Güneşle

Öne Çıkan

Hafta başlıyor hafta ilerliyor, bitiyor. Hafta dediğin şey aslında zamanı planlamak için uydurulmuş bir düzen değil mi, ya günler? Mesela Pazar günü? Pazar günü aslında güneşin doğduğu, taşkın nehir sularının kabarcıklarının havaya karıştığı, bir yuvarlak masanın veya bir ağacın etrafında şanslıysak bir araya toparlandığımız muhteşem bir gündür. Tek farkı diğer günlerden; İnsanın öncelik ve sorumluluklarını kendisinin belirleyebilmesidir.  Peki Salı nedir? – Haftanın ikinci günü müdür? Ya Çarşamba nedir? – Hafta ortası mıdır? Neye göre nasıl kim neyi ortalar anlam veremem de Perşembeye doğru tuhaf bir rahatlık içine girerim. Hele de Cuma, ah o cumalar yok mudur.  Cuma’ları öğrenilmiştir, az çalışılır hatta bazı ülkeler tatildir. Yİne de Pazar günü , Çarşamba ve Perşembe ya da Cumartesiye karışabilir. Günler aynıdır aslında ve birbirlerine karışabilirler. Aslında gece ile gündüzden, nefes aldığımız her saliseden daha belirleyici hiç bir şey olmamalıdır. 

Gün dediğin; Güneşin batışıyla ayaklarını uzatıp bugünü de huzurla, sağlıkla geçirdim demek değil midir? Bu huzura sahipse insanın kendini mesut hissetmesi değil midir? Günler olmasaydı da bir şey olmazdı, sınırlar gibi, sessiz kalmasaydı günler; Tarih tersine yazılabilir ve en iyi zaman sabit kalabilirdi (mesela antik çağ) niye bu kadar hızlı ilerledi ki her şey! İyi mi şimdi….Şu ölümlü dünyada, yaşadığımız dünyadan istediklerimiz, sömürümüz bir türlü bitmiyor…

Sınırlar olmasa ne olurdu? Efendim, kuzey Avrupa coğrafyasındaki ağaçlar benim sınırımda değil. Onları sevemem mi diyecektik? Oralardaki insanlardan, kedilerden kendimizi farklı mı görecektik? Peki ya günlere sorsaydık, farklı mı sizin gününüz acaba?

Güneş doğudan doğar batıdan batar. Sen hangi gün var olursan ol, yaşamı hissetmedikçe, senin ve sınırların bir anlamın yok derlerdi. Sen hangi gün ölürsen öl, senin ve sınırların bir anlamı olmayacak derlerdi. Güneş de göz kırpardı günlere ve gecelere ve de sınırlara. Yaşamın yirmi dört saatine, yılın üç yüz altmış beş gününe, senin varlığınla bütün varlıklara.

Bu sabah, günüme başlarken kulağıma bir nefes üfledi güneş, bir şarkı mırıldandı ağaçlar ve ardından kuşlar.  Gün boyu mırıldandım ben de içimden. Güneşle,

Ca

Kite Runner

Öne Çıkan

One of my favourite writer is Khaled Hosseini, I was very impressed by his book “The Kite Runner”. While I was listening and reading the news, looking at social media and reactions of people I know, I suddenly read his message to world; Telling that he has a first cousin in the city of Herat in Western Afghanistan, that they grew up together in the 1970s. Remembering that they used to play 45 RPM records and danced together. They havent seen each other in nearly fifty years. And that little girl was always remembered as a bright young woman with green eyes and freckles, and a warm, contagious smile. After a terrifying phone call, Hosseini was writing these words and the words were turning into tears. This was yesterday, a day from 2021, August.

“It may be unfair, but what happens in a few days, sometimes even a single day, can change the course of a whole lifetime…”

Keeping track of the daily practice of Sharia today, Afghanistan is radically changing back to its sharian history as if to repeat itself. What happened in the sharian history can be metaphored like a bleeding uterus as in most of the middle east countries. It is always war against everybody and the price is always paid by people. Poverty, worthlessness, terror, broken health system and lost values of culture and civilisation, education. Banned women from work, girls from going to school and all walks of life, obligations for women to veil, and for men to wear a skullcap and beard. Sentences starting from 6 months, prisons, executions, punishments in public (hand cuts for different reasons) No information, media, press, all kinds of broadcasts, internet and transformation into the darkness. No picture, no photograph, no book – only regilious content or heavy sanctions can be imposed on those who do not go to the mosque, madrasah. Everybody is Enemy.

“People say that eyes are windows to the soul.”

