Maslow için Ağıt

Öne Çıkan

 

2017’de yazmış olduğum “Maslow için Ağıt” ı bugün yaşadığımız küresel pandemik ile biraz daha yeni normali düşünerek tekrar yayınlıyorum. Güvende kalın, evde kalın. Teknolojiyi kullanma beceri ve yetkinliklerinizi güçlendirin ama daha çok kendinizi iyi hissetmeye yatırım yapın. Kişisel farkındalıklarımız ve ailemiz en büyük sermayemiz. Sevgiyle, Candan

25.04.2020,İstanbul

*

Maslow hiyerarşisini bilirsiniz. Ben severim. Teknolojiyi de severim.

Maslow’da en alt seviyede fiziksel ihtiyaçlar yer alır. Bu ihtiyaçlar en temel olan ihtiyaçlarımızdır. Bugün, bu ihtiyaçlarımız için teknoloji etkin olarak kullanılmaktadır. Mesela yataklarımız vardır. Evlerimize gıdalar, taze zincir ile ulaşmaktadır. Evlerimiz ısınmaktadır. Arıtma sistemlerimiz sayesinde temiz ortamlarda yaşarız. Kapılarımız vardır, kilitleriz. Bugün hayatımızda en temel ihtiyaç duyduğumuz her şey için teknolojiden faydalanmaktayız.

İkinci seviyede güvenlik ihtiyacı vardır. Kendimizi ve sahip olduklarımızı güvence altında tutmak. Sahip olduklarımızın elimizden alınmasını istemeyiz. Bir iş sahibi olmak, sağlıklı olmak önemlidir.  Daha çok, yaşamsal nicelikler diyebiliriz. Yaşamsal konularda örneğin; Sağlık, ilaç, bankacılık , güvenlik alanlarında etkin olarak gelişen teknolojilerden faydalanmaktayız.

4ded2c8c50f9b1088fbbd3b9db4c40fe

Üçüncü seviyede sevgi ve ait olma vardır. Aile, ilişkiler, arkadaşlık ihtiyaçları gündeme gelir. Bugün bu seviyede, teknolojinin etkisini gün geçtikçe arttırdığı söyleyebiliriz. Bugün akıllı telefonlarımız, internet uygulamaları ve bilhassa Facebook gibi uygulamalar geçmiş alışkanlıklarımızı karşılamaya çalışmaktadır. Bugün seksüel yakınlık için internet ortamı fırsatlar sunmaktadır. Hiç bir zaman gerçek iletişimin, yakınlığın ve seksüelliğin yerini tutamayacak olan bu yapay fırsatlara tamamen ihtiyaç duyuyorsak, bir yerlerde yanlış yapıyoruz diye düşünüyorum. Maslow teorisinde, bu seviyede ihtiyaçlar, nicelikten niteliğe geçiş yapmaktadır. Kaliteye. Sanırım bu seviyede denge ihtiyacı başlıyor. Hayatın felsefesi , tercihlerimizle ortaya çıkıyor.  Çünkü;

Bir sonraki seviyede, özgüven-güven-başarma ve saygı ihtiyacını görürüz. İçsel yolculuğumuzda, teknolojinin muhtemelen bize katkısı yoktur. (Kendi gelişimimiz ve evden çalışma ortamı için teknolojiden faydalanmak dışında)

Beşinci ve en son seviyede ise, kendini gerçekleştirme ihtiyacı ortaya çıkar. Bu ne demektir? Kendini gerçekleştirme; Yaşamdaki problemleri yaratıcı olarak çözebilmek, potansiyelimiz doğrultusunda yaşayabilmektir.  Bu konularla ilgili bir teknoloji bulunmamaktadır. Bizler, bu seviyede birey olma özgürlüğünü, farkındalığını arzular ve bu yoldaki ihtiyaçlarımızı karşılamaya, karşımıza çıkan problemleri çözmeye odaklanırız.

Bu çocuklar mutlu görünüyor, iç dünyamda bana mutluluğun basit şeylerde olduğunu söylüyor. (Bu günlerde mutluluğun ve iyi olmanın (korunarak) aslında özüne dönen birliklerimizde (unity) olduğunu söylüyor) Ben bir mega kentte yaşıyorum ve yaşam koşullarım iyi durumda. Bu çocukların gözlerindeki mutluluğa bakınca, piramidin altı üstü birbirine karışıyor. Onların piramide filan ihtiyacı yok. Onların ne küresel ısınmadan, ne kodlu yaşamlardan ne de çoğumuzun uykusunu kaçıran olaylardan haberleri var. Onlar anlam yüklü. Birbirlerine ve bağlı bulundukları topluluğa bağlılar. Bizlerin bu çocuklar gibi, hayatı anlamla yüklü insanlardan öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yakın gelecekte teknoloji daha da hızlanacak kuşkusuz. Yakın gelecekte yeni işler, yeni yaşam tarzları olacak. Yakın gelecekte robotlara da örnek olacağız. Bu yolculukta iç dünyamızı anlamak, kendimize dair farkındalıklarımızı arttırmak ve  hassas ruhlarımızı korumak durumundayız. Teknolojiler bunu çözemez. Biz çözeriz.

Böylece, teknolojinin çözebileceği alanlar için daha çok inisiyatif alınmasını sağlayabiliriz.

Aşağıdaki bağlantı konuyu masamda düşünür ve yazarken karşıma çıkan bir makale. Benden fazlası.

http://howdoesshe.com/with-new-eyes-my-humanitarian-experience-in-ethiopia/

 

Sevgiyle,

Candan

Stresi Önlemek – III

brain-arrowsStresin üzerimizdeki etkilerini anlatırken, bir yandan da stres yaşayan bireylerin gönderdiği mektuplardan örnekler vermeye devam ediyorum.

