlere ve dakikalara indi. Kapalı dünyalarımızın artık “dünya ile bir” olduğu bir olguyu kavramaya başladık. Teknoloji devriminin birey üzerindeki en önemli etkisi budur. Elbette, teknoloji devrimini gönülden besleyen devasa kapitalizm olgusunu göz ardı etmemekte fayda var. Bugün, iyi kötü değiştiremeyeceğimiz bir global ideolojidir kapitalizm. Dolayısıyla, kapitalizmin zemin hazırladığı değişim olgusu bireyselliğin güçlenmesini ve yeni liderlik anlayışını gündeme getirmektedir.

Değişmeyen tek şeydir değişim… (Klasik bir söz olsa da…)

Eski liderlik anlayışı, “ Talimat ver Kontrol et ” der. Yeni liderlik anlayışı, değişimi anlayan

ve değişimi yönetebilen liderlere olan ihtiyacı ön plana alarak, “planla, uygula, kontrol et ve önlem al” döngüsünü ortaya koymuştur. Bu döngüde lider, “Değişimi Yöneten Kişi” olarak tanımlanabilir.

Vizyon

Klasik anlayışta lider, bir “otorite” dir. O ne derse, o olur. Dolayısıyla, otoritesini  kabul edecek kişilere muhtaçtır. Yeni yönetim anlayışındaysa, lider değişimi yönetir. Dolayısıyla, liderliğini hem kabul edecek hem de sorgulayacak kişilere ihtiyacı vardır. Yeni lider, etkileşimde olduğu kişilerin neden kendisini “kabul ettiğini” veya “reddettiğini” anlayabilirse bir değişim etkileşimi başlatabilecektir. Böylece; Yeni lider için verilebilecek ilk tanım: “ Lider olarak nasıl desteklenebilirim, nasıl etkileşim yaratabilirim ve değişimi nasıl yönetirim” düşüncesidir.

Adalet

Toplumunun ve veya kitlesinin ihtiyaçlarını karşılayan kişi, “etkili bir lider” olur sonucuna varmak yeni liderlik anlayışına göre yeterli bir ifade değildir. Çünkü bir lider, kendisini kabul etmeyenlerin ihtiyaçlarını da gözetmelidir. Liderler, kitlelerin beklentilerini karşılamak için çözüm yolları bulamazlarsa liderliklerini, uzun  sürdüremezler.

“Karşılıklılık”, insan ilişkilerinin temel kalıplarından biri olarak sosyal psikolojide tanımlanmıştır. İnsanlar birbirlerine karşılıklılık ilişkisine göre ihtiyaç duyarlar. Yeni lider, organizasyonunun ihtiyaçlarını gözetirken, kazanamadığı kitlenin ihtiyaçlarını da “kazan kazan” ilişkisini kurarak sürdürmelidir. Lider burada bir denge unsurudur.  Denge; Adil olmak, tüm organizasyonların faydasına hareket etmeyi benimsemektir. Lider eğer, sadece kendi organizasyonunun çıkarlarını ve hatta gelecek çıkarlarını gözetirse, doğal olarak etkililiği sadece kendi organizasyonu yönünde kabul edilir. Yeni lider için verilebilecek ikinci tanım: “Eğer lider, “karşılıklı fayda” sağlayacağına inanmaz ve aksi tutumda davranırsa, liderliği tüm kesimler tarafından kesin olarak sorgulanacaktır”.

Etkililik

Yeni liderlik anlayışında “etkili olmak”, “adil olmak” kadar önemlidir. Etkili lider, hem sorumluluğundaki sorunlarına odaklanarak adil çözüm yollarını aramalı, hem de kitlesinin içindeki çatışmaları etkililik ve esneklikle çözme istekliliğine sahip olmalıdır. Etkililiğin atar damarı; “Empati sağlayabilmek”tir. Empati, sıklıkla sempati ile karıştırılır. Kendini karşısındakinin yerine koyabilmek olan sempatinin tersine, empati; Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayarak ve farkında olarak çözümler sunabilmektir.  Sempatide oturur, üzülen kişiyle ağlarsınız, empatide üzülmesine neden olan etkenleri tespit ederek çözüm yollarını bulmaya çalışırsınız kişiyle birlikte. Kişiyi yönlendirirsiniz. Lider kişinin temel özelliklerinden biri de, dolayısıyla, empati sağlayabilmesidir. Ancak bu şekilde çatışmaların önüne geçebilir ve çözümler sunulması için uygun zemini yaratabilir. Yeni lider için verilebilecek üçüncü tanım: liderin etkili bir lider olabilmesi için empati sağlayabiliyor olmasıdır. Toplumda yaşayan her bireyin vatanını evi gibi görmesi, ancak çatışmanın değil, çözümün bir parçası olduklarına inandıkları zaman mümkün olabilecek bir olgudur. Bu, toplum için ideal bir seçenektir.

Sinerji

Hiyerarşi, ilişkileri organize eder. Her toplumun kendine özgü bir yapısı vardır. Toplumu oluşturan bireyler, coğrafyalarına göre şekillenen ağaçlar gibidir. Hem kardeş, hem de özgür. Ortak değerler vardır, bireysel özellikler. Toplum canlı bir organizmadır. Nar taneleri gibi, toplumu oluşturan bireylerin amaç birliği, o toplumu güçlü yapar.  Doğada bu amaç ve güç birliği vardır. Örneğin, göçmen kuşların “uçma” davranışının aynı olduğu gözlemlenmiştir. Biri, diğerinden farklı değildir. Göçmen kuşlar, birbirlerinden aldıkları destek ile daha uzun uçabilirlerken, hava koşullarından ve sabit nesnelerden de korunmayı bilirler. Kuşlar, bu güç birliğini “V” şeklinde uçarak sağlarlar. Her kuş, yanındaki ile en yakın mesafeyi korurken, aynı hızda uçar. Bununla birlikte kuşlar, liderlerini durumsal olarak değiştirirler. Doğada , “birlikte”, “aynı anda”, “korunarak”, “hedefli” ve “sinerji” içinde hareket etmek mümkün olabilir. Peki ya insanların doğasında? Sinerji yaratmak mümkün değil midir?

Eylemlerimiz değerlerimizin yansımasıdır. Bir toplum, öz değerlerine ne kadar bağlıysa o doğrultuda hareket edecektir. Böyle bir toplumu bölen, ayrıştıran, karmaşıklaştıran, bilinçsizleştiren, körleştiren ve ezen değerler varsa ve toplum sinerji yaratamıyorsa bu toplumun sinerji yaratması da istenmemektedir. Lidersiz toplum olmaz, ancak liderlik kavramı tekelleşmiş olan bir toplumun da özgür bir toplum olduğundan söz edilemez.  Lidere her zaman ihtiyaç vardır, liderin eylemleri toplumsal değerlerin yansıması olmalıdır. Yeni liderin için verilebilecek dördüncü tanım: kitlesinin sinerji yaratmasını sağlayabilmesidir.

Önlem Almak

Liderlik koltuğuna oturmak önemli bir başarıdır, hele ki kitlelerin liderliği koltuğuna oturmak! Ama daha önemlisi, bu koltuğun gerektirdiği özellikleri yerine getirebilmektir. İlköğretim çağlarında yaşamadık mı? Mesela sınıfın başkanı seçildik, veya takım kaptanı, başarılı hissettik kendimizi. Ya da tuhaf bir onore edilme duygusu yaşadık, anlık olarak. Her şey bu aşamadan sonra başlar aslında, bizi takip edecek kişilerin beklentilerini “lider” koltuğunda oturarak gerçekleştirmenin sadece bir düzenlemeden ibaret olduğunu anlarız. Karşılaştığımız olumsuz durumlarla ne ölçüde baş edebildiğimizdir aslında bizi lider yapan. Karşıt görüşler, kıskançlıklar, ayak çelmeler ve yeni stratejilere karşı direnç… Yeni liderlikte amaç,  karşımızdaki kişileri inisiyatif ile yönetirken  sinerji yaratılmasını sağlamaktır. Bu noktada klasik yönetim anlayışıyla arasındaki fark, olayları kontrol etmekten farklı olarak alınabilecek önlemleri bulmak arasında başlar. Çünkü, aslında insanı yönetmek ve yönlendirmek dünyanın en zor işidir.

Zorlayıcılık

Her bir lidere kendisine bağlı kişinin “geçmişteki iç çocuğu” miras kalır. Aslında her birimizin çocukluk yıllarımızda birden fazla otorite figürü olmuştur. Çocuk yıllarımızda öğrendiğimiz “güç ve otoriteyle” baş edebilmek için çeşitli davranışlar geliştiririz. Karşı koyma, meydan okuma, gücenme, kızgınlık, gülünç duruma düşürmeye çalışma, saklanan duygular ve bir çoğu.  Bu davranışlardan bazıları otoriteye karşı etkili olur, bazıları da etkisiz. Lider, çocukluk yaşlarımızda ebeveyindir,  öğretmendir. “Lider, otoritedir.” Otoriteye karşı geliştirilen “karşı gelme davranışı” etkili olduğu taktirde, çocuk bu davranışı benimser ve hayatı boyunca, her otorite simgesine karşı geliştirmiş olduğu bu davranışı devam ettirir. Bir çeşit alışkanlığa dönüştürür. Çocuğun otoriteye karşı geldiği davranışını “alışkanlık” haline dönüştürmemesini sağlamak, ebeveynin görevidir. Bu, bir diğer deyişle “yetişkin ego rolüdür.” (Bkz: Blog yazısı,”Ego”) Lider kişi, “güç ve otorite” hevesinde olmasa bile, karşısındaki kişiler tarafından “hükmeden ve hükmüne karşı hep alternatif yollar geliştirilmesi gereken kişi” olarak da algılanabilir. Ancak , zorlayıcılık söz konusu ise, liderin aşırı otoriter ve sertlik yanlısı  uygulamaları, karşısındaki kitlenin duruma direkt karşı gelme isteğini karşı konulmaz hale getirebilir. Böylesi bir otoriteye karşı insanlar gruplar, kitleler halinde birleşebilir. Yeni lider için verilebilecek altıncı tanım: kitlesinin psikolojisini iyi değerlendirebilmesi ve yetişkin egosu ile hareket edebilmesidir.

Değişime Açıklık

Seçimlerimizi sanıldığının aksine çok erken yaşlarda yapıyoruz. Kişiliğimiz geliştikçe karşılaştığımız engeller karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı ve sorunlarla nasıl baş edeceğimizi anlıyoruz. Aslında bizler, bir arada ve bir düzen içinde olmayı böylece öğreniyoruz. Toplumsal düşünceye bireysel olarak hizmet verebilmek, ortak bilince sahip olmak  ve sinerji yaratabilmek için uyum sağlamanın bir ihtiyaç olduğunu fark ediyoruz. Hepimiz lider olabiliriz. Hepimiz sinerji yaratabiliriz. Peki nasıl kuvvetli etki bırakarak, daha kalıcı bir lider olabiliriz? Kalıcı olanı keşfedebilmek, biraz da farklı olanı ortaya koyabilmek değil midir? Herkesin düşünemediğini, göremediğini, cesaret edemediğini yapabilmek? Bir ormanda kalabalık bir ekip halinde kaybolduğumuzu varsayalım, yolu bulabilmek için ağaca tırmanan ve işaret eden kişi lider değil midir? Günlük olayların etkisiyle girdiğimiz kısır döngülerinden yaratıcı bakış açısıyla bizi çekip çıkaran kişinin fikirlerinden etkilenip, onu dinlemez miyiz? Batmakta olan bir geminin içinde herkes debelenirken, elindeki aynasını inatla güneşe yansıtıp işaret vermeye devam eden kişi lider değil midir? Lider zaman zaman kurtarır, zaman zaman rehberlik eder, zaman zaman da kimsenin onayını beklemeden hareket edebilir. Yeni lider için verilebilecek yedinci tanım: farklı ve yaratıcı düşünebilmesi, sonuca yönelik olması ve karar almasıdır.

Karşılıklı Bağımlılık

Yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız. Bağımlılık “Benim için sen yaparsın” , bağımsızlık ise “Bunu ben yaparım ” düşüncesidir. Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu, “Karşılıklı Bağımlılıktır”. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirerek en büyük başarılara erişirler. Bağımsızlık, bağımlılıktan daha olgun bir düzey olsa da daha üstün olan düzey karşılıklı bağımlılıktır. 10 Kasım 2012’de İzmir Cumhuriyet Meydanında başka türlü nasıl 2400 gönüllü kişi bir araya gelerek tek yürek olmuş, Atatürk’ün portresini oluşturmuşlardır? Bu resim ile, her birimizin ülkemizin ortak değerlerinin bir parçası,  Ulu Önder Atatürk’ün  bir DNA’sı – olduğumuzun ifadesini yurdumuzun her bir köşesindeki insanı hissetmemiş midir? İzmir’liler, bu etkinlik ile, öz varlıklarını diğer insanlarla anlamlı bir biçimde paylaşma seçeneklerini kullanmışlardır? Karşılıklı bağımlılığı seçmişlerdir. Belki de gözden kaçmaması gereken; Bu yürekleri bir yapanın hangi değer olduğudur. Ata’ya bağımlılık mı, yoksa bir araya gelerek yaratılacak etkiye duyulan ihtiyaç mı? Coşku mu? Bağımsızlığımıza yönelik inanç mı? Bu seçim, ancak bağımsız düşünen insanların verebileceği bir karardır. Bağımlı kişiler bu seçimi başkalarının yapmasını beklerler, karşılıklı bağımlı olmayı başaramazlar. Harekete geçemezler.