Plato (Plato- 428-348 BC) has a “cave analogy”; A group of people living in an underground cave. They only can look at the dark stone wall of the cave with their hands and feet are tied, turned their backs to the entrance of the cave. They see some images on the cold dark stone walls they look at. Eventually, these are the shadows created by the entrance and some images are reflected on the wall. These images are their only reality. They have always sat like this for their belief system since they’ve known themselves, thinking that the one and only reality that exists is their reality. A belief system that only looks at one direction. A belief system can easily produce horror and anger. A belief system that disables freedom of choice and nature of life. A belief system that leads its believers to make sacrifices with their own life. Worthless of being, life and joy. This cave is created by man himself and the man can only exist in the cave. Nothing is important than this cave.

“I want to tear myself from this place, from this reality, rise up like a cloud and float away, melt into this humid summer night and dissolve somewhere far, over the hills. But I am here, my legs blocks of concrete, my lungs empty of air, my throat burning. There will be no floating away.”

Millions of people have become refugees as a result of the civil wars. Many thinkers, writers, composers, artists and people expressed their psychological traumas in their literary works in the countries they went to, if they could make it. Many of the poets, film makers , photographers told stories about these traumas for decades. They reflected the dramas in question, which took place in the world, in bleeding countries ; with all their reality in their works. They told the painful events that took place. They reflected these pains from a child’s eye, in all emotions but mostly pain. The topics that these human beings were touched on in their works and consisted of issues such as discrimination, violated human rights,massacres, rape, violance, freedoms taken from people and hopelessness. Every kind of wars reincarnated the cave of the modern age. They, and the Afghan people as a whole, deserve better than this.

“She said, ‘I’m so afraid.’ And I said, ‘why?,’ and she said, ‘Because I’m so profoundly happy, Dr. Rasul. Happiness like this is frightening.’ I asked her why and she said, ‘They only let you be this happy if they’re preparing to take something from you.”

All quotations in this essay are taken from ― Khaled Hosseini, The Kite Runner https://en.wikipedia.org/wiki/The_Kite_Runner

Peace at home, Peace in the world. This is my prayer.

Stay with love,

Ca

Uçurtma Avcısı

Öne Çıkan

En sevdiğim yazarlardan biridir Khaled Hosseini, “Uçurtma Avcısı” kitabından çok etkilenmiştim. Geçtiğimiz günlerde Afganistan ile ilgili haberleri dinlerken ve okurken, sosyal medyaya ve tanıdığım insanların tepkilerine bakarken bir anda Hüseyni’nin dünyaya mesajını okudum; Hüseyni; Batı Afganistan’ın Herat şehrinde bir birinci dereceden kuzeni olduğunu, 1970’lerde birlikte büyüdüklerini anlatan, 45 RPM plak çaldıklarını ve birlikte dans ettiklerini hatırlayarak, neredeyse elli yıldır birbirlerini görmediklerini ve o küçük kızı her zaman yeşil gözlü, çilli, sıcak, bulaşıcı bir gülümsemeyle parlak bir genç kadın olarak hatırladığından bahsediyordu. Kuzeniyle yaptığı korkutucu telefon görüşmesinin ardından, sözleri adeta gözyaşlarına dönüşüyordu. Bugünlerde, 2021’den bir gün, Ağustos.

 “Adaletsizce olabilir ama birkaç günde, hatta bazen tek bir günde olanlar, bütün bir ömrün gidişatını değiştirebilir….”

Bugün şeriatı günlük yaşama uydurmaya çalışan Afganistan, kendisini tekrar edecekmiş gibi radikal bir şekilde tarihine geri dönüyor. Şeriat tarihinde yaşananlar, çoğu Orta Doğu ülkesinde olduğu gibi, kanayan bir rahim gibi metaforlaştırılabilir. Her zaman herkese karşı savaş vardır ve bedelini her zaman insanlar öder. Yoksulluk, değersizlik, terör, bozuk sağlık sistemi, kültür ve medeniyetin, eğitimin kaybolan değerleri yüzyıllarca geriye götürür toplumu. Kadınların çalışması, kızların okula ve her türlü yaşam alanına girmesi, kadınların başörtüsü, erkeklerin takke ve sakal giymesi yasaklanmıştır. Altı aydan başlayan cezalar, cezaevleri, infazlar, alenen cezalar (farklı nedenlerle ellerin kesilmesi) Bilgi, medya, basın, her türlü yayın, internetin yasaklanması ve karanlığa dönüşüm. Resim yok, fotoğraf yok, kitap yok – camiye, medreseye gitmeyenler için ağır yaptırımlar uygulanabilir. Şeriat kurallarına uymayan herkes düşmandır.

 “Gözler insanın ruhuna açılan penceredir.”

