Yetenekleri Değerlendirmek

sedir1İş yaşamında çalışanlarınızı değerlendirmek, kurumsal dünyanın verimliliği ve verimliliğinin sürdürülebilirliği için önemlidir. Bu önem, üretim yaptığınız bahçenizde veya tarlanızdaki kaliteye gösterdiğiniz özenden farklı değildir… Eğer kumlu bir toprağa erguvan dikmek isterseniz, reddedecek ve tutunmayacaktır. Eğer bol gübreli bir toprağa çilek dikmek isterseniz ya da ahududu yine tutunmayacaktır.  Kalmayacaktır, gidecektir…

Bugün iş hayatında, çalışanlarımızı değerlendirmek her geçen gün daha öncelik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada, değerlendirmede en çok ihtiyaç duyulan alanlardan biri işe alım faaliyetleri olmaktadır.

Ne olacak, bakarız cv’lere, yaparız şöyle böyle, ya da dış kaynak yapsın… Oysa cv’lere bakarken organizasyonu düşünsek, toprağı düşünür gibi, bereketi düşünür gibi… Hangi yetkinlikler bizim için öncelikli ve önemliyse, hangi toprak türüysek ve nasıl daha iyi hayatta kalabiliyorsak, bu yöndeki “uygun” tohumlar ile bereketi planlamak gibi; Çalışanları da uygun pozisyonlara yerleştirebilmek, işe alırken doğru kararı verebilmek yaşamsaldır. Çünkü; bir kurumda “tutunan”, “kuruma bağlı” çalışanları seçebilmek, bir insan kaynakları bölümü ve üst yönetimin başarı kaynağıdır. İşini severek yapabilecek insanlar diğerlerine göre %75 daha iyi performans gösterirler. Her şey önce toprakla tohumun uyumuyla başlar. Seçilmiş insanlarıyla bir kurum, kurumsal hedefleri  doğrultusunda mevcut insan insan kaynağını doğru yönlendirebilmek ve geliştirebilmek için kaynağını ancak iyi tanırsa (analiz eder ve değerlendirirse) ne ekeceğini bilir. Eğer yanlış bir fideyi yanlış bir toprağa ekerse tutmayacağını tahmin eder.

Sayılı liderler hassasiyetle sarılmıştır bu mevzuya, nitekim bu sayede başarılı olmuşlardır. Mesela İacoca, Chrsyler öyküsünde sadelik ve içtenlikle anlatmaktadır ve Marcionne, Fiat ile ilgili olarak “Eğer çalışanlarımızın neyi başarabilip neyi başaramayacaklarını bilmeseydik asla bu yola baş koymazdık” demiştir. Neyin beceri, neyin uygunluk ve neyin risk olduğunu bilmek oldukça hassas bir konudur. Kaldı ki toprakta hangi bitkinin yetişebileceğini öngörmek gibidir. Elinizde bilgi yoksa bir hiçsiniz, deneme ve yanılma yöntemine tabisiniz! Ancak potansiyelinizi analiz eder ve değerlendirirseniz, hem işine tam uygun insanları hem de işinde en verimli olacak insanları belirlersiniz. Kimi geliştireceğinizi, kimi mutlu edeceğinizi ve kimi daha farklı işlere yönlendireceğinizi bilirsiniz.

Hem işe alım hem de gelişim odaklı çalışmalarda yeteneği iyi değerlendirmek kritik başarı faktörlerini yaratmanın ilk ve etkin bir kilometre taşıdır. Değerlendirmekteki amaç; İnsan kaynağının yetkinliklerini ve gelişim alanlarını anlamak, kurumu başarıya taşıyacak hedefleri ve başarıyı engelleyecek nedenleri anlamaktır.  Yanlış bir değerlendirmenin sonucu, hem kurumun finansal sonuçlarını hem de çalışan  bağlılığını  olumsuz etkiler. Doğru bir değerlendirme ile,  kurumun verimliliği artış gösterirken bu değer, paralel olarak çalışan bağlılığına da yansır. Organizasyonların her seviyesindeki çalışanlarına yönelik yetkinlik analizi ve yetkinliklere dayalı değerlendirme projeleri ile “gelişim haritaları” oluşur ve kurum, ihtiyaçlara yönelik etkin çözümler üretirken kendi gelişimine de yatırım yapar.

Belki bazen, çilek fidesi için karma toprak gerekir. Mevsimi gelince çokça çilek alabilmek için aylar öncesinden çalışmak gerekir. Büyüyen çam ağacının bazı dallarının biçilmesi büyümesi için gereklidir çünkü oksijen verir, heybetiyle tüm bitkileri gölgesinde korur. Sezonluk bitkiler de önemsiz değildir, renk verir, koku verir, neşe verir. Her şeyden önemlisi güzel ve sağlıklı bir bahçedir, bir de nereye ne ekeceğini bilen bir bahçıvan:)

Engellere Rağmen – Rem Dans

VB1Çalan telefon üniversite yıllarımdan bu yana arkadaşım Tuğçe’dendi. Rem Dans’ın gösteri tarihini haber veriyor, mutlaka gelmem gerektiğini yineliyordu. O kadar zor ki gitmem, aynı gün İstanbul’un bir diğer ucunda yurt dışından gelecek misafirlerimle çok önemli bir toplantım var. Yahu her şey aynı güne mi denk gelir diye hayıflanıyorum. Onları da al gel diyor.. Duralıyorum. Neden olmasın? Elini altına koyduğu taş o kadar ağır ki, benim ona verebileceğim hiç bir desteğin yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. O her ne kadar benim “onca işimin” arasında bir de kendisiyle ilgilendiğimi düşünüp mahçup hissetse de, onun o zarif ruhu beni onun için daha çok gayret sarf etmeye itiyor. Hemen bir kaç arkadaşımı arıyor, Rem projesinin dosyasını Tuğçe’den isteyerek haber değeri taşıyan bir konunun dikkate alınmasını istiyorum. Tuğçe Tuna, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Çağdaş Dans Ana Sanat Dalı Başkan Yardımcısı ve Avrupa’da isim yapmış bir sanatçı ve akademisyen. Hem Doçent, hem de bir girişimci. Yurt dışına göç etmek yerine ülkesinde kalmaya karar vermiş bir kişi. Rem Dans, kurucusu, yaratıcısı ve işçisi olduğu dans topluluğu. Rem Dans’ın “Farklı bedenlerle dans” projesinde amaç; Farklı fiziksel özellikleri olan kişilerle, bedenin düşünsel, duyusal ve plastik yapısına odaklanmak. Proje, bedenlerimize dürüst bir algı ile yaklaşmayı hedefliyor. En etkili iletişim dilimiz olan bedenimizin, %60 gibi bir oranı var sözlere, seslere göre. Eğer kalıplardan uzaklaşmayı amaçlıyorsak, bu iletişim dilimize ve bedenimize yansıyor. Tersine düşünelim; fiziksel engellere sahip kişiler de kalıplarından  uzaklaşarak ifadelerini yönlendirebilme biçimlerini yansıtamaz mı? DSC03954Rem Dans, bedeni; ‘yaşanılan, kişinin kendi politikasını sürdürdüğü sahip olunan tek gerçek alan’ olarak değerlendiriyor. 2001 yılından beri farklı fiziksel özelliklere sahip kişilerle birlikte ‘Farklı Bedenlerle Dans’ projesini yürütüyor. Düzenli atölye çalışmaları ve gösteriler gerçekleştiriyor. RemDans, 17 Mayıs 2015’te Caddebostan Kültür Merkezi’nde saat 20:00′de tekrar sahne alacak. 50 dakika boyunca bizleri engelsiz bir dünyaya götürecek, düşündürecek. fbdmay2013Projeyi destekleyecek bir sponsor arayışındayız, desteklenirse ve belki de bir firma olarak projeye sahiplenilirse “Sosyal Sorumluluk Projesi “olarak  “engellere rağmen” ideolojisini yaratacağız. Dans etmesem de projenin içindeyim, kim bilir belki ben de dans edebilirim sahnede bir gün:) Herkes dans edebilir… Güzel bir hafta ve desteklerinizi dilerim, Candan

Bir biber, bin biber

Geçtiğimiz gün, bağırmak ve nefes nefese kalmak suretiyle koşarak yanıma gelen 12 yaşındaki kızımdan Justin Bieber’ın (JB) “şu an” Atatürk  Hava limanına geldiğini öğrendim. “Eee” diye yanıtladım, ne yapabilirim ben o biberi?

Sincap sıçrayışıyla bir cevap geldi “hava alanına gidelim mi?”… “Olur canım, başka bir isteğin var mı,  istersen sen önce şu ödevlerini yap”

Yaklaşık bir saat kadar sonra aynı mizansen ile bu sefer şu soru geldi ”Şu an JB Cevahir’deymiş. Peki şimdi gidebilir miyiz?” .. Anlamsız bakan gözlerimi kaçırdım, kırmazsam kızı iyi olur, sonra da yarına yetiştirmem gereken önemli bir işim olduğunu söyledim.

Ertelemeyeceksiniz, neyi ertelerseniz sonradan başınıza daha büyük bir biçimde çıkageliyor. Çok gecikmedi, yaklaşık beş dakika sonra “anneeeee, konsere gidebilir miyiiiizzzz ben baktım bilet var senin biletix şifren neydii”…(Ödev yapıyordu oysa!!!)

Neyse, bilet de bakmış pek istekli.. Önceki gün doğum günüydü. Kırmayayım, sevinsin istedim. İşte hep böyle başlıyor kapasite üstü sabır ve esneklik hikayelerimiz! Aldık biletleri. Yerinde duramıyor. Ertesi günü sınavı var, uyuyamıyor. Kulaklarında kulaklık, JB’nin evdeki akustik versiyon şarkılarını değil You Tube versiyonlarını dinliyor, tekrar tekrar.

Konser günü, öğleden sonra okuldan erken çıkma talebi kesin olarak onaylanmadığı halde sabah 10,  11 ve en son olarak 12:45’de okuldan erken çıkmak için telefon ederek izin istedi. Sonuncusu, “ama lütfen anne ben dayanamıyorum” biçimindeydi… !?%! Metro ile başlayan yolculuğumuzda JB tişörtü, şapkası ve pankartları ile seyahat eden çocuklarla tuhaf bir yakınlaşma yaşadı:

Kızım     : Konsere mi?(Naber kanka tarzı, girişken)

Kız          : Evet, sen? (iyidir kanka der gibi)

Kızım     : Evvet! (sincap sıçrayışı)

Kız        : İyi o zaman tamam (anladın sen tarzı, karşılıklı kıyafetler incelenir, gözlerde pırıltılı kırpışmalar)

Kızım     : Hmm hmm (karşılıklı kıkırdama, sohbet biter)

Haklılar belki de, ne diyor JB:

“Senin herşeyin olmak isterim, hey kız! Seninle konuşmama izin ver”

Stadın dışında binlerce biber ile kapıların açılmasını bekledim. Yaş 020520132796ortalaması on üç bilemedin on dört. Yirmi beş kıza bir erkek düşüyor, ağabeyleriyle gelen kız grupları, başlarında bir veliyle gelen sınıflar da cabası… Kalabalıkta nefes almak zor, kapılar açılmış ama tek tek beden ölçülerimizi alıyorlar adeta. Hava alanı güvenliğinden daha sıkı, dakikada bir kişi belki geçiyor. Bir saat süren eziyette izdihamın etkisiyle kızımla birbirimizden bir helezona kapılarak uzaklaştık. Ben bir kapıdan o başka bir kapıdan güç bela geçtik sonra.

Stada  girince dikkatimi ilk çeken tüm çimlerin plastik bir 020520132807kaplamayla örtülmüş olmasıydı, en azından bir süre için. Kızım edindiği arkadaş grubuyla bana el sallayarak veda etti. Biçare ve tansiyonu kaymış bir biçimde içecek bir şeyler aradım. Uzun çabalardan sonra kantinde sıra bana geldiğinde önüme geçip su almak isteyen yirmi beşinci biberi fırçaladım. “Git önce fiş al sonra soldan sağa sırayı takip et ve git sıranın sonunda dur” … Başım dönmüş, midem bulanmış, hiç iyi değilim. Büfeciye dönüp aynı şiddetle “milli içkimizden istiyorum” dedim. Adam şaşkın bakınca “tansiyonum oynadı da” diye açıkladım.

Konserin başlamasına daha var, oyalanmaya başladım. Etrafımdaki ilginç şeyleri görmeye başladı gözlerim. Fotoğraf çektim, sohbet bile etmeye başladım. Biri Ankara’dan gelmiş, kızı ile. Kızı heavy metal dinlermiş, bateri çalarmış.

Ben       : JB de mi dinliyor?

Kadın    : Evet JB de dinliyor, ayrıca piyano da çalıyor kızım

Ben        :Güzel güzel (sessizlik) Maşallah!

Biri Sakarya’dan gelmiş, annesi babası ve kardeşi de onu yalnız bırakmamışlar. Çok olgun görünümlü, tatlı bir genç kız. Ta ki konser başlayıp kendini kaybettiğine tanık olana kadar. Dakikada iki sefer elleriyle uzun ve dalgalı saçlarının geriye geriye attı, çığlıklar atarak.

“Herşey sana bağlı, müzik seni ne zaman harekete geçirirse”

Biri Maltepe’de oturuyor, bugün ilk defa metroya binmişler. Arkasından unuttuğu çantasını vermek üzere koşturdum.

Bir çocukla tanıştık, “çakma JB” taktı kızım adını. Herkes onu yanına çağırıyor, o da fotoğraf çektiriyor. Ne bunalım bir durum tanrım, “gibi” olmak! Ne yapıyorsun diye soruyorum, liseden terkmiş. Üstü kapalı olarak makine atölyesinde çalıştığını söylüyor.

konserKonser başladı, yaklaşık dört buçuk saatlik bekleyişimiz sırasında çimlerin üzerinde plakaları önce çocuklar derken bir süre sonra büyükler de bir bir çıkarıp tek tek ayırmaya ve daha sonra üst üste koyarak yaptıkları kulelerin üzerlerine çıkmaya başladılar. Etrafımda avatarlar, iyice küçük ve bunalmış hissettim kendimi. Kaçış yolları ararken kızıyla gelmiş bir arkadaşım beni kurtardı, kızımı ona emanet ettim. Ve stadın dışına çıktım. Kaldırıma oturdum, başımı ellerimin arasına alıp müzikten daha çok duyduğum çığlıklar, enerji boşalmaları ve ağlama krizleriyle ezilen beynimi toparlamaya çalışırken sedyeyle bir kız çocuğunu ambulansa taşırlarken gördüm. Ambulansın kapıları açıldı, içerideki görevli “burası dolu, diğerine git” dedi. Önde bir ambulans daha varmış, sedye devam etti. Kapısı açık kalan ambulansın içinde iki tane kız çocuğu yatıyor, biri de oturuyordu. Serum bağlıydı. İçime fenalık geldi, kalktım kızımın yanına dönmeye çalışırken duvar dibinde bir kız gördüm, bir yakınını kaybetmişcesine hıçkıra hıçkıra ağlar durumda. Eğildim, konuşamıyor. Yardım ettim, bir süre nefes egzersizi yaptırdım.

Ben        : Yavrum neden ağlıyorsun?

Kız          : Bu şarkıyı çok seviyorum (belli ki onu derinden etkileyen sebepleri var)

“Beni sevdiğin sürece beş parasız, aç ve evsiz kalabiliriz”

Ben        : O halde kalk ve gidip izle, bu anı kaçırma!

Kız          : Tamam (kalktı, ilerledi)

Bir kaç adım sonra bana döndü ve teşekkür etti…

CIMG4500Tüm şarkıları ezbere söyleyen İngilizceyi sökmüş bir Türk gençliği, JB aşığı kızlar, başlarında kep ve kurdele bağlı pankart gibi yüzler, orantısız vücutlar ve özenilmiş giyim tarzları, babalarının sırtlarında izleyen 7 yaş altı çocuklar, arkadaş gruplarıyla gelen delikanlılar ve çığlık çığlığa yerlerde tepinen 10 yaş altı kız çocukları gerçekten bir şeye bağlanmanın ne demek olduğunu hatırlattı bana. Çocukluk ve gençlik yıllarımızda bağlandığımız ve ulaşılması imkansız görünen değerleri. JB çocuklar için bir değer, çocuklar şarkılarında kendilerini buluyorlar, onunla birlikte büyüyorlar. Onu sosyal medyadan anında takip ediyorlar. 80 ve öncesinde çocuk olanlarımızın sahip olmayı hayal bile edemeyeceği imkanlara sahip bugünkü çocuklar.

İmkanlar güzel, gönül ister ki yarın işlerine güçlerine ve aydınlık günlere giden yoldaki ilkelerine de aynı şekilde bağlansınlar.

Kızım, konserden  sonra aklına takılan bir soru ile  geldi; neden konserde bizi demirlerle ayırmışlardı, herkes eşit değil mi ?  

Biberlerin ezbere söylediği şarkıyı dinlemek için(İstanbul kaydını maalesef yükleyemedim, ama aynı biber:) 

Cesaret

“Rahat rahat otururken nereden çıktı şimdi, neden bu işe girelim ki, ne gerek var! Üstelik kimsenin ihtiyaç duymadığı bir şey bu, kimse almaz ki!” demişti  Wozniack, Steve Jobs’a. Kimsenin bir bilgisayara  ihtiyacı yok… Oysa Jobs’ı inandıklarından vazgeçirmek imkansıza yakındı. 12 yaşındayken frekans sayacı devreleri yapan ve ihtiyacı olan parçalar için telefon rehberini açıp HP’nin başındaki Bill Hewlett’i arayan Jobs, 20 dakikalık bir telefon konuşması sonunda sadece parçaları temin etmekle kalmamış, aynı zamanda o yaz HP’de çalışma imkanı da bulmuştu. Kişisel sözlüğünde “vazgeçmek” kelimesi yer almayan Jobs, nitekim Woz’a şöyle cevap vermişti: “insanlar hiç görmemiş oldukları bir şeyi nasıl isteyebilirler ki?”

Bu yaz vizyona girecek Jobs filminden kısacık da olsa bu sahne bir fikir veriyor.

Gittikçe daha hızlı, daha dikkatli ve rekabetçi olan günümüz yaşamında risk almaya duyduğumuz istek bizi konfor alanımızdan uzaklaştırıyor. Rahat olduğumuz alandan rahatsız olabileceğimiz bir alana adım atarken birçok belirsizlik ile karşılaşıyoruz çünkü.

Üniversite için alışmış olduğu hayat düzeninden çıkarak yeni bir şehre ve koşullara cesaretle adım atan bir çok kişiden biriyim, hayatımda aldığım ilk büyük risktir.  Daha büyük, daha karmaşık ve hatta kendi dilinden konuşmayan dünyada psikolojiniz üzerine şok etkisi yaratıyor bir süre. Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki değerli amaçlar rahat rahat otururken gerçekleşmiyor. Yeni fırsatları ancak güvenlik alanımızdan çıktığımız zaman yaratabiliyor, beceri kazanabiliyor ve etkisini büyütebiliyoruz.  Bugünün dünyasında; Değişimi kucaklamadıkça, başarısızlık riskinden rahatsız olmadıkça başarı kazanmayı umarak veya hayal ederek yaşamak mümkün değil.

Kuşkusuz, “başarısızlık korkusunun mu” yoksa kaybetmekle yüzleşmenin ağırlığının mı harekete geçmemizi engellediğini ve bizi konfor alanımıza çivilediğini sorgulamakta fayda var.  İlerlememizi sağlayacak bağlantıları, ilişkileri kurmamızı ve istediğimiz etkiyi sağlamamızı engelleyen kendimiz miyiz acaba?

Belki birkaç soruyla kendimizi değerlendirebiliriz:

  • Sorunlarla karşılaştığım zaman hep aynı çözüm yollarını mı kullanıyorum yoksa yeni çözüm yolları deniyor muyum?
  • İçinde bulunduğum koşulları değiştirebilmek ve iyileştirebilmek için yeni fırsatları proaktif olarak  araştırıyor muyum?
  • Açık ve savunmasız olma riskini alıyor muyum yoksa gururumu ve gücümü korumaya mı çalışıyorum?
  • Gerçekten ne istediğimi soruyor muyum yoksa sadece insanların bana ne verebileceğini mi düşünüyorum?
  • Başkalarının benim yeteneklerimi görmeleri için çaba gösteriyor muyum yoksa çalışmalarımın fark edilmesini mi bekliyorum?
  • Dudaklarımı ısırıp sesli düşünerek acaba her şeyi sürekli eleştiriyor muyum?

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, risk almayı istemek her şeyi deneyeceğiz anlamına da gelmiyor! Başarılı insanların hayatlarına bakalım – hatta en yakın kendi başarılarımıza bakalım- ortak bir özellik başarının garanti edildiği bir vaat ile karşılaşılmamış olmasıdır! Çünkü dikkat ederseniz hiçbir zaman başarı bize vaat edilemez, başarıyı biz yaratırız.

İzlediğim bir filmde, baba oğluna hayatını değiştiren “o önemli kararı” 20 saniyelik bir delilik anında aldığını söylüyordu. Harekete geçmek için yeterli bir süre, fazla düşünürsek konfor alanımızdan çıkamıyoruz..

Şimdiden düşünün, on sene sonra ne yapıyor olacaksınız? Kiminle, kimlerle? On yıl içinde nasıl biri olmak istiyorsunuz? Bugünden itibaren on yıl içinde olağanüstü başarılara imza atmış insanlar olacak. Kim olduklarını şimdi bilemiyoruz ama bir şey biliyoruz ki konfor alanlarından çıkmamış insanlar olmayacaklar. Tersine, her şey yolunda giderken bile kendilerini esnetmeye devam eden ve başaramama riskini, hatta “aptal görünme” riskini alan insanlar olacaklar. Hiç risk almamanın en büyük risk olduğunu bilecekler.

Soru şu, siz 20 saniye için rahatınızı bozar mısınız?

Steve Jobs’un 1990 yılında çekilen az sayıda röportajından biri olan “lost interview’ı seyretmek için tıklayın

Esin kaynağı: Forbes / Margie Warrel “why getting comfortable with discomfort is crucial to success”

Asla elimi bırakma

Görsel

Tüm çocuklarımızın ve ulusumuzun “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlu olsun.

Her 23 Nisan’da neşe dolmak adettir, kaynaştırmıştır bizi birbirimize bu neşe. Farkında olmadan ezberlemişizdir güfteleri hazırlanmışızdır coşkuyla günlerce törenlerimize ve kıskandırırcasına serpilmişizdir  gökkuşağına karşı! Sıra sıra olup ellerimizdeki kağıttan Türk bayraklarını yırtılana kadar savurmuşuzdur. Okulumuza gelen yabancı ülkelerden çocukları içimize almış, şarkılarımız ve danslarımızla bu günün neşesini kanıtlarcasına eğlenmişizdir.

Adettir ziyaret etmek Ata’mızı her bayramda, ve bu bayramda da gitmişizdir ona. Bu sefer kalem tutan küçük bir el yazmıştır: “Atam hiçbirşeyin imkansız olmadığını biliyorum, bunu da aşacağımı biliyorum çünkü sen yanımdasın” Ana babası hayatta olmayan küçük elden sonra bir başka küçük kalem de şöyle yazmıştır: ” Atatürk seni ziyarete geldim, senin bizlere emanet ettiğin değerleri okuyorum. İyileşip okuluma geri döndüğüm zaman en güzel şiirleri ben okuyacağım bayramlarda, söz veriyorum” Lösemi hastası bu küçüğün hayata rağmen gücü, küçük Nermin’i de cesaretlendirmiştir: Nermin, kendisine gönderilen tekerlekli sandalyesi sayesinde özgürce gidebilmiştir Ata’nın huzuruna ve heyecandan titreyerek yazdığı notunda, Ata hiçbir engeli tanımadığı için onu örnek aldığını yazmıştır.

Yukardaki fotoğrafta bu çocuklarımızı görebilirsiniz, geçen hafta gittiler ziyarete Anıtkabir’i.

Evlerine, yuvalarına, hastanelerine döndükleri gece yorgun bedenlerini yataklarına bırakıp dinlenirlerken girdi Ata rüyalarına.

Cevap olarak dedi ki:

“Çocuk! Asla elimi bırakma, düşme karanlıklara”

Mayonez Kavanozu

Hayatınızda ne zaman işler baş etmesi gerçekten imkansız gibi göründüğünde, 24 saat yetmediğinde, mayonez kavanozu ve iki fincan kahveyi hatırlayın.

mayonez kv.hocaBir üniversite hocası, vereceği felsefe dersine girmişti. Masası başında duruyordu ve masasında aslında dersle hiç alakalı olmayan objeler vardı. Sınıf doldu, ders başladı ve  hoca konuşmadan eline kocaman ve boş bir mayonez kavanozunu aldı. Öğrenciler bakakalmıştı. Hoca sonra, kavanozun  içine özenle golf toplarını  doldurdu. Sonra da sınıfa dönüp sordu, “kavanoz doldu mu?”. Sınıf onayladı.

Ardından, hoca bu sefer eline bir avuç çakıl taşı aldı ve tekrar aynı şekilde kavanozun içine doldurdu. Kavanozu hafifçe çalkaladı. Çakıl taşları, yuvarlanarak golf toplarının arasına yerleştiler. Sonra sınıfa dönüp, tekrar, “kavanoz doldu mu?” dedi. Sınıf onayladı.

Bu sefer hoca, bir kutu içindeki kumu aldı ve kavanoza boşalttı. Ve sonuç olarak, kum kavanozun her yerini kapladı.. Sonra sınıfa tekrar dönüp,  “kavanoz doldu mu?” diye sordu. Sınıf da hep bir ağızdan onay verdi: “EVET!”

Hoca, bu sefer masanın altında iki fincan kahve yapmaya başladı. Kahveleri fincanlara koydu ve sonra da öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında her şeyi kavanoza boşalttı. Kahve, etkin bir şekilde kavanozdaki boşluklarla kumun arasını kapattı. Ve öğrenciler gülmeye başladı…

“Şimdi” dedi hoca, gülüşmeler son bulunca: “Sizden ricam, bu kavanozun sizin hayatlarınızı temsil ettiğini düşünmenizdir. Golf topları, hayatlarınızdaki önemli şeylerdir: inanç, aile, çocuk, arkadaş, tutku duyduğunuz değerler. Hayatta her şeyi kaybetseniz de asla kaybetmeyeceğiniz, hep sizinle olacak şeylerdir. Böylece hayatınız hep dolu olacaktır. Çakıl taşları ise iş gibi, ev gibi, araba gibi değişebilecek değerleri temsil eder. Kum, diğer her şeydir…Küçük şeyler”

Sonra devam etti: “Eğer kavanoza önce kumu koyarsanız, çakıl taşlarına ve golf toplarına yer bulamazsınız. Ve eğer hayatınızda tüm zamanınızı ve enerjinizi küçük şeylere harcarsanız, hiçbir zaman sizin için gerçekten önemli olacak şeyleri gerçekleştiremezsiniz. Öyleyse, mutluluğunuz için kritik değere sahip şeylere önem verin. Ailenize, sevdiklerinize inanın, çocuklarla oynayın, sevgilinize sürpriz yapın, arkadaşlarınızla güzel zaman geçirin. Her zaman işlerle uğraşacak, dağınıklığı toplayacak vaktiniz olacaktır. Siz önceliği golf toplarına verin – gerçekten anlamı olanlara- önceliklerinizi belirleyin, gerisi sadece kumdan ibarettir.