Büyük matematikçi Sir Isaac Newton, “Principia” adlı kuramsal eserinde, eylem yasasını tanımlamıştır. Newton hareket yasaları olarak bilinen üç yasada temel prensip: “Her etkiye karşı ona eşit bir tepkinin var olmasıdır”. Newton, hareket yasaları ile, evrenin bir düzen içinde ve karşılıklı ihtiyaç içinde olduğu sonucuna varmıştır. Newton’un bu kuramı felsefeyi de etkilemiştir: İnsanların etki etmeye ihtiyaçları vardır. Newton’un bilimsel olarak açıkladığı eylem, insanların dünyasına da uygulanabilir. Ne var ki;  insanlar duygu kütlelerinden oluşmaktadır. Doğru düzlemde olacak bir etkileşim, insanların bu etkiyi kendi istekleriyle kabul etmeleriyle başlar. Bir diğer deyişle, insanları istemedikleri bir şeyi yaptırmaya zorlarsanız isyan çıkar.

Büyük devlet adamlarını düşünün, politik liderler, holding patronları, sanatçılar, yazarlar ya da sadece küçük kitlelere hitap eden liderler. Ortak yönleri, hedef kitlelerinin olması ve etkilemeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu kitleleri tanırlarsa, anlarlarsa ve ihtiyaçlarını, sorunlarını bilirlerse onları etkileyebilecek çözümleri geliştirebilir, karşılıklı bağımlılık yaratabilirler. Eğer Newton’un yasalarındaki gibi davranmaları gerekiyorsa-kaldı ki liderler zaman zaman “zorlayıcı” davranış biçimi gösterebilirler– o durumda sadece mevcut krizi çözebilirler. Ya da darbe yaparlar. Böylece sorunu geçici olarak ortadan kaldırdıklarını düşünürler. Ancak esas sorun bu darbe sonrasında oluşacaktır. Tarihteki bir çok darbe veya ihtilal, sonrasında demokratik sorunların oluşmasna zemin hazırlamıştır. Bu sorunların demokratik çözümleri, medeniyetlerin ekonomik, etnik, kültürel ve demokratik alt yapılarına göre değişiklik göstermiştir, göstermektedir.

Bir yarayı üzerindeki cerahati alıp, dikip, kapatabilirsiniz. Ancak iltihabın neden kaynaklandığını tespit etmemişseniz, bu yara aynı veya başka yerlerde ve  daha kritik boyutlarda, daha büyük yaraları oluşturacaktır. Yeni lider için verilebilecek sekizinci tanım: demokratik çözüm yollarını temel alarak, kişilerin hak ve ifade özgürlüklerine karşı saygılı olması ve kendi saygınlığını da korumasıdır.

Özgür İradeye Değer

Etkili liderler, zaman zaman son sözü, zaman zaman da ilk sözü söylemeleri gerekir. Zaman zaman bazı kararları kendi içlerinde vermeyi bilmeli, zaman zaman kitlelerine danışmayı seçmelidirler. Buradaki kilit liderlik özelliği, insanlarını tanımaları, insanlarının “biricik” özelliklerini bilerek iletişim kurmalarıdır. Kitlelerini anlamaları, saygı duymaları, empati kurmaları ve kendilerine “bağımlı hale” dönüştürmemeleridir. Bir diğer deyişle, hiç bir insan, liderin bir uzvu değildir. Olamaz. Lider de, kitlesini kendi “organı” gibi yönetemez. Yeni lider için verilebilecek dokuzuncu tanım: kitlesini kuyruğundaki insanlar gibi görmemesidir.

Duygusal Zeka

Kitlelere liderlik edebilmek tek boyutlu bir kavram değildir. En iyi okullardan mezun olmakla veya en olgun tecrübeleri edinmekle lider olunmaz. Liderlik, bir duygusal zeka becerisidir. Yeni liderin,  “etkili ve iyi bir lider” olabilmesi için belki de öncelikle kendi kişisel özelliklerini tanıması en önemlisidir. Zaaflarını, güçlü yönlerini ve nasıl daha iyi bir insan olabileceğini bilmesi, kendisini tanıması, kendisiyle barışık olması açısından önemlidir. Çünkü lider de bir insandır! Kendisiyle barışık olmayan bir insan, nasıl başkalarıyla sorunlar yaşarsa, bu bir lider için de farksız değildir.  Yeni lider için şimdilik son ama esas tanım: kendisiyle barışık bir insan olabilmesi, duygusal zekasını geliştirebilmesi yönündedir.

Böylece kitleler, “V” biçimini alabilir, birbirlerinden ayrışmadan “birlikte” ve “en verimli” biçimde varolabilir. Hedeflerine ulaşabilir. İçte ve dışta tüm zorluklarla mücadele edebilir.  Bayrağını göklerde özgürce salındırabilir. Yazarları, çizerleri, tiyatrocuları, dansçıları, operacıları, karikatüristleri, sinemacıları ve tüm sanatçıları, bilim adamları bu ülkenin bir vatandaşı olmaktan gurur duyabilir. Ülkesi için canı pahasına özgürce ve titizlikle üretebilir. Polisi, esnafı, sanayicisi, holding patronları, doktorları, askerleri, öğretmenleri, öğrencileri, hukukçuları, yatırımcıları, bankacıları, devlet memurları, sendikacıları ve işçi sınıfı ükesinin her karışının ve her insanının kıymetini, ürettikleri gücün büyüklüğünü görebilir.

Benzersiz bir kardeşliktir bu. İnsanın ülkesi ile düşüncesi arasında.

Lider, lider,lider…

 

Yürüyen Ağaçlar-3

Ego

Tüm bu yaşananları düşündüğümde, içimi garip bir huzur kaplıyor. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak. Toplumun her kesiminden insanın değişik seviyelerde de olsa uyanmışlığı, her bir haberde ve her bir olayda daha güçlü farkındalıklara yönelecek. Son on yıldır, kendi menfaatleri uğruna iktidar rüzgarını destekleyenler bile, kendilerine güvenilir yeni zeminler aramaya başladı. İçte ve dışta, itibar kaybeden iktidarın kendini kabul ettirmek için deneyeceği her türlü yol, yaşattığı faşizan uygulamalardan sonra sandıkta yeniden başarı kazanamaması ile sonuç bulacak. Geri tepecek mancınık. Bugün ülkemin insanları tek tek veya hep birlikte, ne istediğini ve ne istemediğini anlamaya, farkına varmaya başladı. Ufak ufak da olsa, önümüzde çok zorlu mücadeleler de olsa, bu mücadelelerde çok çetrefil yollar da olsa, iyi günler çok uzakta değil.

Ülkemin her köşesinde adalet sistemi ile ilgili, özgürlük ve demokrasi ile ilgili başkaldırılar olacağını hissediyorum. Huzur ise enteresan; Gezi olaylarını bir başka pencereden değerlendirmek gerekiyor. O da bu işin psikolojik boyutu. Bu boyuttan baktığımda, geleceğe yönelik endişelerim biraz olsun azalıyor.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da bizlerin Gezi direnişine tepki gösteren değerli ebeveynlerimiz ile ilgili. Hani, hastaların çocuksu ve uygunsuz etkileşim biçimi biraz da konumuz. Hasta koltuğunda iktidar.

Ego’nun temelde 3 rolü vardır. Çocuk, Ebeveyn ve Yetişkin olarak sosyal ortamlarda bazı roller oynarız. “Etkileşimsel Analiz”* adını verdiğimiz bu yöntemde; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceleriz.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür.

Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranacaktır. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyecektir. Duygularını kontrol edemeyebilecektir.

Bir anne ya da baba, ego rolü olarak “ebeveyn rolü” oynar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayacaklardır. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçacaktır. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk elbette, büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek.

Etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu kadar basit değildir.

Gezi direnişine katılan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ancak kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir.

Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır.

* Eric Berne , Transactional Analysis

Yürüyen Ağaçlar-2

 

Gezi

Öne Çıkan

Uyuyabiliyorum neden sonra, sabahın ilk ışıklarını kaçırıyorum elimde olmadan. Neticede birkaç saat de olsa uyumam gerektiği telkinleriyle başa çıkamıyorum. Yatağa girdiğimde üzerimde ağırlaşan her şeyden kurtulduğumu hissediyorum. Dışarıda, sokaklarda, köprüde bir çantanın üzerine başımı yaslayarak kıvrılmış, sırtıma da ceketimi almış olmalı hissediyorum kendimi oysa. Telefonumu yatağın içine koyuyor, kulaklıkları da kulağıma geçirip -olası her türlü uyarıya karşı uyanık olmak için- uyuyakalıyorum. Son bir aydır böyle yaşıyorum. Son bir aydır bir kaç saat uyku bana yeter oldu.

Ülkemde bir şeyler oluyor… Ülkemde ağaçlar yürümeye başladı!

Bir değişim var, ben, sen, o, her şey, herkes değişiyor. Birleşiyor.  Bakkalım, manavım, yöneticim ,iş arkadaşlarım, sanatçılarım, öğrencilerim, öğretmenlerim, küskünlerim, farklı inanışta olanlarım, memleketimin her bir köşesinden ve dünyanın her bir köşesinden iletişim kurabildiklerim! Sanki aynı anda bir düğmeye basılmış ve her birimizi harekete geçirmiş gibi, üzerimizdeki kabuktan sıyrılıyoruz. Bu düğmeye, tanımsız, lidersiz, içten gelen bir güçle en gençlerimiz basıyor ve ağaçlar yürümeye başlıyor.

Kişisel olarak itiraf etmeliyim ki; Her hücremi hisseder gibiyim ve sanki çoğalıyorlar; İnanılmaz mutlu ve heyecanlıyım! Gün geceye on binlerce insanla karışıyor ve yalnız olmadığımı hissediyorum. Çevremdeki dünyayı her zamankinden çok hissediyorum. Tüm endişeleri, korkuları cesaretim ve sevgimle kucaklıyorum. Uzaklık kalmadı, hepimiz düşüncelerimizin, değerlerimizin ve ruhumuzun götürdüğü yerdeyiz. Bu uğurda her şeyi göze almışız biz.

 “Gençler, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.”

Mustafa Kemal Atatürk

Dilediğim her şey yakın, çünkü ben yakınım. Hiç tanımadığım insanlarla konuşuyorum, onlar için kaygılanıyorum. Sürekli bir heyecan halindeyim, biraz stresli belki de çok, bilmiyorum. Ama aksini düşünemiyorum.  Ertesi gün işte, sokakta, metro’ da, parkta karşılaştığım her çift gözde kendimi görüyorum. Her şeye rağmen mücadele etmeye kararlı, kendini ve ideallerini gerçekleştirecek direnci birlikte gösterecek bakışlar görüyorum. Elimden kitaplar düşmüyor ve sürekli düşünüyorum. Belki de tek bilgi kaynağı kitaplar. Koca ülkede eminim, penguen yayını yapan televizyon kanallarını seyretmeye devam eden yurttaşlarım vardır ama eli bilgi tutan herkes duruma uyanıyor.

Dün gece nihayet ben de oradaydım, olaylar çıkmadan önce orada olduğum gibi. Üç günümü uykusuz bilgisayar başında geçirdikten sonra, mutlu ve yorgundum. Orada, tepeden tırnağa dövmeli, uzun saçlı bir delikanlının yaralarına pansuman yapan türbanlı gönüllüler gördüm. Bira içen minili kızla termosunda çay getiren başörtülü teyze meydanda yan yana oturuyordu. Olaylar durulduğunda vardiyası biten polisleri ve protestocuları bir araya toplayıp çay, biraz da öğüt veren esnafları gördüm. Sokaklarda yanan ateşleri evlerinden su taşıyan yaşlı teyzeler söndürdü. Kurdukları barikatı kaldırıp polislere “abi yolu trafiğe açtık” diye seslenen gençleri duydum. Bir çevik kuvvet, evine dönmek isteyen protestoculara taksi durduruyordu. Bu ülkenin insanları hala çok güzel. Ve kimse onların kalbini bozamamış, bozamayacak. Gördüm, gördük, tüm acımasızlıklara, yaşanan tüm adaletsizliklere rağmen yüreklerdeki kardeşliği gördüm.

“Günümüz düşünürlerinden Slavoj Zizek –Cennette Sıkıntı adlı makalesinde bizden bahsediyor. Türkiye’den. Marx’ın ilk dönem yazılarında Almanya’da yaşanan sorunları anlatırken, “bireysel sorunlara” karşı tek cevabın “evrensel bir çözüm” ya da “küresel bir devrim” olduğunu savunduğunu söylüyor.”

Marks’ı bilemem, ama ben ve biz bugüne kadar sessiz bir çoğunluk olarak geldik. Bugün ağaçlar bize çok büyük bir ders verdi. Artık kimseye odun diyemeyeceğim! Buradayız çünkü, geldiğimiz son nokta burasıdır. Biz hiçbir şeyi planlamadık. Biz, hiçbir örgüte mensup değiliz. Biz, hiçbir provakasyona alet olmadık ve olmayacağız. Biz, bir olduğumuzu bu anda gördük, burada. Biz, ortak bir bilince sahip olarak burada bulduk birbirimizi. Bize ne derseniz deyin, nasıl çağırırsanız çağırın ama bilin ki biz bu vatanın evlatlarıyız, ağaçlar gözlerimizdeki tül perdeleri kaldırdı. Gördük. Ve ağaçlarla yürümeye başladık.

 gezi çadır30.05.2013 – Gezi Parkı, Taksim, İstanbul, Türkiye

Buradayım. Geç saatlere kadar kaldım, insanlarla konuştum, dinledim, müziklerine katıldım. İstediysem de kalamadım, sorumluluklarım benden yaşça daha genç olanlardan daha farklı. İş hayatı, çocuğum ve imkanlarım özgürlüğümü kısıtlıyor ister istemez. Şu satırları kaleme aldım eve döndüğümde:

Gezi Parkında ağaçlar insanlar tarafından korunuyor, gece yarısı bile iğne atsan yere düşmez:) Tek yürek birliktelik, özlem duyulan! Ağaçlarda insanlar oturuyor, kendilerine yer yapmışlar. Çadırları sayamadım. Ritm sazlar ile insanlar dans ediyor, şarkılar söylüyorlar. Doğa ritmler eşliğinde kendini çağırıyor. Her ne kadar tomalar etrafta dört dönse de kimse kılını kıpırdatmıyor. Bir köşede şiirler okunuyor, insanlar oturmuş dinliyor. Çimlerde oturanlar, koyu sohbetler, dalgın ve yorgun bakışlar ve bekleyiş, pilavcılar karpuzcular salatalıkçılar köftecilerle hareketleniyor. Herkes aynı, dayanıyor. Bu direnişin sonunu ümitle bekliyoruz. Maalesef kalamadım.”