Platon (MÖ 428-348) bir mağara benzetmesi yapar; Yeraltı mağarasında yaşayan bir grup insan elleri ve ayakları bağlı, mağaranın girişine sırtlarını dönmüş halde mağaranın karanlık taş duvarına bakmaktadırlar. Baktıkları soğuk koyu taş duvarlarda bazı görüntüler görürler. Sonuçta bunlar girişin yarattığı gölgelerdir ve bazı görüntüler de duvara yansır. Bu görüntüler onların tek gerçekliğidir. Kendilerini tanıdıklarından beri inandıkları sistemde böyle oturan, var olan tek gerçeğin kendi gerçeklikleri olduğunu düşünen, sadece bir yöne bakan bir inanç sistemi. Bu inanç sistemi kolaylıkla korku ve öfke üretebilir. Seçim özgürlüğünü ve yaşamın doğasını devre dışı bırakır, inananlarını kendi hayatlarından fedakarlık yapmaya yönlendirir, varoluş ve yaşamın, yaşam coşkusunun hiçbir değeri yoktur. Bu mağarayı insanın kendisi yaratmıştır ve insan ancak ve sadece mağarada var olabilir. Hiçbir şey bu mağaradan önemli değildir.

 “Kendimi bu yerden, bu gerçeklikten koparmak, bir bulut gibi yükselip süzülmek, bu nemli yaz gecesinde erimek ve uzaklarda, tepelerin ötesinde bir yerde erimek istiyorum. Ama buradayım, bacaklarım beton yığınları, ciğerlerim havasız, boğazım yanıyor. Uçup gitmek olmayacak.”

Milyonlarca insan iç savaşlar sonucu mülteci durumuna düştü. Pek çok düşünür, yazar, besteci, sanatçı ve insan, gittikleri ülkelerde, eğer yapabilirlerse, yaşadıkları psikolojik travmaları edebi eserlerinde dile getirdiler. Şairlerin, film yapımcılarının, fotoğrafçıların çoğu onlarca yıldır bu travmalarla ilgili hikayeler anlatıyor. Bu dramları dünyadaki kanayan ülkelerden yansıttılar, tüm gerçekliğiyle. Yaşanan acı olayları anlattılar. Bu acıları bir çocuğun gözünden tüm gerçekliğiyle ve en çok da acıyla yansıttılar. Bu insanların eserlerinde temas ettikleri konular ayrımcılık, insan hakları ihlalleri, katliamlar, tecavüz, şiddet, insanlardan alınan özgürlükler ve umutsuzluk gibi konulardan oluşuyordu. Her türlü savaş, modern çağın mağarasını yeniden canlandırdı. Geçmişte olduğu gibi ve şimdi de dünya ve bir bütün olarak Afgan halkı bundan çok daha iyisini hak ediyor.

 “ Çok korkuyorum’ dedi. Ben de ‘neden?’ dedim, o da ‘Çünkü çok mutluyum Dr. Rasul’ dedi. Böyle bir mutluluk korkutucu.’ Ona nedenini sordum ve ‘Bu kadar mutlu olmana ancak senden bir şey almaya hazırlanıyorlarsa izin veriyorlar’ dedi…”

Bu makaledeki tırnak içindeki tüm sözler Khaled Hosseini, The Kite Runner kitabındandır. https://en.wikipedia.org/wiki/The_Kite_Runner

Yurtta barış ve dünyada barış da benim duamdır.

Sevgiyle,

Ca

Bilinç

Öne Çıkan

Yaşanmamış yaşamlar dünyadaki bütün kötülüklerin ve savaşların temelidir der Erich Fromm* ve Doğan Cüceloğlu, bir başarıdan bahseder, mesela; “Hepimiz öleceğiz” der, “ben yaşlanacağım doktora gideceğim ve bir gün diyecek ki bana doktor -hocam sizin kitapları çok seviyorum keşke elimden bir şey gelse ama üç ay ömrün kalmış helalleş” Helalleşiyorum, ve hatta gidiyorum kendime mezarlıktan bir yer alıyorum, mezar taşımı yazdırıyorum, ardından da şu soruyu soruyorum kendime: Ulan.. sen Silifke’de Mukaddem Mahallesi no 11 de doğdun, 11 çocuklu bir ailenin 11 numaralı çocuğusun, yaşadın ve üç ay sonra öleceksin. Ne yaşadın? Bu senin hayatın mıydı? Hakikaten yaşadım mı?

-İçimden geçiriyorum, diyorum ki “yok be..aklıma bile gelmedi, ben ömür boyunca başkalarının benden beklentilerini yerine getirmek için çabaladım, şimdi de ölüyorum! (Yaşanmamış Yaşam / Erich Fromm)

Oğul, bu tüm birikimim geleceğin için…

Bütün benliğiyle başkalarının ihtiyaçlarına destek vermeyi hedef edinen kişilerde, zaman zaman fedakarlık davranışını gözlemleriz. Fedakarlık, “feda etmekten” gelir, kendinden vazgeçmek ve feda etmek. Oğlum, senin için yemedim içmedim tüm birikimimi veriyorum, hepsi senin……………….” Baba ben nefes alamıyorum, sen ne diyorsun! “Kendinden çok başkalarını önemseme davranışı onurlu olduğu kadar risklidir, kendinden çok başkalarını önemseyen insan, başkalarının ondan beklentilerini yerine getirmek için çabalayıp dururken an gelip kimsenin kendisini umursamadığını sezgilerse, devran dönebilir ve kimseyi umursamayabilir. “Ben seni sildim”, “artık yoksun”, “defol” gibi ağır sözleri duyabiliriz kendilerinden.

Küçük Prens

Güncel konu ise; Bazı insanların kendilerini başkalarından daha çok önemseme eğiliminde olmalarıdır. Bu insanlara başkalarını önemsemeyi öğretmek deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Hep önemsermiş gibi görünseler de kendilerini düşünmekten asla vazgeçmezler. Duygusal zeka gelişimini, narsisizm tedavisini beklemek için oldukça zengin bir vaktimizin olması gerekir ve bu kişilerin liderlik basamaklarını İnsan Kaynakları olarak planlarken çok düşünürüz ve yüksek öngörü ile yaklaşırız. Dışardan işe alım süreci ise kılı kırk yararız, değerlendirmelerde kişinin kişisel özellikleri ön plana çıkar:

  • İnsan Odaklılık isteriz
  • Kırıcılık istemeyiz
  • Baskınlık istemeyiz
  • Otoriterlikten kaçınırız
  • Dogmatiklik asla istemeyiz
  • Sözünü Sakınmama (İletişim) dikkat ederiz
  • Motivasyonsuz Para Talebi asla
  • Duyarsızlık asla

Bunlar bir lideri bir kuruma yerleştirirken dikkate alarak kaçındığımız özelliklerden bazılarıdır. Bu özelliklerden her hangi birini biraz bile gösterse, kişinin lider pozisyonuna gelmesi için engel olabilir. Yönetsel görevlere geldikleri zaman başkalarının ihtiyaçlarını ve isteklerini görmezden gelen insanlar, başkalarına yardım etmeyi küçüklük alarak görebilirler. Başkalarını kırabilirler, canlarının istediği gibi davranabilirler, korkuları olur ve bu korkularından dolayı sevk ve idarelerinde bulunan herkesi korku yöntemiyle hizaya getireblirler. Aynı şekilde bu denklem, başkalarından yardım almayı küçüklük olarak görmek olarak da söylenebilir.

Liderlik yaklaşımında, sizi takip eden insanlar bulunuyor ise ve siz küçük ya da büyük bir liderlik etme konumundaysanız, ekibinizden, insanlarınızdan ve halkınızdan gelen tepkileri dikkate alarak düşüncelerinizi süzgeçten geçirir bir bilinçte olmanız faydalı olur. Lider, “benim neye ihtiyacım var, ne yapayım o zaman” dediği noktada sadece kendi ihtiyaçlarına odaklanacaktır ve baskın (dominant/dikta) olmaya meğil edecektir.

Lider, “ben nasıl daha iyi bir lider olabilirim, dediği zaman, konu insanlardan geçecektir, insanlar, halk sizi takip etmeden ancak kendinizin lideri olabilirsiniz, ki bütün liderlikler böyle başlar : biz buna Farkındalık/ Self leadership diyoruz. Ama bu yöneten insanlar için sadece ilk adımdır. İnsanlara vizyon sunan, kararlarını paylaşan, onları anlayan, hizmet eden (servant leadership) ve kuralların uygulanmasını sağlayan yönlendirici lider yaklaşımı, bugün küresel olarak kabul edilmiş bir kavramdır ve Türkiye’de çalışmakta olan on binlerce lider yöneticimiz bu küresel kavramların bilincindedir. Bilincin eş anlamı da vicdandır. Ancak yüksek ahlaki seviyelerde kişilerin yetkinliği olabilmektedir. Dürüst, Açık, Çevik, Belirsizlikle Mücadele Eden, İnisiyatif Alan, Sorumluluk Bilinci Yüksek (Sorumluymuş gibi görünmeyip elini taşın altına sokabilen), Zorluklarla Mücadele Etmeyi Seven, Hedefleri değerlerle hizalı ve bu doğrultuda bu hedeflere yönelik istekli, istikrarlı (hepimiz birimiz birimiz hepimiz anlayışı); yani Vicdanlı (Bilinçli)

