Mağara

Öne Çıkan

Eflatun (Platon-M.Ö 428-348) ‘un bir “Mağara benzetmesi” vardır ; Yeraltında bir mağarada yaşayan bir grup insan düşünür. Bu insanları da, arkaları mağaranın girişine dönük olarak oturtur benzetmesinde, yalnızca mağaranın taş duvarını görebilmektedirler. Elleri ve ayakları da bağlıdır. Mağaradaki bakmakta oldukları bu duvar üzerinde bir takım görüntüler görürler, ışığın yarattığı gölgeler duvara yansır. Bu görüntüler tek gerçeklikleridir. Bir gölge oyunu gibi. Kendilerini bildiklerinden beri hep bu şekilde oturdukları için, varolan tek gerçekliğin gölgeler olduğunu sanırlar. Oysa, içlerinden birisi zincirinden kurtulsa ve bu gölgelerin nereden geldiğini araştırmaya başlasa mağara hala mağara mı olacaktır artık?

Doğa karanlık değildir, ancak düşünce karanlıktaysa her şey karanlıktadır. İnsan kendi mağarasını yaratabilir, ya da hikayesi bir mağarada başlamış da olabilir.

Adamlar milattan önce bu işlere kafa yorarken, insanların iç dünyasını anlamaya yönelik çabaların bir disipline dönüşmesi ancak 19.yüzyılın ikinci yarısında ele alınmaya başlanmış. Biyoloji ve fizik gibi doğa bilimlerinde kullanılan araç-gereçleri insanı incelemek için kullanmak istemişler. Böylece zihin, algı, hafıza, öğrenme kavramları üzerinde karanlıktan aydınlığa doğru bir yol izlenmeye başlamış. Psikoloji biliminin kuruluşu Wilhelm Wundt ile 1879 yılıdır… (büyük dedem doğar), 1979 (ben yedi yaşındayım geçişler baş döndürücü hızda), 2079 (en küçük torunum mağaradan kesin en önce çıkar)

Düşünüyorum da, felsefe olmasaydı psikoloji de olamazdı ama psikoloji olmasaydı felsefe de olamazdı… Değişen dünyadaki paradokslar geliyor aklıma ve sorguluyorum ister istemez, ses verin; soru geliyor:

Soru bir: Aydınlık mı Karanlık mı daha konforlu? Peki ya aydınlığın ve veya karanlığın zamansal dengesi (gece gündüz) bozulsa nasıl hissedersiniz?

Soru iki: Kendi görüşlerimden kesin/emin olarak mı hareket etmeyi yoksa öncelikle başkalarının görüşlerini almayı mı isterim?

Sevgiyle,

Ca

Pandemiz

Öne Çıkan

Yaşamlarımızda süreci yönetmemizi sağlayan özellik aslında “duygusal dayanıklılık” tır (resilience).

Duygusal dayanıklılık, müziğin abc’sinde bulunuyor. Bir armoni ve ritm arasındaki bağlaç görevini görüyor. Müzik zaman zaman hızlanır, zaman zaman yavaşlar. Zaman zaman yükselir ve iner. Arada hep bağlaçlar bulunur, hareketler arasında esnekliği sağlarlar. Anlam, müziğin duygularımızı yükselttiği  ve dindirdiği zaman ortaya çıkar. Yani bağlam noktasında. Bu bağlam, farklı duygular arasındaki dengeyi kurar ve bu denge şarkının anlamını ortaya çıkarır. Ne duyuyorsun?

Bazen her şey çok üst üste gelir. Yenilmemek için strateji üretmek gerekliliği bilinç altımızdadır. Ve bazen her şey çok umutsuzdur. Daha kötü olamaz. Öyle bunalırız ki,  karanlıklarda kaybolmaktan korkabiliriz. Yaşama dair umudumuzu kaybetmek ve kaybetmemek arasında bir düello başlar. Müzikteki gibi,

Bağlaç görevi gören duygusal esneklik, umutsuzluğa kapılmamak için bir yükselmeye meğil et der ve strateji üretmeye ne dersin diye fısıldar kulağımıza. Harekete geç, alışmadığın bir şey yap, şaşırt her şeyi ve anla ki hareket etmezsen, nasıl mücadele edebilirsin ki karanlıkta?

Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal,

parçalan ki yenilen”

Özüne dönüyorsun aslında…

Üzülme, çekinme, yenilgiler bizi besler. İtiraf et, kendin ol ve cesaretle söyle: Ne yapmak istiyorsun?

Bazen her şey  olumsuz gelişebilir, insanın eli kolu adeta bedenine yapışır. Zor durumlarda hareket edebilme isteği, bağlaç olarak duygusal dayanıklılığa işaret eder. Duygusal dayanıklı kişiler, “zorluklarla mücadele” etmeyi seven kişilerdir. 

Duygusal dayanıklı kişiler, geleceğin olumlu olacağına dair inançlarını korurlar.

Duygusal dayanıklılık için birey, yaşamın içinde olumsuzluklarla karşılaştıkça bu olumsuzlukları kendini geliştirme isteği yolunda bir fırsat olarak görecektir.

 

Devam edeceğim sevgiyle,

Bana yaz lütfen, nasıl hissediyorsan. Birlikteyiz.

Ve gülümse

candanakkan@gmail.com / https://www.facebook.com/sinerjik.ca

 

Aynen?

Aynı sabahı daha kaç kere yaşayacağımı düşünerek zifiri karanlıkta gözlerimi açtım. Ufacık bir yansımasını bekliyordum sabah ışığının ümitlenmek için. Saat yediye geliyor, gün başlamış ama uykumu yine alamamış gibiyim. Ne kadar erken yatsan da olmuyor, sanırım kış mevsiminin sıkıntısına sarınıyoruz son dönemde. Üstelik düşünüp duruyorum – memleket olarak çok paramız olmalı ki enerjiden tasarruf etmemeyi seçiyoruz, bu nasıl bir kafa?- diye.. Sinirlenmek ümidi tüketir endişesiyle, ilk içeceğim kahveyi hayal ediyorum. Derim acımasın diye daha çok giyiniyor, ruhum solmasın diye daha çok neşelendirmeye çalışıyorum kendimi güneşsiz, soğuk ve mekanik günlerde. İlk kahvemde kendime gelirken ikinci kahvemde kendimi hırslandırıyorum. Karanlıkta yola çıkıyorum. Soluk ve sevimsiz renkler arasından geçerken, sadece hedefi zamanında varmak olan sürücülerin profillerine bakıyorum kaçamak olarak. Aynılıklar. İlk basılan kanaldaki radyo spikerine günaydın demek, müziği beğenmeyen çocuğunun “anne seni canlandırmak lazım” diyerek telefonundaki Sia’dan bir şarkı çalmasıyla okula yetişmek, yoldaki simitçileri gözüne kestirip yanlarında durmadan geçmek, dikiz aynasından nasıl göründüğünü kesmek, köprü girişinde yapılan ezberlenmiş manevralarla en sağ şeritten en sola geçiş ile birlikte hep aynı hep aynı hep aynı mı olacak bu sabahlar diye iç geçirivermek. Aynen. Hava aydınlanıyor. Bir saat süre uykuda gezindikten sonra gün şimdi başlıyor gibi. Birşeyler yapmalıyım. Bir yerde durup ruh motorumu açmalı, yeniden başlamalıyım güne. Neyse ki ilk toplantıma vaktim var hala. Müziği ayarlayıp yürümeye başlıyorum. İlk başta zorlanıyorum açıkçası. İnsan alışıyor çabucak, “gelişine yaşamaya”. Yürümeye başlayınca zorlanıyorum. Zorlandıkça kendime inat, bacaklarımın mesafesini açıyorum. Yürümek nefes almak gibi, her gün mutlaka bir süre yürümeli insan. Yürürken aynı tempoda, aslında her şeyin aynı olmayacağını daha iyi görüyorsun. Yürüdükçe kararlı oluyorsun, yürüdükçe istekli oluyorsun ve yürüdükçe başkalarına da ümit verecek kadar güçlü oluyorsun. Aynı Nazım’ın dediği gibi:

Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar; İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..: Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı!

Ara sıra başka pencereler açmak ve ve başka açılardan olduğun yere bakmak lazım. Ara sıra hareket etmek lazım. Ara sıra alışmış olduğuna inat etmek ve alışmamış olduğuna başlamak lazım. Değiştirmek zor gelse de zor olduğunu bilerek başlamak lazım. Düşüncelerimizin yüzde seksen beş oranında geçmiş yaşantılara odaklandığını, sadece yüzde on beşinin şu anda olduğunu kendimize hatırlatmak lazım. Her yeni başlangıçta, geçmişi de beraberimizde taşıyoruz. Bir adım ileri gitmeyi hedeflerken zorlanmamızın da gerçek nedeni bu.

Bugün yeni bir müzik dinleyin, servisten ya da arabadan olmadık bir yerde inin, üç aydır konuşmadığınız arkadaşınızı arayın, toplantıda ayağa kalkıp farklı açıdan bakın, elinizi telefonunuzdan uzak tutun ve sadece şu an evet şu an ne hissettiğinizi düşünün. Şu an neredesiniz?

Sevgiyle,

Not 1: Georg Büchner’in “Danton’un Ölümü” adlı tiyatro eseri, aynılıklar içinde boğulan insanı çok güzel anlatır. Kitabı alıp sesli okuyun, tavsiye ederim.

Not 2 : Bugün John Lennon Günü, beni canlandıran yine ve yeniden “imagine” şarkısı oldu karanlıkta. Işıklar içinde uyusun.

imagine

Not 3: Görsel Pina Bausch Filmi/Wim Wenders

Bir anne-baba öyküsü

IMG_9627Bu yıl kırk dört yaşımı bitirdim. Annem 72, babam da 73 oldu. Beni bir Eylül günü dünyaya getirmişler. Eskiden başak burcuydum, şimdi daha çok oğlak oldum. Biraz annem babam gibi, biraz da fazlasıyım. Özgüvenimi onlara borçluyum.

Aralık ayı değerlidir benim için. Yaşam rehberimlerim olan anne ve babamın, birer hafta arayla doğum

günlerini kutlarız. İki oğlak ebeveynin çocuğu olunca, kural ve hedeflerle büyüyor insan. Ne sorun varsa, sorunun analizi, çözüm planı ve organizasyonunda çok yönlü düşünme becerisi gördüm. Hep vaktinden önce orada olundu. Hep doğruları oldu, haksızlıklar karşısında duruldu, mücadeleden hiç vazgeçilmedi. Kendi tecrübelerini aktardılar, olumsuzları süzüp, olumlu düşünceye işaret ettiler. Akıl olgunlukları yaşlarının da üzerindedir ve tabiki ikna etmesi zor insanlardır (oğlak, keçinin yavrusudur ayrıca takımyıldızıdır) İkisini de dinlemeyip kendi bildiğini yaparsan dünyanın sonu gelmese de sonunda onların dediğine gelirsin.  Çok güzel bakarlar sana. Bazen duygusal yanları ağır basar, çocuk gibi alınır küserler ki bu durumun şiddetli etkisini ayrı olsalar da aynı zamanda yaşamışlığım olduğu için çekinirsin onları küstürmekten.

Her ikisi de emeklilik yaşamından keyif almanın yollarını bulunca daha da tatlı oldular. Sağlıkları el verdiğince geziyor, sosyalleşiyor ve yeni şeyler öğreniyorlar. Yeni şeyler öğrenmek önemli. Birisi sudoku, diğeri ingilizce çalışıyor. Bilgisayarda vakit geçiriyor, bolca okuyorlar. Küçükken hediye telaşına düşerdim. Birbirlerine çok benzer annem ve babam. Hediye istemezler, gözlerinin içine sevgiyle baktığın ve güzel hikayeler anlattığın zaman mutlu olurlar. Yine öyle yapmaya gayret ettim. Emeklilik bir değişim dönemi yaşamda. Bir son ve yeni bir başlangıç. Ömür boyu istihdam çağının son temsilcileri için ise geçiş hiç kolay değil, bocalıyorlar. Her ikisi de kırk yılı aşkın bir süre aynı iş yerinde çalıştılar. Mesleklerini çok sevdiler. Sonra boşlukta kaldılar. Sağlık bozulabilir. Bir yere ait hissetmiyor insan kendini. Hayatta açılan bu yeni sayfa ile, kendine daha çok soru sormaya başlıyorsun. Organizasyonel bir amaç olmadan, kendi inisiyatifin ile ve kendin için olan yaşamı kucaklıyorsun. Keşke bu genç yaşlarda da olsa, insanlar emekli olduktan sonra istedikleri gibi yaşamak için daha az enerjiye sahip oluyor.

Sahip olduğumuz değerlerin farkındalığıyla, sevdiklerimizle daha çok birlikte olmak lazım. Anlara sarılarak verilen ömür hediyesini sürdürmekteyiz. Bu anlar, değerlerimizin hayat bulmuş halleridir. Düşünce bulutlarını aralamanın en iyi yolu harekettir. Bazen içinden, bazen dışından. Her fırsatta onları kucaklamak, dilin çözülerek anlatmak, kapılarından içeri beklemedikleri zamanda anahtarınla girmek, tüm sevdiklerini bir mekana toplayıp onları sarmak, kucaklamak ve gözlerindeki mutluluğu izlemek, bir müzik açıp dans etmek, bir peruk takıp taklit yapmak, alışmadıkları zaman mesaj atıp “iyi geceler/günaydın ya da afiyet olsun” demek, ya da sesini değiştirip yenimahalle’deki ermeni komşu gibi konuşmak, doktora birlikte gitmek, heyecanlandığında sakinleştirmek, biraz gezelim deyip üç saat dolaşmak, seni aradığında ilk çalışta telefonu açmak  hala mümkün. Üç kat mutlu oluyor insan onların sesini duyduğu, onları mutlu ettiği zaman.

annem ve babam için,

Sevgiyle

 

Türk Kadını

Öne Çıkan

Bedri Rahmi Eyüboğluİslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasındaki eşitlik temel bir kuraldı. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlardı. Ülke yönetiminde de kadın, söz sahibiydi. Güçlü ve etkiliydi. Çok eşli bir yaşam yoktu, kadın ve erkek birbirine aitti.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başladı. Daha sonra; Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşandı.  Tüm bu dönemler,  kadınların toplumsal ortamdaki yaşamı ile ilgili çeşitli aşamaları da gündeme getirdi. İslâmiyet dönemi, Türk kadını açısından kritik bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsünü geriledi ve kadının rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlı kaldı. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayıldı ve saygı gördü.Aslında, bir konunun altını önemle çizmekte fayda var; İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanması Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmıştır.

İslamiyetin kabulü ile birlikte, Türk kadınının Türk erkeği ile eşit yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle, zekadan yoksun olduğu inancı yayılmaya başladı. Erkek egemen anlayışın mimarı tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğuda filizlenerek Anadolu’nun uygarlık yapısına karıştı. Oysa İslam, Arap toplumu kadınını bir eşya konumundan çıkararak haklarını tanımaya başlamıştı. Mesela, İslâmiyet’ten önce Arap toplumunda, kadın ailesi tarafından satılan bir eşya gibiydi ve evlilikten sonra da kocanın malı sayılırdı.  Kocalar, kayıtsız şartsız tek taraflı olarak karılarından boşanabilirlerdi. Zamanla, Türk kadınları, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başladı. Erkek çocukları, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişti. Evlilik ve boşanma konularındaki dini kurallar kadının aleyhine dönüştü ve miras ve mahkemede tanıklık alanlarındaki geleneksel hakları ise hemen hemen ortadan kaldırıldı. Kadınlar, tek başlarına bile sokağa çıkamaz oldu, vücutlarını tamamıyla örten ve çarşaf denilen bir manto giymek ve yüzlerini örten peçeyi takmak zorunda bırakıldılar. İslamiyetin kitabında, kadınların örtünmesi ile ilgili böyle bir açıklama olmadığı halde, kadınlar bu kurallara uyum göstermeye başladılar. Ayrıca bir süre sonra, insandan sayılmayıp, nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başladılar. Evlerine hapis oldular. Erkeklerle birlikte sosyal hayata katılamaz oldular. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrıldı. Ucubelere ayrılan yerler gibi. Genellikle kadınlar, sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebildiler ve ardından herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslekler sahibi de olamadılar.

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal yapısının gerileme nedenlerinin başında, kadının toplumdan dışlanmasını saymaktadır.

18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duydular. Bir “Batılılaşma” hareketi başladı. Kadın haklarım savunan ilk reformcular “Genç Türkler” oldu ve bunlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurguladılar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlandı. Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açıldı. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izledi. Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam (1939) Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiş çok değerli bir eğitimcidir. Annem(1946) Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu bir devlet sanatçısıdır. Büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir. 19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başladı. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlandı, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye idi. Arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip edecekti. Mesela, yazar Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasal bir lider olarak Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen ertesinde ortaya çıkan dramatik durum, kadınları evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamıştı. Kadınların alışageldikleri değerleri  geçerliliklerini yitirmeye başlamıştı.

Artık kadınlar da, erkeklerin yanı başında, dünya kamuoyunun karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını savunmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kadınlar gönüllü olarak savaşmaktaydı. Yine bu dönemde, Anadolu’da sadece kadınlardan oluşan ve amacı bağımsız bir Türkiye yaratmak ve bu devleti diğer Avrupa ülkelerine tanıtmak olan ilk cemiyetler de kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının gereğine inanmaktaydı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biridir. Böyledir, çünkü diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıdır. 1926 yılında yeni Medenî Kanunun kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiştir. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayıldı. Ardından, Köy Enstitüleri faaliyetiyle, toplumsal dengemiz yerini bulmaya başladı. Sadece eğitim, gelişim ve düşünsel verimlilik ile değil aynı zamanda kadın erkek eşitliğinin hakim olduğu bir ortam olarak da.

Büyük bir toplumsal devrim yaşandı Türk insanının tarihinde. Cumhuriyetin kurulması, ihtimali olmayan bir baba ile, annenin plasentasında oluşması bile mümkün olmayan bir bebeğin doğması gibidir. Bu bebek doğmuştur, aslında bu, tüm şartlara meydan okumadır. İçte ve dışta. Tüm şartlara. Bu aşktır. Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiştir. Ancak, hayatın matematiğini düşünürsek, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayarak, karşılaşabileceğimiz zorluklar olabileceğini biliriz. Cumhuriyet bebeğimiz de, güzel bir çocukluk döneminden sonra, çan eğrisinin etkisini hissetmeye başlamıştır. Yine içten ve dıştan her türlü etki, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamıştır. Çan eğrisi, matematiksel bakış açısında: her çıkışın bir inişi ve her inişin de bir çıkışı olacağının açıklamasıdır. Hayatı matematiksel açıklamak, teselli gibi görünebilir, ancak matematik hayatın kendisidir.

Cumhuriyet bebeğimiz bugün, 90 yaşındadır. Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 90 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. 2013 yılındayız, ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’ li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik. Tek parti, tek lider olan, ama mucizeler yaratmış olan bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk sonrası aynı kalibrede bir lider çıka gelemezdi zaten. İnsanların temel benzersizlikleri üzerine düşünürken, belki de en temel tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızdır, stratejilerimiz ya da… Ve hep böyle kalmalıdır.

Büyük ve zengin bir orman kurulmuştur, bin bir çeşit ağacın hüviyetinde.

Orman, gelecek nesillere verilecek en büyük armağandır.

Yaşamın dengesinde…

Yürüyen Ağaçlar-7

Uyum – Lider Ekipler

Cirque D’Soleil

Lider ekipleri ele alalım. Örnek bir özellikleri, farkındalık sahibi kişilerden bir araya gelmeleridir. Biraz açarsak, öncelikle dikkatli ve haberdardırlar. İkilemleri; Başarılarını birbirlerine emanet etmeleridir. Birisinin çok başarılı olması, eğer diğeri aynı başarıyı sağlayamamışsa geçersizdir. Bu paradigma, her bir ekip üyesi için aynı derecede önemli bir sorumluluk bilinci sahip olmayı gerektirir. İyi bir ekip, değişime karşı duyarlıdır. Ekip üyeleri, olası her riski göz önünde bulundurarak birbirlerine fayda sağlamaya çalışırlar. Bu tutum sadece benzer yetkinliklerde değil aynı zamanda benzer kişisel özelliklerdeki kişilerin bir araya gelmesini de gerektirir.

İyi ekiplerin birlikteliklerinde yarattıkları uyum davranışlarına yansır. Kabul etmekte fayda var ki hiç bir ekip birlikte çalışmaya başladığı ilk zamanlarda sorunsuz olmaz. Her kafadan ayrı bir ses çıkar, herkes farklı bir yönü işaret eder ve uyum söz konusu bile olmaz. Burada bu uyumu sağlayacak kişi, liderin yaklaşımıdır. Lider bu uyuma inandığı ve bu uyum doğrultusunda uygun çalışma ortamını sağladığı sürece başarıya yaklaşılır. Tek bir gözden kaçırmada, en ufak bir kontrol sorununda ise uyum yeniden bozulabilir.

Bizler, tek başına bir işi yapmayı nasıl kendimize göre farklı ama neticede tekrarlarla öğreniyorsak aynı şekilde bir ekibin de birliktelik uyumunu kazanması ortak tekrarlarına bağlıdır. İlacı birlikte geçirilen zamandır.

Neticede bu uyumu yakalayan ekiplerden tek melodi çıkar. Uyumlu ekipler, kendileri ile birlikte çevrelerini de etkilerler ve bu etkileşimle başkaları da aynı sesi çıkarır. İyi ve uyumlu ekipler, bu çabayı başlatırlar. Bu ses, farklı tonlardaki farklı tınılardan oluşabilir bir koro gibi ya da farklı çalgılardan oluşan bir orkestra. Ve ortak bir armonidir çaldıkları. Ancak bu sesi başlatan ve sürükleyen ana melodi her zaman belirgindir.

Dikkat, haberdarlık, sorumluluk bilinci ve ekip olarak başarıya duyulan isteklilik uyumu beraberinde getirir. Lider özelliği gösteren ekiplerin bir konuya yaklaşımları, diğerlerine göre daha objektiftir çünkü hem şu an edindikleri bilgiye dikkat ederler, hem de geçmişte edinmiş oldukları bilgilerden haberdardırlar. Bu değerleri  birleştirerek zihinlerinde objektif bir yaklaşım yaratırlar ve içinde bulundukları ana konsantre olurlar. “Bu an” çok önemlidir, çünkü içinde olduğumuz anda olumlu veya olumsuz gelişebilecek her etki birbirimizi etkileyecektir.  Şöyle düşünelim; Bir grup akrobat ip üzerinde gösteri yaparken birlikteliklerini o ana konsantre etmezlerse başlarına hayati kazalar gelebilir. Çalışma yaşamında bir ekipte de , hem kurumsal hem de bireysel riskleri ekip uyumu yaratarak güvence altına  almak mümkündür.

Uyum, bir amaca bağlı insanları bir arada tutan değerdir. Uyumlu bir ekip, aile duygusuna sahiptir. Uyuma uyum göstermeyen ekip üyeleri, orkestranın birlikte çıkaracağı sesin uyumsuz olmasına veya akrobat takımından bir kişinin her 100 sıçrayıştan birinde yere çakılmasına neden olabilirler. Her ikisi de vahim sonuçlar doğurur. Bir, orkestrayı bir daha kimse dinlemez. İki, akrobat şanslıysa sakat kalır.