Uykuda

Öne Çıkan

IMG_5882 2Uyku hali, bir ormandayım. Titriyorum ter içinde uykumda ama uyanamıyorum bir türlü offf. Gördüklerimi anlatırsam rahatlayacağım bir nebze:

Burası büyük bir orman, her yerde en aşağı üç metre kalınlığında, on metre boyunda dev ağaçlar var. Ne güzel bir görüntü… Ama genç ve dipdiri görünümlü ağaçlara yakınlaştıkça gövdelerini sofu sarmaşıkların sardığını ve boğarcasına, nefes aldırmamaya çalıştıklarını farkediyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Güneş gölgelendi. O berrak sıcaklığı gölgeleyen örtü, amerikan bezinden kirli beyaz, yersiz-yurtsuz ülkede dokunmuş bir kumaş. Bir branda.Ve orman korucuları bu kumaştan yapılmış üniformayı giyerek bu bakımsız ormanın sahipleri gibi dolaşıyorlar.

Bu korucuların başı bir adam var, çok iyi konuşuyor. Herkesi kendine inandırabilme yeteneği var. Büyük güçler -brandacılar- ona da demişler ki “sen bu ormandan sorumlusun ama bak sana daha yakın gelecekte daha büyük ormanlar vereceğiz sen sadece dediklerimizi yap”. Böylece küçümsenmiş gururunu tedavi etmişler. Kendini önemli hissettirmişler bu adama. O da inanmış, inanmak istemiş böyle büyük bir görev olduğunu hayal etmiş. Koca bir bez vermişler eline ve demişler ki “şimdi bunu yavaş yavaş, yedire yedire gün ışığına karşı ormana kapatacaksın. Yavaş yavaş karartacaksın ormanı ve öldüreceksin canlıları ama acele etme. Biz senin yanındayız. Bunu başarırsan eğer, dile benden ne dilersen demişler. Çok büyük olacaksın çok! Adam inanmış, almış eline brandayı sağa sola köşeye ortaya doğru kapatmaya uğraşırken kendisine karşı gelebilecek tüm canlılara hükmetmeye başlamış harfi harfine ne gerekiyorsa. Bir süre sonra ışığın kaçamak yaptığı köşeleri elleriyle kapatmak yerine bu görevi etrafındakilere dağıtmaya başlamış. En sonunda da kendi kendini ormanın kralı ilan etmiş. Ahh ne sevinmiş ama, ilk defa çok değerli hissetmiş kendini. Oysa gel zaman git zaman, ormandaki ağaçlar kurumaya, çiçekler solmaya, canlılar su bulamamaya başlamış. Sonra almış eline testereyi kesmeye başlamış. Önce soldan kes demişler, soldan kesmiş. Sonra dur napıyorsun sağdan kes demişler, ihtirasını sağa vermiş. Ne yapsın, yüzüğü takmış bir kere. Küçüklüğünde babasının ayaklarından asarak ceza verdiği günlerden hınç almış. O da kaçkınca ezmenin keyfine varacakmış ve kendisine karşı gelenleri de en acımasız şekilde cezalandırmış. Bir melunu hayata geçirmiş böylece. Fırsat bu fırsat. Önce herkesi sevdirmiş kendine, sonra da istediği etki altına almaya başlamış. Kendine hayran bırakmış kimilerini. Uğruna canını verenler bile çıkmış.

Adam bu dev aynası ile öyle güçlenmiş ki, kendi gücünün büyüsüne kapılmış. 400 destekçisi de olsa de Olsa 500 de farketmemiş, böylece!

İçindeki bu kaçkın yüzük ihtirasına karşılık ormanda her gün canlılar ardı ardına ölmeye başlamışlar. Kendinden geçmişçesine kesip doğramış, biçmiş, birbirine katmış, ormandaki canlıların tekrar bir yaşam yolu bulmalarını engellercesine. Çevresindekileri de inandıracak nedenler bulmuş, yüce güçler ve dini kitaplara sığınmış. Oysa ne yüce güçler anlamış onu ne de dini kitaplar böyle yazmış. Ve, zamanında kuşların, sincapların, uğur böceklerinin, kelebeklerin, kertenkelelerin, arıların cirit attığı ve çocukların dalından kiraz topladıkları ormana canlı uğramaz olmuş. Adam bir süre sonra, ormanın orta yerinde yatıp kalkmaya, tuvaletini yapmaya başlamış. Mikroplar üredikçe daha da asil amacına ulaşıyormuş adeta. Bütün bunlar yetmemiş gibi, bir de tabela dikmiş ayan beyan herkesin göreceği biçimde: “Cennet Ormanı” diye.

Bu soysuz, inancının esiri olmuş oysa inanırken başını koyduğu toprak, ormanıymış ve kararmış gün geçtikçe orman, ışıksızlaştıkça…

*
Uyanmaya çabalıyorum fakat manzarayı görürken uyanmak için benim de canımın acıması mı lazım? Uzandığım yerden düşününürken “ben de değerliyim” diye çağıran canlıların sesini duyabiliyor muyum?

Ama hissediyorum, uzak değil ağaçların ayak sesleri.

Gezi

Öne Çıkan

Uyuyabiliyorum neden sonra, sabahın ilk ışıklarını kaçırıyorum elimde olmadan. Neticede birkaç saat de olsa uyumam gerektiği telkinleriyle başa çıkamıyorum. Yatağa girdiğimde üzerimde ağırlaşan her şeyden kurtulduğumu hissediyorum. Dışarıda, sokaklarda, köprüde bir çantanın üzerine başımı yaslayarak kıvrılmış, sırtıma da ceketimi almış olmalı hissediyorum kendimi oysa. Telefonumu yatağın içine koyuyor, kulaklıkları da kulağıma geçirip -olası her türlü uyarıya karşı uyanık olmak için- uyuyakalıyorum. Son bir aydır böyle yaşıyorum. Son bir aydır bir kaç saat uyku bana yeter oldu.

Ülkemde bir şeyler oluyor… Ülkemde ağaçlar yürümeye başladı!

Bir değişim var, ben, sen, o, her şey, herkes değişiyor. Birleşiyor.  Bakkalım, manavım, yöneticim ,iş arkadaşlarım, sanatçılarım, öğrencilerim, öğretmenlerim, küskünlerim, farklı inanışta olanlarım, memleketimin her bir köşesinden ve dünyanın her bir köşesinden iletişim kurabildiklerim! Sanki aynı anda bir düğmeye basılmış ve her birimizi harekete geçirmiş gibi, üzerimizdeki kabuktan sıyrılıyoruz. Bu düğmeye, tanımsız, lidersiz, içten gelen bir güçle en gençlerimiz basıyor ve ağaçlar yürümeye başlıyor.

Kişisel olarak itiraf etmeliyim ki; Her hücremi hisseder gibiyim ve sanki çoğalıyorlar; İnanılmaz mutlu ve heyecanlıyım! Gün geceye on binlerce insanla karışıyor ve yalnız olmadığımı hissediyorum. Çevremdeki dünyayı her zamankinden çok hissediyorum. Tüm endişeleri, korkuları cesaretim ve sevgimle kucaklıyorum. Uzaklık kalmadı, hepimiz düşüncelerimizin, değerlerimizin ve ruhumuzun götürdüğü yerdeyiz. Bu uğurda her şeyi göze almışız biz.

 “Gençler, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.”

Mustafa Kemal Atatürk

Dilediğim her şey yakın, çünkü ben yakınım. Hiç tanımadığım insanlarla konuşuyorum, onlar için kaygılanıyorum. Sürekli bir heyecan halindeyim, biraz stresli belki de çok, bilmiyorum. Ama aksini düşünemiyorum.  Ertesi gün işte, sokakta, metro’ da, parkta karşılaştığım her çift gözde kendimi görüyorum. Her şeye rağmen mücadele etmeye kararlı, kendini ve ideallerini gerçekleştirecek direnci birlikte gösterecek bakışlar görüyorum. Elimden kitaplar düşmüyor ve sürekli düşünüyorum. Belki de tek bilgi kaynağı kitaplar. Koca ülkede eminim, penguen yayını yapan televizyon kanallarını seyretmeye devam eden yurttaşlarım vardır ama eli bilgi tutan herkes duruma uyanıyor.