O sırada, öğrencilerden biri elini kaldırdı ve kahvenin neyi temsil ettiğini sordu.

Hoca gülümseyerek cevapladı, “Sorduğuna sevindim. Onun da kavanoza girme amacı, hayatında her şey ne kadar dolu olsa da her zaman bir arkadaşınla iki fincan kahve içmek için zamanın olduğunu göstermektir.

Farkındalık

Edvard Munch

Kurumsal gelişim projelerinde danışman olarak yürüttüğüm eğitim  ve insan kaynakları çalışmalarında  on beş yirmi kişilik gruplarla çalışırken, lider özellikleri taşıyan kişileri gözümle kısa bir sürede seçerim. Algıdaki hassasiyetim, tüm kişilere göre daha farkındalık sahibi olmalarıdır. Farkındalık belki ikiye ayrılabilir. Kurumla ve kendileriyle ilgili olarak.

Bu lider özellikli kişiler, kurumla ilgili farkındalıklarını genellikle şirket kurallarına uyumlu davranarak ve aldıkları hizmet için kurum adına teşekkür eder gibi gelerek gösterirler. Bu çalışmanın kurum tarafından talep edilen mecburi bir eylem olduğu kanısında değildirler. Sanki bu gelişim fırsatı kendilerine değil, temsil ettikleri amaca hizmet etmektedir. (Bu yaklaşımları ekip üzerinde de etkili olur) Bir danışman olarak amacınız, kimseye zorla bir şeyi benimsetmek olamaz. İnandırmanız esastır. Ancak, içeride inanan bir kişi ile karşılaşırsanız onun farkındalık sahibi olduğunu ve ekibini etkileyeceğini anlayabilirsiniz.

Bireysel özellikleri bakımından baktığınızda, farkındalık sahibi olarak gördüğünüz kişiler sebep sonuç ilişkilerini yorumlarlar. Burada bulunma ihtiyaçlarını, sonuçta elde edecekleri faydayı düşünerek kendilerini daha samimi ifade ederler. Açık davranırlar, soru sorarlar ve başkalarını da bu konunun içine katarlar. Bir de ne olursa olsun, iş memnuniyetsizliklerini dile getirmek için bu tarz ortamları fırsat olarak gören kişiler vardır ki herkes “evet” derken onlar hep “hayır” derler. Genellikle hep bardağın boş olan yarısını dile getirirler. Zaman kaybından, işleri ile aksaklıklardan rahatsızdırlar. İçlerini dökecekleri bir fırsat olarak görürler çalışmamızı. Eğer ekibin içinde kendilerine taraftar bulurlarsa diğer katılımcıları da olumsuz etkilerler.

Kişinin ihtiyacına yönelik farkındalık önemlidir. Kimi hazır cevaplar bekler, kimi alacağı bilgiyi nasıl kullanabileceğini düşünür, kimi sadece şirketi istediği için, kimi içini dökmek için, kimi de vaktini hoş geçirmek ister. Günün sonunda eğer ufacık bir farkındalık sağlıyorlarsa bu bir aşamadır, gelişim doğrultusunda atılmış bir adımdır. Her birey, kendine göre gelişim fırsatları çıkarabilir.

Sonuç olarak, her birimizin farklı ihtiyaçları var. Karşımıza çıkan olayları kendimiz seçme şansına sahip olamıyoruz genellikle. Ancak bu olayları fırsatlara dönüştürebilmek elimizde.  Belki de değişim için ihtiyacımız olan bu fırsatlardır, bu fırsatlarla riskleri daha güçlü taşıyabiliriz ve zorlukları aşabiliriz. Sadece kendimiz için değil, hayatlarımızdaki insanlar için de. Aslında seçimlerimizi yaparken  karşımıza çıkan olaylara bakış açımız rol oynuyor. Eğer olayları, değişim ve gelişim için fırsat olarak görürsek ve seçimlerimizi bu yönde yaparsak seçimlerimize bağlanıyoruz. Kararlarımızı da seçimlerimiz oluşturuyor.

Ya bir engeli aşıyoruz ya da durumu koruyoruz.

Bağlantı

Uzun bir video, vakit ayırın kendinize… Kendiniz için.. Bu filmi çok sevdiğim bir arkadaşım, 9 Eylül Sinema Televizyon Yönetmenlik bölümü mezunu sevgili Eren paylaştı benimle.  Filmin İngilizce olması çok da önemli değil, izlerken görüntülerin dili ile verilen mesajlar oldukça açık. Başlangıçta eski görüntüler var,  ancak film ilerledikçe günümüze doğru akıyor. Mesaj yüklü olması biraz yorucu, verdiği mesajlarla bir illüzyona sürüklüyor.  Propagandası olumlu düşünmek, yaşamdaki gücümüzün farkına varmak, duygu ve düşüncelerimizdeki titreşimin yarattığı enerjiyi aktarmak olan filmde ara sıra bizleri toplumsal olarak etkilemiş olan filmlerden-Matrix, 5.Element- görüntülerle çağrışım dili kullanıyor. Bu başlangıçta biraz popülist gibi göründe de filmin amacına hizmet ediyor. Bununla birlikte, tarihsel bir kronolojiyle toplumsal olarak yaşamış olduğumuz dramatik olaylar ile ortak bilincimizi uyandırmaya çalışıyor. Bugünün dünyasında birlik olmanın anlamını vurguluyor, hem de örneklerle.. Özellikle İsrail-Filistin çatışmasında sunduğu grafik kayda değer. Burada meditasyon yapan insanların ürettiği düşünce gücü ile savaştaki çatışma ile korelasyonu oldukça etkileyici.  Her şeyin ölçülebilir sonuçları var filmde. Bir su damlası ile başlayan, bu su damlasını milyonlarca kez büyüttüğümüz zaman ortaya çıkan “mükemmel 90 derece” görüntü geometrideki kesinliği çağrıştırırken bu kesinliğin bir damlacık su olduğunu düşünmek “gerçek mükemmeliyetin içimizde” olduğunu gösteriyor. Gerçek mükemmellik olağan sadeliğiyle içimizde, kanımızda, vücudumuzdaki suda, suyun kendisinde, yağan bir damlacık karda, yağmurda, ve evrende. Peki biz niye bunu göremiyoruz? Film bunun üzerine ilerliyor. Göremediklerimizin sonuçlarını gösterirken, “farkında” olan bakış açısını savunuyor. Baştan beri bekliyorum, quantum konusunu ne zaman ele alacak diye ve karşıma çıkıyor. Evren ve beden arasında ilişki kuruyor. Hep karşılaştığımız “what you give what you get” yani, “ne verirsen karşılığında onu alırsın” mesajına odaklanıyor. Kısacası, yine ve yeniden neden olumlu düşünmek sorusuna cevap veriyor somut kanıtlarla. Beni derinden etkileyen ise, Bach’ın G String Air eserinin sudaki titreşimi oldu.

Hep bir su damlası kadar naif, güçlü ve “bir” olmak dileğiyle, tekrar güç aldım yaşamdan. Teşekkür ederim.

Etki Yaratmak

Newton beşiği

Yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız.  Bağımlılık, “benim için sen yaparsın” düşüncesidir. Bağımsızlık ise “bunu ben yapabilirim” düşüncesidir.  Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu, “karşılıklı bağımlılıktır”. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirerek en büyük başarılara erişirler. Bağımsızlık, bağımlılıktan daha olgun bir düzey olsa da daha üstün olan düzey karşılıklı bağımlılıktır.

10 Kasım 2012’de İzmir Cumhuriyet Meydanında başka türlü nasıl binlerce kişi bir araya gelerek tek yürek olmuş, Atatürk’ün portresini oluşturmuşlardır? Bu yürekleri bir yapan nedir? Bağımlık mı? Yoksa bir araya gelerek yaratacakları etkiye duydukları ihtiyaç mı? Karşılıklı bağımlı insanlar olarak, öz varlıklarını diğer insanlarla anlamlı bir biçimde paylaşma seçeneklerini kullanmışlardır. Bu seçim, ancak bağımsız insanların verebileceği bir karardır. Bağımlı kişiler bu seçimi başkalarının yapmasını beklerler, karşılıklı bağımlı olmayı başaramazlar.

Bizler, birbirimize bağımlıyız. Ve bağımlı olduğumuz için yaşadığımız dünya ile iletişim kurarız.  Varlığımız ve kişiliğimiz “biriciktir”. Bağımsız düşünebildiğimizde birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varırız, biricik varlığımızın diğer insanlarla olan ilişkilerimizi nasıl etkilediğini görürüz.

Bir liderin en büyük eseri de birbirine bağımlı bir kitle yaratabilmesidir.

Büyük matematikçi Sir Isaac Newton, “Principia” adlı kuramsal eserinde, eylem yasasını tanımlamıştır. Newton hareket yasaları olarak bilinen üç yasa;

Hareketli bir cisim dışarıdan bir kuvvete maruz kalmazsa doğrusal hareketini sürdürür. Kütlesi m olan bir cisme uygulanan F kuvveti ile a ivmesi arasında F=ma bağıntısı vardır. Her etkiye karşı ona eşit bir tepki vardır.

Newton’ın hareket yasaları, evrenin bir düzen içinde ve karşılıklı ihtiyaç içinde olduğu sonucuna varmış ve sonrasında felsefeyi etkilemiştir.  Liderler etki etmeye ihtiyaçları vardır. Newton’un bilimsel olarak açıkladığı eylem, insanların dünyasına da uygulanabilir. Ancak  insanlar duygu kütlelerinden oluşmaktadır. Doğru düzlemde olacak bir etkileşim, insanların bu etkiyi kendi istekleriyle kabul etmeleriyle başlar.

Büyük devlet adamlarını düşünün, politik liderler, holding patronları,ya da sadece küçük bir kitlesi olan bir üretim şefi. Hepsinin ortak yönü, hedef kitlelerinin olması ve bu kitleyi etkilemeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu kitleleri tanırlarsa, anlarlarsa ve ihtiyaçlarını, sorunlarını bilirlerse onları etkileyebilecek çözümleri geliştirebilirler. Karşılıklı bağımlılık yaratabilirler. Eğer Newton’un yasalarındaki gibi davranmaları gerekiyorsa-kaldı ki liderler zaman zaman “zorlayıcı” davranış biçimi gösterebilirler- o durumda sadece kriz çözebilirler. Darbe yaparlar, sorun geçici olarak ortadan kalkar. Ancak esas sorun darbe sonrası değerler yaratabilmektedir.

Sergio Marchionne Fiat Holding tepetaklak giderken(2004) Ceo’luk görevine geldi. Finansal bir geçmişe sahip olması, firmanın içinde bulunduğu krizi aşmasında önemli rol oynadı. Firma krizi atlattı, Chrysler’i satın aldı(2009)

Marchionne, ilişkileri iyi yönetti, denetim sistemleri kurdu. Kitlesini başarının birlikte kazanılacağına ve  çok çalışmakla mümkün olacağına inandırdı. Cepheye indi, merkezi yönetimi kaldırdı, başarılarıyla çalışanlarının saygısını ve desteğini kazandı. Doğal, dürüst ve açık bir yaklaşımı benimsedi. İyi yöneticiler yetiştirmenin önemine el attı, çalışanlarını güçlendirdi.

Bülend Özaydınlı, Migros’un yönetimine atandığı zaman Migros için bir strateji belirledi.  Düşünceleri ile Vehbi Koç’u ikna ederek Koç Holding’in çizdiği stratejiye inanmasını ve destek vermesini sağladı. 34 Mağazadan bugün 1000 mağaza sayısına ulaşan Migros iç pazardaki hareketliliği arttırdığı gibi model gösterilen bir şirket haline geldi. Herşey kağıt üzerinde çizilen stratejilerle mi gerçekleşti?  Bu başarıyı Özaydınlı kendi kendine mi sağladı?

Çalışanlarına ortak bir vizyon sağladı, inandığı yolda müzakere etti, doğru insanlarla çalıştı ve insanları karar sürecine kattı, insanlarını güçlendirdi. Kurum için karşılıklı bir bağımlılık sağladı. Ben ne kadar çalışırsam kurumum da o kadar başarılı olur. Ne kadar fikir üretirsem, kurumum o kadar yenilikçi olur. Bu vizyon çerçevesinde mesleki uzmanlığı, inançı ve disiplin devreye girdi.

Bugün, Ali Sabancı isminin Sabancı Holding ile değil Pegasus firması ile anılması nasıl mümkün oldu? Ben yaparım olur mu dedi Ali Bey? Soy adını değil adını öne çıkarmayı nasıl başardı? Sıfırdan kurduğu Pegasus’u Türkiye’ye nasıl kabul ettirdi? Pegasus nasıl önde giden ve tercih edilen havayollarından biri haline geldi?