Ez Cümle; Konu bir ağaç olursa ya da bir kelebek, bir keçi, bir arı, bir inek, bir buzağı, bir köpek, bir kedi, bir kuş, bir dana, bir kuzu, bir tutam çiçek, bir canlı ya da bir tutam oksijen; Binlerce kuşun toz bulutu haline gelmesini göz önüne alıyor, atların, ineklerin yanmasını, onlarla birlikte can vermeye hazır insanların yardım çığlıklarını görmezden geliyorsa ya da elinden geleni yapma inisiyafini almıyorsa, sahibi olduğu alanda altındaki statülerin kendisine tehlike yaratacağı inancına sahipse lideri yanlış yerleştirmişizdir. Düşünsenize, mesela yangın var, itfaiye lideri en deneyimli çalışanlarına izin veriyor. Çalışmayacaksınız diyor. Yangın büyüyor, büyüyor, büyüyor, bütün alanı kaplıyor, İtfaiye Lideri kendi koltuk korkusundan vazgeçemiyor. Tüm benliği ile kendi menfaatlerini düşünen insan için bilinç (conciousness) ve İngilizce olarak aynı ifade olan vicdan (conciousness) söz edemeyiz. Burada söz edebileceğimiz, bilinç noksanlığıdır. Oldukça üzücü değil mi?

Erich Fromm , insan benliği ve diğer yaşayan sistemler arasında içgüdüsel bir bağ olduğunu da ileri sürmüş bir sosyolog, felsefeci ve psikanalisttir. Edward O. Wilson (biyolog) Erich Fromm ile işbirliği yapan bir biyologdur. Fromm’un düşüncelerini geliştirerek “biyofili hipotezi” kuramını geliştirmiştir. Fromm, bu hipotezin en büyük destekçilerindendir ve “Yaşama Sanatı”, “Sevme Sanatı” gibi kitaplarının özünde, doğa ile ilişkili bağlarımızı temel alır. Bu hipotez, evrimsel psikolojiyi de desteklemek ve açıklamak için kullanılmıştır.

O zaman bu ekosistemde her birimiz birbirimizi duyabiliriz. Statümüzün sembolü anlamsızdır, tabakalaşma (stratification/statüler) önemini yitirir, her birimiz bir nar tanesi gibi olur, bir bütün olarak harekete geçer ve zorluklarla savaşır hale geliriz. Her bir vicdanlımız.

Doğada her şey kendi içinde çözülüyor…

Sevgiyle,

Ca

Kaynaklar:

Mağara

Öne Çıkan

Eflatun (Platon-M.Ö 428-348) ‘un bir “Mağara benzetmesi” vardır ; Yeraltında bir mağarada yaşayan bir grup insan düşünür. Bu insanları da, arkaları mağaranın girişine dönük olarak oturtur benzetmesinde, yalnızca mağaranın taş duvarını görebilmektedirler. Elleri ve ayakları da bağlıdır. Mağaradaki bakmakta oldukları bu duvar üzerinde bir takım görüntüler görürler, ışığın yarattığı gölgeler duvara yansır. Bu görüntüler tek gerçeklikleridir. Bir gölge oyunu gibi. Kendilerini bildiklerinden beri hep bu şekilde oturdukları için, varolan tek gerçekliğin gölgeler olduğunu sanırlar. Oysa, içlerinden birisi zincirinden kurtulsa ve bu gölgelerin nereden geldiğini araştırmaya başlasa mağara hala mağara mı olacaktır artık?

Doğa karanlık değildir, ancak düşünce karanlıktaysa her şey karanlıktadır. İnsan kendi mağarasını yaratabilir, ya da hikayesi bir mağarada başlamış da olabilir.

Adamlar milattan önce bu işlere kafa yorarken, insanların iç dünyasını anlamaya yönelik çabaların bir disipline dönüşmesi ancak 19.yüzyılın ikinci yarısında ele alınmaya başlanmış. Biyoloji ve fizik gibi doğa bilimlerinde kullanılan araç-gereçleri insanı incelemek için kullanmak istemişler. Böylece zihin, algı, hafıza, öğrenme kavramları üzerinde karanlıktan aydınlığa doğru bir yol izlenmeye başlamış. Psikoloji biliminin kuruluşu Wilhelm Wundt ile 1879 yılıdır… (büyük dedem doğar), 1979 (ben yedi yaşındayım geçişler baş döndürücü hızda), 2079 (en küçük torunum mağaradan kesin en önce çıkar)

Düşünüyorum da, felsefe olmasaydı psikoloji de olamazdı ama psikoloji olmasaydı felsefe de olamazdı… Değişen dünyadaki paradokslar geliyor aklıma ve sorguluyorum ister istemez, ses verin; soru geliyor:

Soru bir: Aydınlık mı Karanlık mı daha konforlu? Peki ya aydınlığın ve veya karanlığın zamansal dengesi (gece gündüz) bozulsa nasıl hissedersiniz?

Soru iki: Kendi görüşlerimden kesin/emin olarak mı hareket etmeyi yoksa öncelikle başkalarının görüşlerini almayı mı isterim?

Sevgiyle,

Ca

Virüs kaç akıl?