Dün gece nihayet ben de oradaydım, olaylar çıkmadan önce orada olduğum gibi. Üç günümü uykusuz bilgisayar başında geçirdikten sonra, mutlu ve yorgundum. Orada, tepeden tırnağa dövmeli, uzun saçlı bir delikanlının yaralarına pansuman yapan türbanlı gönüllüler gördüm. Bira içen minili kızla termosunda çay getiren başörtülü teyze meydanda yan yana oturuyordu. Olaylar durulduğunda vardiyası biten polisleri ve protestocuları bir araya toplayıp çay, biraz da öğüt veren esnafları gördüm. Sokaklarda yanan ateşleri evlerinden su taşıyan yaşlı teyzeler söndürdü. Kurdukları barikatı kaldırıp polislere “abi yolu trafiğe açtık” diye seslenen gençleri duydum. Bir çevik kuvvet, evine dönmek isteyen protestoculara taksi durduruyordu. Bu ülkenin insanları hala çok güzel. Ve kimse onların kalbini bozamamış, bozamayacak. Gördüm, gördük, tüm acımasızlıklara, yaşanan tüm adaletsizliklere rağmen yüreklerdeki kardeşliği gördüm.

“Günümüz düşünürlerinden Slavoj Zizek –Cennette Sıkıntı adlı makalesinde bizden bahsediyor. Türkiye’den. Marx’ın ilk dönem yazılarında Almanya’da yaşanan sorunları anlatırken, “bireysel sorunlara” karşı tek cevabın “evrensel bir çözüm” ya da “küresel bir devrim” olduğunu savunduğunu söylüyor.”

Marks’ı bilemem, ama ben ve biz bugüne kadar sessiz bir çoğunluk olarak geldik. Bugün ağaçlar bize çok büyük bir ders verdi. Artık kimseye odun diyemeyeceğim! Buradayız çünkü, geldiğimiz son nokta burasıdır. Biz hiçbir şeyi planlamadık. Biz, hiçbir örgüte mensup değiliz. Biz, hiçbir provakasyona alet olmadık ve olmayacağız. Biz, bir olduğumuzu bu anda gördük, burada. Biz, ortak bir bilince sahip olarak burada bulduk birbirimizi. Bize ne derseniz deyin, nasıl çağırırsanız çağırın ama bilin ki biz bu vatanın evlatlarıyız, ağaçlar gözlerimizdeki tül perdeleri kaldırdı. Gördük. Ve ağaçlarla yürümeye başladık.

 gezi çadır30.05.2013 – Gezi Parkı, Taksim, İstanbul, Türkiye

Buradayım. Geç saatlere kadar kaldım, insanlarla konuştum, dinledim, müziklerine katıldım. İstediysem de kalamadım, sorumluluklarım benden yaşça daha genç olanlardan daha farklı. İş hayatı, çocuğum ve imkanlarım özgürlüğümü kısıtlıyor ister istemez. Şu satırları kaleme aldım eve döndüğümde:

Gezi Parkında ağaçlar insanlar tarafından korunuyor, gece yarısı bile iğne atsan yere düşmez:) Tek yürek birliktelik, özlem duyulan! Ağaçlarda insanlar oturuyor, kendilerine yer yapmışlar. Çadırları sayamadım. Ritm sazlar ile insanlar dans ediyor, şarkılar söylüyorlar. Doğa ritmler eşliğinde kendini çağırıyor. Her ne kadar tomalar etrafta dört dönse de kimse kılını kıpırdatmıyor. Bir köşede şiirler okunuyor, insanlar oturmuş dinliyor. Çimlerde oturanlar, koyu sohbetler, dalgın ve yorgun bakışlar ve bekleyiş, pilavcılar karpuzcular salatalıkçılar köftecilerle hareketleniyor. Herkes aynı, dayanıyor. Bu direnişin sonunu ümitle bekliyoruz. Maalesef kalamadım.”