Ali Sabancı, iş dünyasına girişimcilik enerjisi ile yön verdi, kendini  doğallığı, açıklığı ve dürüstlüğü ile kabul ettirdi. Kitleyi nasıl etkileyeceğini belirledi, vizyon ve stratejilerini hayata geçirirken kendisini değil ekibini ön plana çıkardı. Nitekim bir ödül töreninde, Pegasus adına ödül alırken “ekibim çalışıyor, ben arkada kalıp ödülü almaya geldim” samimiyetiyle de açıklamıştır.

Etkili liderler, hitap ettikleri kitlenin beklentilerini ve kitle üzerinde nasıl etki uyandıracağını bilerek, ittifak oluştururlar. Birlikte yola çıktıkları insanları tanırlar, “biricik” özelliklerini bilerek iletişim kurarlar. Anlarlar. Anlamak için empati kurarlar.

Bir Oyun ve İzlenimler

Yetkin Dikinciler
Bülent Emin Yarar

Profesyonel adlı oyun İstanbul Devlet Tiyatrolarında kapalı gişe oynuyor. İlk seyrettiğimde balkondan izlemiştim. Sahneye odaklanmak için gayret gösterirken arada gözlerim oyunu izleyen genç seyirciye takılıyordu. Oyun bir buçuk saat sürüyor ve tek perde. Seyirci profilinde yaş dağılımı 20-70 diyebilirim. Ancak yoğunluğa baktığımızda %50 genç seyircinin varlığı gözden kaçmıyor.

Ben genellikle oyuna konsantre olurum ama baktığım açıdan seyirciler de oyun kadar etkileyiciydi. Koltuklarında herhangi bir gevşeme emaresi olmadan dimdik oturan, sahneye anında karşılık veren, oyunun iç müziğine kendini kaptıran ve  elleri koparcasına alkışlayan bir seyirciyi izlemek çok keyifliydi. Aynı kitle, oyun çıkışında tebrik etmek için birbirleriyle yarışıyordu. Bir Cuma akşamında beklediğimin ötesinde bir heyecan ve mutlulukla döndüm evime.

İki hafta sonra, bu sinerjiyi yaratan oyunu tekrar izlemeye karar verdim. Acaba o güne yönelik bir seyirci miydi, yoksa bu çalışmanın arkasında nasıl bir olgu vardı ki insanlara ışık saçıyordu?

Aynı oyuna ikinci kere gittiğimde bana torpil yaptılar, en önden seyrettim! Nitekim, bu sayede oyunu çok daha iyi duyumsayabildim. Oyun sonunda kopan alkışlarla bu sefer arkama dönüp baktığımda tüm salonun ayakta olduğu gerçeği ile karşılaştım. Coşkuyla ben de fırladım ayağa.

Tiyatro, hayatın aynası denir değil mi? Aslında tiyatro hayatın kendisi, üstelik hayatı motive eden bir güç. Sahnedekilerin ve seyircilerin karşılıklı yarattığı sinerji. Yazar da yönetmen de tasarımcı da sahnede oyuncularla birlikte. Sanatları bir araya topluyor tiyatro, içinde yaşamın kendisi. Felsefesi,  bilimi, tarihi, siyaseti ile güldüren ve düşündüren sevgili tiyatro.

Oyunda entellektüel bir yazar, politik ve siyasi düzeni temsil ediyor. Geçmişte söylev veren, karşıt görüşlü, sisteme baş kaldıran bir çizgideyken bugünün hiyerarşisi içinde yer alan ve bugünkü konumunu önemseyen bir karakter bu yazar. Kendinden memnun, konumundan memnun.  Yazarı  ziyarete gelen sürpriz misafir ile yazarın geçmişine yolculuk başlıyor. Yer yer komedi unsuru ile yer yer de dramatik çizgisi ile bu hikayede yazarın geçmişi ile hesaplaşmasını sağlayan insani değerlerini sorguluyoruz hep birlikte.

Bir gün karşınıza hiç tanımadığınız biri ansızın  çıkıp size kendinizle ilgili unuttuklarınızı anlatsa ne yapardınız?

“Profesyonel” oyunun yazarı, Dusan Kovacevic (Yer altı filmi, senaryo yazarı olarak da hatırlanabilir, Emir Kustarica-1995) bu oyunu 1990 yılında yazmış. Ayrıca oyun filme de çekilmiş ve İstanbul Film Festivalinde “Jüri Özel Ödülü” almış (2004). Oyunu Işıl Kasapoğlu yönetmiş,  metni ve oyuncuları bu dünyanın içinde yaşatıyor, düşünceleri ve duyguları bir senfonik eser gibi bir yükseltiyor, bir indiriyor ve (crescendo/decrescendo) metin, yönetmen ve oyunculuk üç boyutlu bir etki yaratıyor.

Evimize doğru giderken 4.boyutu da bizim seyirci olarak kattığımızı fark ediyoruz. Çünkü hangi dönemde yazılırsa yazılsın oyun bugüne getiriyor bizleri. Bizlere kendimizi sorgulatıyor.

Yazar rolünde Yetkin Dikinciler, emekli polis rolünde Bülent Emin Yarar seyirciye beklediğinden fazlasını sunuyorlar. Oyuncunun metne hakimiyeti elbette çok önemli. Ancak metne hakim olmak sadece bir aşama. İçtenlikle ancak son derece yüksek bir kondisyonda oynadıkları rollerinde teknik yetkinlikleri tartışılmaz. Oyuncu olarak rollerini benimseyişlerine tanık oluyoruz. Oyun bitiminde genç seyircinin tebrik heyecanına verdikleri samimi karşılığa görüyoruz. Her birimizin içinde titreşim yaratabilmek için gereken en önemli güç içtenlik olsa gerek.

*

İçtenlik…

Oysa mış gibi yapmayı çok severiz biz;

İsteksizce yaptığımız her iş

Sevmeden sarıldığımız her insan

Anlamadan okuduğumuz her yazı

İnanmadan savunduğumuz her ülkü

Üretmeden sahip olduğumuz her değer

İçselleştiremediklerimizin kanıtıdır aslında

Kim anlar?

Herkesi aldatabiliriz ama

Kendimizi asla!

*

Yaşam oyununda hepimiz gerçek rollere bürünüyoruz.  Sahne hayatın kendisi ve Shakespeare’in dediği gibi hepimiz ancak birer oyuncuyuz. Zaman zaman oyundayız, zaman zaman da oyun dışındayız.  Her perdesinde hayatın, kim olduğumuzu ve ne söyleyeceğimizi, nasıl davranacağımızı yaşarken öğrendiğimiz bir oyun bu.  Bol paçaların içinde iki büklüm, elimizde bastonla da kalsak hayat oyununda bir çocuk enerjisiyle sevgi saçabiliriz. Kendi gerçeklerimizi kabul ediyorsak, tüm  karmaşıklıklara rağmen sadelik, esneklik ve olumlulukla yaklaşabiliyorsak kimseyi aldatamayız.

Kimliklerimizin iki yüzü vardır, biri içerden biri de dışarıdan görünen yüzlerdir. Dışardan görünen yüz, insanların bizi nasıl algıladıkları ile ilgilidir. İçerden görünen yüz ise bizim kendimizi nasıl algıladığımız ile ilgilidir.  Bu iki yüz, barış içinde olursa o zaman söylediğimiz ve yaptığımız bir olur.

Olmazsa hayat çekilmez olur hem kendimize hem başkalarına.  Samimiyetsiz olur. Aldatırız.

Bağ Kurmak

Alıntı

“Bir satış görevlisine öfkelenmeniz ile birkaç saat sonra komşunuzdan köpeğinizin havlamasıyla ilgili bir şikayet telefonu almanız arasında bağ kurmazsınız.

Öğle yemeğinde buluştuğunuz arkadaşınızla ortak bir arkadaşınızı çekiştirdikten sonra iş yerinde önemli bir müşterinizle sorun yaşamanız arasında bağ kurmazsınız.

Akşam yemeğinde haberlerdeki bir şeyle ilgili olumsuz konuşmanız ile gece mide ağrısından uyuyamamanız arasında bağ kurmazsınız.

Sokakta yere bir şey düşüren bir insana yardım etmek için durmanız ile on dakika sonra market kapısının önünde park yeri bulmanız arasında bağ kurmazsınız.

Akşam çocuğunuzun ödevine seve seve yardım etmeniz ile ertesi gün vergi iadesinin beklediğinizden fazla gelmesi arasında bağ kurmazsınız.

Bir arkadaşınıza iyilik etmeniz ile aynı hafta patronunuzun size iki maç bileti ya da konser davetiyesi vermesi arasında bağ kurmazsınız.

Oysa hayatınızın her anında verdiğinizi geri alırsınız. Siz arada bir bağ kursanız da kurmasanız da…”

Rhonda Byrne
http://en.wikipedia.org/wiki/Rhonda_Byrne

Başarı Üzerine Konuşmalar, Alain De Botton

Video

Alain de Botton, 2009’un Temmuz ayında TED Konferansı çerçevesinde başarı ve başarısızlık üzerine etkileyici bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın arka metninde kendisinin İngiltere’de kurmuş olduğu “hayat okulu”-School Of Life projesinin varlığından bahsetmeden geçmemeli.

http://on.ted.com/jSOB #TED

http://www.alaindebotton.com

Etkilendiğim bir yazar, yüzyılın felsefecisi Botton Türkiye’ye de geldi ve konşma yaptı. Ülkemizde kitapları satılmaktadır. Özellikle “Felsefenin Tesellisi” favori kitaplarım arasındadır. Bu kitapta düşünürleri incelemiş ve bugünkü çağa yansımalarını aktarmıştır.

Botton’un üzerinde çalıştığı yeni konu ataist 2.0’dır. Bu konu ile din ve inanç kavramını ele almaktadır.

Mutluluk

Mutlu olmamak daha zor, mutlu olmak içinse istemek yeterli. Mesela gülmek, insan beynine giden oksijenin gizemli ilacıdır. Güleriz çünkü kendi kendimizi gıdıklayamayız. Kendi kendimizi gıdıklamak işe yaramaz çünkü beyin vücudun kendi hareketini kontrol ederek dış dünyadan gelen uyaranlara odaklanır. Dolayısıyla, gülmek için bir dış uyarana ihtiyaç duyarız.

Gülmek ayrıca bulaşıcıdır. 1962’de kanıtlanmış. Tanzanya’daki bir yatılı okulda üç genç kızın kıkırtı ile başlayan ve üç saat süren kahkahaları okuldaki diğer 159 öğrenciye de bulaşmış. Bu kahkaha krizi tam on altı gün sürmüş. On altıncı günde, okul yönetimi okulu tatil etmiş ve kızları evlerine göndermiş. Böylece salgın, yanlışlıkla çevredeki kasabalara yayılmış. Tam iki yıl sürmüş, kimse ölmemiş ancak günlük yaşam oldukça sekteye uğramış. İnsanlar yanlarında birileri olduğunda yalnız oldukları zamana göre 30 kez daha sık gülerler.

Mutlu olmak için harcadığımız çaba, kendimizi mutsuz etmek için harcadığımız çabayla kıyaslanamaz. Hayatı kendimizle çerçeveliyor ve içinde bulunduğumuz şartları yaratıyoruz otomatik olarak. Sonra aşılması gereken hedefler belirliyoruz. İlişkilerimizde  karşılıklılık bekliyoruz. Gün başlıyor, her gün bir rutin düzenin içine giriyor ve bu rutinin içinde bağımlısı haline dönüştüğümüz eylemlerimizi yapıyor ve gün sonunda da tamamlıyoruz. Beklentilerimizle yaşıyoruz. Yalnızlaşıyoruz, insanlarla telli yakınlıklar kuruyoruz. Bazense tüm bunları aşmaya güç ayırıp delicesine çıldırmak istiyoruz. Bir maçta, bir eğlencede, bizi rahatlatacak her hangi bir eylem ile güç buluyor tekrar aynı rutinin içinde kalmak için enerji topluyoruz.

Nedir amaç, mutlu mesut yaşamak. Mutlu olmak için çok eziyet var, öyle değil mi? Öyleyse dayanalım mutsuzluklara ve sonra mutlu olalım! Bu mu çözüm? Görsel

Başardığımız zaman çok mutlu oluyoruz, başaramadığımızda pişman. Mutsuz. Mutlu olmak için bir gerekçe yaratıp, “şimdi başaramadım, başarmak çok sinir bozucu da olabiliyor, bir sonrakinde daha çok çalışmam gerekecek” diye kendimizle dalga geçebilsek biraz ve sonra yeniden başarmak için olumlu enerji toplasak nasıl olur?

Sevmek mesela. Sevgisiz kalmak berbat bir durum, kimse sevgisiz kalmasın hayatta ve duygularımızın karşılıksız olduğunu hissettiğimizde trajedi başlar nedense. İlişki çatışmaları, küskünlükler, mesafeler. Belki de duyguları bir tek beklenti noktasına odaklarken kendi mutsuzluğumuza yatırım yapmışızdır. İlgilenmiyor, aramadı, yazmadı, yüzüme bakmadan konuştu,  hatırımı sormadı, emir verir gibi, şimdi de şöyle yaptı böyle yaptı..  Gizli ajandamıza sürekli not alır, kendimizi rahatlatmaya çalışırız. Oysa biraz daha zaman geçip işler yoluna girdiğinde kendimizi mutsuz etmek için ne kadar uğraş vermiş olduğumuzu fark ederiz. Trajikomiktir.