31.05.13…. Ve sabaha karşı 5 sularında, bu şekilde bırakmış olduğum ortam kendi milletinin polisi tarafından acımasızca, tazyikli su ve gaz ile baskına uğradı…  Gezi parkında kalan insanlar, arkadaşlarım yaralanıyor, çadırları yanıyor, yakılıyor, ortalık meydan savaşına dönüyor ve hepimiz uyanıyoruz! Sosyal medyanın gücünün farkına varırken, daha da önemlisi, bu güne kadar apolitik olarak değerlendirdiğimiz Y kuşağı (1980-2000) gençlerin hepimizi temsil ettiğine şahit oluyoruz! Bilgi çağı çocuklarının direnişi, ülkemdeki her duyarlı varlığı faaliyete geçiriyor.

Çok kısa bir sürede yaşanan olaylar milletimizi sararken, 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece yarısı on binlerce insan sokaklara dökülüyor İstanbul’da. Mesajlar saniyeler hızıyla uçuşuyor, uyarılar, doktor, avukat, kablosuz ağ şifreleri, sığınaklar ve an an haberler.  Sabaha karşı da, insanlar sokaklara dökülüyor, Anadolu yakasından yürüyenler, Avrupa yakasından yürüyenlerle buluşuyor. Boğaz Köprüsü, sabaha karşı 05:00 sularında tarihe tanıklık ediyor. Ezeli rakiplerin taraftarları tek çatı altında toplanıyor ve on binlerce insan, amacı aslında “çevreyi koruma bilinciyle bir araya gelerek mağdur olmuş bir grup insanın” bulunduğu yere doğru yürümeye başlıyor. Aynı anda Ankara’da, aynı anda İzmir’de, aynı anda Antalya’da, aynı anda Afyon’da, aynı anda Gaziantep’te, Eskişehir’de, Londra’da, Berlin’de, New York’ta, Amsterdam’da, Brüksel’de, Stockholm’de, Berlin’de, Madrid’te…

dayanışmaŞimdi , her şey kristal bir berraklığa kavuşuyor. Bu güne kadar tanıdığımızı zannettiğimiz insanları daha iyi görüyoruz.. Oy verdiğimiz vermediğimiz.. Ya da yakın dediğimiz demediğimiz, kültür farkları bulduğumuz, farkında olmadan ayrım yaptığımız ve ortak paydada olamadığımızı düşündüğümüz insanlara bakıyoruz. Bir de ortak olduğumuzu düşündüklerimize… Hem mutlu, hem de kırgınım içimden. Ancak, yine de kabul ediyorum ve çareler düşünüyorum kırgın olduklarımı etkileyebilmek için, korkularından, cesaretsizliklerinden ya da kölesi oldukları yanlış inançlarından. Ancak bazılarından da  şaşırarak uzaklaşıyorum. Hiç bir enerji hissedemediklerimden, demek ki hiçbir enerji hissetmiyorlar diyorum kendi kendime… Demek ki doğada, coğrafyada değiller, demek ki dersi dinlemiyorlar. Keşke görseler “ben” olayı yok, yoğun bir “biz” duygusu var. Büyük bir enerji yükseliyor, görüyorum.

böyleHepimizin cüzdanlarındaki paracıklarda aynı resim var, hepimiz aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Kapitalizm Karşıtı, Sanatçı, Doktor, Akademisyen, Öğrenci, Ev Kadını, Başı bağlı, Hippi, Genç, Yaşlı, Çocuk , Farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu, dindar, inanan, ateist ve her şeyin ötesinde karşıtlaştırılmışlıktan, kısıtlandırılmışlıktan bıkmış kitlelerin ev sahipliğine sahne oluyor bu meydan. Bu meydanda yürümeye başlıyor ağaçlar.

Hepimiz uykusuz, hepimiz dirençli , çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hissediyoruz. Bu bir uyanıştır, bu bir başlangıç. Bu tarihten sonra küçücük çocuklara bile kimse yaşanan haksızlıkları, çarpıklıkları unutturamayacaktır. Her şey bilincimize kazınmıştır.

Bu günlerde George Orwell’in 1984 adlı romanını tekrar okuyor gibiyim, kodlandırılarak ve kutuplaştırılarak  yaşayan insanların sessiz görüyorum. Dikta rejimlerin geleneksel ve güç odaklı anlayışının ortaçağdan kalma eserini kah izliyorum. Bu günlerde, yaşamın tüm boyutlarıyla bir değişim içinde olduğunu bir kez daha kabul ediyorum.

Değişmeyen hiçbir şey olmadığını, hiç bir şeyin aynı kalmadığını, yaşanmışlıklara dayanmayan hiçbir teorinin geçerli olamayacağını, kabul görmeyeceğini, korkuların ve bastırılmışlıkların özgür ve bilgiye dayanan bilinçle el ele yenilebileceğini, karmaşa ortamını yaratanların gerçekteki  emellerini, yıllarca birbirine kırdırılan azınlıkların kardeşliğini, korku dolu olan polisi ve korkudan saldırganlaşan devlet güçlerini görüyorum. Ayrıca, betonlar dikilerek talan edilen topraklardaki doğanın ve medeniyetin sesini duyuyorum. Serbest pazar inancı ile kökten dinciliğin birbirini dışlamadığını hissediyorum.  Her an yaşam, her an özgürlük, her an mizah, her an sanat, her an bir yenilenme kokuyor!

Irk, din, dil, mezhep, ülke, toplum, yaş, cinsiyet, meslek ,yönelimler , engeller ve fiziksel özellikler fark etmeksizin kenetlenmenin mümkün olabildiğine şahit oluyorum. Gençleri, genç düşünen ve hissedenleri daha çok seviyorum ve ben de genç olmayı benimsiyorum.

“Genç olmayı, genç düşünmeyi benimsiyorum.”

Dünkü çocukların liseden arkadaşlarıyla çıkıp geldiklerine, diğerlerini de getirdiklerine, diğerlerinin diğerlerini de getirmiş olduklarına, her şeyin bir çığlık anında yayılmış ve arkasında abi ablalarının da aralarına katılmış olduklarına, sonra anneleri, babaları, öğretmenleri, mahalleden arkadaşları, tanıdıkları tanımadıkları, bir çığ gibi büyüdüklerine tanık oluyorum. Belki de sevgi ve anlayışla karşılık görseydik bu kadar ses getiremezdik, lakin bilir miydik böyle karşılık göreceğimizi? Bir de “çapulcu” olarak yaftalandık!

Gezi’ye giderken telefonuma bir harita fotoğrafı indirmiştim. Belki beş bin insanın birlikte olduğu bir yere gittim, aralarına karıştım, oturdum. Ve belki 20 belki 30 insan benden yol tarifi istedi. Kimi reviri, kimi yemek, kimi kıyafet, kimi de kitapları nereye bırakabileceğini soruyordu. Ellerinde koca koca torbalar, yardım getirmişlerdi. Sordum onlara, neden yanımdakilere değil de bana sorduklarını, bir işaret yoktu neticede üzerimde… Bilmiyorlardı. Ama aslında ben biliyordum. Bu benim iç çağrımdı, onlar da duyuyordu. Yaşadıklarımız, nerede olursak olalım aramızda güçlü bir bağ olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağ ile küllerimizden doğduk tekrar, yaşamlarımıza aşk getirdi, artık hiç bir şey için “keşke” demek zamanı değil. Değişim henüz yeni başladı, bir gün bu günleri de hatırlayacağız.

31. Mayıs.2013, ülkemde bir uyanışın başlangıcı oldu. Bir rüyadan gerçeğe yürüdük. Yeni bir yaşam umudu soluyan karanlıktaki bu ışık ile şimdi iç içeyiz. Işık bizim içimizde, biz ışığın… Candan diliyorum, aydınlık günleri, çünkü, ben, biz, kendimizi  bu ışıkta buluyoruz.  Yaşamın içinden tekrar nefes alıyoruz. Aydınlığa bırakıyoruz bedenlerimizi, cesaretle feda ediyoruz, sevgiyle ve hoşgörüyle kenetleniyoruz ve ben, dua ediyorum tüm kalbimle bu ışık hiç sönmesin!

Her şey birkaç ağaçla başlamıştı, kim derdi ki bu ağaçlar bu kadar meyve verecek?

Hikayemiz burada başlıyor…

1.07.2013/03:00 İstanbul

Yürüyen Ağaçlar -1

Işık

Geçtiğimiz hafta İzmir’de özel sektördeki kurumsal ve büyük şirketlerden birisinde, değişim sebebiyle işten çıkarılan birbirinden değerli kıdemli uzman ve yöneticilerle eğitim için bir araya geldim. Yeni iş hayatlarına adım atmaları için ihtiyaç duyacakları rehberliği verdim. Bizim bu işimiz biraz yaşam koçluğu gibidir. Değişimi yönetme becerileri aşılarız. Ben on yıla yakın bir süredir, bu konuda bilgi sahibiyim. İşimde, kazanç kaygısı duymam. Ukalaca gelmesin. İşimi iyi yaptığım zaman karşıma çıkan ödül, kazanacağımdan bin kat önemlidir. Öyle de oldu. “Işığınızla bizi kendimize getirdiniz” cümlesi, bana büyük bir elmas. O elması, zihnimin ve kalbimin buluştuğu o özel yerde saklayacağım.

Hepimiz, yaşamlarımızda değişim dönemleri geçiriyoruz. Çoğunlukla direniyoruz değişime, olduğumuz gibi kalmak rahat geliyor. Popüler kültürde “konfor alanı” deniyor ya.. Bu alanda çalışmaya başladığım ilk yıllarda ben de yoğun bir sempati gösterirdim karşımdaki kişilere. Uzun yıllar kendilerini bularak çalıştıkları , aileleri ile geçirdiklerinden çok vakit geçirdikleri ve arkadaşları ile aile gibi oldukları ortamlarında bir gün, bir tarih gelip “bu güne kadar verdiğiniz hizmetler için çok teşekkür ederiz, şirketimizdeki değişim sebebiyle bölümünüz kapanıyor” açıklaması yapıldığında tabiri caizse sudan çıkmış balığa dönüyor bu değerli insanlar. Bir gün, bir ay ya da üç ay sonra ne yapacakları endişesi sarıyor benliklerini. Nitekim, ülkemiz iş ve istihdam koşulları açılarından gelişmekte olan bir pazar. Üniversite mezunu da olsanız, yabancı dil de bilseniz kaynaklar belli. Bu kaynakları en iyi şekilde kullanmak ve aynı zamanda ve hatta daha çok “kendi profesyonel kimliklerimizin farkında olmak” gerekiyor. Eski bir deyiş vardır: “bir kapı kapanırsa diğeri açılır”. Aslında, değişim yönetiminin esası da bu deyişle bütünleşiyor. Değişim için, yeni kapıyı bulacak gücü ve motivasyonu hissetmek önemli, bir de profesyonel iş yaşamındaki dinamiklerin artık “ömür boyu aynı yerde çalışma” lüksünü bizlere sunamadığını farkederek yaşamayı. Dedim ya, sempati gösterirdim. Hakikaten üzülür, karşımdaki kişilerin durumlarının bazen içinden çıkamazdım. Şimdi farklı düşünüyorum. Şimdi empati gösteriyorum. Problemlerini çözmek için heyecanlanıyorum; Kendi güçlerinin farkına varmaları için çaba sarfediyorum, kendi istedikleri işi bulmaları için ve kendi adıma da onların bu sorununa ışık tutabildiğim için.

Bir örnek olarak bahsedeyim; A kişisi 18 yıl boyunca aynı masada çalışmış. A konusunda uzmanlaşmış. B konusunda çalışan arkadaşına destek olmuş. C konusunda çalışan arkadaşıyla aynı projede çalışmış. Şimdi, bu A kişisinin aslında, A,B,C konularında edindiği deneyimlerini değerlendirmek (bir de kurumsal ve büyük ölçekli şirkette çalışmışlığını eklersek-yaşadığı en az 3 kriz dönemini, tüketici deneyimini, sektör ve kurum algısını, iş insanı etiğini) bu A kişisinin bir sonraki kariyerinde en az üç seçeneği bulunuyor A,B ve C alanları. Bu alanlarda, aynı veya benzer sektörlerde çalışabilir. Hatta farklı sektörlerin bu alanlardaki pozisyonlarında da çalışabilir. Bunun için yapması gereken şey farkındalık. Önce farkındalık, sonra doğru bir sunum ve araştırma. Araştırma safhası son derece önemli. Bu neye benziyor biliyor musunuz, “doğru kerteriz noktasını bulmaya”.. Kısacası, doğru yerde doğru derinlikte balık tutmaya. Bankacılık sektöründe 10 yılı aşkın bir süre müşteri ilişkileri yönetiminde deneyim kazanmış bir kişi bundan sonra ne yapabilir? Sağlık, eğitim, telekomünikasyon, endüstriyel satış sektörlerine bilgilerini transfer edebilir. Farklı konuları kısa sürede müşteri ilişkileri yönetimi konusunda kazandığı yetkinliklerle yeni alana adapte edebilir. Böyle çok örnek var. Hatta, yeni iş yapış şekilleri ve yeni iş aileleriyle hayatlarına renk geldiğini bildiğim yüzlerce kişi var.

Bu noktada hiç bir şeye tam kesin gözüyle bakmamak gerektiğini belirtmeliyim. Zaten, yaşamın kendisinde “kesin” dediğimiz ne var ki? Bir düşünelim.. İş yaşamında, bireysel farkındalıklar ile, güçlü alanlara odaklanılarak, düzgün bir araştırmayla, etkin bir sunumla, çevre ilişkileriyle (networking) ve herşeyden önemlisi güvenli bir duruşla değişime cesaret etmek , değişimi yaratmak mümkün. Işık, herkesin içinde.

Benzer işler, benzer sektörler, farklı sektörler, çalışma biçimleri ve girişimcilik.

Değişim kaçınılmaz, dünyanın farklılaşmaya yöneldiği bir çağdayız. Yüz elli sene önce de değişim vardı, sadece bu hızda değildi. Picasso çizerken, buhar makinesi icat olunduğunda, Atatürk bir ulusu cesaretlendirdiğinde, televizyonlu bir hayata merhaba dediğimizde, telefon tuşlarını çevirirken “mouse” kullanarak görüntülü konuşmaya başladığımızda, her saniye haber akışı tazelendiğinde veküçük çocuklar ellerini sağdan sola hareket ettirerek tv kanalını değiştirmeye çabaladıklarında, gencecik nüfusumuz ağaçların tepesinde “Chomsky” okuduğunda, değişmeyecek tek şeyin değişim olduğunu sadece buna daha hazır olmak gerektiğini farketmedik mi? Yüz sene once de değişim vardı, toplumlar farkında değildi. Elli sene once de değişim vardı, uyum süreçleri daha sancılıydı. Bugün, değişim dediğimiz olgu 2000’li yıllarda her zamankinden daha hızlı, kolaylıkla farkedilebilir ve uyum gösterilebilir durumda. Teknoloji ve inovasyon çağı, bireyler üzerindeki bilinç düzeyini ciddi olarak yükseltti. Ve bu olgu, iş yaşamlarına da yansıdı. Kaçınılmaz olarak. Ancak bugün işgücü daha dinamik, eskiye oranla. Profesyonel uzmanlıklar çağındayız. Bu uzmanlıklar, geride bırakılan geleneksel iş kültüründeki varlığını korumuyor artık. Bu uzmanlıklar, bireylerin “bireysel olarak uzman” ve “fayda edebilecekleri projeler” yaratmalarını öngörüyor.

Sonuç olarak, eğitim iyi geçti. Ümit ederim, herkes çok farklı ve yaratıcı deneyimler edindi kendileriyle ilgili olarak. Gelecek günlerde “iyi” haberlerini bekliyorum. Değişimi yönetmeleri için. Bu arada, ışık bende değil sadece, her birimizde 🙂

 

 

Etki/İlgi

“Hayatta karşımıza çıkan gerçek sorunlar, bunalmış akıllarımızdan asla geçmeyecek şeylerdir; avare bir Çarşamba gününde akşam üzeri dörtte bizi gafil avlayacak türden şeyler.”

Yaşam bizlere verilmiş birer armağan. Peki yaşamlarımızda kontrol edemediğimiz için kendimizi yiyip bitirdiğimiz ne kadar çok şey olduğunun da farkında mıyız? Kurt Vonnegut’un dediği gibi, kontrol edemeyeceğimiz o kadar çok şey var ki. Aslında gerçek sorunlar, baş edemeyeceğimizi düşündüğümüz şeyler gibi görünse de, hiç bir zaman kontrol edemeyeceğimiz alanlardan çıkmıyorlar.  Gerçek sorunlar etki edebileceğimiz halde etkisiz kaldığımız zaman ortaya çıkmıyorlar mı?

Kendi etki alanımızda neler var? Sağlığımız, hedeflerimiz, sorumluluklarımız ve yakın ilişkilerimiz. Peki etki alanımız dışında neler var? İlgili olduklarımız özetle. Değiştiremesek de Geliştirmek için çaba göstereceklerimiz belki de.. Geliştiremiyorsak da kafamızı çok yormamamız gerekenler aslında. Çünkü; Etki edemediklerimizi kontrol etmeye çalıştığımız zaman gerçekte boşa kürek çekiyoruz.

Güzel Bir Hafta Dileriz!

SinerjİK (Sermayemiz İnsan Kaynağımız)

Ayna

Empathy

Empathy

Başkalarına kendileri hakkında neler yansıtırız? Yansıttıklarımız, onların yaşamlarını nasıl etkiler? İnsanların gizli potansiyellerini görebilmek için baktığımızda, hayal gücümüzü de bu yönde daha etkili kullanabiliriz. Böylece, belki de, başkalarına etiket yapıştırmaktan vazgeçeriz. Bir araya geldiğimizde, yepyeni bir biçimde görebiliriz. Onları zengin, üretici ilişkiler kurmalarını sağlayan, bağımsız düşünen  ve olumlu insanlar olmaları için teşvik edebiliriz.

İngiltere’de bulunan önemli okullardan birinde, bir gün zeka düzeylerine gore çocukları sınıflandırmak istemişler. Bu görevi de bir bilgisayara vermişler. Bilgisayardan çıkan hatalı rapora gore de öğretmenleri bilgilendirmişler. Rapor, akademik olarak “zeki” olan çocuklara “aptal” etiketini ve sözde aptal olan çocuklara da “zeki” etiketini basmış. Eğitim yılı başında, bu sonuçları ellerine alan öğretmenlerin öğrencileriyle olan ilişkilerini doğrudan etkileyen bir değer yargısı olmuş bu sonuç maalesef. Okul yönetimi, bu hatayı beş-altı ay sonra fark etmiş ve gizlice bir sınav daha yapmaya karar vermiş. Bu sefer, sonuçlar şaşırtıcı çıkmış. “Zeki” çocukların puanı düşük, “aptal” çocukların puanı daha yüksekmiş.

Öğretmenler, zeki olmadığını düşündükleri çocukların zihinsel kapasitelerinin kısıtlı, işbirliğine yanaşmayan ve eğitilmesi güç olduklarını zannetmiştir.  Buna karşılık, sözde aptal olan ancak puanları yükselen çocuklara öğretmenler zeki oldukları enerjisiyle, umutla ve iyimserlikle yaklaşmışlar ve çocukların değerlilik duygusunu yükseltmişlerdir. Öğretmenlerin bu talihsizlikteki rolü öğrencileri doğrudan etkilemiştir. Bir başka deyişle, öğrencilerin başarısı öğretmenlerin ensekliğiyle doğru orantılı olmuştur.

Yaşamlarımızın her bir döneminde, biz kendi kendimize inanmazken bize inanan birileri olmuştur. Bize birşeyler söylemişler ve belki de değerlilik duygumuzu yükseltmemize yardımcı olmuşlardır. Böylece, yaşamlarımızda karşılaştığımız engelleri daha güçlü atlatmayı başarmışızdır. Belki de bazen, biz başkalarına bir şeyler söylemişizdir. Onlara ayna tutarak, dinleyerek ve empati sağlayarak kendi doğrularını ve başarı, mutluluk, olumluluk odaklarını bulmaları için ilham vermişizdir. Bu ilhamla, onlar yaşamdaki sorumluluklarına daha çok sarılmışlar ve ellerinden gelenin fazlasını yapmak için güçlenmişlerdir.

Goethe’nin bir sözü ile veda:

Bir kişiye onun olduğu gibi davranırsanız, olduğu gibi kalır. Olabileceği, olması gerektiği gibi davranırsanız; Olabileceği ve Olması gerektiği gibi OLUR.

Gianni Arone/Watercolor Gauche and India Ink/ A young boy once fell into the mouth of the great river. During his last lights of breath, he clutched his arms and legs around moving soft rock. When awoke, he lay atop the wamth of a stallion. In the movement of the wind, sun and remaining dampness of the rivers water, the two beings were graced with communion and empathy, for each became one with the other.

2014’e girerken

new-year-arround-world-21621594Yeni bir yıl başlıyor. Hepimize yeni ufuklar, mutluluklar getirmesini diliyorum. Geçtiğimiz senenin zor bir sene olduğunu düşünüyorum. Yüreklerimizi ısıtan gelişmeleri ümitle bekliyorum.
2013’de, siyasi ve politik olayların etkisinin ülkemiz ekonomisine olumsuz yansımalarını toplumumuzun her kesiminde hissetmeye ve bu değişime şahit olmaya başladık. Bu sefer, kriz sinyallerini geniş bir zaman diliminde verir oldu. Olaylar yaşandı, dolar fırladı, olaylar gelişti borsa düştü, olaylar gelişti, anlaşmalar bozuldu. Özellikle Gezi olayları, Dersane konuları ve beraberinde tırmanan cemaat ile Akp düellosu ve yıl bitmeden patlayan, kabinedeki on bakanın değişmesi ve sayın başbakanın itibarının geri alınamaz derecede sarsılmasıyla sonuçlanan süreçte kriz “ben geldim” dedi. Yıl kapanırken ülkemizde doruğa ulaşmış karmaşıklık , gelecek yılda özellikle bu karmaşıklığın etkilerini ekonomik alanda yaşayacağımızı gösterdi.
İş hayatıma başladığımdan bu yana 3 ekonomik krize şahit oldum. 1998, 2001 ve 2008. Her birinin farklı özellikleri olsa da neticede kriz krizdir. Aslında ortak noktaları, ülkenin yönetilme biçimiyle doğrudan etkilidir. Bu krizlerde , kimi firmalar ayakta kalmayı bilmiş kimileriyse kaybolup gitmiştir. Ayakta kalan şirketlere baktığımızda, bu kriz dönemlerinde, başarı planlarından vazgeçmemiş olmadıklarını gözlemleriz. Geçirdikleri sarsıntılara –ya da artçı şoklara- rağmen, yatırımlarına devam etmişlerdir. Bu yatırımlar nelerdir?
•    Hedef operasyonlar(iş geliştirme)
•    Çalışan bağlılığı ve gelişimi (insan kaynağı)
Her krizde özellikle gelecek için “yatırım” olarak tespit edilmiş olan konular askıya alınır. Sebep, tasarruf tedbirleridir. Bu biraz şuna benzer; Yangın çıkacak, evden çıkalım! Oysa, yangın çıkar ve ev gerçekten yanmaya başlarsa bir daha o eve giremeyebiliriz. Ancak, yangın çıkacağı ihtimalini göz önüne alarak bazı tedbirler almamız ve yangının evimizi kül etme ihtimalini ortadan kaldırmamız da mümkündür.
Bu önlemlerin en başında kuşkusuz çalışmaya devam etmek yer almaktadır. Birinci sırada! Ne olursa olsun, başarının devamını sağlamak için çalışmak. Belki de daha çok çalışmak! Sonra, daha yalın bakarsak: Şirket bir binadan oluşmuyor diyebiliriz öyle değil mi? Şirketi şirket yapan sadece hedefleri ve itibarı da değildir. İçinde bu hedefler ve itibar için çalışan insanlar olmadıkça hangi başarıdan söz edilebilir? Hiç . Öyleyse, krizi atlatmayı sağlayacak bir başka önemli unsur da çalışanlardır. Siz, çalışanlarınızı çok gerekli olmadıkça ayırmıyorsanız, onların başarılı olması için gerekli destek ve gelişim imkanlarını sağlıyorsanız, o zaman evinizde güvenlisinizdir.  Çünkü; ancak koşulsuz aidiyet duygusuyla ve mazeret sunmadan  başarıya odaklandırılmış çalışanlar ile bu yangınlar en az kayıpla atlatılabilir.
Demokratik anlamda ise, 2013 ile birlikte, daralmanın aksi bir açılım geliştiğini söyleyebiliriz. “Hiçbirşey eskisi olmayacak” diye konuşulan biraz da bu açılımın dile geliş biçimidir. 2013, daha uyanık, daha kardeşçe ve daha iyi organize olma ihtiyacının ortaya çıktığı bir farkındalık yaratmıştır. 2014 yılı ile birlikte, değişim olgusu daha da etkin bir biçimde yaşanacaktır. Çünkü, bu değişim sadece yerel coğrafyalarla ilgili değil küresel olarak bir farkındalık çağını işaret etmektedir. Ülkemizde yaşanan sıkıntıların yansımaları ya da benzerlerinin örneklerinde olduğu gibi. Değişim dönemleri sıkıntılı olabilir, çünkü geçiş süreçleridir. Geçişi iyi yönetebilmek de etkili yönetim anlayışlarıyla mümkündür.
İster siyasi yönetimlerde, ister çalışma hayatında yönetimi etkili kılan olgunun liderlik yaklaşımı olduğunu düşünürüm. Kazanmak için kaybetmeyi göze alan değil, kazanarak kazanmayı hedefleyen liderlik yaklaşımıdır esas strateji sanırım.

Daha güzel günler göreceğiz, “birlikte olarak”, kuşkusuz! İyi bir yıl dilerim. Tüm güzellikleriyle yaşamı kucaklayacağımız, barış ve dostluğun yol göstericimiz olacağı bir yıl olsun!

Bu arada;

72a1b2fd9bfc2ad3a6eb86fe4cc7c6a5

2014 ile, “SinerjİK” birinci yılını doldurdu, benimle olduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Ufacık da olsa, bu da benden bir hediye sizlere…

“Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın
Daha çok, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun. Birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin
Ekmeklerinizi paylasın; ama birbirinizinkini yemeyin
Beraberce sarkı söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup, yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi.
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil
Çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir
Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez”
Halil Cibran

Yükselmek

mirrorleftrightBu güne kadar liderlikle ilgili, bir liderin “sahip olması gereken özellikler” başlığı altında bolca bilgi aktardım. Yazılarımda, bilgileri belirli kaynaklardan, özellikle de bu işin kitabını yazmış insanlardan derleyerek aktardım. “Türk Kadını” isimli son yazımda ise, biraz tarihten dem vurarak bu güne Türk toplumundaki kadınının konumunu özetlemeye çalıştım. Çünkü, dişinin liderlikteki özelliklerini anlatacağım. Son yazımda amacım, tarihten dersler vermek filan değil, aksine, Türk toplumunun kadına verdiği yeri ve önemi biraz olsun vurgulamaktı. Değişik eleştiriler de aldım. Atatürk’ün kadına verdiği yer ve önemin altını çizerken, İslamiyetin yanlış yorumlanabilmesinin yarattığı etkileri vurgulamaya çalışırken, bazı okur kesimim içinde kendi gölgesinde kaybolanlar olduğunu da gördüm. Bu çok üzücüdür. Oysa, açıklıkla belirtilmiş tarihi belge ve bilgiler ışığında bazı olguları sunarken, bugünkü politik ve siyasi ortamımızın hangi zihinler tarafından gübrelendiğini de görebiliyorum. Bir nevi, kıl’sal durumlar bunlar!

Hepimiz kardeşiz bu topraklarda, bu besbelli sahip çıkmamız gereken bir olgu. Bu olguyu yükselmek olarak tanımlayabilirim şimdiden.

Yükselmek

Bir kadın, düşünmez, söyleneni yapar, “neyse o”

Bir kadın, yaratmaz, verileni yerine getirir, görevi neyse odur

Bir kadın, şaşırtmaz, şaşırtmaya meğili olmaz

*

Bir erkek, bir kadın gibi düşünemez, söyleneni yapar

Bir erkek, yaratamaz, verileni yerine getirir, görevi neyse odur

Bir erkek, şaşırtmaz, şaşırtmaya meğili olmaz

*

Ne var ki bir kadın, düşündüğünü söyler paylaşır

Ve erkek, kadının  söylemini dinler

Ne var ki bir erkek, kadın gibi düşündüğünü söyler paylaşır

Ve kadın, erkeğin söylemini dinler

*

Ne var ki bir kadın yaratır, erkeğe yüreğiyle verir;

Ve erkek, kadınının farkına varır, “anlar, sarılır”

Ne var ki bir kadın, “farklı” olan bir fikri savunur

Ve erkek, fikri alır yükseklere taşır

*

Ne erkek ne kadın, kalmaz birbirlerinden farkı

İnsan olmaktan başka, yükselmekten başka…

 

 

 

Türk Kadını

Görsel

İslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasında eşitlik temel bir kuralmış. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlarmış. Ülke yönetiminde de kadın söz sahibiymiş. Güçlü ve etkili. Çok eşli bir yaşam yokmuş, kadın ve erkek birbirine aitmiş.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başlamış. Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşanırken  kadınların toplumsal yaşantısı ile ilgili değişiklikler gündeme gelmiş.

İslâmiyet döneminde kadının toplumdaki statüsü gerilemiş ve rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlandırılmış. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayılmış ve saygı görmüş.

İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanmış olma hali; Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmış olabilir mi? Kur’an-ı Kerim’i on kez okuyan çok değerli bir yakınımın rehberliğinde, şüpheyle yaklaşmaktayım…

İslamiyetin kabulü ile birlikte; Erkek egemen, tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğu’da filizlenerek Anadolu’nun köklü ve medeni uygarlık yapısına karışmaya başlamış. Türk kadınının Türk erkeği ile eşit(=) yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle zekadan yoksun olduğu inancı bir virüs gibi yayılırken, kadın ikinci sınıf bir vatandaş kimliğine büründürülmüş. Ailesi tarafından satılan,  evlilikle birlikte kocanın malı sayılan bir eşyaya dönüşmüş, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başlamış. Erkek çocuklarının, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme – Araplaşma- döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişmişt. Din kavramının siyasal ve toplumsal yaşantıdaki baskın etkisi ile kurallar kadının aleyhine dönüşmüş, miras ve mahkemede tanıklık etme hakları bile ortadan kaldırılmış.Tek başlarına bile sokağa çıkamaz olmuş, vücutlarını tamamıyla örten ve “çarşaf” ile yüzlerini örten “peçe” takmak zorunda bırakılmışlar. Zamanla nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başlamış, evlerinden bile çıkmamaya başlayan kadınlar, erkeklerle birlikte sosyal hayata da katılamaz olmuş. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrılmış. Ucubelere ayrılan bir yer gibi.
Sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebilmişler, sonrasında herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslek sahibi olamamışlar Türk Kadınları.

İslamiyetin kitabında, kadınlarla erkekleri ayrıştıran bir söylem olmamasına karşı…

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme nedenlerinin başında, kadınların toplumdan dışlanmasını saymaktadır. 18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duymuşlar. Bir “Batılılaşma” hareketi başlamış. Kadın haklarını savunan ilk reformcular “Genç Türkler” olmuş ve Onlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurgulamışlar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlanmış! Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açılmış. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izlemiş.

Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam(1939) Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiştir. Rahmetli büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir.

19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başlamış. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlanmış, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye, arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip etmişler. Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasi bir lider olmuş ve Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını almış. Birinci Dünya Savaşı, kadınların kendilerini evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamış. Kadınlar boyun eğdikleri zulme baş kaldırma cesaretini göstermişler ve aklarını geri kazanma yönünde ilk adımları atmaya başlamışlar.

Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının önemine inanmış. Cumhuriyet’in ilânından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biri olmuş. Diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıymış. 1926 yılında yeni Medenî Kanun’un kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiş. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayılabilir.

Büyük bir devrim yaşanmış Türk toplum ve medeniyet tarihinde. Cumhuriyetin kurulması tüm imkansızlıklara yönelik bir meydan okuma olmuş. Tüm şartlara. İçte ve dışta. Aşkla.

Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiş. Ancak, gün gelmiş, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayan hayatın matematiği gibi, karşılaşabileceğimiz Cumhuriyet, güzel bir çocukluk döneminden sonra, yine içten ve dıştan her türlü baskı ve zulümle, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamış.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana 92 yıl geçti. Ben de bir Cumhuriyet Kadınıyım. Cumhuriyet ilan edildiğinde Babaannem 8 yaşındaydı. Ben bugün 42 yaşındayım. Ülkemde eğitim aldım. Ülkemde başım açık ve çalışıyorum. Ailemin geçiminden sorumluyum. Toplumsal tehditlere karşı kalkanımı kuşanıyorum, Cumhuriyet değerlerini, Anayasasını ve laik, demokratik, eşitlikçi anlayışı yaşamsal bir değer olarak görüyorum kaldı ki benim gibi sayısız hemcinsim ve karşı cinsim var. 

Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 92 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. Bugün 2015 yılındayız ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik emperyal stratejileriyle zamanda 200 yıl birden geri gidebileceğimizi.. Mustafa Kemal Atatürk sonrası  belki de en temel öz tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızmış, stratejilerimizmiş, emanet ettiği gerçekleştirilmiş hedeflermiş…

Bugün Türkiye Cumhuriyetinin Vatandaşları olarak bizler, kadın erkek eşitliğini cinsel ayrımcılığı kullanarak dini değerleri laiklik ve demokrasi karşısına oturtan bir toplumsal anlayışa doğru sürüklenmekteyiz. Aynı, İslamiyetin Türk’ler tarafından kabulü esnasında yaşandığı dönemdeki gibi. Toplumsal özgürlükler kısıtlanmakta ve safi inanca odaklı, fetih kültürünün (ortaçağ) uzantısı bir gelecek planlanmakta. Cumhuriyet bilincine erişmiş Türk kültür, medeniyet ve ilkeleri karşısında Türk toplumu bilinçsizce değer kaybetmekte.

 

 

 

 

 

 

 

 

Eylem

Image 4Milyonlarca bağlantıya sahip insan beyni, karmaşık yapısı ile çevresindeki dünyayı analiz edebiliyor, fotoğraflıyor ve kaydediyor.  Çevresindeki tüm karmaşayı düzenleyebilme becerisine sahip. Bazen kısa bazen uzun sürüyor bu düzenleme fakat, bittiğinde birey, eyleme geçiyor. Eyleme geçmek hepimiz için aynı sürelerde gerçekleşmiyor, çünkü her birimiz birbirimizden farklı “biricik” özelliklere sahibiz. Aslında her birimiz duygu kütleleriyiz. Sadece bilişsel zeka ile değil, duygusal zeka bağlantılarımızla birlikte karar alıyoruz. Bilişsel zeka, (IQ) bize ne yapmamız gerektiğini söylerken, duygusal zeka (EQ), bize nasıl yapmamız gerektiğini söylüyor.

 Mesela bizden bir kağıda elma çizmemiz istendiğinde –genellikle- bir elma çizeriz. Kırmızı veya sarı, ya da yeşil. Oval, bir sapı olur bir de yaprağı sapında. İşte elma.. Ne çizecektik? Bir elma.. Çizdik. Gerekeni yaptık. Oysa bir kağıda çocukluğumuzdaki elmayı çizmemiz istenseydi  –genellikle- elmadan başka bir dolu şey çizerdik. Mesela komşunun ağacından o elma için düştüğümüz günü çizeriz, ya da büyüklerimizin bize elmanın kabuklarını soyarak yedirdiği, öksürüğümüz geçsin diye bir de kaynatıp içirdiği anlar geçer resmimize, kendi elma dünyamızı çizeriz.

Yaşamlarımızda eylemlerimizi belirleyen de aslında, nasıl karar verdiğimizdir. Kararlarımızın büyük çoğunluğunu geçmiş zihin haritalarımızla veririz. Bununla birlikte, aslında seçimlerimizi belirleyen, duygusal zeka potansiyelimizdir. İş dünyasında da sıklıkla karar veririz. Bazen, karar verip eyleme geçmekte zorlanırız. Zihnimizde, geçmişte olan şeyleri anlamak için takıntılı bir hale gelebilir ve ilerleme sağlayamayabiliriz. Analiz safhasına takılıp kalmak, büyük resmi görmemizi engelleyebilir. Özellikle vizyon isteyen, girişimcilik ruhu ile hareket edilen işlerde ise risklidir bu durum. Bazen geçmiş düşüncelerimizin gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta olduğunu düşünürüm. Neler yaşamış olduğumuzu kabul ederek, gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta. Böylece bugüne daha kuvvetli odaklanabiliriz. Nerede olduğumuza,  ilerlemek için ihtiyaç duyduklarımıza.

Bir bilgenin dediği gibi dün geçmişte kaldı, yarın ise bilmece.. Hep geçmişi düşünerek ilerlemeye çalıştığımız zaman donup kalırız aslında. Kendimizi tekrar etmeye başlarız. Kariyerimizde, yaşamlarımızda kendi kendimizi tekrar etmek tehlikeli bir süreçtir,  bizi mutsuz eder. Dünyanın geri kalanında var olan veya olmayan bir şeyleri aramaya, anlamaya çalışarak devam etmek dururken.

Analiz yüzünden felç geçirdiğim zamanlar için yıllar içinde kendime bir kaç şeyi hatırlatmayı öğrendim.

  1. Bazen, bariz olan açıklama doğru olandır.
  2. Bazen hiç bir anlamı yoktur.
  3. Bazen anlamak zorunda değilizdir.
  4. Bazen, bir sonuca ulaşmak için harcanan uzun zaman, sonucun doğru olduğunu göstermez.

Eyleme geçmeden yine de, gözü kapalı olmamaya özen göstermekte fayda var. Çünkü; bazen gözler açık bile olsa gerçekten göremeyebiliriz.

İlgili linkler

http://www.careerealism.com/4-reasons-stop-thinking-start/#8kXKvIhU7W4yFUIQ.01

http://www.enderbozkurt.com/?p=52

Belki

Image 16Bir Cumartesi sabahı yolum Şişhane’ye düşecekti. Sabahın ilk ışıkları, devasa İstanbul’umun üzerindeki basık, gri rengi deliyordu ve ben maalesef farkında değildim. Mekanik hareketlerle, karanlığın ve serinliğin dehlizlerinden  geçerek ulaştım oraya, rayların sürtünme gıcırtıları ve duvarlarda çınlayan topuk sesleri arasında. Güne başlarken, her şey gözümde büyüyordu. Oysa gideceğim yer, ilk gençliğimin geçtiği mekanlardandı. Her ne olursa olsun, bir şeye karar verirken geçmişe dair düşünceler yön veriyor, her halukarda kanıtlanmış bir sosyal psikoloji. Hem de tahmin ettiğimizden de öte; oran %85! Yani, bugünü yaşarken, aslında  geçmiş anılar sürükleyici. Uyandıkça, bu düşünceyle kendimi motive ettim sanırım: “O toplantının benim için Cumartesi eziyeti olmamasının mutlaka bir nedeni vardır, oralara gitmek benim için tazeleyici de olabilir” diye düşündüm. Herneyse, anlatmayacağım daha fazla. Çünkü, her zamanki gibi yine çantamdan defterimi ve kalemimi çıkartıp birşeyler çiziktirdim sonra… serbest usül bir şiir, naçizane…

b e l k i

bilmiyorum, orada değildim

görmedim

elimde değildi, ya da elde edemedim

belki, belki bir gün

*

ben, Galata Kulesini bilirim Kız Kulesini ve onların özlemlerini

Kaçındıklarını, hayallerini, hüzünlerini ve özlerinde bıraktıkları tarihlerini

Kendini uçabilecek kadar hazır hissedenleri

Sevdiğinin o gün, orada, hazır olacağını bilenleri

Bilgeler ve bilgelik dolu hikayeleri

*

Yaprakların cıvıltıları arasından sızan gün ışığını

Fark ederek anlamını, parçacıklarının

Görmek, görebilmek, görebildiğini s e v m e k,

göremediğinden vazgeçmek

Korkudan korkmuş ve cesaretle, hissettiğin o en güçlü

ışığı takip ederek

Uçabileceğini, hatta kavuşabileceğini hissetmek

*

Belki de gitmeme gerek yok

Yakınımdadır, yine görebilirim

Belki içimdedir, hissedebilirim

Ve belki de bir gün görerek, dokunarak sevebilirim

Belki

4.07.13

***

Image

Metro çıkışı uyandım

Image 3

Farkına vardım

Kazanmak

coincidence“Kazanma Sanatı” adlı sinema filmi (Moneyball), gerçek bir olaya dayanır. Bir zamanlar beyzbol yıldızı olma yolunda ilerleyen Billy Beane , sahada kendisinden beklenen performansa yeterince karşılık veremez. Rekabetçi  kişiliğiyle yöneticiliğe yönelmeye karar verir. Oakland Takımının başına geçer ve yeni sezona hazırlanmaya başlar. Ancak, sezonun henüz başındayken yöneticiliğini yaptığı küçük çaplı takım -bir kez daha- yıldız oyuncularını büyük takımlara,  astronomik transfer ücretleriyle kaptırır. Beane’nin tek seçeneği, takımını, sıfırdan tekrar kurmaktır. Takımını baştan kurarken de, bütçesi, rakip takımların bütçelerinin üçte biridir. Kazanmaya odaklı olan Beane, yanına aldığı Bill James ile, beyzbol oyununun temel ilkelerine meydan okuyan, temeli bilgisayar üzerinde verisel istatistiksel analize dayalı bir sistem geliştirirler. Aslında, yaptıkları, alışılmış oyun ve oyuncu teorilerini yıkarak, geleneksel düşünce yapısına kafa tutmaktır.