31.05.13…. Ve sabaha karşı 5 sularında, bu şekilde bırakmış olduğum ortam kendi milletinin polisi tarafından acımasızca, tazyikli su ve gaz ile baskına uğradı…  Gezi parkında kalan insanlar, arkadaşlarım yaralanıyor, çadırları yanıyor, yakılıyor, ortalık meydan savaşına dönüyor ve hepimiz uyanıyoruz! Sosyal medyanın gücünün farkına varırken, daha da önemlisi, bu güne kadar apolitik olarak değerlendirdiğimiz Y kuşağı (1980-2000) gençlerin hepimizi temsil ettiğine şahit oluyoruz! Bilgi çağı çocuklarının direnişi, ülkemdeki her duyarlı varlığı faaliyete geçiriyor.

Çok kısa bir sürede yaşanan olaylar milletimizi sararken, 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece yarısı on binlerce insan sokaklara dökülüyor İstanbul’da. Mesajlar saniyeler hızıyla uçuşuyor, uyarılar, doktor, avukat, kablosuz ağ şifreleri, sığınaklar ve an an haberler.  Sabaha karşı da, insanlar sokaklara dökülüyor, Anadolu yakasından yürüyenler, Avrupa yakasından yürüyenlerle buluşuyor. Boğaz Köprüsü, sabaha karşı 05:00 sularında tarihe tanıklık ediyor. Ezeli rakiplerin taraftarları tek çatı altında toplanıyor ve on binlerce insan, amacı aslında “çevreyi koruma bilinciyle bir araya gelerek mağdur olmuş bir grup insanın” bulunduğu yere doğru yürümeye başlıyor. Aynı anda Ankara’da, aynı anda İzmir’de, aynı anda Antalya’da, aynı anda Afyon’da, aynı anda Gaziantep’te, Eskişehir’de, Londra’da, Berlin’de, New York’ta, Amsterdam’da, Brüksel’de, Stockholm’de, Berlin’de, Madrid’te…

dayanışmaŞimdi , her şey kristal bir berraklığa kavuşuyor. Bu güne kadar tanıdığımızı zannettiğimiz insanları daha iyi görüyoruz.. Oy verdiğimiz vermediğimiz.. Ya da yakın dediğimiz demediğimiz, kültür farkları bulduğumuz, farkında olmadan ayrım yaptığımız ve ortak paydada olamadığımızı düşündüğümüz insanlara bakıyoruz. Bir de ortak olduğumuzu düşündüklerimize… Hem mutlu, hem de kırgınım içimden. Ancak, yine de kabul ediyorum ve çareler düşünüyorum kırgın olduklarımı etkileyebilmek için, korkularından, cesaretsizliklerinden ya da kölesi oldukları yanlış inançlarından. Ancak bazılarından da  şaşırarak uzaklaşıyorum. Hiç bir enerji hissedemediklerimden, demek ki hiçbir enerji hissetmiyorlar diyorum kendi kendime… Demek ki doğada, coğrafyada değiller, demek ki dersi dinlemiyorlar. Keşke görseler “ben” olayı yok, yoğun bir “biz” duygusu var. Büyük bir enerji yükseliyor, görüyorum.

böyleHepimizin cüzdanlarındaki paracıklarda aynı resim var, hepimiz aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Kapitalizm Karşıtı, Sanatçı, Doktor, Akademisyen, Öğrenci, Ev Kadını, Başı bağlı, Hippi, Genç, Yaşlı, Çocuk , Farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu, dindar, inanan, ateist ve her şeyin ötesinde karşıtlaştırılmışlıktan, kısıtlandırılmışlıktan bıkmış kitlelerin ev sahipliğine sahne oluyor bu meydan. Bu meydanda yürümeye başlıyor ağaçlar.

Hepimiz uykusuz, hepimiz dirençli , çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hissediyoruz. Bu bir uyanıştır, bu bir başlangıç. Bu tarihten sonra küçücük çocuklara bile kimse yaşanan haksızlıkları, çarpıklıkları unutturamayacaktır. Her şey bilincimize kazınmıştır.

Bu günlerde George Orwell’in 1984 adlı romanını tekrar okuyor gibiyim, kodlandırılarak ve kutuplaştırılarak  yaşayan insanların sessiz görüyorum. Dikta rejimlerin geleneksel ve güç odaklı anlayışının ortaçağdan kalma eserini kah izliyorum. Bu günlerde, yaşamın tüm boyutlarıyla bir değişim içinde olduğunu bir kez daha kabul ediyorum.