Sağlığımız bir mutsuzluk kaynağı olsaydı, belki de psikoloji olarak hep bu olguyu aşmaya çalışırdık. Oysa sağlıklı insanlar olarak beslenmemizle, alışkanlıklarımızla sağlığımızı bozmak için rutin olarak elimizden geleni yapıyoruz. Sanırım bağımlılıkların en görünür halidir mutsuz kişide sağlıksızlık. Çünkü gözlemlenebilir. Kilo alır veririz, öksürürüz, cansız ve isteksiz bakarız, saçlarımız parlaklığını yitirir, dişlerimiz sararır ve ruhumuzu saran bir melankolinin esiri oluruz. Doğanın mucizesi bedenimiz, sağlıklı bir uyku uyuduğunda, düzenli bir fiziksel aktivite yaptığında, düzgün beslendiğinde her sabah aslında bizi tazelenmiş olarak uyandırır. Sahip olduklarımızın yarısına bile sahip olamayan insanların hayata tutunuşlarının ardında mutlu olmayı tercih etmek vardır.

İçinde yaşadığımız dünyanın acı ve travmatik gerçeklerini biliyor ve duyumsuyoruz. Üzülecek ve mutsuz olacak çok şey var. Yaşadığımız coğrafyada isyan etmemize neden olacak her gün yüzlerce sebeple karşılaşıyoruz. Olumsuz duygular yükleniyoruz. Olumsuz duygulardan arınamıyoruz, üzerimize çöküyor. Kendimizi mutsuz etmek için elimizden geleni yapıyoruz.  Elbette hayat kolay ve adil olsaydı, burada olmazdık.  Eğri oturup doğru konuşalım, en etkili silah mutlu enerjisi ile hayata bakmak. Mutlu olmak için nedenler yaratmak, zorluklarla mücadele gücünü kamçılar.

Bir de; Yarın kendimizi mutsuz etmiş olmak için uğraştığımız dün hakkında ne düşüneceğiz? Neyi farklı yapardık? Nasıl davransak mutsuz olmazdık?

Bugünkü gülme nedenim:

Altı ay önce Bodrum’a taşınan çok yakın arkadaşımın şiddetle gitmesini önerdiğim Dibeklihan’a bugün gidip de beni aramasıyla “orası neydi?” demem.  Gülüyorum, balık hafızama! (İç ses: Hayır..Yaşlanmıycam…)

Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Tanganyika_laughter_epidemic

İnsan ve Kaynak

Ayır

GörselGünümüz globalleşen iş dünyasında çalışan psikolojisi gün geçtikçe önem kazanmaya başladı. Çalışanın beklentileri, gelişimi, performansı, çalışan yeteneklerin yönetimi gibi alanlar insan kaynaklarının odağına giriyor. Ve geçmiş zamanlardan bahsedip konuyu otobiyografik özelliklerle sürüklememeliyiz.

Bugün potansiyel insan kaynağını iyi yönetebilmek için kurumlar, çalışanlarına değerlendirmeler yapmakta, eğitimler sunmakta ve geleceklerine yatırım yapmayı amaçlamaktadır. İK alanlarının her biri ayrı ayrı uzmanlık gerektirmekte ve gün geçtikçe daha önem kazanmaktadır. İK bir işletme olsa, her bir alan işletme faaliyetini sağlayan çarklar olacaktır. Tüm çarkların sağlıklı dönmesi, yine insan ile olacaktır. Ancak doğru insan ile.

İşe alım, ya da dilerseniz “seçme ve yerleştirme” diyelim, bugün sadece operasyona dayalı bir alan değil aynı zamanda stratejik bir alana dönüşmektedir. Nedeni çok gizli bir yerlerde değildir. Doğru insanı seçmek, doğru insana yatırım yapmak ve doğru insanı geleceğin yöneticileri arasına yerleştirmek ancak doğru işe alım stratejileriyle başlar. Ortalama kıdem süresinin +-5 yıl olduğu günümüz iş ailelerinde , sektörlere göre bu ortalama değişen çalışan devir hızı oranlarıyla da anlıyoruz ki biz İk’cılar olarak “işe alım” faaliyetlerine gereken önem ve değeri vermemişiz.

Bir görüşme örneği:

İşe alım dediğimiz zaman ne yapacağız?

Plan. Aşamalarla bir süreç planlayacağız. Sonra bu planı takip edeceğiz ve ilgili tüm kişileri de haberdar edeceğiz.

Amacımız nedir?

Personel almak.

Neden?

Kurumun iş gücü ihtiyacını karşılamak için.

Nasıl bir plan izleyeceğiz?

Önce …sonra…sonra da….ve en son olarak…..

Bu planı kimlerle izleyeceğiz?

İnsan kaynakları, x,y,z bölümleri ile de….

Peki, neden x,y,z bölümlerine iş gücü ihtiyacı duyuyoruz?

Bu konuda bilgim yok, talep bu şekilde geldi.

Peki, x-y-z bölümlerine istihdam edeceğimiz iş gücünü hangi değer ve yetkinliklere göre seçeceğiz?

İş tanımlarını soruyorsanız size e-mail atabilirim.

Kaç kişi işe alacağız?

X bölümüne 10, y bölümüne 15, z bölümünde 45 kişi alacağız.

Seviyeleri nedir?

2 orta kademe müdür seviyesi, 3 yönetici seviyesi, 5 uzman ve geri kalan 60 kişi de mavi yakalı olacak.

İk bu projede kaç kişi çalışacak?

Biz 5 kişiyiz. Emre ve ben işe alımdan sorumluyuz. Ahmet personel işlerinden sorumlu. Diğer iki arkadaş da eğitimlere bakıyor. Sanırım biri destek verir bize. Bir de bölüm müdürleri destek verecektir.

Personel devir hızımızı bana söyleyebilir misin?

Tabi, bir saniye hemen bakayım. Kasım ayında %33 müş.

Ayrılan kişilerle çıkış mülakatı yaptık mı?

Evet, bazıları ile yaptık.. Genellikle çalışma koşularından rahatsızlar.

Biz aynı koşullar kapsamında işe alım yapacağız değil mi?

Evet, aynı koşullarla işe alım yapacağız.

Teşekkür ederim, kolay gelsin.

Doğru insan, kuruma en uygun insandır. Seçimler bugün için değil, yarın içindir. Her seçim gelecek için bir yatırımdır. İK’nın kurum için değer yaratabilecek bireyleri görebilmesi için kurumun ortak değerlerini bilmesi, insan ile ilgili stratejilerinden haberdar olması ve kurumun kültürünü anlaması gerekir. Bu konulardan habersiz bir İK kurumda güven yaratamayacaktır. Yanı sıra dış kaynak kullanımına yöneldiği zaman da dış kaynağı etkili yönlendiremeyecektir.

Dış kaynaklı çalışmaları da kuruma taşırken bu çalışmaların kurum organizması ile uyumsuzluğunu göze alamayacaktır.

Kişisel bir misyon

Alıntı

“Yalnızlığını sev, korkma.  Başkalarından önce, kendin kendini anlamaya başlarsın, kendine yaklaşırsın.  Ayakların  yerin bir 40 fersah altına girer, bir de gökyüzüne kadar uzanır sessizce… Bir büyür, bir küçülür, kalıbını ölçer ve ertesi güne yine emin adımlarla yürürsün. Kendini tanıdığın ve anladığın sürece, kendi gücünün farkında olursun.  Aferin sana o zaman, belki o zaman sen de bana aferin dersin kimbilir? Ama çok da havaya girme, alacağın en büyük ödül huzurlu bir uykudur.”

Değişim ve Liderlik

Gerçek şu ki; Her nerede olursa olsun liderlik çok çalışmaya bağlı değildir, pusula-liderlik5çabanın doğru yönde ve doğru koordinatta olup olmamasına bağlıdır.

Bu koordinatı lidere içindeki pusula gösterir. Her lider, bir pusulaya ihtiyaç duyar. Neye inandığı, neyi tutarlı ve dürüst bulduğu, nelerin risk taşıdığını, nelerin öngörülebilir bir başarı temin edebileceği ve gelecekte kurumunu nelerin beklediğini hissetmek ve nasıl yapabileceğine odaklanmak için.

Bazen içinde bulunduğumuz arazinin özelliklerini ve bu araziden geçmek için ne karar alacağımızı bilemeyiz. Bazen, engelleri aşmaya o kadar kaptırırız ki kendimizi, yanlış koordinatları takip ettiğimizin farkına bile varmayız.

Çağımız sürekli değişim çağı ve etkili bir yön göstericiye olan ihtiyacı daha da önemli kılıyor. Eskiden hayatımızda değişim bugünkü kadar önem taşımıyordu. Bugün, teknolojik, ekonomik, kültürel, yasal , siyasi ve politik değişimlerle birlikte çalışma alanımız sürekli değişim halinde. Bu sürekli değişim, her alanda hammadde, üretim, ürün, fiyat, hizmet, vergi, servis, reklam, dağıtım kanalları, müşteri odağı ve benzeri dinamiklere doğrudan yansımaktadır.

İnsan, bugün bu değişim dinamiklerinden ayrı ve ayrıcalıklı olarak “kaynakları kullanan” ve  “yön veren”  değerdir. Dolayısıyla kaybolma şansı yoktur. Aksi halde değişime direnç gösterir, etkisizleşir.

Etkili lider, “neyi başarmak istiyorum” diye sorar , “bu işleri nasıl başarabilirim” yerine. Başarmak için önce ağacın tepesine tırmanır ve doğru yönü gösterip göstermediğine bakar.  Dolayısıyla, iyi ve etkili bir lider olmak “yönetici” olmaktan önce gelir. Uzağı görmedikçe, neyi neden ve nasıl yöneteceğimizi bilemeyiz. Lider bununla da yetinmeyerek, uzakta gördükleriyle çevresini etkiler.

Etkili lider, etkili bir hikaye anlatır.

 

Kahve Sohbeti

Bugün haftanın ilk günü,  yeni bir haftaya güzel başladım. İşlerimi tamamladıktan sonra bir arkadaşımla buluştum. Hani söylemesi ayıp havalı bir yere gittik. türk kahvesi

Ben klasik olarak hızlı kahve “Amerikano” sipariş ederken arkadaşım “orta şekerli Türk kahvesi” söyledi. Arka masada oturan bey de Türk kahvesi söylemiş. Çok kısa bir süre sonra kahveleri koşarak getirdi garson. Masaya bıraktı. Arkadaşım şekerli, arka masadaki bey de şekersiz olarak sipariş ettikleri kahvelerinden ilk yudumları aldıklarında kahvelerin yanlış gelmiş olduğunu fark ettiler. Garson tanıdık, çok da sempatik bir çocuk. Hemen seslendik, inanılmaz utandı. Üzerinde durmamasını, bir kerelik bir şeyin önemli olmadığını da söyledik. Bir ara arka masada oturan bey de bize doğru döndü ve “aslında garson gelirken baştan tereddütlüydü, kahveleri masaya bırakırken bir karar vermesi gerektiği için bıraktı” diyerek durumu analiz etti.  Garsonun mahcubiyetine üzüldük neticede…

Üzüldük de, aldığımız hizmetten memnun da ayrılmadık. Havalı işletmeden beklemedik amatörce yaklaşımı.  Diyeceksiniz ki garsonun hatasını niye işletmeye mal ediyorsun? Ederim…  Çalışan her bir kişi, çalıştığı kurumun organik bir parçası çünkü.  Bu işletme, çok zincirli, restoran, cafe ve pastaneleri olan çok büyük bir holdinge bağlı bir hizmet kuruluşu, otelleri de var. Bildiniz mi? Neyse… Peki bu hatayı neden yaptı : Bizi bekletmek istemedi.

Öyleyse garsonun hızlı olduğunu kabul edelim.

Hızlı olmasaydı, nasıl olurdu: Müşterim bekleyebilir iki dakika daha deseydi? Aslında bekleyen diğer müşterileri de gözeterek daha sakin hareket edebilirdi. O zaman doğru kahve gelirdi. Yan masadaki de memnun ben de memnun. Ama yanlış teslimat yapmıştı. Özetle, niyetiyle eylemi birbiriyle örtüşmüyordu. Üstelik birden fazla işi yapabilme becerisine sahip görünüyordu, her masaya yetişebiliyordu görünürde. Oysa fazla masa da yoktu! Bir Pazar günü brunch zamanı kahve istememiştik.  Ya da mesai saatinin bitimine doğru da sipariş vermemiştik. Olağan, sıradan bir sabah kahvesi zamanıydı. Öyleyse neden hızlı olmaya koşullanmıştı bu çalışan? Hızlılığı bir amaca hizmet etmemişti ki!

Bizler, bir havalı kafe yerine bir havalı hastanede olsaydık ve tedavi beklentimiz karışıklıkla sonuçlansa ve arkadaşıma yan yatakta yatan hastanın ilacını verseler? Yine de iyi niyetli olduklarını düşünür ve anlayışla karşılar mıydık? Ne iyi niyetli bir yanlışlık mı derdik?

Çalışma hayatında işleri yetiştirmek için gereksiz yere acele ediyor ve işin amacını mı kaçırıyoruz… 24.7.365-bir k.iç.sohbet

Evimde temizliği, ütüyü bazen kendim yaparım. İşleri yetiştirmek için çaba gösterir, işlerin kaliteli olmasını isterim. Parlak lavabolar, bıçak gibi ütüler, tozsuz bir görüntü. Kendi kendime bile bu görüntüden haz alırım.  Neticede  profesyonel iş değil, ev işi. Laf aramızda ne zaman aceleye getirsem, unuttuğum işler olur… Yaptıklarımı beğenmem…

Ancak iş hayatı çok daha karmaşık ve yaptıklarımızı beğendirmek zorundayız. Her zaman. Buna da müşteri ilişkisi diyoruz. Müşteri memnuniyeti ve müşteri odaklılık milenyum çağının koşulsuz ilkeleri oldu artık.