Hayal gücüne meydan okuyan sonuçlara varan ikili, beyzbol camiası tarafından çok yaşlı, çok sakat ya da çok belalı oldukları gerekçesiyle bir köşeye atılmış ama her biri kendine özel yeteneği olan oyuncuları seçeceklerdir. Güçlü olan özelliklerin üzerine giderek, takımı kullandıkları yeni yöntemlerle diğerlerinden farklı kılacaklardır. İşbirliği ortamını sağlayabilmek için her bir takım üyesinin verimli olması yönünde kararlar alacaklardır. İşbirliğini bozan etmenleri ise kafaya çok takmayacaklardır.  Sonuçta, bu çalışmaları sadece beyzbol oyununun oynanış tarzını değiştirecek bir önemde görülmeyecek, aynı zamanda Oakland Takımı, efsanevi bir başarıya imza atacaktır.

Ülkemizde lig maçları başlayalı birkaç hafta oldu.  Beşiktaş’ın yeni Teknik Direktörü Slaven Bilic, dün Gaziantepspor’u 2-0 mağlup ettikleri maçtan sonra önemsenecek açıklamalarda bulundu. Tecrübeli teknik adam, “Hem taraftarlarımıza hem de herkese güzel bir oyun izlettik. Rakibimiz de buraya futbol oynamaya gelmiş. Oyunun bazı bölümlerinde zorlansak da gollerin gelmesiyle rahatladık. 2-0 iyi bir skor gibi gözükse de, bir gol yemiş olsaydık, zorlanabilirdik. Bugün buradan hak edilmiş bir galibiyet çıkardık” diye konuşuyordu.

Slaven Bilic bu değerlendirmesine ek olarak “Sosyalist biri için takım oyunu ne kadar toplumsal?” gibi bir soruya ise şöyle cevap veriyordu:  “Takım olarak oynuyoruz. Takımın buradaki felsefesi “Güç halkındır” felsefesidir. Burada  fakirler ve zenginler yoktur. Sınıflar yoktur. O yüzden sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim. Finansal olarak harika durumda olmadığımız için hali hazırda bulunan oyuncularımızdan en iyi şekilde faydalanmaya çalışıyoruz. İyi bir seçenek ortaya çıkarsa, bir transfer harika olur tabii. Ama olmazsa da kötü olmaz.” diye konuşurken “herkesi kazanmaya çalıştığını ve takımda mutsuz insan görmek istemediğini” sözlerine ekliyordu.

İş dünyasında da takım anlayışını benimseyen yöneticiler var. Hangi sektörde, hangi iş alanında olursa olsun, büyük veya küçük bir takımın “herkesin mutlu olmasını” hedefleyen bir yöneticisinin olması önemli bir şanstır kazanmak için. Burada liderlik fonsiyonlarını değil, ekibi iyi organize edebilmeyi daha ön planda değerlendiririz. Hem Beane’de hem de Bilic’de ortak olarak gözlemlediğimiz yetkinlikler; Ekiplerini tanımaları ve her bir ekip üyesini güçlü oldukları özel yeteneklerine göre ortak hedefler doğrultusunda konumlandırmalarıdır. Topyekün başarı için topyekün aynı performans özelliklerini beklemek eski ya da geleneksel yönetim anlayışında yer almaktadır. Halen bu sistemle devam eden ekipler de maalesef bulunmaktadır. Burada farkı yaratacak olan, ekibi organize eden yöneticidir. Elbette liderlik çok daha kapsamlı özelliklere ihtiyaç duyar. Ancak takımını iyi tanıyan, seven, mutlu olunmasını isteyen ve ortak hedefler doğrultusunda tüm çabaları “oyunun bir parçası” olarak gören yöneticiler kazanmaya, diğerlerine göre bir adım daha yakındırlar.

Kazanmak, tesadüf gibi görünse de hiç bir zaman tesadüflere dayalı değildir.

Kazançlı bir hafta dileriz!

 

External Success

Öne Çıkan

superkadınIn professional life, we are endeavoring to fulfill the expectations of others. It’s just for the sake of achieving success in for many years. Let’s face it, the others, except for the fact that we perceive ourselves are  “external factors”. The awards reached, the successes, money, status acquired are on the side of the outer environment.

It’s nice to have accomplishments , especially the way that we believe in and have spent  years for. As we struggled to stand  in order to exist in the outside world. So, now lets ask a question: What’s going on in our inner world while performing for high intensions?

Myself (my personality)

  • Me from the eyes of others
  • Me from my own eyes

Recently, I met a Turkish business woman  for career consultancy. Her name is Fusun and she is about to get retired from a multinational company. A young woman was sitting in front of me, incredibly nice and not showing her age.  This well maintained woman was about her late forties.

However, I could observe Fusun’s each state of passion to work! She was declaring that she very often travels for business occasions and she manages two hundred people. Meanwhile, she underlines the importance given to the family and talks about her responsibilities upon. She has lived as a “super mom” for years, finally her children stated to read at the university successfully. Although their marriage had ended with her husband, they’ve succeeded in keeping the  “best friend” status.  When she spoke about her personal life outside of work, I found the opportunity to ask her own goals.

She responded quickly as I was not expecting. There were some health issues she mentioned. Her main target is to overcome these issues. I asked what they were, and she came with an answer that she’got panic attack. She’s been seeing a doctor, and has some medical prescription right now to decide whether use or not.

Touching down when retirement gets in the corner, life is ending ….

Over the years, the role of being a successful business woman, as well as a “super mom” and “wife” Fusun, who had embraced the role of being “results-oriented” ; outside her family, friends and business focus, could not find anything to motivate her on self and she was a stranger to herself. However, everyone around Füsun knew her as an “extraordinary” person, rewardingly.  But she was listening them as if they were talking about a famous actress. “It’s not like …”

It was obvious, she has got used to be seeing herself through the eyes of others, not her own eyes, shehas had forgotten inner self. Who she was and what she was doing in? Over the years, the role of being a successful business woman, as well as a “super mom” and “wife” Fusun, who had embraced the role of being “results-oriented” ; outside her family, friends and business focus, could not find anything to motivate her on self and she was a stranger to herself.

Retirement, children’s growth, end of marriage have decreased the expectations associated with the house and she began questioning  her own identity. Accordingly, the “loneliness” ,”self-examination”and trying to be different from her appear tired of her effort. Nevertheless, still there were no need to take those  antidepressants…

As a Professional,as a Mother and as a Wife , she was “told to detect” perfectly through the years.  She successfully held the all the goals expected from her to today. But today, she was facing with an inner stimuli and it was as important as it was her external stimuli.  …

Rather than the exception in this case, most of the people are facing with similar problems. The point today is, facing an unknown or forgotton inner self  and lack of motivation to continue the potential through without external.

“Cannot we come to a point when bells begin to ring?”

Lets face the external factors

  • Family, Friends
  • Career
  • Education
  • The current situation
  • Wealth,look and outfit
  • Environment, “have got” issues
  • Politics
  • Being social, people following us
  • Internet and social media, video games, television,
  • Service and charitable organizations, social responsibility

What are the inner factors?

  • Obtain self-knowledge and personal purposes
  • As well as self-reflect
  • Vital to realize the objectives of, and intent to integrate
  • Provide empathy, manage stress, understand others, to accept and support the process of solution
  • Believe that creativity and develop a sense of their own creativity
  • Sincerity
  • Flexibility
  • Resilence

So lets say for example, being an intimate and friendly attitude can be perceived as  very often related in the work of others! Or, the person who appears cold and distant, may be “cautious” as a result of her experiences! A person who enjoys being lonely may seem very friendly and warm and “being helpful” to others can be mixed with a sense of ambition from the outside. And we can imagine that strong-minded people, may not find solutions to the problems in personal:) Examples can be  a lot more …

Neither of us are “super”, nor “defeat” in life, each of us are not … There are some fields  which we are “strong” and “weak”. The importance is to have a “peaceful me feeling” . The matter is” to be as you look, or be as you are.”

Let’s not forget: we can not be a superpower human… 🙂 It’s just a fantasy with an itching stretch costume!

Başarılı Kılıflar

Görsel

Profesyonel hayatımızda başarıya ulaşmak uğruna yıllarca başkalarının beklentilerini yerine getirebilmek için çabalıyoruz.

Kabul edelim, bu başkaları, aslında kendimiz dışında algıladığımız “dış etkenlerdir” Başarıya ulaştığımızda ödüllere de ulaşıyoruz; Para, statü, kazanılmış bir çevre ve yan imkanlar.

Güzel bir aşamadır bunlara sahip olmak, hele ki sahip olma dürtüsüyle yıllarımızı inandığımız yolda geçirmişsek. Peki ya dış dünyada var olabilmek için hedef edindiklerimizi gerçekleştirirken iç dünyamızda neler olup bitiyor?

 

Ben(Kişiliğim)

a) Başkalarının gözünden ben

b) Kendi gözümden ben

*

Geçtiğimiz günlerde, uluslar arası bir şirketten emekli olmak üzere olan deneyimli bir iş kadını olan Füsun ile bir araya geldik. Karşımda yaşını göstermeyen çok hoş ve bakımlı bir genç kadın oturuyordu.  Kırklı yaşlarının sonlarında, Füsun’un itibarı çarpıcıydı. Bununla birlikte, işine karşı tutkusu her halinden okunuyordu. Çok sık seyahat eden, kendisine bağlı iki yüz kişiyi yönettiğini belirten Füsun, sorumluluklarından bahsederken ailesine verdiği önemin de altını çiziyordu. Çocuklarını büyütene kadar bir “süper anne” gibi yaşadığını, bugün çocuklarının üniversitede başarıyla okuduklarını belirtiyordu. Eşi ile evliliklerini bitirdiklerini ama buna rağmen “iyi arkadaş” olarak görüştüklerini anlatıyordu.

Füsun, iş ve özel yaşamı hakkında anlattıklarının dışında kendisine yönelik olarak sorduğum ” şu an kendinizle ilgili hedefleriniz nedir” sorusu üzerine, bana sağlık sıkıntısını aşmak hedefinde olduğunu söylüyordu. Sakıncası yoksa ne olduğunu sorabilir miyim diye sorduğumda “panik atak” olduğunu öğreniyordum.  Füsun’u dinledikçe daha çok anlıyordum ki en büyük kaygısı , çoğunlukla “kendisinden bekleneni verememekten dolayı duyduğu derin endişe” idi.  Füsun, bu konu ile ilgili doktora gittiğini ve doktorun kendisine bir ilaç reçetesi yazdığını söylüyordu.

Emekli olmak darbeyi indirmişti, hayat bitiyordu….

Yıllar boyunca başarılı bir iş kadını olma rolünün yanı sıra bir “süper anne” ve “eş” olma rolünü de benimsemiş olan “sonuç odaklı” Füsun, kendisi dışındaki her şeye; ailesi, arkadaşları ve işine odaklanmaya alışmış olduğu için, bugün  kendinden başka odaklanacak bir şey bulamıyordu ancak, kendi kendine yabancı bir durumdaydı.

Oysa Füsun’un çevresindeki herkes onu olağanüstü bir kişi olarak tanıyor, tanımlıyor ve ödüllendiriyordu. Fakat o, sahnedeki bir oyuncudan bahsedermişlercesine dinliyordu. O, o değil sanki…

Anlaşılıyor ki, kendisini başkalarının gözünden görmeyi öyle kanıksamıştı ki kendisini kendi gözlerinden görmeyi unutmuştu. Emeklilik, çocukların büyümesi, eş ve ev ile ilgili beklentilerin azalması ile birlikte kendi kimliğini sorgulamaya başlamıştı. Buna bağlı olarak , “yalnızlık” ve ” kendini sorgulama”, “olduğundan farklı görünme” çabası yormuştu onu.  Yine de iyice çorbaya dönen kendi kendini yıpratma süreci antidepresan olmadan da atlatılabilirdi.. 

Bir profesyonel, bir eş ve bir anne olarak kendisinden beklenenleri “söylenmeden algılamaya” kusursuz biçimde alışmış olan Füsun, bu güne kadar kendisinden beklenen tüm hedeflerini başarıyla gerçekleştirmişti. Şimdi, dış uyaranlar ya da talepler azaldıkça kendini eskisi kadar önemli hissedememekteydi…

Kabul etmekte fayda var ki bu durumda Füsun istisna değil. Bugün bir çok profesyonel,  hem iş yaşamlarında hem de özel yaşamlarında şartlandıkları  “tamamlama” noktasına geldiklerinde benzer bir karmaşa ile karşılaşıyorlar. Asıl konu, bu güne kadar sahip oldukları dış motivasyonu kaybetmek ve tanımadıkları bir insanla-kendileriyle- karşılaşmak!

Bir işaret gelmeden, ziller ve çanlar çalmadan, ya da bir işin sonuna gelmeden anlasak “bu bize ait bir yaşam ve her parçasıyla bizim”  ve.. dış etkenler ile birlikte iç etken/dinamiklerimize odaklansak? 

Nedir bu “dış etkenler”

  • Aile, Arkadaşlar
  • Kariyer
  • Okul, yüksek öğrenim
  • Mevcut durum
  • Servet
  • Emlak ve Demirbaşlar
  • Siyaset
  • Sosyal olmak, başkalarının takip ettiklerini takip etmek
  • Internet ve sosyal medya, video oyunları, televizyon
  • Hizmet ve hayır kuruluşları, sosyal sorumluluk

Peki, bir de iç etken/dinamikler neler diye düşünelim:

  • Kendini tanımak ve bireysel amaçlar edinmek
  • Kendini olduğu gibi yansıtmak
  • Yaşamsal amaçlarını fark etmek, bütünleştirmek ve niyet etmek
  • Empati sağlamak, stresini yönetmek, başkalarını anlamak, kabul etmek ve çözüm sürecini desteklemek
  • Yaratıcılığa inanmak ve kendi yaratıcılık bilincini geliştirmek
  • Samimiyet
  • Esneklik
  • Sessizlik ve kendi kendini sakinleştirebilmek

Mesela…

Samimi ve canayakın görünen kişi belki de başkalarının işlerine maydanoz olarak algılanır

Soğuk ve mesafeli görünen kişi, belki de yaşadığı tecrübeler neticesinde “tedbirli” olmaya özen gösteriyordur

Yalnızlığından keyif alan bir insan, dışardan çok canayakın ve sıcak görünebilir

Başkalarına faydalı olmak, dışardan  hırs duygusuyla karıştırılabilir

Güçlü fikirlere sahip kişi, kendi özelinde küçük sorunlara çözüm bulamayabilir

…daha bir çok örnek…

Hiç birimiz “süper” değiliz, “mağlup” olmadığımız gibi… Yaşamın içinde her birimizin “güçlü” olduğu ve “olmadığı” alanlar var. Önemli olan, tüm bu alanlarla barışık “ben” duygusu yaratabilmek.

Başkaları bizi nasıl görüyorsa, öyle, nasılsak, başkalarına da aynı  davranabilmek! Ya olduğumuz gibi, ya da göründüğümüz gibi olabilmek.

Unutmayalım: süper güç olamayız…:) Bu sadece lastik donlu bir fantazi…

 

Yetenekleri Değerlendirmek

sedir1İş yaşamında çalışanlarınızı değerlendirmek, kurumsal dünyanın verimliliği ve verimliliğinin sürdürülebilirliği için önemlidir. Bu önem, üretim yaptığınız bahçenizde veya tarlanızdaki kaliteye gösterdiğiniz özenden farklı değildir… Eğer kumlu bir toprağa erguvan dikmek isterseniz, reddedecek ve tutunmayacaktır. Eğer bol gübreli bir toprağa çilek dikmek isterseniz ya da ahududu yine tutunmayacaktır.  Kalmayacaktır, gidecektir…

Bugün iş hayatında, çalışanlarımızı değerlendirmek her geçen gün daha öncelik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada, değerlendirmede en çok ihtiyaç duyulan alanlardan biri işe alım faaliyetleri olmaktadır.

Ne olacak, bakarız cv’lere, yaparız şöyle böyle, ya da dış kaynak yapsın… Oysa cv’lere bakarken organizasyonu düşünsek, toprağı düşünür gibi, bereketi düşünür gibi… Hangi yetkinlikler bizim için öncelikli ve önemliyse, hangi toprak türüysek ve nasıl daha iyi hayatta kalabiliyorsak, bu yöndeki “uygun” tohumlar ile bereketi planlamak gibi; Çalışanları da uygun pozisyonlara yerleştirebilmek, işe alırken doğru kararı verebilmek yaşamsaldır. Çünkü; bir kurumda “tutunan”, “kuruma bağlı” çalışanları seçebilmek, bir insan kaynakları bölümü ve üst yönetimin başarı kaynağıdır. İşini severek yapabilecek insanlar diğerlerine göre %75 daha iyi performans gösterirler. Her şey önce toprakla tohumun uyumuyla başlar. Seçilmiş insanlarıyla bir kurum, kurumsal hedefleri  doğrultusunda mevcut insan insan kaynağını doğru yönlendirebilmek ve geliştirebilmek için kaynağını ancak iyi tanırsa (analiz eder ve değerlendirirse) ne ekeceğini bilir. Eğer yanlış bir fideyi yanlış bir toprağa ekerse tutmayacağını tahmin eder.

Sayılı liderler hassasiyetle sarılmıştır bu mevzuya, nitekim bu sayede başarılı olmuşlardır. Mesela İacoca, Chrsyler öyküsünde sadelik ve içtenlikle anlatmaktadır ve Marcionne, Fiat ile ilgili olarak “Eğer çalışanlarımızın neyi başarabilip neyi başaramayacaklarını bilmeseydik asla bu yola baş koymazdık” demiştir. Neyin beceri, neyin uygunluk ve neyin risk olduğunu bilmek oldukça hassas bir konudur. Kaldı ki toprakta hangi bitkinin yetişebileceğini öngörmek gibidir. Elinizde bilgi yoksa bir hiçsiniz, deneme ve yanılma yöntemine tabisiniz! Ancak potansiyelinizi analiz eder ve değerlendirirseniz, hem işine tam uygun insanları hem de işinde en verimli olacak insanları belirlersiniz. Kimi geliştireceğinizi, kimi mutlu edeceğinizi ve kimi daha farklı işlere yönlendireceğinizi bilirsiniz.

Hem işe alım hem de gelişim odaklı çalışmalarda yeteneği iyi değerlendirmek kritik başarı faktörlerini yaratmanın ilk ve etkin bir kilometre taşıdır. Değerlendirmekteki amaç; İnsan kaynağının yetkinliklerini ve gelişim alanlarını anlamak, kurumu başarıya taşıyacak hedefleri ve başarıyı engelleyecek nedenleri anlamaktır.  Yanlış bir değerlendirmenin sonucu, hem kurumun finansal sonuçlarını hem de çalışan  bağlılığını  olumsuz etkiler. Doğru bir değerlendirme ile,  kurumun verimliliği artış gösterirken bu değer, paralel olarak çalışan bağlılığına da yansır. Organizasyonların her seviyesindeki çalışanlarına yönelik yetkinlik analizi ve yetkinliklere dayalı değerlendirme projeleri ile “gelişim haritaları” oluşur ve kurum, ihtiyaçlara yönelik etkin çözümler üretirken kendi gelişimine de yatırım yapar.

Belki bazen, çilek fidesi için karma toprak gerekir. Mevsimi gelince çokça çilek alabilmek için aylar öncesinden çalışmak gerekir. Büyüyen çam ağacının bazı dallarının biçilmesi büyümesi için gereklidir çünkü oksijen verir, heybetiyle tüm bitkileri gölgesinde korur. Sezonluk bitkiler de önemsiz değildir, renk verir, koku verir, neşe verir. Her şeyden önemlisi güzel ve sağlıklı bir bahçedir, bir de nereye ne ekeceğini bilen bir bahçıvan:)

Engellere Rağmen – Rem Dans

VB1Çalan telefon üniversite yıllarımdan bu yana arkadaşım Tuğçe’dendi. Rem Dans’ın gösteri tarihini haber veriyor, mutlaka gelmem gerektiğini yineliyordu. O kadar zor ki gitmem, aynı gün İstanbul’un bir diğer ucunda yurt dışından gelecek misafirlerimle çok önemli bir toplantım var. Yahu her şey aynı güne mi denk gelir diye hayıflanıyorum. Onları da al gel diyor.. Duralıyorum. Neden olmasın? Elini altına koyduğu taş o kadar ağır ki, benim ona verebileceğim hiç bir desteğin yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. O her ne kadar benim “onca işimin” arasında bir de kendisiyle ilgilendiğimi düşünüp mahçup hissetse de, onun o zarif ruhu beni onun için daha çok gayret sarf etmeye itiyor. Hemen bir kaç arkadaşımı arıyor, Rem projesinin dosyasını Tuğçe’den isteyerek haber değeri taşıyan bir konunun dikkate alınmasını istiyorum. Tuğçe Tuna, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Çağdaş Dans Ana Sanat Dalı Başkan Yardımcısı ve Avrupa’da isim yapmış bir sanatçı ve akademisyen. Hem Doçent, hem de bir girişimci. Yurt dışına göç etmek yerine ülkesinde kalmaya karar vermiş bir kişi. Rem Dans, kurucusu, yaratıcısı ve işçisi olduğu dans topluluğu. Rem Dans’ın “Farklı bedenlerle dans” projesinde amaç; Farklı fiziksel özellikleri olan kişilerle, bedenin düşünsel, duyusal ve plastik yapısına odaklanmak. Proje, bedenlerimize dürüst bir algı ile yaklaşmayı hedefliyor. En etkili iletişim dilimiz olan bedenimizin, %60 gibi bir oranı var sözlere, seslere göre. Eğer kalıplardan uzaklaşmayı amaçlıyorsak, bu iletişim dilimize ve bedenimize yansıyor. Tersine düşünelim; fiziksel engellere sahip kişiler de kalıplarından  uzaklaşarak ifadelerini yönlendirebilme biçimlerini yansıtamaz mı? DSC03954Rem Dans, bedeni; ‘yaşanılan, kişinin kendi politikasını sürdürdüğü sahip olunan tek gerçek alan’ olarak değerlendiriyor. 2001 yılından beri farklı fiziksel özelliklere sahip kişilerle birlikte ‘Farklı Bedenlerle Dans’ projesini yürütüyor. Düzenli atölye çalışmaları ve gösteriler gerçekleştiriyor. RemDans, 17 Mayıs 2015’te Caddebostan Kültür Merkezi’nde saat 20:00′de tekrar sahne alacak. 50 dakika boyunca bizleri engelsiz bir dünyaya götürecek, düşündürecek. fbdmay2013Projeyi destekleyecek bir sponsor arayışındayız, desteklenirse ve belki de bir firma olarak projeye sahiplenilirse “Sosyal Sorumluluk Projesi “olarak  “engellere rağmen” ideolojisini yaratacağız. Dans etmesem de projenin içindeyim, kim bilir belki ben de dans edebilirim sahnede bir gün:) Herkes dans edebilir… Güzel bir hafta ve desteklerinizi dilerim, Candan

Bir biber, bin biber

Geçtiğimiz gün, bağırmak ve nefes nefese kalmak suretiyle koşarak yanıma gelen 12 yaşındaki kızımdan Justin Bieber’ın (JB) “şu an” Atatürk  Hava limanına geldiğini öğrendim. “Eee” diye yanıtladım, ne yapabilirim ben o biberi?

Sincap sıçrayışıyla bir cevap geldi “hava alanına gidelim mi?”… “Olur canım, başka bir isteğin var mı,  istersen sen önce şu ödevlerini yap”

Yaklaşık bir saat kadar sonra aynı mizansen ile bu sefer şu soru geldi ”Şu an JB Cevahir’deymiş. Peki şimdi gidebilir miyiz?” .. Anlamsız bakan gözlerimi kaçırdım, kırmazsam kızı iyi olur, sonra da yarına yetiştirmem gereken önemli bir işim olduğunu söyledim.

Ertelemeyeceksiniz, neyi ertelerseniz sonradan başınıza daha büyük bir biçimde çıkageliyor. Çok gecikmedi, yaklaşık beş dakika sonra “anneeeee, konsere gidebilir miyiiiizzzz ben baktım bilet var senin biletix şifren neydii”…(Ödev yapıyordu oysa!!!)

Neyse, bilet de bakmış pek istekli.. Önceki gün doğum günüydü. Kırmayayım, sevinsin istedim. İşte hep böyle başlıyor kapasite üstü sabır ve esneklik hikayelerimiz! Aldık biletleri. Yerinde duramıyor. Ertesi günü sınavı var, uyuyamıyor. Kulaklarında kulaklık, JB’nin evdeki akustik versiyon şarkılarını değil You Tube versiyonlarını dinliyor, tekrar tekrar.

Konser günü, öğleden sonra okuldan erken çıkma talebi kesin olarak onaylanmadığı halde sabah 10,  11 ve en son olarak 12:45’de okuldan erken çıkmak için telefon ederek izin istedi. Sonuncusu, “ama lütfen anne ben dayanamıyorum” biçimindeydi… !?%! Metro ile başlayan yolculuğumuzda JB tişörtü, şapkası ve pankartları ile seyahat eden çocuklarla tuhaf bir yakınlaşma yaşadı:

Kızım     : Konsere mi?(Naber kanka tarzı, girişken)

Kız          : Evet, sen? (iyidir kanka der gibi)

Kızım     : Evvet! (sincap sıçrayışı)

Kız        : İyi o zaman tamam (anladın sen tarzı, karşılıklı kıyafetler incelenir, gözlerde pırıltılı kırpışmalar)

Kızım     : Hmm hmm (karşılıklı kıkırdama, sohbet biter)

Haklılar belki de, ne diyor JB:

“Senin herşeyin olmak isterim, hey kız! Seninle konuşmama izin ver”

Stadın dışında binlerce biber ile kapıların açılmasını bekledim. Yaş 020520132796ortalaması on üç bilemedin on dört. Yirmi beş kıza bir erkek düşüyor, ağabeyleriyle gelen kız grupları, başlarında bir veliyle gelen sınıflar da cabası… Kalabalıkta nefes almak zor, kapılar açılmış ama tek tek beden ölçülerimizi alıyorlar adeta. Hava alanı güvenliğinden daha sıkı, dakikada bir kişi belki geçiyor. Bir saat süren eziyette izdihamın etkisiyle kızımla birbirimizden bir helezona kapılarak uzaklaştık. Ben bir kapıdan o başka bir kapıdan güç bela geçtik sonra.