Değişmeyen hiçbir şey olmadığını, hiç bir şeyin aynı kalmadığını, yaşanmışlıklara dayanmayan hiçbir teorinin geçerli olamayacağını, kabul görmeyeceğini, korkuların ve bastırılmışlıkların özgür ve bilgiye dayanan bilinçle el ele yenilebileceğini, karmaşa ortamını yaratanların gerçekteki  emellerini, yıllarca birbirine kırdırılan azınlıkların kardeşliğini, korku dolu olan polisi ve korkudan saldırganlaşan devlet güçlerini görüyorum. Ayrıca, betonlar dikilerek talan edilen topraklardaki doğanın ve medeniyetin sesini duyuyorum. Serbest pazar inancı ile kökten dinciliğin birbirini dışlamadığını hissediyorum.  Her an yaşam, her an özgürlük, her an mizah, her an sanat, her an bir yenilenme kokuyor!

Irk, din, dil, mezhep, ülke, toplum, yaş, cinsiyet, meslek ,yönelimler , engeller ve fiziksel özellikler fark etmeksizin kenetlenmenin mümkün olabildiğine şahit oluyorum. Gençleri, genç düşünen ve hissedenleri daha çok seviyorum ve ben de genç olmayı benimsiyorum.

“Genç olmayı, genç düşünmeyi benimsiyorum.”

Dünkü çocukların liseden arkadaşlarıyla çıkıp geldiklerine, diğerlerini de getirdiklerine, diğerlerinin diğerlerini de getirmiş olduklarına, her şeyin bir çığlık anında yayılmış ve arkasında abi ablalarının da aralarına katılmış olduklarına, sonra anneleri, babaları, öğretmenleri, mahalleden arkadaşları, tanıdıkları tanımadıkları, bir çığ gibi büyüdüklerine tanık oluyorum. Belki de sevgi ve anlayışla karşılık görseydik bu kadar ses getiremezdik, lakin bilir miydik böyle karşılık göreceğimizi? Bir de “çapulcu” olarak yaftalandık!

Gezi’ye giderken telefonuma bir harita fotoğrafı indirmiştim. Belki beş bin insanın birlikte olduğu bir yere gittim, aralarına karıştım, oturdum. Ve belki 20 belki 30 insan benden yol tarifi istedi. Kimi reviri, kimi yemek, kimi kıyafet, kimi de kitapları nereye bırakabileceğini soruyordu. Ellerinde koca koca torbalar, yardım getirmişlerdi. Sordum onlara, neden yanımdakilere değil de bana sorduklarını, bir işaret yoktu neticede üzerimde… Bilmiyorlardı. Ama aslında ben biliyordum. Bu benim iç çağrımdı, onlar da duyuyordu. Yaşadıklarımız, nerede olursak olalım aramızda güçlü bir bağ olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağ ile küllerimizden doğduk tekrar, yaşamlarımıza aşk getirdi, artık hiç bir şey için “keşke” demek zamanı değil. Değişim henüz yeni başladı, bir gün bu günleri de hatırlayacağız.

31. Mayıs.2013, ülkemde bir uyanışın başlangıcı oldu. Bir rüyadan gerçeğe yürüdük. Yeni bir yaşam umudu soluyan karanlıktaki bu ışık ile şimdi iç içeyiz. Işık bizim içimizde, biz ışığın… Candan diliyorum, aydınlık günleri, çünkü, ben, biz, kendimizi  bu ışıkta buluyoruz.  Yaşamın içinden tekrar nefes alıyoruz. Aydınlığa bırakıyoruz bedenlerimizi, cesaretle feda ediyoruz, sevgiyle ve hoşgörüyle kenetleniyoruz ve ben, dua ediyorum tüm kalbimle bu ışık hiç sönmesin!

Her şey birkaç ağaçla başlamıştı, kim derdi ki bu ağaçlar bu kadar meyve verecek?

Hikayemiz burada başlıyor…

1.07.2013/03:00 İstanbul

Yürüyen Ağaçlar -1