Müşterisini düşünmeden üretim yapan bir çivi üreticisi düşünebiliyor musunuz, ya da bir otomotiv üreticisi? Yolcusuna “ne yapalım siz de bununla yetinin” diyen bir kabin memuru ya da mülakat yaptığı kişiyi “iş hakkında” yetersiz bilgilendiren bir insan kaynakları yetkilisi…

Eğitim sektöründeyseniz müşteriniz öğrenciler, sağlık sektöründeyseniz müşteriniz sizin ürünlerinize veya tedavinize ihtiyaç duyan insanlardır. Karşısındaki müşterisinin işlemlerini hızlılıkla yapıp “sıradaki” diye seslenerek diğer müşteriye geçmeyi bekleyen devletin görevlisi de artık tedavülden kalkmıştır.

Müşteriler, sizden hizmet almaya ihtiyaç duyan ve sizin sunduğunuz hizmetten fayda sağlayan taraftır. Müşteri iyi ve kaliteli bir hizmet alacağına inandığı zaman bekleyebilir.

Doğru iş sonuçları ve etkili iletişim için hızlılık tehlikelidir. Her işletmenin işleyiş standartları var, standartlar dediğimiz zaman öncelikler hiyerarşisi ile karşılaşırız. İşlerimizi önceliklere göre yönetiriz. İşi belirlenen standartlara uygun olarak yapabilmek işletme  devamlılığını sağlamada önemli bir etken. İş yapma standartlarımıza güvenen  müşterimiz de acele etmeyecektir. Burada işi ağırdan almaktan hiç bahsetmiyoruz.

Son dönemde tekrar elime alıp okumaya başladığım Stephen Covey*’in sözlerine döneceğim.

Diyor ki; “ister özel, ister sosyal, isterse iş hayatlarımızda “etkili” bireyler olmak istiyorsak hayatımızı kontrol edebilmeliyiz. Amaçlarımızı, önceliklerimizi belirlemeli, hızımızı yönetebilmeliyiz. Reaktif olmaktan kaçınmalıyız, reaktif olmak bizleri olayların kontrol etmesidir. Proaktif olmaya çalışmalı, biz kontrol eder durumda olmalıyız. “

Ayaklarımızın üzerinde güvenle durabilmenin, daha sağlıklı iletişim kurabilmenin ve daha sağlıklı çalışabilmenin ön koşulu da burada yatıyor belki de. Özetle, kontrol edemediğimiz hız bizi felakete götürebilir.

Miras Çocukluk

80’li yılların X kuşağı çocuklarının bugünkü 80 sonrası Y ve 2000 sonrası Milenyum çağı çocuklarından en belirgin farkı hiçbir bilginin ellerinin uzandığı noktada olmamış olmasıdır. Elbette  her kuşağın içine doğduğu koşullar farklıdır. Teknolojinin gelişimine tanık olan 80 öncesi kuşak, bakış açısı olarak ise hazır bir tepside sunulan şeylere pek kıymet vermez, kendi yine de mücadele etmeyi tercih eder.  Elbette yeni kuşaklar daha hızlı ve daha karmaşık, tek tuşla herşeye ulaşabildikleri bir dünyanın içine doğmuşlardır. Bu onların uyum gösterdiği çağdır.

Çocukken bir gece yarısı Ankara Bahçelievler’de bulunan evimizin karşısındaki askeri bölgeden gelen helikopter sesleri ile uyanmıştım.  Niye bu kadar çok ses olduğunu sorduğumda “ihtilal oldu kızım, sen yat” demişlerdi.  Gidip yatmıştım ben de ama içimi merak kemirmeye başlamıştı. Uyuyamamıştım. Ertesi gün duyduğum “ihtilal” kelimesinin ne anlama geldiğini araştırıyordum. Uzun süre cevap alamadım. Sonra anladım ki, hayatımız artık her açıdan eskisinden çok farklı olacaktı.

Ah bir internet olsaydı da arama motoruna “ihtilal” yazıp araştırabilseydim!

Ertesi günlerden bir gün okuluma yürürken bir adamın beni takip ettiğini hissettim. Adımlarım hızlandıkça hızlandı, adam gittikçe yaklaşıyordu. Sonra okula kadar koştum. Kimdi, neydi, şaka mıydı, ciddi miydi, kimdendi, kimlerdendi bilmiyordum. Takip edildiğim hissine kapılıp feryat figan öğretmenimin yanına kadar koşturduğum gün öğretmenime derdimi anlatmaya çalışırken yüzümde patlayan tokatla irkilmiştim.  Galiba bana da ihtilal olmuştu.. Sanırım bu nedenle ortaokulda ve lisede birçok arkadaşım dayak yediğinde hep o gün hissettiklerimi hissettim. Korkak ve çaresiz, sinmiş..

Ah Ah! Bugün hangi anne baba ister çocuğuna vurulsun, çocuğu da sussun..

Yaşadığımız dönemi, içinde bulunduğumuz gergin ortamı kimse bize bile uygun dille anlatmıyordu. Bir süre sonra sebepsiz yere midem bulanmaya başlamış, sık sık kusar olmuştum. Bu beni hem çok yalnız hem de korkak yapmıştı. Ecelime susamış olmalıyım, canım öğretmenim bu gidişe de bir son vermişti nazik elleriyle.  Anlayamamıştım yüzümdeki patlamayı yine. Soramamıştım da “neden” diye.  Çocuktuk zaten ne anlayacaktık. Yıllar sonra bir doktordan öğrendim , mide bulantılarının %90’ı psikolojikmiş…  Aklım, sürekli sormak isteyip soramadığım sorularla doluydu ve anlamam gerekiyordu.. Yaşım küçük olabilirdi ama benim de sorularım vardı hayata dair. Ben de bir küçük insandım.

Bugün anne karnındayken bile bebeğin gelişimi için konuşuyor, müzik dinletiyoruz. Küçücük çocukların karşımıza geçip sordukları büyük sorulara mantıklı cevaplar veriyoruz. Çocuklarımıza vurmuyoruz, vurulmasına karşı çıkıyoruz. 

  • Tanımak değerlendirmenin birinci
  • Dinlemek değerlendirmenin ikinci
  • Anlamak değerlendirmenin üçüncü
  • Soru sormak ve karşımızdaki kişinin çözümü bulmasına yardım etmek değerlendirmenin dördüncü basamağıdır.

Nitekim küçük yaşlarda başlıyor bu yolculuğumuz., hayatın içine bir dolu soruyla doğuyoruz. Karşılaştığımız otorite sürekli değişiyor. Küçük yaşlarda anne baba ve öğretmen etkin otorite figürüyken, büyüdükçe grup lideri, takım koçu, yönetici, patron otoritesi ile karşılaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın yerel ve genel otoriteleri ile karşılaşıyoruz. Dış dünyanın otoritesi ile karşılaşıyor, bugün iş hayatlarımızı dış dünyanın etkilerine göre şekillendiriyoruz. Ve hepimiz  otoriteye karşı davranış geliştirmeyi küçük yaşlarda öğreniyoruz.

Otoriteye çocuğun-bireyin nasıl baktığı ve nasıl bir davranış geliştireceğine karar vermesi bu açıdan dikkate değer derecede önem taşıyor. Otorite figürünün bireyi tanımayan, anlamayan, dinlemeyen ve bireyin davranışlarına karşı öfke gösteren bir figür olması kadar otoritenin bir arama motoru veya seçilmiş bir sanal arkadaş olması da bir o kadar sakıncalı.

Her bir birey, çocukluk yıllarında otoriteye karşı durmayı ve otoriteye karşı başetme yollarını geliştirir.

Etkili ilişkilerde otorite ya da lider kişi diyelim, işlerindeki verimliliği düşündüğü kadar bu verimliliği sağlayabilmek için rehberlik etmesinin gerekliliğini de düşünür. Örneğin, sadece öğrencilerinin sınav derecelerini değil onların sorunlarını tanıyan, onları dinleyen , anlayan ve yol gösteren bir öğretmen gibi. Eğer rehber olursa , sonuçları değiştirebilir. Eğer lider olursa, sonuçları değiştirebilir.

Her lider bir rehber, bir yol göstericidir ve liderler sonuçları değiştirebilirler.

Çocukluğumuzda kullandığımız ve hatta hala kullanmaya devam ettiğimiz davranışlar vardır. Mesela “karşı çıkma” davranışı ile haklı olduğumuzu kanıtlamaya çalışırız. Zaten çatışma dediğimiz kavram tam burada ortaya çıkar, birisinin size “Haksızsın” demesiyle !

Veya duygularımızı saklar, kamuflaj yaratırız. Samimiyetsizlik çocukken çabuk kamufle olur, birkaç kez arkadaşsız kalırız sonra oyuna katılabilmek için tekrar çaba sarfederiz. Yalancıları alaya alır, kızar veya kaçarız. Büyüyünceye kadar ebeveyn ve öğretmenlerimizin otoritesine karşı geliştirdiğimiz başetme davranışları -etkili veya etkisiz – olur.   Neticede; öfke gösterilmiş bir çocuk grup liderini dışlamayı benimserse büyüdüğünde aynı davranışı bağlı olduğu yöneticisi onu uyardığında da gösterir. Küçük yaşlarda seçmiş olduğumuz başetme davranışlarımızı yetişkin olduğumuzda da otoriteye karşı kullanırız. İç çocuğumuz bizimle yaşamaya devam eder bir ömür boyu..

Aynı bir öğretmen gibi, her lider de birlikte çalıştığı kişilerin  iç çocuklarını miras alır.

Bugün yeni nesillere rehberlik etmeli ve onlara “bizim zamanımızda.. ” diye başlayan konuşmalar yapmaktansa onları tanımaya, anlamaya ve dinlemeye zaman ayırmalıyız. Her neslin içine doğduğu koşullar farklı olsa da birbirimize göstereceğimiz saygı değişmemektedir.

*

Sevgiler

*

Kaynak: Dr.Thomas Gordon – ELE

Alzheimer’a karşı

Bir sevdiğimi kaybettim 7 gün önce. Elim ne kalem gördü ne de klavye günlerdir. Ne komik, duygularımın katresi olabilecek kelimeleri bir klavye olmadan yaratamamak. Tam yedi gün oldu bu gece yarısı. Arkadaşım olan kelimeleri buluşturup duygularımı ifade etmeyi yeğledim anısına.

Eniştem Nevzat Aksoy, çok değer verdiğim bir aile büyüğümdü. Birkaç yıl önce Alzheimer hastalığı teşhisi konmuştu. Doğa üstü bir sabır ve azim sahibi Halam, bu sürede enişteme kusursuz bir bakım sağladı. Maalesef Alzheimer hastalarına özel bir Bakımevi yok. Varsa da inanmayın, onlar Geriatri merkezleri, Huzur evleri… Bu mekanlarda Alzheimer hastası huzur bulmuyor, aksine huzursuz oluyor. Çünkü Alzheimer hastasının bir kısım beyin faaliyetleri ve hafıza merkezi kısıtlansa dahi hastanın iç görüsü, duygusal zekası kısıtlanmıyor. Sizi tanımasa bile sizin hangi niyetle kendisine yaklaştığınızı çok iyi biliyor. Ve size aynı niyetle karşılık veriyor. Bu hastalığın ilerlememesi mümkün değil, ancak iyi bakım ve ilgi hayata bağlıyor hastayı. Her hastanın bir kaybediş öyküsü var elbet, ama kaybediş Alzheimer olduğu için değil, hastalığı sırasında yaşadığı fiziksel sebeplerle gelişiyor. Bizde de düşmesi ve kalçasını kırması sonun başlangıcı oldu. Bu vesileyle röntgen çektirmek için girdiğimiz hastaneden 20 gün sonra kalp krizi sonucu eniştemin vefatı ile çıktık.

Vefatımızın ertesi günü kızıma (12) kaybımızı söylemem gerekiyordu. Bıçağı ağır ağır mı, yoksa bir hızda kesip acıyı en azda tutmak mı diye düşündüm ve dolandırmadan söylemeyi tercih ettim. Kızım beni ifadesiz dinledi, gözünü kırpmadan. Bir şeyler söylemesini, gözlerinin dolup yaşların dökülmesini bekledim çaresizce. O ise oturduğu yerden kalkıp uzaklaştı benden. Ne de bir ses takip etti sonra… Biraz bekledim sabırla ve onun yanına giderek dedim ki: “Yavrum, biliyorum duyguların çok derinde. Bu duygularını paylaşman önce senin için çok önemli, lütfen bir şeyler söyle. Eğer söylemek istemiyorsan o zaman lütfen kelimeleri kullan. Anlat bize.”

O gece anlattı. İki sayfa olarak yazdıklarından alıntılayarak paylaşmayı önemsedim.

Diyordu ki:

“Benim Gözümden Alzheimer”

“Eniştem, Alzheimer hastalığına yakalanmadan önce ben çok küçüktüm. Büyük ihtimalle büyükbabamı kaybettiğim yıllardı. Eniştem ve Halamı ziyaret etmeye her gittiğimde oradaki oyuncaklarımı; legolarımı ve barbie bebeklerimi çıkartır ve oyuna başlardık. Eniştem ile büyük legolardan, küçük şehirler inşa ederdik! İlkokula başladığımda hep resim yapar, elbiseler çizer ve mektup gibi yazılar yazardım. Eniştem bazen benim yanımda olur, bazen de bana o masum gözleriyle gülümseyerek bakıp giderdi. Hiçbir şey anlayamazdım. İlkokul üçüncü sınıftayken artık bana baktığında: “Neden bana böyle bakıyor?” diyordum anneme… Annem de yutkunur ve , susmayı tercih ederdi. Artık annemi anlıyorum. Yaşımın küçüklüğü ve psikolojimin böyle bir şeyi kaldıramayacağını biliyordu.

İlkokul beşinci sınıfa başladığımda üçüncü sınıfta olduğumdan çok daha olgundum. Artık enişteme ne olduğunu biliyordum. Ben de halamın bilgisayarında oyun oynamayı tercih ediyordum. Eniştem orada oturuyor, annem ve halam da 5 dakikada bir aynı konuları enişteme tekrar anlatıyorlardı. Eniştem de ya dinliyor ya da kendi çapında hayaller kuruyordu.

Sonra evde bir suskunluk başlamıştı. Eniştem kim olduğumu soruyordu halama. Halam da bana göz kırpıp, enişteme:

Halam: “Tanımadın mı yoksa bu güzel kızımızı? “

Eniştem: “Tanımaz olur muyum hiç! “

Halam: “Öyleyse ismini söyle bakayım?”

“Eniştem sadece gülümsüyordu… Yaz tatilinde halam, bir gün çok ısrar etmişti onlarda kalmam için. Kalmıştım ben de. Fakat enişteme bakıcılık yapan hanım eniştemin ekmeği kavun suyuna batırmasıyla dalga geçiyordu! Bana da komik gelmişti ama gidip en yakın dostuma bile anlatmamıştım. O hanım gece akşam telefon açıp arkadaşlarına anlatmıştı. Ben de yan odada olduğum için kulak misafiri olmuştum. Dayanamayıp kötü sözler söylemiştim bakıcı hanıma. Yanlıştı yaptığım bir büyüğe karşı biliyorum, ama kimsenin sevdiğim kişi ile dalga geçmesine kalbim dayanmamıştı.

Yaz tatili bitmiş, artık okul başlamıştı. Eniştem de artık hastaneye bağımlıydı, çünkü kalçası kırılmıştı. 19 Kasım gecesi saat 01:00’de anneme telefon gelmiş ben uyurken. Annem ve Babam fırlamış. Ben hala uyuyorum, ne olup ne bittiğini 19 Kasım akşam üstünde öğrendim. Annem, o gözyaşlarını silmekten nemli eliyle tuttu çenemden, kızarmış göz kapaklarıyla, benim o genç ama ağlamaktan yıpranmış gözlerime bakarak, uzatmadan, kısacık ama kalbime şok yaşatacak şu iki kelimeyi söyledi:

Annem : “Kızım, Enişten öldü.”

Ben: “………..”

Annemin niye kısa kestiğini biliyorum. Diğer türlü daha çok yıpranacaktım. Kafamı yastıklara sıkıştırıp ağlayacaktım. Ama ağzımdan bir kelime çıkmadı. Sessiz kalmayı tercih ettim.

Bu, eniştemin son günüydü 19.11.2012. Onu ve onun gibi hastaları sevgiyle anıyorum ve her şeyin bir sonu vardır. Ölümsüz olsaydık hayattan zevk alamazdık. Sadece bir kere dünyaya geliyoruz. Bence birine bir teşekkür borçluyuz.”

*

Bu satırları okuduğumda göz yaşlarıma hakim olamadım. Kızım bana büyük bir armağan verdi. Algılaması için çaba sarf ettiğim onca şeyin farkında olduğunu ,  sevildiğini, sevdiğini ve doğaya karşı yenilgiyi kabulünü gösterdi. Ve tüm bu karmaşık ilişkiyi sadelikle anlatmayı becerdi.

İnsanın hayata bırakabileceği en büyük miras, sevenlerine bıraktığı sevgi dolu hatıralardır…

Zihni açık, bir çocuk kadar çevik ve hırslı ama bedeni 84 yılın ağırlığını taşımakta zorlanan sevgili insanım eniştem, her birimizin sevgilisiydi. Sevme gücü hepimize bir armağan, bu armağanı bazılarımız kullanabiliyor bazılarımızsa paketinde saklıyor. Bu armağanı yerinde kullanan, kimseyi kırmamayı, her kişideki değeri ortaya çıkarmayı bilen asil ruhlu bir kişiydi o. Bir keresinde çok zorlandığım bir konuda bana yaklaşımında genelleme yaparak “Sorun yaşıyorsan kişiyi yakın çemberinden uzak çemberine al, ama asla silme..kırma.. Kimseyi silme ve en önemlisi kimsenin üzerinden geçme..Sen sevmeye devam et, o sana gelecektir” demiş idi.

Son söz; Son günlerinde kim olduğumu söyleyemese de o, “Hep böyle güzel kal” diyordu bana hala…

Sevgiyle kalın…

TC sonsuza dek

Ayır

Ulusal kanalın tekel olduğu dönemlerde geçen çocukluğumun belirgin bir Trt_kapaninca_istiklal_marsi_dinlemeközelliği, televizyonun  sadece aksam saatlerinde açılan ve sadece ailece seyredilen bir cihaz olarak kabul edilmesidir. Bizler pek de farkında olmadan bu televizyonun hem “çok önemli” hem de bir o kadar “önemsiz” olabileceğini, gerektiğinde “çat” diye kapatılması suretiyle öğrenmişizdir.

Televizyon törenle açılır, törenle kapanır. Saat 17:00’ye kadar düğmeye basmak için heyecanla bekler, sonra da ekrandaki sabit logolu siyah beyaz görüntüyü ve kulak tirmalayan sesi dinlerdik küçükken. Ve arkasından İstiklal Marşı başlardı, dalgalanan Türk bayrağı ruhumuzu okşardı. Zamanın çizgi filmleri, atletizm yarışmaları, Türk müziği konserleri, klasik müzik konserleri, artistik buz pateni gösterileri, “uykudan önce” ve efsane olmuş “Küçük Ev”, “Dallas” gibi yabancı diziler bir fenomen oldu dönem tarihimizde. Biz açılışı saygı duruşu yapar, evdeki Türk Bayrağı’nı da iplerinden boynumuza dolardik .Ne büyük bir değişim olduğunu bugünkü kuşaklar anlamakta zorluk çekebilir.

Okula başladık, eğitim hayatımız boyunca her gün, her hafta söyledik marşımızı. Ezberlediğimiz gibi söyledik, şiiri ile güftesi arasındaki uyumsuz kelime oluşumlarını sorgulamadan dominant vurgularla.

Üniversite yıllarımda, okuduğum bölümün en büyük faydalarından biri “bir şeyi iyi anlatabilmek” yetisini kazandırmasıydı. Şiire anlam katabilmeyi, düzgün ifadeler kullanmayı bu vesileyle pekiştirdim. Duygu yüklü bir metni duygularımi ve sesimi kontrol ederek, ifadeli okumayı öğrendim. Elbette önce o metnin ne demek istediğini ögrendim. Eskiden duygularımı koy verir arada duraklar derin nefesler alıp sulu gözlerimi silerdim. Kendimi geliştirdikçe nerede nefes alacağımı biliyor, nerede etkili bir vurgu yapacağımı hesaplıyordum.

İş hayatımda da verdigim eğitici seminerlerde, sunuşlarda  ifadelerimle kurduğum iletişim kuvvetli bir etki bırakmamı sağladı. Ne var ki bir türlü öğrenemedim her İstiklal Marşı’nı söylerken gözyaşlarımı ve titreyen sesimi önleyebilmeyi. Tam öğrendim zannediyordum benim deli fişek okula başladı. Gözünün hep beni aradığı o ilk yıllarda ben de -örnek anne-  marşımızı tekrar söylemeye başladım. Küçük insanların cılız seslerine destek olmak için güçlü güçlü bağırarak önce, sonralara doğru durup yutkunarak. Okul açılışları yetmedi, sonra bayramlardaki törenler başladı. En sonunda koyverdim gitti, pek bir rahatladım… Burada verilebilecek tek tüyo çocuğunuzun sizi ağlarken görmemesidir. Mazallah , ilk gördüğünde idare edersiniz ama sürekli bahane uyduramazsiniz ki! Bu yıl karar verdim, baktım ki yutkunmaktan ne söylediğimi anlamıyorum ben de içimden söylüyorum artık ve ağlarken de sık sık gözlerimi kırpıyorum. Arada bir de sağa sola bakıyorum ki gözlerim hava alsın, sulu halleri anlaşılmasın.  Yaşlanmaktan mı yoksa hey hat bu garip gidişattan mı neden bilmem ama ben gittikçe daha sulugöz oldum. Neyse ki yalnız değilim, veli kadrosu da benimle!

Şimdilerde deli fişek beni okula istemediği için uzaktan dinlemekle yetiniyorum, ve her 10 Kasım’da , her 29 Ekim’de, her 23 Nisan’da, her 30 Ağustos’ta ve her istediğim anda bu vatanın insanı olduğum ve bu bayrak altında yaşadığım için gurur duyduğumu söylüyorum.  Önce kendime, sonra evlatlarımıza, sonra da evrene… Her kelimesini içime sindirmeye çalışıyorum tekrar marşımın.

Korkmuyorum, biliyorum ki sönmeyecek göklerde dalgalanan bayrağım. Korkmuyorum, biliyorum ki Ata’mın izinden gidecek milletimin evlatları…. Karanlıkları delicesine yırtarak hem de…

Rengarenktir Dünyamız

picasso girl with pigeon

Pablo Picasso

Rengarenktir dünyamız

Serserisi de olur, delikanlısı da

Eğlencecisi de, geç saatlere dek açık kitapçısı da

Bir oyundan veya konserden çıkanı

Metro geçişinde alternatif müzik çalanı

Simitçisi, balıkçısı, oyuncakçısı

Enteli,öğrencisi,askeri

Yabancısı, yerlisi ve koluna hanımını almış fötr şapkalı beyefendisi

Yazarı, çizeri, süperstarı ile

Rengarenk bir ruhtur adeta dünyamız

*

İçeceğimizi de içmeyeceğimizi de biliriz

Okuyacağımızı, düşüneceğimizi, söyleyeceğimizi bildiğimiz gibi

Bilmeyenlerin

Göremeyenlerin

Görmek de bilmek de istemeyenlerin

İşi ne?

*

Bir kitap kapağından, bir albüm içeriğine

Heykellerden, danslardan, söylemlerden

Cezalandırılmayı anlayamayız

Öğrenciler öğretmenlerinin dediklerini dinlediklerinde

Ufukları açan romanlar cezalandırılırsa

Anlayamayız

Çocuklarımıza anlatacak kelime bulamayız

*

Rengarenktir dünyası insanımın

Bilgedir serserisi, öğretmendir askeri, sanatçıdır doktoru,

Bir avuç da kalsa

Dört duvara da kapansa

Dara da düşse

Rengarenktir dünyası

*

Çünkü bize renklerimizi veren hayat damarlarımızdır

Biz ancak “hayat damarlarımızdan biri koptuğunda” renksiz kalırız

Bir meydanda binlerce kişi tek yürek olup nasıl bir resim yapmışsa

Aynı resmi 783.562 km² ‘lik bir meydanda milyonlarca kişi de yapabilir

Uygarlığımızı ne bugün yazdık, ne de sadece bugünde yazacağız

Bir avuç da kalsak…bir millete yetecek sermayemiz var bizim

Çünkü rengarenktir dünyamız!

Bilmeyenlerin, göremeyenlerin,görmek de bilmek de istemeyenlerin

İşi ne?

2+2=5 Eder mi?

2+2=5

Hayatımızın ilk evrelerinde yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Bağımlılık, “benim için sen yaparsın” düşüncesidir. Bu dikey bir iletişimdir.

Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız.  Bağımsızlık ise “bunu ben yapabilirim” düşüncesidir. Bu da dikey bir iletişimdir.

Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu ise “karşılıklı bağımlılıktır”. Burada iletişim yataydır. Biz nasıl yapabiliriz? düşüncesidir. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirirler. Yarattıkları çaba, bütün çabaların toplamından fazladır. Bu şekilde daha kuvvetli iletişim kurarlar çevreleriyle,  böylece 2 ile 2′ yi toplarlar ve sonucu tüm matematiksel gerçekliğin ötesine taşırlar. Sonuç 5’dir.

Ekip ortamında her birey yetenek, beceri ve tecrübesiyle –bir ülkenin milli takımı gibi- ayrı ayrı “en iyi” olabilir. Ancak uzmanlık sahibi bireyler bir araya geldiklerinde, genellikle kapasitelerinin altında performans göstermeye meğillidirler.

Her bir oyuncuyu ayrı bir perdede izlesek –tek kişilik bir oyun gibi- ,  ya da sahada her bir basketçiye bir top düşse. Orkestradaki her çalgıcı ayrı ayrı üstünlük gösterse.. Düşünsenize gürültüyü.. Ama herkes işini en iyi yapacaktır kuşkusuz…

Ekipler yatay iletişimini kuvvetlendirir, birlikte başarmaya motive olursa sinerji yaratabilir. O zaman, ne tek tek oyuncuları görürüz ne de onların özelliklerini. Bütünü görürüz sahnede, sahada, her çalışma ortamında… Bütünü değerlendiririz.  Anlam çıkarırız. Değer yaratırız. Bütünsel başarıyı kazanırız.