Öne Çıkan

Virüs kaç akıl… yani… açıkçası zihni sinir bir yazı notumu buldum, bir yere yazmışım, bulunca önce ne zaman yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra hangi zihin durumumla yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra da bırak bu analitik çabalamaları koy gitsin dedim!

Bu virüs yaklaşık bir grammış. Bu 1 gram, yaklaşık 420 milyon ton insanı evine kapattı. Ozon tabakasını onardı. 1 milyar ton petrolü depolarda tuttu. 20 trilyon dolar kaynağı tüketti. 45 tane savaşı önledi. 100 milyon insanı işsiz bıraktı. Dünya üzerindeki toplam hava kirliliğinin %75’ini temizledi. Üretim ve tüketimi en alt seviyeye düşürdü, ülkelerin kapılarını kapattırdı ve bütün teknolojileri sarstı. Dünyanın gündemini değiştirdi, insanları eşit konuma soktu, sarstı, darmadağın etti.

Ve biz maalesef 1 gram bile akıllanamadık…

Paradoksal değil mi? Bazen çok az çok fazla olmuyor mu? (Less is more)

https://wordpress.com/block-editor/post/candanakkan.com/3669

Dipnot: Aziz Nesin’i saygıyla selamlatıyor bu haller.

Sevgiyle,

Ca

Dönüşen dünya ve Paradokslar

Öne Çıkan

Bugün su hakkında biraz daha kavramsal düşündüm. Doğanın üstesinden gelmek zordur ama doğanın bize öğrettiklerini uygulamak mümkündür. Su nereye gittiğini bilir. Su, örneğin bir kaya gibi engellerle karşılaştığında, bir kaya ile mücadele etmez, dağdan aşağıya doğru akmaya devam eder (hedef / vizyon). Diyelim ki su etrafından dolaşamayan bir yola tökezledi. Sonra birikir, çoğalır ve üzerinden akar veya kayayı damla damla delmeye başlar (sabır / değişime uyum) ve yoluna devam eder. “Sabır, gece gündüz dikenli gülü hayal edebilmektir,” diyor Shams’lı Tebrizi. Ve su hep akar, akar, bazen nehirlerde su birikintileri oluşur ve çamurlanmaya başlar. Sonra dünden ayrılıp su gibi akmanız, yenilenmeniz ve yeni şeyler öğrenmeniz gerektiğini söylüyorlar. Su değişimi çok iyi tanımlar.

Değişen dünya ve yeni liderlik üzerine çalışırken, karşılaşılan hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne kadar zor olursa olsun … Benliğimiz ve yaşam yolumuz bilgiden uzak kalırsa ve kendimizi sorgulamazsak, bu kaçınılmaz olarak beslediğimiz diğer konuların yanlış yapısı olacaktır. Bu nedenle kişisel bilgi ve gelişimi bu yönde çok önemli buluyorum. Cahilce hareket edersek, bunun sonucunda olumsuz duygular davranışa dönüşecek zemin bulur. Sonuç olarak, hiçbir zaman tek bir yön (tek açı) yoktur. Bu nedenle, zaman zaman mevcut durumun üstüne çıkmak ve büyük resme yukarıdan bakmak için yeterince geniş bir açı elde etmek faydalı olabilir. Biz yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz olayların ve durumların sadece kendimizi etkilediğini düşünecek kadar bencil olamayız. Sadece kendi doğruluğumuz ve çok fazla şey bizi durduğumuz yerde ileri geri dolaştırır. Yukarıdan bakarsak (uzaklaştırırsak), mevcut durumumuzdaki diğer faktörleri görebilir ve resmin tamamını görebiliriz. Kulağımızı ve gözlerimizi açarsak ve başka fikir ve görüşler alma eğiliminde olursak, kendi fikir ve fikirlerimizle karşılıklı bir denge kurabiliriz.

Batı bilimi, yaşamın belirli yönlerini gözlemlemeye ve faktörleri belirli olaylara göre ayrıştırmaya çalışır. Ying-Yang Teorisi de gözlem ilkesine dayanmaktadır. Ancak, faktörleri izole etmek (izole etmek) yerine evrensel faktörleri belirlemeye çalışır. Yin-Yang Teorisi, fizik, tıp ve psikoloji gibi çeşitli alanlara eşit şekilde uygulanan evrensel, gözlemlenebilir doğa prensiplerini tanımlar. Paradoks Teorisi aslında Carl Jung’un kendi teorilerini geliştirirken yoğun bir şekilde çalıştığı Yin-Yang Teorisi’nin psikolojisine bir uygulamadır. Yang dinamizmdir. Mesela güneş. Yin ölçülü olmaktır. Örneğin. Dinamik özellik, ılımlı özellik ile dengelenmemişse, kişinin olumsuz senaryonun her zaman ana nedeni olacağı tahmin edilebilir. Dolayısıyla, kendi doğamızda dualite dengesi önemlidir. Bu denge, davranışta olgunluğu gösterir. İki yön demek aslında paradoksal bir özelliktir. Birbirlerine zıt görünen ama aslında sinerjik olan özelliklerdir. Örneğin gece ve gündüz paradoksal bir özelliktir, birbirine zıt görünürler, ancak her iki özellik bir araya gelerek günü oluşturur. Fiziksel yaşamda gece ve gündüzün dengesi, bir günün güneş ve gece ile olan döngüsüdür ve karanlık, hayatımızdaki ışığın önemi kadar önemlidir.