Stada  girince dikkatimi ilk çeken tüm çimlerin plastik bir 020520132807kaplamayla örtülmüş olmasıydı, en azından bir süre için. Kızım edindiği arkadaş grubuyla bana el sallayarak veda etti. Biçare ve tansiyonu kaymış bir biçimde içecek bir şeyler aradım. Uzun çabalardan sonra kantinde sıra bana geldiğinde önüme geçip su almak isteyen yirmi beşinci biberi fırçaladım. “Git önce fiş al sonra soldan sağa sırayı takip et ve git sıranın sonunda dur” … Başım dönmüş, midem bulanmış, hiç iyi değilim. Büfeciye dönüp aynı şiddetle “milli içkimizden istiyorum” dedim. Adam şaşkın bakınca “tansiyonum oynadı da” diye açıkladım.

Konserin başlamasına daha var, oyalanmaya başladım. Etrafımdaki ilginç şeyleri görmeye başladı gözlerim. Fotoğraf çektim, sohbet bile etmeye başladım. Biri Ankara’dan gelmiş, kızı ile. Kızı heavy metal dinlermiş, bateri çalarmış.

Ben       : JB de mi dinliyor?

Kadın    : Evet JB de dinliyor, ayrıca piyano da çalıyor kızım

Ben        :Güzel güzel (sessizlik) Maşallah!

Biri Sakarya’dan gelmiş, annesi babası ve kardeşi de onu yalnız bırakmamışlar. Çok olgun görünümlü, tatlı bir genç kız. Ta ki konser başlayıp kendini kaybettiğine tanık olana kadar. Dakikada iki sefer elleriyle uzun ve dalgalı saçlarının geriye geriye attı, çığlıklar atarak.

“Herşey sana bağlı, müzik seni ne zaman harekete geçirirse”

Biri Maltepe’de oturuyor, bugün ilk defa metroya binmişler. Arkasından unuttuğu çantasını vermek üzere koşturdum.

Bir çocukla tanıştık, “çakma JB” taktı kızım adını. Herkes onu yanına çağırıyor, o da fotoğraf çektiriyor. Ne bunalım bir durum tanrım, “gibi” olmak! Ne yapıyorsun diye soruyorum, liseden terkmiş. Üstü kapalı olarak makine atölyesinde çalıştığını söylüyor.

konserKonser başladı, yaklaşık dört buçuk saatlik bekleyişimiz sırasında çimlerin üzerinde plakaları önce çocuklar derken bir süre sonra büyükler de bir bir çıkarıp tek tek ayırmaya ve daha sonra üst üste koyarak yaptıkları kulelerin üzerlerine çıkmaya başladılar. Etrafımda avatarlar, iyice küçük ve bunalmış hissettim kendimi. Kaçış yolları ararken kızıyla gelmiş bir arkadaşım beni kurtardı, kızımı ona emanet ettim. Ve stadın dışına çıktım. Kaldırıma oturdum, başımı ellerimin arasına alıp müzikten daha çok duyduğum çığlıklar, enerji boşalmaları ve ağlama krizleriyle ezilen beynimi toparlamaya çalışırken sedyeyle bir kız çocuğunu ambulansa taşırlarken gördüm. Ambulansın kapıları açıldı, içerideki görevli “burası dolu, diğerine git” dedi. Önde bir ambulans daha varmış, sedye devam etti. Kapısı açık kalan ambulansın içinde iki tane kız çocuğu yatıyor, biri de oturuyordu. Serum bağlıydı. İçime fenalık geldi, kalktım kızımın yanına dönmeye çalışırken duvar dibinde bir kız gördüm, bir yakınını kaybetmişcesine hıçkıra hıçkıra ağlar durumda. Eğildim, konuşamıyor. Yardım ettim, bir süre nefes egzersizi yaptırdım.

Ben        : Yavrum neden ağlıyorsun?

Kız          : Bu şarkıyı çok seviyorum (belli ki onu derinden etkileyen sebepleri var)

“Beni sevdiğin sürece beş parasız, aç ve evsiz kalabiliriz”

Ben        : O halde kalk ve gidip izle, bu anı kaçırma!

Kız          : Tamam (kalktı, ilerledi)

Bir kaç adım sonra bana döndü ve teşekkür etti…

CIMG4500Tüm şarkıları ezbere söyleyen İngilizceyi sökmüş bir Türk gençliği, JB aşığı kızlar, başlarında kep ve kurdele bağlı pankart gibi yüzler, orantısız vücutlar ve özenilmiş giyim tarzları, babalarının sırtlarında izleyen 7 yaş altı çocuklar, arkadaş gruplarıyla gelen delikanlılar ve çığlık çığlığa yerlerde tepinen 10 yaş altı kız çocukları gerçekten bir şeye bağlanmanın ne demek olduğunu hatırlattı bana. Çocukluk ve gençlik yıllarımızda bağlandığımız ve ulaşılması imkansız görünen değerleri. JB çocuklar için bir değer, çocuklar şarkılarında kendilerini buluyorlar, onunla birlikte büyüyorlar. Onu sosyal medyadan anında takip ediyorlar. 80 ve öncesinde çocuk olanlarımızın sahip olmayı hayal bile edemeyeceği imkanlara sahip bugünkü çocuklar.

İmkanlar güzel, gönül ister ki yarın işlerine güçlerine ve aydınlık günlere giden yoldaki ilkelerine de aynı şekilde bağlansınlar.

Kızım, konserden  sonra aklına takılan bir soru ile  geldi; neden konserde bizi demirlerle ayırmışlardı, herkes eşit değil mi ?  

Biberlerin ezbere söylediği şarkıyı dinlemek için(İstanbul kaydını maalesef yükleyemedim, ama aynı biber:) 

Cesaret

“Rahat rahat otururken nereden çıktı şimdi, neden bu işe girelim ki, ne gerek var! Üstelik kimsenin ihtiyaç duymadığı bir şey bu, kimse almaz ki!” demişti  Wozniack, Steve Jobs’a. Kimsenin bir bilgisayara  ihtiyacı yok… Oysa Jobs’ı inandıklarından vazgeçirmek imkansıza yakındı. 12 yaşındayken frekans sayacı devreleri yapan ve ihtiyacı olan parçalar için telefon rehberini açıp HP’nin başındaki Bill Hewlett’i arayan Jobs, 20 dakikalık bir telefon konuşması sonunda sadece parçaları temin etmekle kalmamış, aynı zamanda o yaz HP’de çalışma imkanı da bulmuştu. Kişisel sözlüğünde “vazgeçmek” kelimesi yer almayan Jobs, nitekim Woz’a şöyle cevap vermişti: “insanlar hiç görmemiş oldukları bir şeyi nasıl isteyebilirler ki?”

Bu yaz vizyona girecek Jobs filminden kısacık da olsa bu sahne bir fikir veriyor.

Gittikçe daha hızlı, daha dikkatli ve rekabetçi olan günümüz yaşamında risk almaya duyduğumuz istek bizi konfor alanımızdan uzaklaştırıyor. Rahat olduğumuz alandan rahatsız olabileceğimiz bir alana adım atarken birçok belirsizlik ile karşılaşıyoruz çünkü.

Üniversite için alışmış olduğu hayat düzeninden çıkarak yeni bir şehre ve koşullara cesaretle adım atan bir çok kişiden biriyim, hayatımda aldığım ilk büyük risktir.  Daha büyük, daha karmaşık ve hatta kendi dilinden konuşmayan dünyada psikolojiniz üzerine şok etkisi yaratıyor bir süre. Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki değerli amaçlar rahat rahat otururken gerçekleşmiyor. Yeni fırsatları ancak güvenlik alanımızdan çıktığımız zaman yaratabiliyor, beceri kazanabiliyor ve etkisini büyütebiliyoruz.  Bugünün dünyasında; Değişimi kucaklamadıkça, başarısızlık riskinden rahatsız olmadıkça başarı kazanmayı umarak veya hayal ederek yaşamak mümkün değil.

Kuşkusuz, “başarısızlık korkusunun mu” yoksa kaybetmekle yüzleşmenin ağırlığının mı harekete geçmemizi engellediğini ve bizi konfor alanımıza çivilediğini sorgulamakta fayda var.  İlerlememizi sağlayacak bağlantıları, ilişkileri kurmamızı ve istediğimiz etkiyi sağlamamızı engelleyen kendimiz miyiz acaba?

Belki birkaç soruyla kendimizi değerlendirebiliriz:

  • Sorunlarla karşılaştığım zaman hep aynı çözüm yollarını mı kullanıyorum yoksa yeni çözüm yolları deniyor muyum?
  • İçinde bulunduğum koşulları değiştirebilmek ve iyileştirebilmek için yeni fırsatları proaktif olarak  araştırıyor muyum?
  • Açık ve savunmasız olma riskini alıyor muyum yoksa gururumu ve gücümü korumaya mı çalışıyorum?
  • Gerçekten ne istediğimi soruyor muyum yoksa sadece insanların bana ne verebileceğini mi düşünüyorum?
  • Başkalarının benim yeteneklerimi görmeleri için çaba gösteriyor muyum yoksa çalışmalarımın fark edilmesini mi bekliyorum?
  • Dudaklarımı ısırıp sesli düşünerek acaba her şeyi sürekli eleştiriyor muyum?

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, risk almayı istemek her şeyi deneyeceğiz anlamına da gelmiyor! Başarılı insanların hayatlarına bakalım – hatta en yakın kendi başarılarımıza bakalım- ortak bir özellik başarının garanti edildiği bir vaat ile karşılaşılmamış olmasıdır! Çünkü dikkat ederseniz hiçbir zaman başarı bize vaat edilemez, başarıyı biz yaratırız.

İzlediğim bir filmde, baba oğluna hayatını değiştiren “o önemli kararı” 20 saniyelik bir delilik anında aldığını söylüyordu. Harekete geçmek için yeterli bir süre, fazla düşünürsek konfor alanımızdan çıkamıyoruz..

Şimdiden düşünün, on sene sonra ne yapıyor olacaksınız? Kiminle, kimlerle? On yıl içinde nasıl biri olmak istiyorsunuz? Bugünden itibaren on yıl içinde olağanüstü başarılara imza atmış insanlar olacak. Kim olduklarını şimdi bilemiyoruz ama bir şey biliyoruz ki konfor alanlarından çıkmamış insanlar olmayacaklar. Tersine, her şey yolunda giderken bile kendilerini esnetmeye devam eden ve başaramama riskini, hatta “aptal görünme” riskini alan insanlar olacaklar. Hiç risk almamanın en büyük risk olduğunu bilecekler.

Soru şu, siz 20 saniye için rahatınızı bozar mısınız?

Steve Jobs’un 1990 yılında çekilen az sayıda röportajından biri olan “lost interview’ı seyretmek için tıklayın

Esin kaynağı: Forbes / Margie Warrel “why getting comfortable with discomfort is crucial to success”

Asla elimi bırakma

Görsel

Tüm çocuklarımızın ve ulusumuzun “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlu olsun.

Her 23 Nisan’da neşe dolmak adettir, kaynaştırmıştır bizi birbirimize bu neşe. Farkında olmadan ezberlemişizdir güfteleri hazırlanmışızdır coşkuyla günlerce törenlerimize ve kıskandırırcasına serpilmişizdir  gökkuşağına karşı! Sıra sıra olup ellerimizdeki kağıttan Türk bayraklarını yırtılana kadar savurmuşuzdur. Okulumuza gelen yabancı ülkelerden çocukları içimize almış, şarkılarımız ve danslarımızla bu günün neşesini kanıtlarcasına eğlenmişizdir.

Adettir ziyaret etmek Ata’mızı her bayramda, ve bu bayramda da gitmişizdir ona. Bu sefer kalem tutan küçük bir el yazmıştır: “Atam hiçbirşeyin imkansız olmadığını biliyorum, bunu da aşacağımı biliyorum çünkü sen yanımdasın” Ana babası hayatta olmayan küçük elden sonra bir başka küçük kalem de şöyle yazmıştır: ” Atatürk seni ziyarete geldim, senin bizlere emanet ettiğin değerleri okuyorum. İyileşip okuluma geri döndüğüm zaman en güzel şiirleri ben okuyacağım bayramlarda, söz veriyorum” Lösemi hastası bu küçüğün hayata rağmen gücü, küçük Nermin’i de cesaretlendirmiştir: Nermin, kendisine gönderilen tekerlekli sandalyesi sayesinde özgürce gidebilmiştir Ata’nın huzuruna ve heyecandan titreyerek yazdığı notunda, Ata hiçbir engeli tanımadığı için onu örnek aldığını yazmıştır.

Yukardaki fotoğrafta bu çocuklarımızı görebilirsiniz, geçen hafta gittiler ziyarete Anıtkabir’i.

Evlerine, yuvalarına, hastanelerine döndükleri gece yorgun bedenlerini yataklarına bırakıp dinlenirlerken girdi Ata rüyalarına.

Cevap olarak dedi ki:

“Çocuk! Asla elimi bırakma, düşme karanlıklara”