Sadece kendi ekibimiz için de değil, aynı zamanda çabamızın sonucunu değerlendirecek taraf olan “müşterimiz” ile de karşılıklı olarak bağımlıyızdır.

Bizler, birbirimize ihtiyaç duyarız. İhtiyaç duyduğumuz için yaşadığımız dünya ile iletişim kurarız. Varlığımızla diğer insanlarla sürekli etkileşim halindeyiz. Egolarımızdan uzaklaşıp bu olguyu fark ettiğimiz zaman, sinerji yaratabiliriz. En iyiyi birlikte yapabiliriz. Ve birlikte daha fazlasını yaparız.

 

Çatışmadan Yaşamak

Yaşamımızda genellikle bir an için durup “sorun nerede, ben de mi yoksa problemin kendinde mi diye düşündüğümüz olmaz mı? İş yerinde yaşadığımız zor bir durumda, problem ile sorun yaşayan kişiyi birbirinden ayırt etmek mümkün müdür? Ayırt edemiyorsak, bu karmaşıklığı yaşayan tek biz biz miyiz? Sanırım değiliz.

Çalışma yaşamında yaşanan sıkıntı, gergin ortam, bürokrasi, çatışmalar ve yaşanan verimsiz toplantılar aslında bir karışıklığa işaret eder. Karışıklık bir sorundur. Sorunu kişiden bağımsız görememek de bu karışıklığın bir uzantısıdır. Ayrıca bulaşıcıdır! Bir kişiden bir başka kişiye, bir bölümden başka bir bölüme, bir şirketten başka bir şirkete bulaşabilir.

Müzakere uzmanı ve profesör George Kohlrieser; “Bir sorun varsa sorunu kişi ile karıştırmak çok yaygındır çünkü bu en kolayıdır. Duygusal tepkilerimiz vardır ve aslında Amigdala Kaçağı” dediğimiz insansal bir durum yaşanır tepki anında. Aniden bir duyguya odaklanırız, somut hedeften çok o duyguyu yaşarız” der.

Örneğin, sorun toplantıdaki görgüsüz tutum olabilir, işin yetişmemesi karşısında yaşayabileceğimiz endişe olabilir, takım çalışmasında ve veya liderlikte yaşayabileceğimiz boş alanlardan dolayı olabilir. Bu durumlar karşısında duygusal tepki gösteririz. İşte bu tepkiler amigdala kaçağıdır. Eğer problemi kişiden ayırmayı başarabilirsek, o zaman kişinin problemi çözmesi için yardımcı olabiliriz. Çünkü o zaman sorundan bağımsız olarak birey; yaşadığını tehdit olarak görmeyi bırakır. “Çözüme nasıl katkıda bulunabilirim” diye bakmaya başlar.

Fakat düşünebilirsiniz ki, “bazı problemli insanlar tanıyorum ve problemlerini sürekli işe yansıtıyorlar”. O zaman sorunların çözümünde problemleri tek tek ele almaya çalışmak daha sağlıklıdır. Eğer kişilerin zihin haritalarına ulaşabilirsek ve neye odaklanmış olduklarını anlayabilirsek kişilerin duyguları tarafından rehin alındıklarını fark edebiliriz. Rehine olmaktan kurtulmaları için adım adım problemleri tanımlayabilir ve odaklanmaları gereken yolu gösterebiliriz.  Bu elbette bir seçimdir, kişiler isterlerse problemlerin çözümlerine seçim haklarını kullanarak katkıda bulunabilirler. Eğer toplantıya geç gelmeyi tercih ediyorlarsa, bunun sonucuna da katlanmak zorunda kalırlar.

Bu yaklaşım, çalışma yaşamında lider olan kişilerin her zaman “iyi adam/kadın” olmasını gerektirir mi? Hayır! Aslında problem ile kişiyi birbirinden ayırt edebilmek ve kişiyi probleme odaklayabilmek bir yönetme becerisidir. Sınırları çizebilmek ile ilgilidir.

Çalışma yaşamında insanlar, yaşadıkları bir problemde -duygusal olarak karmaşıklaşmadan önce- liderin problemin çözümünde izleyeceği açık yaklaşımı ve süreci öğrenebilmelidir.

Kaynak: “It’s problem not the people and  eq” – Daniel Goleman

O’nu Lider yapan nedir?

Yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız. Bağımlılık “benim için sen yaparsın” , bağımsızlık ise “bunu ben yapabilirim” düşüncesidir. Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu, “karşılıklı bağımlılıktır”. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirerek en büyük başarılara erişirler. Bağımsızlık, bağımlılıktan daha olgun bir düzey olsa da daha üstün olan düzey karşılıklı bağımlılıktır.

10 Kasım 2012’de İzmir Cumhuriyet Meydanında başka türlü nasıl 2400 gönüllü kişi bir araya gelerek tek yürek olmuş, Atatürk’ün portresini oluşturmuşlardır? Bu resmi oluşturan yüreklerin Ata’mızın bir parçası olduğu haberi yazılı basında yer aldı. 10-kasım-izmir-atatürk-portresi_346316Elbette, Ata’nın resmini oluşturmuşlar ve yüzü, gözü, kulağı olmuşlardı. Sadece Ata için bir araya gelmişlerdi. Bugün bir araya gelerek bir amaç uğrunda bir emek veriyorlardu. Belki de gözden kaçmaması gereken; Bu yürekleri bir yapanın hangi değer olduğudur. Ata’ya bağımlılık mı, yoksa bir araya gelerek yaratılacak etkiye duyulan ihtiyaç mı? Coşku mu? Bağımsızlığımıza yönelik inanç mı? İzmir’liler, öz varlıklarını diğer insanlarla anlamlı bir biçimde paylaşma seçeneklerini kullanmışlardır? Karşılıklı bağımlılığı seçmişlerdir.

Bu seçim, ancak bağımsız insanların verebileceği bir karardır. Bağımlı kişiler bu seçimi başkalarının yapmasını beklerler, karşılıklı bağımlı olmayı başaramazlar. Harekete geçemezler.

Aslında hepimiz birbirimize bağımlıyız. Ve bağımlı olduğumuz için yaşadığımız dünya ile iletişim kurarız. Varlığımız ve kişiliğimiz “biriciktir”, özeldir. Kendimizi tanıdıkça, değerlerimizi oluşturdukça bağımsız düşünmeye başlarız. Ancak bağımsız düşünebildiğimizde birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varırız, biricik varlığımızın diğer insanlarla olan ilişkilerimizi nasıl etkilediğini görürüz.

Bir liderin en büyük eseri de birbirine bağımlı bir kitle yaratabilmesidir.

Büyük matematikçi Sir Isaac Newton, Newton sarkacı“Principia” adlı kuramsal eserinde, eylem yasasını tanımlamıştır. Newton hareket yasaları olarak bilinen üç yasa;

Hareketli bir cisim dışarıdan bir kuvvete maruz kalmazsa doğrusal hareketini sürdürür. Kütlesi m olan bir cisme uygulanan F kuvveti ile a ivmesi arasında F=ma bağıntısı vardır. Her etkiye karşı ona eşit bir tepki vardır.

Newton’ın hareket yasaları, evrenin bir düzen içinde ve karşılıklı ihtiyaç içinde olduğu sonucuna varmış ve sonrasında felsefeyi etkilemiştir. İnsanların etki etmeye ihtiyaçları vardır. Newton’un bilimsel olarak açıkladığı eylem, insanların dünyasına da uygulanabilir. Ancak insanlar duygu kütlelerinden oluşmaktadır. Doğru düzlemde olacak bir etkileşim, insanların bu etkiyi kendi istekleriyle kabul etmeleriyle başlar.

Büyük devlet adamlarını düşünün, politik liderler, holding patronları, sanatçılar, yazarlar ya da sadece küçük bir kitlesi olan bir üretim şefini. Hepsinin ortak yönü, hedef kitlelerinin olması ve bu kitleyi etkilemeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu kitleleri tanırlarsa, anlarlarsa ve ihtiyaçlarını, sorunlarını bilirlerse onları etkileyebilecek çözümleri geliştirebilirler. Karşılıklı bağımlılık yaratabilirler. Eğer Newton’un yasalarındaki gibi davranmaları gerekiyorsa-kaldı ki liderler zaman zaman “zorlayıcı” davranış biçimi gösterebilirler- o durumda sadece kriz çözebilirler. Darbe yaparlar, sorun geçici olarak ortadan kalkar. Ancak esas sorun darbe sonrası değerler yaratabilmektedir.

*

Sergio Marchionne Fiat Holding tepetaklak giderken(2004) Ceo’luk görevine geldi. Finansal bir geçmişe sahip olması, firmanın içinde bulunduğu krizi aşmasında önemli rol oynadı. Firma krizi atlattı, Chrysler’i satın aldı(2009). Kitlesini karşısına değil, tarafına almayı bildi. Kraliyet ailesi gibi olan Fiat yönetimini değişime inandırdı, ilişkileri iyi yönetti. Denetim sistemleri kurdu. Kitlesini başarının birlikte kazanılacağına ve çok çalışmakla mümkün olacağına inandırdı. Sahaya indi, merkezi yönetimi kaldırdı, başarılarıyla çalışanlarının saygısını ve desteğini kazandı. Doğal, dürüst ve açık bir yaklaşımı benimsedi. İyi yöneticiler yetiştirmenin önemine el attı, çalışanlarını güçlendirdi.

Bülend Özaydınlı, Migros’un yönetimine atandığı zaman Migros için bir strateji belirledi. Düşünceleri ile Vehbi Koç’u ikna ederek Koç Holding’in çizdiği stratejiye inanmasını ve destek vermesini sağladı. 34 Mağazadan bugün 1000 mağaza sayısına ulaşan Migros iç pazardaki hareketliliği arttırdığı gibi model gösterilen bir şirket haline geldi. Herşey kağıt üzerinde çizilen stratejilerle mi gerçekleşti? Bu başarıyı Özaydınlı kendi kendine mi sağladı?

Çalışanlarına ortak bir vizyon sağladı, inandığı yolda müzakere etti, doğru insanlarla çalıştı ve insanları karar sürecine kattı, insanlarını güçlendirdi. Kurum için karşılıklı bir bağımlılık sağladı. Ben ne kadar çalışırsam kurumum da o kadar başarılı olur. Ne kadar fikir üretirsem, kurumum o kadar yenilikçi olur. Bu vizyon çerçevesinde mesleki uzmanlık, inanç ve disiplin devreye girdi.

Bugün, Ali Sabancı isminin Sabancı Holding ile değil Pegasus firması ile anılması nasıl mümkün oldu? Ben yaparım olur mu dedi Ali Bey? Soy adını değil adını öne çıkarmayı nasıl başardı? Sıfırdan kurduğu Pegasus’u Türkiye’ye nasıl kabul ettirdi? Pegasus nasıl önde giden ve tercih edilen havayollarından biri haline geldi?

Ali Sabancı, iş dünyasına girişimcilik enerjisi ile yön verdi, kendini doğallığı, açıklığı ve dürüstlüğü ile kabul ettirdi. Kitleyi nasıl etkileyeceğini belirledi, vizyon ve stratejilerini hayata geçirirken kendisini değil ekibini ön plana çıkardı. Nitekim bir ödül töreninde, Pegasus adına ödül alırken “ekibim çalışıyor, ben arkada kalıp ödülü almaya geldim” samimiyetiyle de açıklamıştır.

Etkili liderler, hitap ettikleri kitlenin beklentilerini ve kitle üzerinde nasıl etki uyandıracağını bilerek, ittifak oluştururlar. Birlikte yola çıktıkları insanları tanırlar, “biricik” özelliklerini bilerek iletişim kurarlar. Anlarlar. Anlamak için empati kurarlar. Kendilerine bağımlı hale getirirlerse çalışanlarının sinerji yaratamayacağını bilirler. Çalışanlarının karşılıklı bağımlılık yaklaşımını benimsemelerini önemserler.

Etkilemek bir liderlik yetkinliğidir.

Herkes lider olabilir.

Herkes etkileyici olamayabilir, ancak etkileme becerilerini geliştirebilir.

Bir Tutam Felsefe

keşkeee

Düşünüyorum da, birine açılmam lazım. Açıldıktan sonra pişman olacağım biliyorum ama açılmazsam da pişman olacağım. Açılsam da açılmasam da pişman olacağım.

Yaşamdaki tüm saçmalıklara gülebilmek istiyorum. Güldükten sonra pişman olacağım, biliyorum ama gülmezsem de pişman olacağım. Her iki halde de pişman olmam olası…

Evlenmek istiyorum. Evet, evlenirsem pişman olacağım. Evlenmezsem de pişman olacağım. Yahu evlensem de evlenmesem de ben pişman olacağım…

Birini sevmek istiyorum, sevmek.. Pişman olacağım kuşkusuz da sevmezsem de pişman olacağım. Birini sevmiş olsam da sevmemiş olsam da pişman olacağım!

Etrafımdaki bütün öküzlerle alay etmek istiyorum. Alay etmezsem pişman olacağım. Alay edersem de öyle. Her iki halde de pişman olacak olsam da dayanamıyorum…

Bugün ya ölseydim diyorum bazen. Pişman olurdun diyorum yine. Pişmanlıklara yer yok hayatta diyorum. Yürüyorum.

Bu da bana kapak olsun…

Alain De Botton’a Saygılarımla,