Korkular, çaresizlikler, olağan ve veya olağan dışı olayların yol açtığı bir çok olay olup, iç dünyamızda ruhsal değişimler yaratıyor. Gerçek şu ki bazen travma yaşıyoruz. Travma sonrası depresyon görülüyor.

Travma yaşanan durumlar:
  • Doğal afet
  • İnsan tarafından yapılan travma (savaş, işkence, tecavüz)
  • Kazalar
  • Beklenmedik ölüm
  • Ciddi-ölümcül hastalığa yakalanma
  • İş kaybı

Bir de Post Travma var. Kısacası, yaşadığımız travmatik bir olayın üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen tekrar hatırlamak ve günlük yaşamımızı olumsuz etkilemesidir.  Post Travma yaşanan durumlarda ise :

  • Uykusuzluk, kabus görmek, olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetmek
  • Kolay irkilmek, çabuk sinirlenmek
  • Gelecekle ilgili plan yapamamak
  • Yabancılaşmak (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi)
  • Olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olmak ve bu durumlardan kaçınmak

Her ikisi de stres bozukluğudur. Önlenebilir mi? Bu sorunun cevabı bir matematik denklemine verilecek cevap kadar net değil. Ancak insanın iyileşmeyi istemesi, durumu kontrol altına alması mümkün. Ancak önce ne yaşadığının farkında olması gerek. Yani kişisel farkındalık.  Yaşadığımız toplumsal ortamlarda bir çok ruhsal travmaya yol açan olaylar var.  Her iki kişiden birinin bu tür olaylarla hayatında en az bir kere karşılaştığını gösteriyor. Ruhsal travmayla karşılaşma şansı herkes için eşit değil. Yardım istemek ve soruna değil çözüme odaklanmak oldukça önemli bence.

En önemlisi, çevremizde bu tip durumlar yaşayan kişilere karşı anlayış ve empati geliştirmek. Yargılamamak, eleştirmemek, yol gösterici ve sabırlı olmak. Hepimiz stres yaşıyoruz ancak farklı düzeylerde. Kişiler stres altında çok daha farklı tepkiler verebiliyor. Bazen alıştığımız sakin insan değişip tepkilerini sertçe ortaya koyabiliyor,  bazen tepkilerini sertçe ortaya koyan insan değişip yerine sakin insan gelebiliyor. Tek bir boyuttan (görünen açıdan) değerlendirmemek lazım, görünen, görünmeyen, saklı ve geçmişe dayalı bir çok etken var strese dayalı.

*

Stresi önlemek konusuyla ilgili bana mesaj gönderen mektuplardan alıntılar yaparak örneklemek istiyorum.

Ben bir öğrenciyim. Sürekli sınava giriyorum. Her sınavda ilgilimi toplamak için çok uğraşıyorum ama mutlaka kafamı dağıtan birşeyler oluyor. Mesela öğretmenin ses tonu, kalemin düşme sesi, öksürük, hapşırma, kapı gıcırtısı ve o anda olan herşey dikkatimi dağıtıyor. (Lise3, Melisa,17)

Sınav aşamasında normal zamanda zaten sınav ile ilgili kaygısı varsa, kaygı daha da artıyor.  Sınavı, tehdit edici olarak algılıyor sevgili Melisa.. Sınav söz konusu olduğunda kendinden çok sınav düşünüyor. Çünkü bir kariyer seçimi yapacak. Melisa gibi tüm sınav kaygısı taşıyan bugünün gençleri arkadaşlarımızın hem konsantrasyon hem de kaygı yönetimi konularında desteğe ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Ekte bir test buldum, incelenebilir.

Beni assessment center’ a çağırdılar (değerlendirme merkezi çalışması). Bu müdür olarak üçüncü girişim. Direktör olup olmayacağıma karar verecekler. Ben bu sefer de başaramamaktan korkuyorum. Ne yapabilirim? (Finans Müdürü, Tayfun,38)

Dördüncü sefer gireceği değerlendirme merkezi çalışması için çalışacağı, daha çok öğreneceği veya hazırlanacağı hiç bir konu yok Tayfun’un. Yapması gereken tek şey, direktör olmak için tüm heyecanını yönetmek aslında. Bir kaç saatlik bir çalışmanın kendisi için terfi edememe riskini taşımasından çok, güçlü yönlerini sergileyebileceği güzel bir deneyim olduğunu düşünmek.

Kaygı, gerilim, endişe , santral sinir sisteminin aşırı uyarılması anlamına geliyor. Bu istenmeyen bir durum çünkü bloke ediyor. Kişinin performansının değerlendirilmesi her zaman bir miktar stresli olabilir ancak kişinin önceki deneyimleri, güçlü yönleri ve durum hakkındaki algısını, düşüncesini etkileyebilen faktörler stresini önlemesine yardımcı olacaktır.

Bir trafik kazası geçirdim, ardından yürüme sıkıntım oluştu. Bir dizi ameliyat geçirdim. Şimdi eskisi gibi değilim. Çantamı sırtıma alıp dolaşırdım. Omurgamda eğrilik başladı, her adım attığımda acı duyuyorum. Yaşım gereği kemik erimesi başladı. Ev bana hapishane gibi geliyor. Özgüvenimi kaybedip, yürüyememekten korkuyorum. (Müzisyen, Ayşe 70)

Fiziksel travma sonrası ruhsal travma örneği, yaşın ilerlemesiyle özgüvenin azalması üzüntü verici. Doktor ve fizik terapistlerinin önerdiği fiziksel direnci arttırmak. Kasları güçlendirmek. Herşeyin ötesinde, vazgeçmemek. Eskisi gibi olmasa bile, kendini iyi hissettirecek hareketlere ve eylemlere odaklanmak. En önemlisi, kendi kendini aşağı çekmemek (demotive etmemek).

Sahne sanatları, opera bölümü mezunuyum.  Sahne korkusu geliştirdim, bu yüzden sahneye çıkacağım her zaman sesim kısılmaya başlıyordu. Sahneye çıkamamak gibi bir şansım olmadığı için, işimi bırakmak zorunda kaldım. Üzerinden on yıl geçti. Bu konuda kendimi hep sorguladım. Bir buçuk yıl kadar önce nefes terapilerine başladım. Sonra konu gittikçe ilgimi çekmeye başladı. Sertifika almaya karar verdim. Kendime her geçen gün yardımı dokunduğunu, yirmili yaşlarıma geri döndüğümü hissetmeye başladım. Sonra çevremdeki arkadaşlarıma yardım etmeye başladım. Şimdi nefes koçluğu sınavlarına hazırlanıyorum. Bu konuyla ilgili bir organizasyona dahil oldum ve dersler veriyorum.Söyleyeceğim şu ki; insanın isterse aşamayacağı şey yok. Geçen hafta kurduğumuz bir ekip ile sahneye çıkarak bir saatlik konuşma yaptım.Heyecanlıydım ama konuşacaklarım, anlatacaklarım için. (Nefes Eğitmeni, Tuba, 40)

Öyle sevindirici, öyle umut verici bir mesajdı ki, kendisiyle telefonda görüştüm daha sonra. Tebrik ettim. Hatta ilerleyen günlerde, kendisinin ders verebileceği arkadaşlarım olduğundan bahsettim. Görüşeceğiz.

Ben stres yönetimi, çatışma yönetimi ve değişim yönetimi eğitimleri veriyorum. Ancak bu işin doktoru değilim. Amacım, analiz konularındaki birikimlerimi paylaşmak ve aydınlatıcı olmak. Bu yolda bana bilgileriyle ışık tutan hocalarıma teşekkürlerimle.

Mesajlarınızı bekliyorum. Gelecek yazıda strese bağlı yeni bir konuyla birlikte yeni mesajlarınıza da yer vereceğim.

Sevgiyle,

Candan

Ek: Sınav kaygısına yönelik döküman halinde bir test buldum. Buraya bağlantısını koyuyorum. www.psikolojistanbul.com/portfolio/sinav-kaygisi-testi/

 

 

 

Savunma

33b752f4f72bad4caf0356bc5bc354a9Savunma, tehdit olarak algıladığımız bir durum karşısında bilinç altımızın yarattığı bir yaşamda kalma davranışıdır. İlkel dünyadan bugünkü dünyaya çok şey değişmiş olabilir ancak, insan sistemi hala aynı. Hala ilkel dünyanın tehditleri için tasarlanmış bir sistem donanımımız var. Ya kavga et, ya da kaç!

Savunmacı davrandığımız zaman; Temel iç güdülerimiz ile, duygularımızı serbest bırakarak davranıyor ve düşünmeden eyleme geçiyoruz. Hareketlerimiz pek de mantıklı olmuyor. Belki de değişime karşı duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor bu durum. Hayatta kalmamızın, herşeyin aynı kalmasına bağlı olduğu DNA’sı ile “Ben İyiyim, Değişmeme veya Gelişmeme Gerek Yok” diyoruz. Bu çok doğal bir durum.

Oysa, bugünkü dünya gerçeği “ Belirsiz ve Karmaşık”. Özetle, bu gerçeğe göre tasarlanmamışız. Güvence duygumuz, tehditlere açık bekliyor.

İki futbolcu, maç sırasında birbirleriyle çatışabilir. Çatışma, aslında çözümün bir parçası olmalıdır. Ancak çatışmalarda ilkel korumacı benlik savunmaya geçtiği zaman kartlar arka arkaya gelir. Bazen saha dışı cezası da uzun surer. Savunmaya geçtiğimiz zaman vücudumuzda bir dolu kimyasal kokteyli harekete geçiririz. Bedenimiz, savaş alarmı verir. Bu alarmın uzun sürmesi bize fiziksel olarak zarar verirken psikolojik olarak daha kötümser ve kuşkucu hale dönüştürür. Bir maç sahasında savunma görevinde bulunan oyuncular, ya alanı korurlar ya da birebir rakip oyuncuyu. Ancak savunma sisteminin gerektirdiği “şişme ve hayatta kalma” özelliği kişileri alternatif ve yaratıcı çözümlere değil, sahip olduklarını korumaya odaklar. Kişiler savunmacı tutumda uzun süre kalırsa, büyük resmi görebilme, problem çözmek için yaratıcı çözüm geliştirme becerilerini gösteremez.

Altını çizerek ifade edecek olursak, içerden veya dışardan yaşadığımız karmaşa ve çatışma ortamlarında her birey, belirsizlik ve karmaşıklık ile mücadele edebilmek için daha dengeli bir bakış açısına ihtiyaç duyar. Bu bakış açısı ise ancak düşünme gücüyle gelişir. Gelişmesini tamamlayamamış bireylerin saldırgan veya aşırı savunmacı oluşları, toplumsal yaşamda da belirsizlik içinde agresif dürtülerle yaşayan kitleler biçimine dönüşmektedir.

Gelişmek, kendini tanımak ve farkında olmak ile başlar. Elimizde keşke bir ayna olsa da kendimizi görebilsek her halimizle, her davranışımızla. Biz ancak kendimizi başkalarının gözlerinden tanır, görürüz. Başkalarının tepkileri ile kendimizi düşünürüz. Dışardan görünen “Ben” lerimizi keşfetmek istiyorsak. Böylece içerden bir yolculuk başlar, kendimizi geliştirebilmek için. Sakin olmak, geribildirime açık olmak ilk adımdır. Ancak bu adım, kişinin özgüvenli olması ile mümkün.

Çerçeve

İnsan beyni, karmaşanın içinden çıkarak düzen yaratabilme becerisine sahiptir. Buna analiz denir. Zaman zaman, bir şeyi anlamak için takıntılı hale de gelebilir. Bu da paralizdir. Bir diğer deyişle, analiz safhasına takılıp kalmaktır.

Bazen bir problem çözmeye çalışırken, sağlık olur iş olur aşk olur para olur ne olursa olsun, takılıp kalıyorsak eğer, yaşadığımız dünyaya duyarsız kalmıyor muyuz? Anlamaya çalışmak, anlayış aramak hayat boyu önemsenmesi gereken çok asil bir değerdir. Ancak, paralize kapılmamak için:

Bazen, görünen köy kılavuz istemez
Bazen, boş yere kafa yormanın anlamı yoktur
Bazen, anlamak gerekmeyebilir
Bazen de, bir sonuca ulaşmak için harcanan uzunca zaman sonucun doğru olduğunu göstermeyebilir

Çerçeveye dikkat:)

 

madra

Ayna

Empathy

Empathy

Başkalarına kendileri hakkında neler yansıtırız? Yansıttıklarımız, onların yaşamlarını nasıl etkiler? İnsanların gizli potansiyellerini görebilmek için baktığımızda, hayal gücümüzü de bu yönde daha etkili kullanabiliriz. Böylece, belki de, başkalarına etiket yapıştırmaktan vazgeçeriz. Bir araya geldiğimizde, yepyeni bir biçimde görebiliriz. Onları zengin, üretici ilişkiler kurmalarını sağlayan, bağımsız düşünen  ve olumlu insanlar olmaları için teşvik edebiliriz.

İngiltere’de bulunan önemli okullardan birinde, bir gün zeka düzeylerine gore çocukları sınıflandırmak istemişler. Bu görevi de bir bilgisayara vermişler. Bilgisayardan çıkan hatalı rapora gore de öğretmenleri bilgilendirmişler. Rapor, akademik olarak “zeki” olan çocuklara “aptal” etiketini ve sözde aptal olan çocuklara da “zeki” etiketini basmış. Eğitim yılı başında, bu sonuçları ellerine alan öğretmenlerin öğrencileriyle olan ilişkilerini doğrudan etkileyen bir değer yargısı olmuş bu sonuç maalesef. Okul yönetimi, bu hatayı beş-altı ay sonra fark etmiş ve gizlice bir sınav daha yapmaya karar vermiş. Bu sefer, sonuçlar şaşırtıcı çıkmış. “Zeki” çocukların puanı düşük, “aptal” çocukların puanı daha yüksekmiş.

Öğretmenler, zeki olmadığını düşündükleri çocukların zihinsel kapasitelerinin kısıtlı, işbirliğine yanaşmayan ve eğitilmesi güç olduklarını zannetmiştir.  Buna karşılık, sözde aptal olan ancak puanları yükselen çocuklara öğretmenler zeki oldukları enerjisiyle, umutla ve iyimserlikle yaklaşmışlar ve çocukların değerlilik duygusunu yükseltmişlerdir. Öğretmenlerin bu talihsizlikteki rolü öğrencileri doğrudan etkilemiştir. Bir başka deyişle, öğrencilerin başarısı öğretmenlerin ensekliğiyle doğru orantılı olmuştur.

Yaşamlarımızın her bir döneminde, biz kendi kendimize inanmazken bize inanan birileri olmuştur. Bize birşeyler söylemişler ve belki de değerlilik duygumuzu yükseltmemize yardımcı olmuşlardır. Böylece, yaşamlarımızda karşılaştığımız engelleri daha güçlü atlatmayı başarmışızdır. Belki de bazen, biz başkalarına bir şeyler söylemişizdir. Onlara ayna tutarak, dinleyerek ve empati sağlayarak kendi doğrularını ve başarı, mutluluk, olumluluk odaklarını bulmaları için ilham vermişizdir. Bu ilhamla, onlar yaşamdaki sorumluluklarına daha çok sarılmışlar ve ellerinden gelenin fazlasını yapmak için güçlenmişlerdir.

Goethe’nin bir sözü ile veda:

Bir kişiye onun olduğu gibi davranırsanız, olduğu gibi kalır. Olabileceği, olması gerektiği gibi davranırsanız; Olabileceği ve Olması gerektiği gibi OLUR.

Gianni Arone/Watercolor Gauche and India Ink/ A young boy once fell into the mouth of the great river. During his last lights of breath, he clutched his arms and legs around moving soft rock. When awoke, he lay atop the wamth of a stallion. In the movement of the wind, sun and remaining dampness of the rivers water, the two beings were graced with communion and empathy, for each became one with the other.

Cesaret

“Rahat rahat otururken nereden çıktı şimdi, neden bu işe girelim ki, ne gerek var! Üstelik kimsenin ihtiyaç duymadığı bir şey bu, kimse almaz ki!” demişti  Wozniack, Steve Jobs’a. Kimsenin bir bilgisayara  ihtiyacı yok… Oysa Jobs’ı inandıklarından vazgeçirmek imkansıza yakındı. 12 yaşındayken frekans sayacı devreleri yapan ve ihtiyacı olan parçalar için telefon rehberini açıp HP’nin başındaki Bill Hewlett’i arayan Jobs, 20 dakikalık bir telefon konuşması sonunda sadece parçaları temin etmekle kalmamış, aynı zamanda o yaz HP’de çalışma imkanı da bulmuştu. Kişisel sözlüğünde “vazgeçmek” kelimesi yer almayan Jobs, nitekim Woz’a şöyle cevap vermişti: “insanlar hiç görmemiş oldukları bir şeyi nasıl isteyebilirler ki?”

Bu yaz vizyona girecek Jobs filminden kısacık da olsa bu sahne bir fikir veriyor.

Gittikçe daha hızlı, daha dikkatli ve rekabetçi olan günümüz yaşamında risk almaya duyduğumuz istek bizi konfor alanımızdan uzaklaştırıyor. Rahat olduğumuz alandan rahatsız olabileceğimiz bir alana adım atarken birçok belirsizlik ile karşılaşıyoruz çünkü.

Üniversite için alışmış olduğu hayat düzeninden çıkarak yeni bir şehre ve koşullara cesaretle adım atan bir çok kişiden biriyim, hayatımda aldığım ilk büyük risktir.  Daha büyük, daha karmaşık ve hatta kendi dilinden konuşmayan dünyada psikolojiniz üzerine şok etkisi yaratıyor bir süre. Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki değerli amaçlar rahat rahat otururken gerçekleşmiyor. Yeni fırsatları ancak güvenlik alanımızdan çıktığımız zaman yaratabiliyor, beceri kazanabiliyor ve etkisini büyütebiliyoruz.  Bugünün dünyasında; Değişimi kucaklamadıkça, başarısızlık riskinden rahatsız olmadıkça başarı kazanmayı umarak veya hayal ederek yaşamak mümkün değil.

Kuşkusuz, “başarısızlık korkusunun mu” yoksa kaybetmekle yüzleşmenin ağırlığının mı harekete geçmemizi engellediğini ve bizi konfor alanımıza çivilediğini sorgulamakta fayda var.  İlerlememizi sağlayacak bağlantıları, ilişkileri kurmamızı ve istediğimiz etkiyi sağlamamızı engelleyen kendimiz miyiz acaba?

Belki birkaç soruyla kendimizi değerlendirebiliriz:

  • Sorunlarla karşılaştığım zaman hep aynı çözüm yollarını mı kullanıyorum yoksa yeni çözüm yolları deniyor muyum?
  • İçinde bulunduğum koşulları değiştirebilmek ve iyileştirebilmek için yeni fırsatları proaktif olarak  araştırıyor muyum?
  • Açık ve savunmasız olma riskini alıyor muyum yoksa gururumu ve gücümü korumaya mı çalışıyorum?
  • Gerçekten ne istediğimi soruyor muyum yoksa sadece insanların bana ne verebileceğini mi düşünüyorum?
  • Başkalarının benim yeteneklerimi görmeleri için çaba gösteriyor muyum yoksa çalışmalarımın fark edilmesini mi bekliyorum?
  • Dudaklarımı ısırıp sesli düşünerek acaba her şeyi sürekli eleştiriyor muyum?

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, risk almayı istemek her şeyi deneyeceğiz anlamına da gelmiyor! Başarılı insanların hayatlarına bakalım – hatta en yakın kendi başarılarımıza bakalım- ortak bir özellik başarının garanti edildiği bir vaat ile karşılaşılmamış olmasıdır! Çünkü dikkat ederseniz hiçbir zaman başarı bize vaat edilemez, başarıyı biz yaratırız.

İzlediğim bir filmde, baba oğluna hayatını değiştiren “o önemli kararı” 20 saniyelik bir delilik anında aldığını söylüyordu. Harekete geçmek için yeterli bir süre, fazla düşünürsek konfor alanımızdan çıkamıyoruz..

Şimdiden düşünün, on sene sonra ne yapıyor olacaksınız? Kiminle, kimlerle? On yıl içinde nasıl biri olmak istiyorsunuz? Bugünden itibaren on yıl içinde olağanüstü başarılara imza atmış insanlar olacak. Kim olduklarını şimdi bilemiyoruz ama bir şey biliyoruz ki konfor alanlarından çıkmamış insanlar olmayacaklar. Tersine, her şey yolunda giderken bile kendilerini esnetmeye devam eden ve başaramama riskini, hatta “aptal görünme” riskini alan insanlar olacaklar. Hiç risk almamanın en büyük risk olduğunu bilecekler.

Soru şu, siz 20 saniye için rahatınızı bozar mısınız?

Steve Jobs’un 1990 yılında çekilen az sayıda röportajından biri olan “lost interview’ı seyretmek için tıklayın

Esin kaynağı: Forbes / Margie Warrel “why getting comfortable with discomfort is crucial to success”

İkilemler

Pablo Picasso

İnsanlar ikilemler yaşarlar. Yaşam, hiçbir zaman bize “en iyi seçimi” hediye etmez. Bu seçimi biz yaparız. İkilemi çözer, en iyiyi kendimiz için biz buluruz. Bazen talihsiz olduğumuzu düşünür, bazen cesaretsiz ve bazen de kararsız kalırız. Seçim yapmak bir “an” dır. Birçok bileşenin bir araya geldiği o an, ya hemen karar veririz ya da içimize sinmeyen bir şeylerden ötürü erteleriz. Çok ertelemeye gelmeyen ya da çok acele etmenin de bir faydası olmadığı yaşam dünyasında tüm bilgilerin ötesinde içimizin sesi her zaman galip gelir. Seçimlerimiz bizi biz yapan değerlerdir. Kararlarımızı duygularımızı dikkate alarak veririz, sonuçlarını düşünerek ve belki de en önemlisi vereceğimiz karar sonrasındaki süreci önemseriz. Kararlarımızı duygularımız olmadan veriyor olsaydık, tüm strateji ve planları mekanik olarak uygulamanın kime hizmet edeceğini bilemezdik. O halde çok basit bir kaç soruyu kendimize soralım: “Ne için yapıyorum?”, “Neden”, “Bu yaptıklarım kime hizmet ediyor”, “Kimi etkilemek istiyorum”, “Kimden destek almak istiyorum?

Çalışma hayatında, bugün, açık ve net tanımlanmış performans ölçütleri bulunuyor. Bir kişinin, bir ekibin başarısını performans ölçütlerine göre değerlendiriyoruz. Ticari odaktan, planlamadan, yaratıcılıktan, hedef odaklılığa ve problem çözmeye dek birçok performans ölçütümüz var. Aslında yetkinlik adını veriyoruz bu ölçütlere. Bugün çoğu büyük ölçekli kurum, belirlediği vizyon ve misyon çerçevesinde personelinin bu kavramlar üzerinde gelişmesini öngörüyor. Yetkinlik, doğuştan gelen özelliklerimiz ile sonradan kazanılan becerilerimizin bileşkesidir.

Özel yaşamında, bir gün bile vezneden fatura ödememiş olan Ahmet, bugün 1milyon Euro’Luk  ciroya sahip şirketin kurumsal satış direktörüdür. Yeni baba olan Ahmet, Harvard’lıdır ve evinin doğalgazı otomatik ödemedeki bir sorundan dolayı kesilmiştir. Ahmet ne yapar?

Eğitimi ve başarılı iş geçmişiyle itibar sahibi ancak yalnız kalmaktan korkan Seda’nın, şirketteki bölümü stratejik bir kararla kapatılmış ve tüm ekibi başka bölümlere dağılmıştır. Seda, geri göreve gelmiştir ve bu durum onu iyice yalnızlaştırmaktadır. Seda ne yapar?

Yardımseverliği ve dürüstlüğü ile tanınan, sosyal olarak çevresiyle iyi ilişkiler kuran bir yönetici olan Akil, şirketinin politikası gereği yalan söylemek zorunda kalsa ne yapar?

Her şeyden şikayet eden Cem,  tedavi gerektiren ciddi bir hastalığı olduğunu öğrendiğinde ne yapar?

Bir karar verirler… Değil mi?

Ahmet, muhtemelen bu problemin suçlusunu arar ve en çabuk, en etkili şekilde doğalgazı tekrar açtırır. Ne sıkıştıysa.. Hayatındaki sorunu hızla çözer…

Seda, tek başına çalışmaya alışmaya çalışsa da bu durum onu üzmektedir ve yeni bir iş arayışına başlar. Kalabalık bir organizasyonda ekip yöneteceği bir iştir aradığı.

Akil, yalanını bir süre sürdürür sonra çevresiyle iyi ilişkiler içinde olamamak yüzünden durumu yüzüne gözüne bulaştırır.

Peki ya Cem? O da tedavi olmaya başlar!

Neysek O’yuz neticede, ancak bir fırsat çıkarsa karşımıza ve biz o fırsatı görmek “istersek” değişebiliriz.

Ahmet, belki de ailesinin sayesinde rahat ve başarılı bir iş yaşamı olduğunu fark eder. Doğalgaz açılıp kapanır, kapanıp açılır. Belki bu bir işarettir, esas fark edilesi belki de hayatındaki her şeyin otomatik hallolmayacağıdır.

Seda, belki de tek başına çalışmayı öğrenmek bir fırsattır diye düşünebilir. Bu güne kadar hiç denememiş olmaktan dolayı korkaktır ama cesaret gösterebilir. Belki de geceleri karanlıkla barışmaya da başlar, kim bilir?

Akil, yapamayacağı şeylerin altına imza atmamaya karar verir bundan sonra. Hayır demeyi öğrenmesi için bir fırsattır belki de, işine mal olabilir ama gelecekte kendini daha mutlu hissedeceği bir çalışma ortamında çalışmayacağını kim bilebilir?

Cem, tedavi olmaya başlarsa da yine her şeyden şikayet etmeye devam eder. Kısacası, bu durumdan hiçbir şey öğrenemeyecektir. Fırsatın kendisi belki de tedavi gerektiren bir hastalığa sahip olmaktır. Gerçekleri görebilmek ve hayata tutunabilmek için.

Hayatlarımızda her birimizin farklı sorunları var. Fırsatları öngörebilmeyi, riskleri taşıyabilmeyi ve zorlukları aşabilmeyi istiyoruz. Sadece kendimiz için değil, hayatlarımızdaki insanlar için de. Aslında seçim yapmadan önce bir fırsatla karşılaşıyoruz. Seçimimiz hangi yönde yaparsak o yönde karar alıyor ve bağlanıyoruz.

Ya bir engeli aşıyoruz ya da durumu koruyoruz.

Mutluluk

Mutlu olmamak daha zor, mutlu olmak içinse istemek yeterli. Mesela gülmek, insan beynine giden oksijenin gizemli ilacıdır. Güleriz çünkü kendi kendimizi gıdıklayamayız. Kendi kendimizi gıdıklamak işe yaramaz çünkü beyin vücudun kendi hareketini kontrol ederek dış dünyadan gelen uyaranlara odaklanır. Dolayısıyla, gülmek için bir dış uyarana ihtiyaç duyarız.

Gülmek ayrıca bulaşıcıdır. 1962’de kanıtlanmış. Tanzanya’daki bir yatılı okulda üç genç kızın kıkırtı ile başlayan ve üç saat süren kahkahaları okuldaki diğer 159 öğrenciye de bulaşmış. Bu kahkaha krizi tam on altı gün sürmüş. On altıncı günde, okul yönetimi okulu tatil etmiş ve kızları evlerine göndermiş. Böylece salgın, yanlışlıkla çevredeki kasabalara yayılmış. Tam iki yıl sürmüş, kimse ölmemiş ancak günlük yaşam oldukça sekteye uğramış. İnsanlar yanlarında birileri olduğunda yalnız oldukları zamana göre 30 kez daha sık gülerler.

Mutlu olmak için harcadığımız çaba, kendimizi mutsuz etmek için harcadığımız çabayla kıyaslanamaz. Hayatı kendimizle çerçeveliyor ve içinde bulunduğumuz şartları yaratıyoruz otomatik olarak. Sonra aşılması gereken hedefler belirliyoruz. İlişkilerimizde  karşılıklılık bekliyoruz. Gün başlıyor, her gün bir rutin düzenin içine giriyor ve bu rutinin içinde bağımlısı haline dönüştüğümüz eylemlerimizi yapıyor ve gün sonunda da tamamlıyoruz. Beklentilerimizle yaşıyoruz. Yalnızlaşıyoruz, insanlarla telli yakınlıklar kuruyoruz. Bazense tüm bunları aşmaya güç ayırıp delicesine çıldırmak istiyoruz. Bir maçta, bir eğlencede, bizi rahatlatacak her hangi bir eylem ile güç buluyor tekrar aynı rutinin içinde kalmak için enerji topluyoruz.

Nedir amaç, mutlu mesut yaşamak. Mutlu olmak için çok eziyet var, öyle değil mi? Öyleyse dayanalım mutsuzluklara ve sonra mutlu olalım! Bu mu çözüm? Görsel

Başardığımız zaman çok mutlu oluyoruz, başaramadığımızda pişman. Mutsuz. Mutlu olmak için bir gerekçe yaratıp, “şimdi başaramadım, başarmak çok sinir bozucu da olabiliyor, bir sonrakinde daha çok çalışmam gerekecek” diye kendimizle dalga geçebilsek biraz ve sonra yeniden başarmak için olumlu enerji toplasak nasıl olur?

Sevmek mesela. Sevgisiz kalmak berbat bir durum, kimse sevgisiz kalmasın hayatta ve duygularımızın karşılıksız olduğunu hissettiğimizde trajedi başlar nedense. İlişki çatışmaları, küskünlükler, mesafeler. Belki de duyguları bir tek beklenti noktasına odaklarken kendi mutsuzluğumuza yatırım yapmışızdır. İlgilenmiyor, aramadı, yazmadı, yüzüme bakmadan konuştu,  hatırımı sormadı, emir verir gibi, şimdi de şöyle yaptı böyle yaptı..  Gizli ajandamıza sürekli not alır, kendimizi rahatlatmaya çalışırız. Oysa biraz daha zaman geçip işler yoluna girdiğinde kendimizi mutsuz etmek için ne kadar uğraş vermiş olduğumuzu fark ederiz. Trajikomiktir.

Sağlığımız bir mutsuzluk kaynağı olsaydı, belki de psikoloji olarak hep bu olguyu aşmaya çalışırdık. Oysa sağlıklı insanlar olarak beslenmemizle, alışkanlıklarımızla sağlığımızı bozmak için rutin olarak elimizden geleni yapıyoruz. Sanırım bağımlılıkların en görünür halidir mutsuz kişide sağlıksızlık. Çünkü gözlemlenebilir. Kilo alır veririz, öksürürüz, cansız ve isteksiz bakarız, saçlarımız parlaklığını yitirir, dişlerimiz sararır ve ruhumuzu saran bir melankolinin esiri oluruz. Doğanın mucizesi bedenimiz, sağlıklı bir uyku uyuduğunda, düzenli bir fiziksel aktivite yaptığında, düzgün beslendiğinde her sabah aslında bizi tazelenmiş olarak uyandırır. Sahip olduklarımızın yarısına bile sahip olamayan insanların hayata tutunuşlarının ardında mutlu olmayı tercih etmek vardır.

İçinde yaşadığımız dünyanın acı ve travmatik gerçeklerini biliyor ve duyumsuyoruz. Üzülecek ve mutsuz olacak çok şey var. Yaşadığımız coğrafyada isyan etmemize neden olacak her gün yüzlerce sebeple karşılaşıyoruz. Olumsuz duygular yükleniyoruz. Olumsuz duygulardan arınamıyoruz, üzerimize çöküyor. Kendimizi mutsuz etmek için elimizden geleni yapıyoruz.  Elbette hayat kolay ve adil olsaydı, burada olmazdık.  Eğri oturup doğru konuşalım, en etkili silah mutlu enerjisi ile hayata bakmak. Mutlu olmak için nedenler yaratmak, zorluklarla mücadele gücünü kamçılar.

Bir de; Yarın kendimizi mutsuz etmiş olmak için uğraştığımız dün hakkında ne düşüneceğiz? Neyi farklı yapardık? Nasıl davransak mutsuz olmazdık?

Bugünkü gülme nedenim:

Altı ay önce Bodrum’a taşınan çok yakın arkadaşımın şiddetle gitmesini önerdiğim Dibeklihan’a bugün gidip de beni aramasıyla “orası neydi?” demem.  Gülüyorum, balık hafızama! (İç ses: Hayır..Yaşlanmıycam…)

Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Tanganyika_laughter_epidemic

Eğlenmek

blenderÇalışmayı severim. Bir şeyler ürettiğimde, sonuçları beni mutlu da ederse daha çok çalışmak isterim. Bu bir eğlencedir. Küçükken de böyleydim. O zamanlar işler ters gittiğinde kendimi çalışmaya vermeyi öğrenmişim. Dolayısıyla, hayatın içinde zorluklarla mücadele etmeyi seçmişim farkında olmadan. Hocalar gelmiş, hocalar gitmiş. Kimilerinden öğrendiklerim biçim vermiş hayatıma, kimileri ise sadece yol arkadaşı olmuş. Büyüyüp kocaman olunca da herkes gibi en güzel yılların, hep öğrenmeyle dolu okul yılları olduğunu söyler olmuşum. Eğlenceliymiş.

Konu şu ki; Ben hala çalışmak ve öğrenmek kavramlarını birbirinden ayırmayı beceremiyorum. Mesela yapacağım işleri sırasına koyup, tıkır tıkır hallederek, şimdi de sıra “öğrenmeye geldi” diyemiyorum.

Aslında çalışma hayatımın hangi evresine bakacak olursam olayım, “yatarak” mutlu olduğumu hatırlamam. Bitmek bilmeyen tecrübeler zinciri olarak gördüğüm çalışma yaşamında, öğrendiklerimi bir sonraki aşama için farkında olmadan harç yapmışım. İç sesim “kendinden fazla bahsetme” dese de gerçek şu ki, eğer hala okuyorsanız bana “ben de” demenizi istiyorum. Zaten kendimden bahsetmemi isteseniz belki ben lafı dolandırır anında size getirebilirim…

Okulda, evde, çarşıda, işte ve her yerde her şey öğrenmek için bir fırsattır. Bazen küçücük bir çocuktan, bazen yolu süpüren temizlik görevlisinden, bazen de hala annenizden bir şeyler öğrenirsiniz. Hepimiz farklı farklı öğreniriz. Ben deneyerek öğrenirim. Bizim okulun onur talebesi Esra dinleyerek öğrenirdi. İyi dinlerdi. Bizim okulun fırlamalarından Volkan, en az üç ikmal ile geçtiği lise ve ortalama bir üniversite hayatını tamamladıktan sonra atıldığı iş yaşamında müthiş başarılı oldu. Öğrenmeye ihtiyacı olan şeyleri es geçmedi belki de.. Neticede hepimiz bir biçimde ama hepimiz tekrar ede ede öğreniriz. Bir seferde öğrenmek öğrenmek değildir, algılamaktır. İlgili problemleri çözmedikçe, olası sorunlarla baş etme yollarını bulmadıkça konuyla farklı biçimlerde karşılaşmaya devam ederiz. Ve her karşılaşmamız, öğrenmemiz için sunulmuş bir fırsattır.

Ve eğer bir insan duymak istemiyorsa,  dünyada ondan daha sağır bir kimse bulamazsınız.

Uzun yıllar x sektörde çalışmış olmak, y pozisyonlarda bulunmuş olmak iki ucu sivri bıçak gibidir. Hem o konuda çok şey bilirsiniz, hem de “gel bu işi burada yap” dediklerinde bildiklerinizi unutmanız gerekir. Değişmeyen tek şey değişimdir, o veya bu işi çok iyi bilmek, yarın başka bir işte öğrenme potansiyelinin yüksek olacağı anlamına gelmez.

Bir bakıma; Çalışmak ve öğrenmek çalışma hayatımızda birbirinden ayrılmayacak iki değer. Aksi pek keyif vermeyebilir.

Peki ya yaşamda?

Ayırt etmiş miydik?

Kişisel misyon önerileri:

1-      Her işe/iletişime başlarken kendine “neden” diye sor.

2-      Her iş/iletişimin ortasında kısa bir reklam arası ver.

3-      Her iş/iletişimin sonunda “ben bundan ne kazandım” diye sor kendine.

4-      Mikser’ı iyi kullan…

Çatışmadan Yaşamak

Yaşamımızda genellikle bir an için durup “sorun nerede, ben de mi yoksa problemin kendinde mi diye düşündüğümüz olmaz mı? İş yerinde yaşadığımız zor bir durumda, problem ile sorun yaşayan kişiyi birbirinden ayırt etmek mümkün müdür? Ayırt edemiyorsak, bu karmaşıklığı yaşayan tek biz biz miyiz? Sanırım değiliz.

Çalışma yaşamında yaşanan sıkıntı, gergin ortam, bürokrasi, çatışmalar ve yaşanan verimsiz toplantılar aslında bir karışıklığa işaret eder. Karışıklık bir sorundur. Sorunu kişiden bağımsız görememek de bu karışıklığın bir uzantısıdır. Ayrıca bulaşıcıdır! Bir kişiden bir başka kişiye, bir bölümden başka bir bölüme, bir şirketten başka bir şirkete bulaşabilir.

Müzakere uzmanı ve profesör George Kohlrieser; “Bir sorun varsa sorunu kişi ile karıştırmak çok yaygındır çünkü bu en kolayıdır. Duygusal tepkilerimiz vardır ve aslında Amigdala Kaçağı” dediğimiz insansal bir durum yaşanır tepki anında. Aniden bir duyguya odaklanırız, somut hedeften çok o duyguyu yaşarız” der.

Örneğin, sorun toplantıdaki görgüsüz tutum olabilir, işin yetişmemesi karşısında yaşayabileceğimiz endişe olabilir, takım çalışmasında ve veya liderlikte yaşayabileceğimiz boş alanlardan dolayı olabilir. Bu durumlar karşısında duygusal tepki gösteririz. İşte bu tepkiler amigdala kaçağıdır. Eğer problemi kişiden ayırmayı başarabilirsek, o zaman kişinin problemi çözmesi için yardımcı olabiliriz. Çünkü o zaman sorundan bağımsız olarak birey; yaşadığını tehdit olarak görmeyi bırakır. “Çözüme nasıl katkıda bulunabilirim” diye bakmaya başlar.

Fakat düşünebilirsiniz ki, “bazı problemli insanlar tanıyorum ve problemlerini sürekli işe yansıtıyorlar”. O zaman sorunların çözümünde problemleri tek tek ele almaya çalışmak daha sağlıklıdır. Eğer kişilerin zihin haritalarına ulaşabilirsek ve neye odaklanmış olduklarını anlayabilirsek kişilerin duyguları tarafından rehin alındıklarını fark edebiliriz. Rehine olmaktan kurtulmaları için adım adım problemleri tanımlayabilir ve odaklanmaları gereken yolu gösterebiliriz.  Bu elbette bir seçimdir, kişiler isterlerse problemlerin çözümlerine seçim haklarını kullanarak katkıda bulunabilirler. Eğer toplantıya geç gelmeyi tercih ediyorlarsa, bunun sonucuna da katlanmak zorunda kalırlar.

Bu yaklaşım, çalışma yaşamında lider olan kişilerin her zaman “iyi adam/kadın” olmasını gerektirir mi? Hayır! Aslında problem ile kişiyi birbirinden ayırt edebilmek ve kişiyi probleme odaklayabilmek bir yönetme becerisidir. Sınırları çizebilmek ile ilgilidir.

Çalışma yaşamında insanlar, yaşadıkları bir problemde -duygusal olarak karmaşıklaşmadan önce- liderin problemin çözümünde izleyeceği açık yaklaşımı ve süreci öğrenebilmelidir.

Kaynak: “It’s problem not the people and  eq” – Daniel Goleman