Bir diğer paradoksal özellik ise çok sevdiğim sağ ve sol kol örneğidir. Kürek çekiyorsanız, sağ ve sol kolunuz arasındaki gücünüzün ve ritminizin dengeli olduğunu hayal edin, böylece istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Sol kolunuzun sağ kolunuzdan daha fazla çalıştığını hayal edin, böylece ulaşmak istediğiniz nokta sandığınızdan çok daha fazla olur.

Bu dengeleyici özellikler, bireyin farkındalık arzusuyla başladığı ve olgun davranışın aslında iki zıtın dengesinde olduğunu öğrendiği bir keşif ve gelişim yolculuğudur. Karşıtlıklar, çatışmalar ve dengesizlikler her yerde ve herkeste mevcuttur.

Yeni Normal?
Değiştir …. “Yeni normal” terimini çok anlamsız buluyorum. Eski olanın yeni olması için normal olan nedir? Normal olan nedir? İnsanları sınıflandırmaktan ya da sınıflandırmaktan uzaklaşmıyor. Tarih boyunca kriz, kaos ve yoksulluk gördük. Her birinden bir şeyler öğrendik ve tekrar bir araya geldik. Değerlerimizden vazgeçmedik, çalıştık, hedeflere göre yönetmeyi öğrendik. Kimse bizi dinlemese veya fikrimizi sormasa bile sorumluluk almayı öğrendik. Çünkü bir gemi kaptanı gibi nereye gittiğimizi bilmemiz ve sürekli yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyordu.

Bugün kafa karışıklığını vizyonla değiştirme zamanı. Çünkü değişen dünya ile nereye gittiğimizi bilmemiz ve yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyor. Önce bireysel, sonra ekip olarak, sonra organizasyon olarak. İster küçük bir ekip, ister büyük bir ekip, günün sonunda hepimiz aynı gemideyiz.

Vizyon sahibi olmak, vizyon geliştirmek ve yetkinlik geliştirmek için öncelikle kişilerin ve ekiplerin üzerinde çalışacağı alt yetkinlikler vardır. Bu yetkinlikler geliştirilebilir. Gelişim kişisel boyuttan takıma, ardından tüm organizasyona yayılır ve bir kültüre dönüşmesi hedeflenir.

Dogmatiklik, vizyonun önündeki en büyük engellerden biridir. Bilgi tek taraflıysa (sadece ben biliyorum), düşünme gelişimini durdurur, dolayısıyla kişinin her şeyi bildiğini düşünerek tatmin olduğu yanılsaması vardır. Başkalarını dışlar ve dışlama etkisi yaratır. Her şeyi bildiğimizi düşündüğümüzde hiçbir şey bilmediğimiz gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmazdır. Gemi hareket edemez. Ve ne yazık ki, zaman zaman hayatımızda en güçlü olduğumuzu düşündüğümüz yerde zayıflıyoruz. Kendi fikir ve düşüncelerimizi hissedeceğimize dair güvence hissi sol kolumuzsa, sağ kolumuzla dengelemek için diğer fikir ve düşünceleri dikkate almak vizyona netlik sağlayacaktır.


Sevgiyle kalın,
CA

Türk Kadını

Öne Çıkan

Bedri Rahmi Eyüboğluİslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasındaki eşitlik temel bir kuraldı. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlardı. Ülke yönetiminde de kadın, söz sahibiydi. Güçlü ve etkiliydi. Çok eşli bir yaşam yoktu, kadın ve erkek birbirine aitti.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başladı. Daha sonra; Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşandı.  Tüm bu dönemler,  kadınların toplumsal ortamdaki yaşamı ile ilgili çeşitli aşamaları da gündeme getirdi. İslâmiyet dönemi, Türk kadını açısından kritik bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsünü geriledi ve kadının rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlı kaldı. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayıldı ve saygı gördü.Aslında, bir konunun altını önemle çizmekte fayda var; İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanması Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmıştır.

İslamiyetin kabulü ile birlikte, Türk kadınının Türk erkeği ile eşit yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle, zekadan yoksun olduğu inancı yayılmaya başladı. Erkek egemen anlayışın mimarı tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğuda filizlenerek Anadolu’nun uygarlık yapısına karıştı. Oysa İslam, Arap toplumu kadınını bir eşya konumundan çıkararak haklarını tanımaya başlamıştı. Mesela, İslâmiyet’ten önce Arap toplumunda, kadın ailesi tarafından satılan bir eşya gibiydi ve evlilikten sonra da kocanın malı sayılırdı.  Kocalar, kayıtsız şartsız tek taraflı olarak karılarından boşanabilirlerdi. Zamanla, Türk kadınları, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başladı. Erkek çocukları, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişti. Evlilik ve boşanma konularındaki dini kurallar kadının aleyhine dönüştü ve miras ve mahkemede tanıklık alanlarındaki geleneksel hakları ise hemen hemen ortadan kaldırıldı. Kadınlar, tek başlarına bile sokağa çıkamaz oldu, vücutlarını tamamıyla örten ve çarşaf denilen bir manto giymek ve yüzlerini örten peçeyi takmak zorunda bırakıldılar. İslamiyetin kitabında, kadınların örtünmesi ile ilgili böyle bir açıklama olmadığı halde, kadınlar bu kurallara uyum göstermeye başladılar. Ayrıca bir süre sonra, insandan sayılmayıp, nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başladılar. Evlerine hapis oldular. Erkeklerle birlikte sosyal hayata katılamaz oldular. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrıldı. Ucubelere ayrılan yerler gibi. Genellikle kadınlar, sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebildiler ve ardından herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslekler sahibi de olamadılar.

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal yapısının gerileme nedenlerinin başında, kadının toplumdan dışlanmasını saymaktadır.

18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duydular. Bir “Batılılaşma” hareketi başladı. Kadın haklarım savunan ilk reformcular “Genç Türkler” oldu ve bunlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurguladılar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlandı. Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açıldı. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izledi. Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam (1939) Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiş çok değerli bir eğitimcidir. Annem(1946) Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu bir devlet sanatçısıdır. Büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir. 19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başladı. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlandı, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye idi. Arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip edecekti. Mesela, yazar Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasal bir lider olarak Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen ertesinde ortaya çıkan dramatik durum, kadınları evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamıştı. Kadınların alışageldikleri değerleri  geçerliliklerini yitirmeye başlamıştı.

Artık kadınlar da, erkeklerin yanı başında, dünya kamuoyunun karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını savunmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kadınlar gönüllü olarak savaşmaktaydı. Yine bu dönemde, Anadolu’da sadece kadınlardan oluşan ve amacı bağımsız bir Türkiye yaratmak ve bu devleti diğer Avrupa ülkelerine tanıtmak olan ilk cemiyetler de kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının gereğine inanmaktaydı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biridir. Böyledir, çünkü diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıdır. 1926 yılında yeni Medenî Kanunun kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiştir. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayıldı. Ardından, Köy Enstitüleri faaliyetiyle, toplumsal dengemiz yerini bulmaya başladı. Sadece eğitim, gelişim ve düşünsel verimlilik ile değil aynı zamanda kadın erkek eşitliğinin hakim olduğu bir ortam olarak da.

Büyük bir toplumsal devrim yaşandı Türk insanının tarihinde. Cumhuriyetin kurulması, ihtimali olmayan bir baba ile, annenin plasentasında oluşması bile mümkün olmayan bir bebeğin doğması gibidir. Bu bebek doğmuştur, aslında bu, tüm şartlara meydan okumadır. İçte ve dışta. Tüm şartlara. Bu aşktır. Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiştir. Ancak, hayatın matematiğini düşünürsek, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayarak, karşılaşabileceğimiz zorluklar olabileceğini biliriz. Cumhuriyet bebeğimiz de, güzel bir çocukluk döneminden sonra, çan eğrisinin etkisini hissetmeye başlamıştır. Yine içten ve dıştan her türlü etki, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamıştır. Çan eğrisi, matematiksel bakış açısında: her çıkışın bir inişi ve her inişin de bir çıkışı olacağının açıklamasıdır. Hayatı matematiksel açıklamak, teselli gibi görünebilir, ancak matematik hayatın kendisidir.

Cumhuriyet bebeğimiz bugün, 90 yaşındadır. Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 90 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. 2013 yılındayız, ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’ li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik. Tek parti, tek lider olan, ama mucizeler yaratmış olan bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk sonrası aynı kalibrede bir lider çıka gelemezdi zaten. İnsanların temel benzersizlikleri üzerine düşünürken, belki de en temel tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızdır, stratejilerimiz ya da… Ve hep böyle kalmalıdır.

Büyük ve zengin bir orman kurulmuştur, bin bir çeşit ağacın hüviyetinde.

Orman, gelecek nesillere verilecek en büyük armağandır.

Yaşamın dengesinde…

Yürüyen Ağaçlar-7