Kuşların dünyanın her yerine uçabilecekken neden aynı yerde kaldıklarını hep merak etmişimdir. Sonra kendime de aynı soruyu soruyorum.
Bir kuşu kafese koyup bir süre sonra özgür kalması için kafesin kapısını açık bıraktığınızda kuş kafesten çıkmaz ve çıksa bile her zaman geri döner çünkü her yere uçma kabiliyetine sahip olmasına rağmen bildiği tek şey budur. İnsanlar da böyledir, fiziksel olarak bir kafeste olmasalar da birçoğu istedikleri her şey olma, uçma, ilerleme, yükselme veya mevcut durumlarında kalma gücüne sahipken oldukları halde hapsolmuş gibi davranırlar.

Kendimizi sınırlar, aşina olduğumuz şeylere bağlı kalmak isterken aynı zamanda bazılarımız bazı kuşlar gibi uzağa gitme gücüne sahip değilizdir ve bazılarımız da bazı kuşlar gibi özgür ve rahat bölgeleri severler. Özgürlük zihindedir, kimse onu kimseye veremez ya da kimse kimseden alamaz, özgürlüğü kendimiz teslim almalıyız.
Hep dışarıdaki kuşları izlemekten, içerideki kanatsız kuşları görmeye, sezmeye yeltenmeyebiliriz. Küçük Prens’e kurdun sözleri “göz, hiçbir şeyin özünü göremez” vurgusu gibi; Göz görür de kişi kendi gerçeğinin içinde yaşamayı ne kadar katlanılır bulur? Sırf konacak bir yer bulamamaktan çekindiği için uçmaya yeltenmeyenlerin, kendini karşısındaki ile var edenlerin, ışıklar sönünce gök gürültüsünden korkanların emniyetsiz ruhlarını görmezden gelebilir miyiz?
Ev gibisi yoktur. Herkesin evim diyebileceği bir yer vardır mutlaka…

İlk uçan insan Hezarfen Ahmet Çelebi’dir. Hezârfen Ahmed Çelebi, Seyahatnâme’de geçen anlatısına göre 1632 yılında lodoslu bir havada Galata Kulesi’nden kuş kanatlarına benzer bir araç takarak kendini boşluğa bırakmış, İstanbul Boğazı’nda 3.358 metre süzülerek Üsküdar’da yer alan Doğancılar Meydanı’na inmiş ve bu olayla halk arasında tanınmıştır. Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan Dördüncü Murad, Hezârfen Ahmed Çelebi ile önce çok yakından ilgilenmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli bir adamın varlığından kuşkuya düşerek onu Cezayir’e sürgün etmiştir.
Tarih derslerinde Hezarfen’in hikayesi pek üstü örtülü geçmiştir ama 12 yaşımda elime alıp bir çırpıda bitirdiğim Martı adlı kitap , hayatıma yön vermiştir. Okumadıysanız mutlaka okuyun. Bugün bu yazıyı kaleme alırken, kitabın yazarı ve hayran olduğum Jonathan Livingston karakterinin yaratıcısı Richard Bach‘ın bu kitabı nasıl yazdığına yönelik bir içerik buldum. Video bağlantısını yazının altına bırakıyorum.
Varoluşu sorgulayan Birdy adlı film ise William Wharton‘un 1978 yılına ait aynı adlı romanına dayanmakta, 1984 yılında filme çekilen bu filmin yönetmeni Alan Parker, müzikleri Peter Gabriel‘e aittir. Başrollerinde Matthew Modine ve Nicholas Cage oynuyordu ve ben bu filmi Ankara Akün Sinemasında izlemiştim, 1985 yılı başlarıydı. Bugün bu yazıyı yazarken filmi tekrar izlesem mi dedim ama sonra gözlerimi kapatıp bekledim ve sahneler gözlerimin önüne geldi. Mutlaka izleyin, izlemediyseniz.
Bu yapıtlar da evindeymişsin hissi yaratır, çünkü özgürlük zihnimizdedir, kimse onu kimseye veremez ya da kimse kimseden alamaz, özgürlüğü kendimiz teslim alırız.
Sevgiyle,
Cndn
Videolar: