Şems ile

Öne Çıkan

Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

No matter which way you go to – east, west, north or south – think of every journey you take as a journey inward! The person who travels within himself eventually wanders the earth

Kural/Rule no10

*

Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

The main pollution is not outside but inside, not in disguise but in the heart. No matter how bad it looks, every other stain is cleaned when washed and purified with water. The only filth that cannot be removed by washing is envy and ulterior motives that have oiled the hearts.

Kural/Rule 17

*

Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

It is an useless effort to think about where the end of the road will lead. You’re only obliged to consider the first step you take. The rest will come by itself.

Kural/Rule 20

*

Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. ‘Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir’ diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

Instead of resisting to changes, surrender. Let life be with you, not against you. If you think ‘My life will be upside down’ don’t worry. How do you know down is not better than upside?”
Or in other words how do you know failing is worse than maintaining the inefficient/unsatisfying status quo?

Kural/Rule 14

Şems-i Tebrizi / Shams Tabrizi

Ilık bir sonbahar gecesinden, sevgiyle

Ca

Karar Alma Yetkinliği

Öne Çıkan

İnsan kaynakları yönetiminde karar alma yetkinliğini önemli ölçüde beklemekte ve sıklıkta kullanmaktayız. Karar alma yetkinliğinin bir yönetici için ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz. Organizasyonların farklı kademelerinde görev alarak gözlemlediğim gibi; kariyerimin danışmanlık döneminde gerçekleştirdiğim bireysel ve organizasyonel gelişim ve koçluk çalışmaları öncesindeki analizlerde “karar alma” konusunu bolca deneyimliyorum. Stratejilerden, uygulamalardan ve çalışma örneklerinden bahsedebilirim ancak bu yazımda biraz bu yetkinliğin özelliklerinden ve sağlıklı olmak ile ilişkisinden bahsetmek istiyorum. Son bir yılda alzheimer konusuyla ilgilendiğim için de odağım olan bir konu bu.

İnsan mükemmel bir yaratım, ancak bozulduğu zaman ne kadar mükemmel olunabildiğinin talihsiz farkındalığı olabiliyor. Aynı, küçük gruplarda ve toplumsal yapıda da bozukluklar ortaya çıktığı zaman keşke yaşanmasaydı diyeceğimiz ama yaşanan talihsizlikleri dile getirdiğimiz gibi. Organizma nefes alıp verir, temel yaşamsal süreçlerini yürütür ve düzenler. İnsan bu düzeni merkezi sinir sistemi ile koordinasyon halinde çalışmakta olan otonom sinir sisteminin yönettiği nöronlar aracılığıyla gerçekleştirir. Otonom sistemin iki kolu vardır. Biri Sempatik, diğeri Parasempatik sinir sistemidir. Sempatik sistem korku, kaygı, heyecan gibi duygu durumlarında çalışıp, vücudun acil durumlarda çok hızlı ve yoğun biçimde harekete geçmesi ve uyanık olması için hazırlık yapar (Kan basıncı ve solunum hızlanır, göz bebekleri büyür, duyusal keskinlik ve dikkat artar, fazla enerji için şeker ve yağ salgılanır). Parasempatik sistem ise üretilmiş olan bu tepkileri durdurmak ve düzenlemek için çalışır. Eğer korku, heyecan ya da kaygı yaratan durum ortadan kalkmışsa veya azalmışsa, sinir sisteminin normal dengeyi bulması için gerekli olan dengeleyici düzenlemeyi yapar. Bu iki sistem birbiriyle uyumlu veya birbirlerini dengeleyecek şekilde çalışırlar, çalıştıkları zaman dengeli davranışlar ortaya çıkar. Sinir sistemi ile ilgili bu bilgilerle birlikte, gelişimimiz ile ilgili olarak da Vigotksy’nin https://tr.wikipedia.org/wiki/Lev_V%C4%B1gotski bilişsel kuramı ve yaklaşımı bizlerin; ergenlik döneminden orta yetişkinlik dönemine kadar eğer sağlıklıysak, duygusal açıdan aşırı yıpranmamışsak, eğitimliysek ve gelişime açıksak, ortalama veya iyi yaşam koşullarına sahipsek, ileri yaşlarda da zihinsel performansımızı koruyabileceğimizi söyler.

Karar alma, sol ve sağ beynin denge içinde olduğu bir süreçtir. Sol beyin analiz ederken sağ beyin sezgiler. Karar almak aynı zamanda karar almayı istemekle başlar. Karar almayı istemek ise tek başına bu dünyada var olmadığımız için başkalarını da kararların içinde düşünmeyi gerektirir. Özetle; karar almak “ne karar almak istiyorum” ve “nasıl karar alıyorum ” dengesiyle güçlü bir yetkinliğe dönüşebilir. Bazı insanlar karar almak istemezler ya da ertelerler. Karar alınca düşünmekten çok eyleme geçmekten, kararlarının sonuçlarının olumsuz olmasından çekinirler. Bazı insanlar ise vakit kaybetmeden karar alıp ilerlemek isterler. Kararlarının sonuçlarının riskini alırlar -en kötü karar kararsızlıktan iyidir- diyerek. Bazı insanlar kararları tamamen analitik verilere dayalı almaya inanırlar. Bazı insanlar ise gördüklerimize değil görünmeyeni anlamaya çalışalım diyerek verilerden ziyade iç seslerini dinlemeye inanırlar. Oysa karar alma ne sadece veriler ile (sol beyin), ne de iç ses ya da sezgilerle (sağ beyin) ayrıştırılabilecek bir süreçtir. Aksine bütünlenen bir süreçtir. Neye karar vereceğimiz ile aynı zamanda nasıl bir karar alacağımızı basit bir örnekle; sol ve sağ kolumuzu kullandığımız gibi düşünebiliriz.

Araba kullanan bir kişi, trafik ışıkları kırmızıya dönünce aniden durmaz. Işıkların her an kırmızıya dönebileceği sezgisiyle hareket eder. Bu hareketi sonucunda ya yavaşlayarak durur ya da yavaşlar ve tekrar hızlanır. Yanı sıra, karar alması gerektiğinin bilincindedir (şöför olarak karar almam gerekir) ve karar alırken kendisi dışındaki tüm diğer etmenleri, diğer şöförleri ve yayaları da dikkate alması gerekir. Bu örneklem, doğal olarak karar alma yetkinliğini gösterir.

Sağlıklı bir birey, kendisiyle ilgili geribildirim alırsa ve aldığı zaman, kendi gelişimi için isteklilik gösterebilir. Ancak her bireyin veya grubun öncelikle sağlıklı olup olmadığını anlamaya özen göstermek gerekir. Örneğin birey, insan kaynakları tarafından “karar alma” konusunda değerlendirilmiş olsun, bu yetkinliği gelişime açık bulunmuş veya geliştirilmek istenmekte olsun. Bir gösterge olarak gelişim tespit edilmiş ise bile -her zaman- tek bir noktadan yola çıkarak görüş vermemek ayrıca asla kategorize etmemek gerekir. Bir yöneticinin, bir danışmanın, bir koçun öncelikle bireyin kendisine odaklanması, bireyi yargılamaması en doğru karardır. Bireyin karar alma süreçlerini etkileyen durumlar nelerdir diye düşünmek, yaşamını etkileyen öğeler nelerdir, fizyolojik sıkıntıları var mıdır, öncelikle iyi halde midir diye bakmak (gözle) ve ilk iletişimi bu şekilde kurmak doğrudur. Ortaya koyduğu berrak olmayan bir bakışla mı bakmaktadır bize? Vücut dili ne söylemektedir? Belki fiziksel olarak dört dörtlüktür ama söyleyemediği şeyler olabilir. Kaldı ki psikosomatik nedenler fiziksel sağlığı bozabilir. Örneğin kişinin korkuları varsa böbrek ağrıları, depresyon varsa karaciğer ile ilgili sorunlar, kaygı seviyesi yüksekse çarpıntıları, gereğinden fazla yük alan bir kişide boyun ve omuz ağrıları gibi durumlar olabilir. Karar alma yetkinliği bireyin sağlıklı olması ve sağlıklı düşünmesi ile mümkündür, böylece dengeli kararlar alabilir. Ardından adım adım gelişim planı yapılabilir, bireyin kendisi için de faydalı olabilecek çözümler önerilirken, organizasyonlar için de sağlıklı ve önyargısız adımlar atılabilir.

Sevgiyle

Ca

Güneşle

Öne Çıkan

Hafta başlıyor hafta ilerliyor, bitiyor. Hafta dediğin şey aslında zamanı planlamak için uydurulmuş bir düzen değil mi, ya günler? Mesela Pazar günü? Pazar günü aslında güneşin doğduğu, taşkın nehir sularının kabarcıklarının havaya karıştığı, bir yuvarlak masanın veya bir ağacın etrafında şanslıysak bir araya toparlandığımız muhteşem bir gündür. Tek farkı diğer günlerden; İnsanın öncelik ve sorumluluklarını kendisinin belirleyebilmesidir.  Peki Salı nedir? – Haftanın ikinci günü müdür? Ya Çarşamba nedir? – Hafta ortası mıdır? Neye göre nasıl kim neyi ortalar anlam veremem de Perşembeye doğru tuhaf bir rahatlık içine girerim. Hele de Cuma, ah o cumalar yok mudur.  Cuma’ları öğrenilmiştir, az çalışılır hatta bazı ülkeler tatildir. Yİne de Pazar günü , Çarşamba ve Perşembe ya da Cumartesiye karışabilir. Günler aynıdır aslında ve birbirlerine karışabilirler. Aslında gece ile gündüzden, nefes aldığımız her saliseden daha belirleyici hiç bir şey olmamalıdır. 

Gün dediğin; Güneşin batışıyla ayaklarını uzatıp bugünü de huzurla, sağlıkla geçirdim demek değil midir? Bu huzura sahipse insanın kendini mesut hissetmesi değil midir? Günler olmasaydı da bir şey olmazdı, sınırlar gibi, sessiz kalmasaydı günler; Tarih tersine yazılabilir ve en iyi zaman sabit kalabilirdi (mesela antik çağ) niye bu kadar hızlı ilerledi ki her şey! İyi mi şimdi….Şu ölümlü dünyada, yaşadığımız dünyadan istediklerimiz, sömürümüz bir türlü bitmiyor…

Sınırlar olmasa ne olurdu? Efendim, kuzey Avrupa coğrafyasındaki ağaçlar benim sınırımda değil. Onları sevemem mi diyecektik? Oralardaki insanlardan, kedilerden kendimizi farklı mı görecektik? Peki ya günlere sorsaydık, farklı mı sizin gününüz acaba?

Güneş doğudan doğar batıdan batar. Sen hangi gün var olursan ol, yaşamı hissetmedikçe, senin ve sınırların bir anlamın yok derlerdi. Sen hangi gün ölürsen öl, senin ve sınırların bir anlamı olmayacak derlerdi. Güneş de göz kırpardı günlere ve gecelere ve de sınırlara. Yaşamın yirmi dört saatine, yılın üç yüz altmış beş gününe, senin varlığınla bütün varlıklara.

Bu sabah, günüme başlarken kulağıma bir nefes üfledi güneş, bir şarkı mırıldandı ağaçlar ve ardından kuşlar.  Gün boyu mırıldandım ben de içimden. Güneşle,

Ca

Alzheimer’a Karşı

Öne Çıkan

Etki edemediğimiz, yardım için çırpınsak da yardım edememekle bizi yüzleştiren bir durum bu, alzheimer.

Bir yıl önce bugünlerde annem için de teşhis kondu, bir yıl geçti, neyi değiştirebildik, belki sadece koşulları ve elbetteki durumu korumayı.

Bu konuyla ilgili takdir edersiniz ki oldukça hassas ve zor zamanlardan geçiyoruz.

21.08.2021

img_2173

2012 yılında yazdığım yazı ile birleşiyor şimdi, üstelik yardımcım da var:)

Alzheimer’a Karşı (2012)

11 Yaşındaki Kızım:

“Benim Gözümden Alzheimer”

Eniştem, Alzheimer hastalığına yakalanmadan önce ben çok küçüktüm. Büyük ihtimalle büyükbabamı kaybettiğim yıllardı. Eniştem ve Halamı ziyaret etmeye her gittiğimde oradaki oyuncaklarımı; legolarımı ve barbie bebeklerimi çıkartır ve oyuna başlardık. Eniştem ile büyük legolardan, küçük şehirler inşa ederdik! İlkokula başladığımda hep resim yapar, elbiseler çizer ve mektup gibi yazılar yazardım. Eniştem bazen benim yanımda olur, bazen de bana o masum gözleriyle gülümseyerek bakıp giderdi. Hiçbir şey anlayamazdım. İlkokul üçüncü sınıftayken artık bana baktığında: “Neden bana böyle bakıyor?” diyordum anneme… Annem de yutkunur ve , susmayı tercih ederdi. Artık annemi anlıyorum. Yaşımın küçüklüğü ve psikolojimin böyle bir şeyi kaldıramayacağını biliyordu. İlkokul beşinci sınıfa başladığımda üçüncü sınıfta olduğumdan çok daha olgundum. Artık enişteme ne olduğunu biliyordum. Ben de halamın bilgisayarında oyun oynamayı tercih ediyordum. Eniştem orada oturuyor, annem ve halam da 5 dakikada bir aynı konuları enişteme tekrar anlatıyorlardı. Eniştem de ya dinliyor ya da kendi çapında hayaller kuruyordu. Sonra evde bir suskunluk başlamıştı. Eniştem kim olduğumu soruyordu halama. Halam da bana göz kırpıp, enişteme:

Halam: “Tanımadın mı yoksa bu güzel kızımızı? “

Eniştem: “Tanımaz olur muyum hiç! “

Halam: “Öyleyse ismini söyle bakayım?”

Eniştem sadece gülümsüyordu… Yaz tatilinde halam, bir gün çok ısrar etmişti onlarda kalmam için. Kalmıştım ben de. Fakat enişteme bakıcılık yapan hanım eniştemin ekmeği kavun suyuna batırmasıyla dalga geçiyordu! Bana da komik gelmişti ama gidip en yakın dostuma bile anlatmamıştım. O hanım gece akşam telefon açıp arkadaşlarına anlatmıştı. Ben de yan odada olduğum için kulak misafiri olmuştum. Dayanamayıp kötü sözler söylemiştim bakıcı hanıma. Yanlıştı yaptığım bir büyüğe karşı biliyorum, ama kimsenin sevdiğim kişi ile dalga geçmesine kalbim dayanmamıştı. Yaz tatili bitmiş, artık okul başlamıştı. Eniştem de artık hastaneye bağımlıydı, çünkü kalçası kırılmıştı. 19 Kasım gecesi saat 01:00’de anneme telefon gelmiş ben uyurken. Annem ve Babam fırlamış. Ben hala uyuyorum, ne olup ne bittiğini 19 Kasım akşam üstünde öğrendim. Annem, o gözyaşlarını silmekten nemli eliyle tuttu çenemden, kızarmış göz kapaklarıyla, benim o genç ama ağlamaktan yıpranmış gözlerime bakarak, uzatmadan, kısacık ama kalbime şok yaşatacak şu iki kelimeyi söyledi: Annem : “Kızım, Enişten öldü.”

Ben: “………..”

Annemin niye kısa kestiğini biliyorum. Diğer türlü daha çok yıpranacaktım. Kafamı yastıklara sıkıştırıp ağlayacaktım. Ama ağzımdan bir kelime çıkmadı. Sessiz kalmayı tercih ettim.

Bu, eniştemin son günüydü 19.11.2012. Onu ve onun gibi hastaları sevgiyle anıyorum ve her şeyin bir sonu vardır. Ölümsüz olsaydık hayattan zevk alamazdık. Sadece bir kere dünyaya geliyoruz. Bence birine bir teşekkür borçluyuz.”

Bu arada enişte dede, büyükbaba anlamındaydı.

Bu satırları okuduğumda göz yaşlarıma hakim olamadım. Kızım bana büyük bir armağan verdi. Algılaması için çaba sarf ettiğim onca şeyin farkında olduğunu ,  sevildiğini, sevdiğini ve doğaya karşı yenilgiyi kabulünü gösterdi. Ve tüm bu karmaşık ilişkiyi sadelikle anlatmayı becerdi.

İnsanın hayata bırakabileceği en büyük miras, sevenlerine bıraktığı sevgi dolu hatıralardır…

Zihni açık, bir çocuk kadar çevik ve hırslı ama bedeni 84 yılın ağırlığını taşımakta zorlanan sevgili insanım eniştem, her birimizin sevgilisiydi. Sevme gücü hepimize bir armağan, bu armağanı bazılarımız kullanabiliyor bazılarımızsa paketinde saklıyor. Bu armağanı yerinde kullanan, kimseyi kırmamayı, her kişideki değeri ortaya çıkarmayı bilen asil ruhlu bir kişiydi o. Bir keresinde çok zorlandığım bir konuda bana yaklaşımında genelleme yaparak “Sorun yaşıyorsan kişiyi yakın çemberinden uzak çemberine al, ama asla silme.. asla kırma.. Kimseyi silme ve en önemlisi kimsenin üzerinden geçme.. Sen sevmeye devam et, o sana gelecektir” demiş idi.

Son söz; Son günlerinde kim olduğumu söyleyemese de o, “Hep böyle güzel kal” diyordu bana hala…

Sevgiyle kalın…

Kasım 2012

Kite Runner

Öne Çıkan

One of my favourite writer is Khaled Hosseini, I was very impressed by his book “The Kite Runner”. While I was listening and reading the news, looking at social media and reactions of people I know, I suddenly read his message to world; Telling that he has a first cousin in the city of Herat in Western Afghanistan, that they grew up together in the 1970s. Remembering that they used to play 45 RPM records and danced together. They havent seen each other in nearly fifty years. And that little girl was always remembered as a bright young woman with green eyes and freckles, and a warm, contagious smile. After a terrifying phone call, Hosseini was writing these words and the words were turning into tears. This was yesterday, a day from 2021, August.

“It may be unfair, but what happens in a few days, sometimes even a single day, can change the course of a whole lifetime…”

Keeping track of the daily practice of Sharia today, Afghanistan is radically changing back to its sharian history as if to repeat itself. What happened in the sharian history can be metaphored like a bleeding uterus as in most of the middle east countries. It is always war against everybody and the price is always paid by people. Poverty, worthlessness, terror, broken health system and lost values of culture and civilisation, education. Banned women from work, girls from going to school and all walks of life, obligations for women to veil, and for men to wear a skullcap and beard. Sentences starting from 6 months, prisons, executions, punishments in public (hand cuts for different reasons) No information, media, press, all kinds of broadcasts, internet and transformation into the darkness. No picture, no photograph, no book – only regilious content or heavy sanctions can be imposed on those who do not go to the mosque, madrasah. Everybody is Enemy.

“People say that eyes are windows to the soul.”

Plato (Plato- 428-348 BC) has a “cave analogy”; A group of people living in an underground cave. They only can look at the dark stone wall of the cave with their hands and feet are tied, turned their backs to the entrance of the cave. They see some images on the cold dark stone walls they look at. Eventually, these are the shadows created by the entrance and some images are reflected on the wall. These images are their only reality. They have always sat like this for their belief system since they’ve known themselves, thinking that the one and only reality that exists is their reality. A belief system that only looks at one direction. A belief system can easily produce horror and anger. A belief system that disables freedom of choice and nature of life. A belief system that leads its believers to make sacrifices with their own life. Worthless of being, life and joy. This cave is created by man himself and the man can only exist in the cave. Nothing is important than this cave.

“I want to tear myself from this place, from this reality, rise up like a cloud and float away, melt into this humid summer night and dissolve somewhere far, over the hills. But I am here, my legs blocks of concrete, my lungs empty of air, my throat burning. There will be no floating away.”

Millions of people have become refugees as a result of the civil wars. Many thinkers, writers, composers, artists and people expressed their psychological traumas in their literary works in the countries they went to, if they could make it. Many of the poets, film makers , photographers told stories about these traumas for decades. They reflected the dramas in question, which took place in the world, in bleeding countries ; with all their reality in their works. They told the painful events that took place. They reflected these pains from a child’s eye, in all emotions but mostly pain. The topics that these human beings were touched on in their works and consisted of issues such as discrimination, violated human rights,massacres, rape, violance, freedoms taken from people and hopelessness. Every kind of wars reincarnated the cave of the modern age. They, and the Afghan people as a whole, deserve better than this.

“She said, ‘I’m so afraid.’ And I said, ‘why?,’ and she said, ‘Because I’m so profoundly happy, Dr. Rasul. Happiness like this is frightening.’ I asked her why and she said, ‘They only let you be this happy if they’re preparing to take something from you.”

All quotations in this essay are taken from ― Khaled Hosseini, The Kite Runner https://en.wikipedia.org/wiki/The_Kite_Runner

Peace at home, Peace in the world. This is my prayer.

Stay with love,

Ca

Uçurtma Avcısı

Öne Çıkan

En sevdiğim yazarlardan biridir Khaled Hosseini, “Uçurtma Avcısı” kitabından çok etkilenmiştim. Geçtiğimiz günlerde Afganistan ile ilgili haberleri dinlerken ve okurken, sosyal medyaya ve tanıdığım insanların tepkilerine bakarken bir anda Hüseyni’nin dünyaya mesajını okudum; Hüseyni; Batı Afganistan’ın Herat şehrinde bir birinci dereceden kuzeni olduğunu, 1970’lerde birlikte büyüdüklerini anlatan, 45 RPM plak çaldıklarını ve birlikte dans ettiklerini hatırlayarak, neredeyse elli yıldır birbirlerini görmediklerini ve o küçük kızı her zaman yeşil gözlü, çilli, sıcak, bulaşıcı bir gülümsemeyle parlak bir genç kadın olarak hatırladığından bahsediyordu. Kuzeniyle yaptığı korkutucu telefon görüşmesinin ardından, sözleri adeta gözyaşlarına dönüşüyordu. Bugünlerde, 2021’den bir gün, Ağustos.

 “Adaletsizce olabilir ama birkaç günde, hatta bazen tek bir günde olanlar, bütün bir ömrün gidişatını değiştirebilir….”

Bugün şeriatı günlük yaşama uydurmaya çalışan Afganistan, kendisini tekrar edecekmiş gibi radikal bir şekilde tarihine geri dönüyor. Şeriat tarihinde yaşananlar, çoğu Orta Doğu ülkesinde olduğu gibi, kanayan bir rahim gibi metaforlaştırılabilir. Her zaman herkese karşı savaş vardır ve bedelini her zaman insanlar öder. Yoksulluk, değersizlik, terör, bozuk sağlık sistemi, kültür ve medeniyetin, eğitimin kaybolan değerleri yüzyıllarca geriye götürür toplumu. Kadınların çalışması, kızların okula ve her türlü yaşam alanına girmesi, kadınların başörtüsü, erkeklerin takke ve sakal giymesi yasaklanmıştır. Altı aydan başlayan cezalar, cezaevleri, infazlar, alenen cezalar (farklı nedenlerle ellerin kesilmesi) Bilgi, medya, basın, her türlü yayın, internetin yasaklanması ve karanlığa dönüşüm. Resim yok, fotoğraf yok, kitap yok – camiye, medreseye gitmeyenler için ağır yaptırımlar uygulanabilir. Şeriat kurallarına uymayan herkes düşmandır.

 “Gözler insanın ruhuna açılan penceredir.”

Platon (MÖ 428-348) bir mağara benzetmesi yapar; Yeraltı mağarasında yaşayan bir grup insan elleri ve ayakları bağlı, mağaranın girişine sırtlarını dönmüş halde mağaranın karanlık taş duvarına bakmaktadırlar. Baktıkları soğuk koyu taş duvarlarda bazı görüntüler görürler. Sonuçta bunlar girişin yarattığı gölgelerdir ve bazı görüntüler de duvara yansır. Bu görüntüler onların tek gerçekliğidir. Kendilerini tanıdıklarından beri inandıkları sistemde böyle oturan, var olan tek gerçeğin kendi gerçeklikleri olduğunu düşünen, sadece bir yöne bakan bir inanç sistemi. Bu inanç sistemi kolaylıkla korku ve öfke üretebilir. Seçim özgürlüğünü ve yaşamın doğasını devre dışı bırakır, inananlarını kendi hayatlarından fedakarlık yapmaya yönlendirir, varoluş ve yaşamın, yaşam coşkusunun hiçbir değeri yoktur. Bu mağarayı insanın kendisi yaratmıştır ve insan ancak ve sadece mağarada var olabilir. Hiçbir şey bu mağaradan önemli değildir.

 “Kendimi bu yerden, bu gerçeklikten koparmak, bir bulut gibi yükselip süzülmek, bu nemli yaz gecesinde erimek ve uzaklarda, tepelerin ötesinde bir yerde erimek istiyorum. Ama buradayım, bacaklarım beton yığınları, ciğerlerim havasız, boğazım yanıyor. Uçup gitmek olmayacak.”

Milyonlarca insan iç savaşlar sonucu mülteci durumuna düştü. Pek çok düşünür, yazar, besteci, sanatçı ve insan, gittikleri ülkelerde, eğer yapabilirlerse, yaşadıkları psikolojik travmaları edebi eserlerinde dile getirdiler. Şairlerin, film yapımcılarının, fotoğrafçıların çoğu onlarca yıldır bu travmalarla ilgili hikayeler anlatıyor. Bu dramları dünyadaki kanayan ülkelerden yansıttılar, tüm gerçekliğiyle. Yaşanan acı olayları anlattılar. Bu acıları bir çocuğun gözünden tüm gerçekliğiyle ve en çok da acıyla yansıttılar. Bu insanların eserlerinde temas ettikleri konular ayrımcılık, insan hakları ihlalleri, katliamlar, tecavüz, şiddet, insanlardan alınan özgürlükler ve umutsuzluk gibi konulardan oluşuyordu. Her türlü savaş, modern çağın mağarasını yeniden canlandırdı. Geçmişte olduğu gibi ve şimdi de dünya ve bir bütün olarak Afgan halkı bundan çok daha iyisini hak ediyor.

 “ Çok korkuyorum’ dedi. Ben de ‘neden?’ dedim, o da ‘Çünkü çok mutluyum Dr. Rasul’ dedi. Böyle bir mutluluk korkutucu.’ Ona nedenini sordum ve ‘Bu kadar mutlu olmana ancak senden bir şey almaya hazırlanıyorlarsa izin veriyorlar’ dedi…”

Bu makaledeki tırnak içindeki tüm sözler Khaled Hosseini, The Kite Runner kitabındandır. https://en.wikipedia.org/wiki/The_Kite_Runner

Yurtta barış ve dünyada barış da benim duamdır.

Sevgiyle,

Ca

Şanslı Per

Öne Çıkan

Danimarkalı Nobel Ödüllü yazar Henrik Pontoppidan’ın 1898 ve 1904 yılları arasında sekiz cilt halinde yayınlanan bir romanıdır Lykke-Per (Şanslı Per). Danimarka’nın en önemli romanlarından biri olarak kabul edilir. Bir mühendis olmak ve mirasının ve sosyal geçmişinin kısıtlamalarından kurtulmak için dindar ailesinden ayrılan, kendine oldukça güvenen ve yetenekli bir adam olan Per Sidenius, başarısının zirvesine doğru çıkarken , kariyerinden vazgeçer. Önemli Alman edebiyatçılar; Thomas Mann, Georg Lukács ve Ernst Bloch bu eseri “modernist geçişin derin bir sosyal, psikolojik ve metafizik anatomisi” olarak değerlendirdi. Danimarkalı yönetmen Bille August’ un film uyarlaması (2018), ‘A Fortunate Man, bugün izlenebilir.

Hikayenin ana teması, “şans” ile “mutluluk” arasındaki ilişkidir. Romanın baş kahramanı Per, başlangıçta mutluluğu başarının sonucu ve sıradan dünyadaki projelerin ve hedefleri başarırsa ödülü olarak görür. Ancak sonunda mutluluğun başarıya götüren şanstan bağımsız olarak elde edilebileceğini fark eder. Yazar Pontoppidan, Per’in başarıya ulaşmak için göç ettiği Kopenhag’tan köyüne geri dönüşünü bir yenilgi olarak değil, başarıyı tanımlayan koşullara karşı bir zafer olarak anlatmıştır. Roman kahramanı Per, ayağına gelen tüm iyi şansa rağmen mutlu olamadığında, başarılı da olamayacaktır.

Per

Erken yaşlarda yaşadığımız zorluklarla varoluş mücadelesi kavramına değinen bu konu, travmalarla yüzleşme cesaretinin yine kendi benliğini kabul etmekle başlayabileceğinin altını çiziyor. Kendini kabul etmek, anneni babanı ve yetiştiğin ortamı kabul etmektir. Romanda antitez olarak gelişim sürecinde, ana karakter var olduğu, geldiği yeri reddetmektedir. Başarma azmi kendisiyle yaşadığı yabancılaşmayı gölgede bırakmaktadır. Sentez olarak, özetle, ana karakterin iç yolculuğuna yönelmesi ve başarılı olmanın önce kendisiyle barışarak gerçekleşebileceği vurgulanmaktadır. Yaşadığı olaylar karşısında zaman zaman fazlasıyla özgeci diye görebildiğim ana karakterin şansı yaver de gitse, olumsuzluklar ile karşılaştıkça ve başarıya ulaşamadıkça nihayetinde kendini sorgulamaya başlama cesaretine tanık oluyoruz.

Sekiz cilttlik bir roman, haliyle üç saatlik bir film. Tekrarlar ile beslense de izlenmeye değer. Rotten Tomatoes 8.6 olarak derecelendirmiş.

Bense kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Sevgiyle,

Ca

Bilinç

Öne Çıkan

Yaşanmamış yaşamlar dünyadaki bütün kötülüklerin ve savaşların temelidir der Erich Fromm* ve Doğan Cüceloğlu, bir başarıdan bahseder, mesela; “Hepimiz öleceğiz” der, “ben yaşlanacağım doktora gideceğim ve bir gün diyecek ki bana doktor -hocam sizin kitapları çok seviyorum keşke elimden bir şey gelse ama üç ay ömrün kalmış helalleş” Helalleşiyorum, ve hatta gidiyorum kendime mezarlıktan bir yer alıyorum, mezar taşımı yazdırıyorum, ardından da şu soruyu soruyorum kendime: Ulan.. sen Silifke’de Mukaddem Mahallesi no 11 de doğdun, 11 çocuklu bir ailenin 11 numaralı çocuğusun, yaşadın ve üç ay sonra öleceksin. Ne yaşadın? Bu senin hayatın mıydı? Hakikaten yaşadım mı?

-İçimden geçiriyorum, diyorum ki “yok be..aklıma bile gelmedi, ben ömür boyunca başkalarının benden beklentilerini yerine getirmek için çabaladım, şimdi de ölüyorum! (Yaşanmamış Yaşam / Erich Fromm)

Oğul, bu tüm birikimim geleceğin için…

Bütün benliğiyle başkalarının ihtiyaçlarına destek vermeyi hedef edinen kişilerde, zaman zaman fedakarlık davranışını gözlemleriz. Fedakarlık, “feda etmekten” gelir, kendinden vazgeçmek ve feda etmek. Oğlum, senin için yemedim içmedim tüm birikimimi veriyorum, hepsi senin……………….” Baba ben nefes alamıyorum, sen ne diyorsun! “Kendinden çok başkalarını önemseme davranışı onurlu olduğu kadar risklidir, kendinden çok başkalarını önemseyen insan, başkalarının ondan beklentilerini yerine getirmek için çabalayıp dururken an gelip kimsenin kendisini umursamadığını sezgilerse, devran dönebilir ve kimseyi umursamayabilir. “Ben seni sildim”, “artık yoksun”, “defol” gibi ağır sözleri duyabiliriz kendilerinden.

Küçük Prens

Güncel konu ise; Bazı insanların kendilerini başkalarından daha çok önemseme eğiliminde olmalarıdır. Bu insanlara başkalarını önemsemeyi öğretmek deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Hep önemsermiş gibi görünseler de kendilerini düşünmekten asla vazgeçmezler. Duygusal zeka gelişimini, narsisizm tedavisini beklemek için oldukça zengin bir vaktimizin olması gerekir ve bu kişilerin liderlik basamaklarını İnsan Kaynakları olarak planlarken çok düşünürüz ve yüksek öngörü ile yaklaşırız. Dışardan işe alım süreci ise kılı kırk yararız, değerlendirmelerde kişinin kişisel özellikleri ön plana çıkar:

  • İnsan Odaklılık isteriz
  • Kırıcılık istemeyiz
  • Baskınlık istemeyiz
  • Otoriterlikten kaçınırız
  • Dogmatiklik asla istemeyiz
  • Sözünü Sakınmama (İletişim) dikkat ederiz
  • Motivasyonsuz Para Talebi asla
  • Duyarsızlık asla

Bunlar bir lideri bir kuruma yerleştirirken dikkate alarak kaçındığımız özelliklerden bazılarıdır. Bu özelliklerden her hangi birini biraz bile gösterse, kişinin lider pozisyonuna gelmesi için engel olabilir. Yönetsel görevlere geldikleri zaman başkalarının ihtiyaçlarını ve isteklerini görmezden gelen insanlar, başkalarına yardım etmeyi küçüklük alarak görebilirler. Başkalarını kırabilirler, canlarının istediği gibi davranabilirler, korkuları olur ve bu korkularından dolayı sevk ve idarelerinde bulunan herkesi korku yöntemiyle hizaya getireblirler. Aynı şekilde bu denklem, başkalarından yardım almayı küçüklük olarak görmek olarak da söylenebilir.

Liderlik yaklaşımında, sizi takip eden insanlar bulunuyor ise ve siz küçük ya da büyük bir liderlik etme konumundaysanız, ekibinizden, insanlarınızdan ve halkınızdan gelen tepkileri dikkate alarak düşüncelerinizi süzgeçten geçirir bir bilinçte olmanız faydalı olur. Lider, “benim neye ihtiyacım var, ne yapayım o zaman” dediği noktada sadece kendi ihtiyaçlarına odaklanacaktır ve baskın (dominant/dikta) olmaya meğil edecektir.

Lider, “ben nasıl daha iyi bir lider olabilirim, dediği zaman, konu insanlardan geçecektir, insanlar, halk sizi takip etmeden ancak kendinizin lideri olabilirsiniz, ki bütün liderlikler böyle başlar : biz buna Farkındalık/ Self leadership diyoruz. Ama bu yöneten insanlar için sadece ilk adımdır. İnsanlara vizyon sunan, kararlarını paylaşan, onları anlayan, hizmet eden (servant leadership) ve kuralların uygulanmasını sağlayan yönlendirici lider yaklaşımı, bugün küresel olarak kabul edilmiş bir kavramdır ve Türkiye’de çalışmakta olan on binlerce lider yöneticimiz bu küresel kavramların bilincindedir. Bilincin eş anlamı da vicdandır. Ancak yüksek ahlaki seviyelerde kişilerin yetkinliği olabilmektedir. Dürüst, Açık, Çevik, Belirsizlikle Mücadele Eden, İnisiyatif Alan, Sorumluluk Bilinci Yüksek (Sorumluymuş gibi görünmeyip elini taşın altına sokabilen), Zorluklarla Mücadele Etmeyi Seven, Hedefleri değerlerle hizalı ve bu doğrultuda bu hedeflere yönelik istekli, istikrarlı (hepimiz birimiz birimiz hepimiz anlayışı); yani Vicdanlı (Bilinçli)

Ez Cümle; Konu bir ağaç olursa ya da bir kelebek, bir keçi, bir arı, bir inek, bir buzağı, bir köpek, bir kedi, bir kuş, bir dana, bir kuzu, bir tutam çiçek, bir canlı ya da bir tutam oksijen; Binlerce kuşun toz bulutu haline gelmesini göz önüne alıyor, atların, ineklerin yanmasını, onlarla birlikte can vermeye hazır insanların yardım çığlıklarını görmezden geliyorsa ya da elinden geleni yapma inisiyafini almıyorsa, sahibi olduğu alanda altındaki statülerin kendisine tehlike yaratacağı inancına sahipse lideri yanlış yerleştirmişizdir. Düşünsenize, mesela yangın var, itfaiye lideri en deneyimli çalışanlarına izin veriyor. Çalışmayacaksınız diyor. Yangın büyüyor, büyüyor, büyüyor, bütün alanı kaplıyor, İtfaiye Lideri kendi koltuk korkusundan vazgeçemiyor. Tüm benliği ile kendi menfaatlerini düşünen insan için bilinç (conciousness) ve İngilizce olarak aynı ifade olan vicdan (conciousness) söz edemeyiz. Burada söz edebileceğimiz, bilinç noksanlığıdır. Oldukça üzücü değil mi?

Erich Fromm , insan benliği ve diğer yaşayan sistemler arasında içgüdüsel bir bağ olduğunu da ileri sürmüş bir sosyolog, felsefeci ve psikanalisttir. Edward O. Wilson (biyolog) Erich Fromm ile işbirliği yapan bir biyologdur. Fromm’un düşüncelerini geliştirerek “biyofili hipotezi” kuramını geliştirmiştir. Fromm, bu hipotezin en büyük destekçilerindendir ve “Yaşama Sanatı”, “Sevme Sanatı” gibi kitaplarının özünde, doğa ile ilişkili bağlarımızı temel alır. Bu hipotez, evrimsel psikolojiyi de desteklemek ve açıklamak için kullanılmıştır.

O zaman bu ekosistemde her birimiz birbirimizi duyabiliriz. Statümüzün sembolü anlamsızdır, tabakalaşma (stratification/statüler) önemini yitirir, her birimiz bir nar tanesi gibi olur, bir bütün olarak harekete geçer ve zorluklarla savaşır hale geliriz. Her bir vicdanlımız.

Doğada her şey kendi içinde çözülüyor…

Sevgiyle,

Ca

Kaynaklar:

Anektod

Öne Çıkan

İçimde hep hissettiğim, beni ben yaptığını düşündüğüm, inancım olan doğa sevgisini ve yaşamla mücadeleyi Nazım Hikmet ne güzel özetlemiş:

İçimde kıyametler kopsa da

Ben baharıyım yarınlarımın

Çiçek açarım her kışın ardından.

Sevgiyle,

Ca

04.08.2021

Tiyatroda Yangın

Öne Çıkan

Bir tiyatroda bir gün kuliste yangın çıkar, kabarenin emektar Palyaçosu seyircileri uyarmaya çalışır ama onlar bunun bir şaka olduğunu sanarak, alkışlarlar.

Palyaço uyarısını tekrarlar, bu sefer alkış daha da büyür. Adeta, dünyanın sonunun böyle geleceği gibi, her şeyin şaka olduğunu sananların giderek yükselecek alkışları arasında…

Sevgiyle,

Ca

#kierkegard

Motorcu Annesi

Öne Çıkan

Motosiklet pistinde geçen iki gün ve bu iki gün içinde kızımın yarış heyecanı vardı. Hava dev bir çanağın içinde sürekli kaynayan bir çorba gibiydi, güneşten eriyebilirmişim gibi geliyordu. Ne var ki, yazlık kıyafetler giyinmişken bizler; Yarışlara katılacak sporcular deri tulumlar, eldivenler, boyunluklar ve başlarına da kocaman kasklar giyiyordu. Kızımın antreman, sıralama turları ve yarış için giyip çıkarmaya çalıştığı bu kıyafetleri gördükçe kendim için değil onun için dertleniyordum. Ortalama 3 litre su kaybediyorlarmış piste çıkıp 15 dakika çalıştıklarında.

İşin aslı, motosiklet kullanma konusundaki tutkusunu piste taşımaya karar vermesini ve azimle çalışmaya, eğitim almaya ve kendini geliştirmeye yönelik kararlılığını büyük bir sevinçle karşıladım. Sporcu olmaya karar veriyordu, motosiklete pistte binecekti, belli bir çerçeveye oturuyordu tutkusu. Büyük şehrin trafiğinden, cahil sürücülerinden, seviyesiz çevrelerinden uzaklaşacaktı. İlk duyduğumda da en çok buna sevinmiştim. Ehliyet alıp motosiklet kullanmaya başladığı ilk günden üç ay önce, Altın Elbiseli Adam’ın bütün videolarını, motosiklet kazalarına dair videoları, hataları incelemeye başlamış, kuralları çalışıyordu, pratik yapıyor, kendini geliştiriyordu. Kendi emeğinin üzerine biriktirdiği parasını da koyup ilk motorunu aldı. O zamanlar okula gidip gelmek en büyük olayıydı. Düşmedi mi, defalarca düştü, böylece düşmemeyi kendine öğretti. Büyük şehir trafiğinde yaşadığı onlarca sıkıntı oldu. Kimisinde haksızlığa tahammül edemeyip öfkelendi, kimisinde serseri kullanan arkadaşlarını uyardı, kaza geçiren arkadaşlarına koştu, hatta kaybettiği arkadaşları oldu, yeni başlamak isteyen arkadaşları oldu onları destekledi, çalıştırdı, hemcinslerinin kendine motor üzerinde daha çok güvenmesi için videolar hazırladı. Motosiklet kullanan arkadaşları ile inanılmaz güzel bağları oluştu. Saf, karşılıksız, her zaman yardıma hazır ve içten. Bu arada, akşam yemeğinden sonra çay içer misin sorusuna, yok sağol ben bir hava alıp geleceğim yanıtı almaya başladım. İlk şaşkınlıktan sonra, aslında hoşuma da gitmeye başladı bu maceracı ruh. Bir zaman sonra “Ege Grubu”, “Kadınlar Grubu” , “Pist Grubu” gibi bir çok grup oluştu, bu gruplarla iletişim kurarak “Yamaha Kadınlar Kupası” ilk Türk kadın yarışçı grubu arasına kabul edilerek Türkiye Motosiklet Federasyonu ve Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın lisanslı sporcusu oldu. (Haziran 2021) Spor yaşamını üniversite eğitimi ile birlikte yürütüyor şimdi.

Bana gelince, geçtiğimiz yıl “stres iklimi/climate of stress” diye bir yazı yazmıştım. (okumak isterseniz link aşağıda) İşin ebeveyn yönü ile ilgili hassasiyet hep çok yüksek açıkçası, o hiç geçmiyor. Düşecek korkusu, başına bir sakatlık gelecek korkusu gerçekten baş edilmesi zor durumlar. Pist ortamında da başka riskler var. Bunları öğrenmek gerekiyor, kurallar ve önlemleri iyice analiz etmek ve cesaretle yarışmak. Hayat gibi! Eğer çok tedbirli olur, risk almazsa olduğu yerde dolanıp durur. Eğer aşırı cesaretli olur, olası sorunları analiz etmezse düşer, hata yapar. Dürtüleri dizginleyen bilgidir. Bilgiyi harekete geçiren de cesaret. Onu izlerken, bu iki konuya da önem verdiğini görüyorum. Fizik, matematik ve (yüksek) beden koordinasyonu gerektiren bir spor bu. Hız, kuvvet, ivme ve ağırlık fizikte geçen vektör konusudur.

Temmuz ayında 1 dakika 22 saniyede dönebilmek için bir ay boyunca viraj çalıştı. Haziran’daki ilk derecesinden 10 saniye daha hızlıydı. İkinci yarışta 1.22 ile bitirmiş olması onun istediği sıralamayı almasını sağlıyordu fakat yarış başında beklenmedik bir şekilde motorun stop etmesi ona zaman kaybettirdi ve 6. bitirdi. Ağustos’ta ve Eylül’de çok daha farklı sonuç alacağını tahmin ediyorum. İşin içinde sürekli öğrenme var.

İnsan izlerken düşünmeden edemiyor, 1 dakika 1 saniye 1 salise diye konuştuğunu fark ediyorsun, sonra da bu 1 dakikada ne yaptım diyorsun. Vakit kaybetmeye tahammülün azalıyor. Vakit kaybettiren durumlara girmemeye başlıyorsun. Daha dikkatli oluyor, kendini daha çok gerçekten istediğin önceliğin olan kişilere ve işlere veriyorsun. Zaman yetişmeyecek derken zamanını yönetmeye başladığın için zaman kalıyor ikincil işlere az da olsa. Bayram tatili için 8 günüm vardı, her iki güne dört şehir sığdı, en güzeli de sevdiklerimi görebilmekti.

Biz öğrenmeye ve paylaşmaya devam edeceğiz, aynı zamanda Instagram “motorcuannesi” üzerinden fotoğraf ve hikayelerimizi de izleyebilirsiniz.

her şey bisikletle başlamıştır 🙂

https://candanakkan.com/2020/08/02/stres-iklimi/https://candanakkan.com/2020/08/08/how-i-survived-and-still-survive-with-stress-🤩

Sevgiyle kalın,

Ca

Mağara

Öne Çıkan

Eflatun (Platon-M.Ö 428-348) ‘un bir “Mağara benzetmesi” vardır ; Yeraltında bir mağarada yaşayan bir grup insan düşünür. Bu insanları da, arkaları mağaranın girişine dönük olarak oturtur benzetmesinde, yalnızca mağaranın taş duvarını görebilmektedirler. Elleri ve ayakları da bağlıdır. Mağaradaki bakmakta oldukları bu duvar üzerinde bir takım görüntüler görürler, ışığın yarattığı gölgeler duvara yansır. Bu görüntüler tek gerçeklikleridir. Bir gölge oyunu gibi. Kendilerini bildiklerinden beri hep bu şekilde oturdukları için, varolan tek gerçekliğin gölgeler olduğunu sanırlar. Oysa, içlerinden birisi zincirinden kurtulsa ve bu gölgelerin nereden geldiğini araştırmaya başlasa mağara hala mağara mı olacaktır artık?

Doğa karanlık değildir, ancak düşünce karanlıktaysa her şey karanlıktadır. İnsan kendi mağarasını yaratabilir, ya da hikayesi bir mağarada başlamış da olabilir.

Adamlar milattan önce bu işlere kafa yorarken, insanların iç dünyasını anlamaya yönelik çabaların bir disipline dönüşmesi ancak 19.yüzyılın ikinci yarısında ele alınmaya başlanmış. Biyoloji ve fizik gibi doğa bilimlerinde kullanılan araç-gereçleri insanı incelemek için kullanmak istemişler. Böylece zihin, algı, hafıza, öğrenme kavramları üzerinde karanlıktan aydınlığa doğru bir yol izlenmeye başlamış. Psikoloji biliminin kuruluşu Wilhelm Wundt ile 1879 yılıdır… (büyük dedem doğar), 1979 (ben yedi yaşındayım geçişler baş döndürücü hızda), 2079 (en küçük torunum mağaradan kesin en önce çıkar)

Düşünüyorum da, felsefe olmasaydı psikoloji de olamazdı ama psikoloji olmasaydı felsefe de olamazdı… Değişen dünyadaki paradokslar geliyor aklıma ve sorguluyorum ister istemez, ses verin; soru geliyor:

Soru bir: Aydınlık mı Karanlık mı daha konforlu? Peki ya aydınlığın ve veya karanlığın zamansal dengesi (gece gündüz) bozulsa nasıl hissedersiniz?

Soru iki: Kendi görüşlerimden kesin/emin olarak mı hareket etmeyi yoksa öncelikle başkalarının görüşlerini almayı mı isterim?

Sevgiyle,

Ca

Climate of Stress

Öne Çıkan

Interestingly, my life is around the objectives of enjoyment of motorcycles. My daughter is well enough to ride her second one in last two years which I suppose she is also eager to trade on it. Freezingly I may say, may be shaking, losing quality of sleep and a habit of wondering all the time, I ended up as a stressed person. This was an interesting paradox to discover for me as I was giving out stress management techniques and trainings to people. A paradox of “teaching stress management” and “having stress”

After 2 years I started to learn the climate of being a mom of a motorcyclist daughter in a volatile, uncertain, complex world with ambiguity. Neither I changed nor she, but we learned from each other: how to cope with the loved one “enjoying what she does” and the loved one “cares so much”

Today, after a while I find myself interested in watching, observing, supporting and caring motorcyclists all around. This interests helps me overcome my stress. Of course I am using an application to see my daughter’s location still but it is as it is ha?

The moral of the situation is, you cannot control everything. Even a bit. You only can control yourself.

Thanks to Stephen Covey about the “circles of impact”, though without this I could hardly manage my stress.

We are under stress all the time. There I found two dimensions:

*Do we want to manage our stress well?

*Are we calm?

So, lets take me for example: If I took no initiative to understand, do not accept this challenge from my daughter and I do not wish her to have her enthusiasm. This would not change the situation. Isnt it? She would either ride that…

It was actually awkwardly hard to take the initiative to understand, accept the challenge and grab her enthusiasm. I thought and thought a lot, still do, to be aware of the situations and uncontrolled events that might happen. But thats life and courage after all and more I learn, more I can handle to manage my stress because I become calmer and relaxed (average)

I should have told at the first sentences that I was afraid of the motorcyles and now I am not…

With love

Ca

Virüs kaç akıl?

Öne Çıkan

Virüs kaç akıl… yani… açıkçası zihni sinir bir yazı notumu buldum, bir yere yazmışım, bulunca önce ne zaman yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra hangi zihin durumumla yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra da bırak bu analitik çabalamaları koy gitsin dedim!

Bu virüs yaklaşık bir grammış. Bu 1 gram, yaklaşık 420 milyon ton insanı evine kapattı. Ozon tabakasını onardı. 1 milyar ton petrolü depolarda tuttu. 20 trilyon dolar kaynağı tüketti. 45 tane savaşı önledi. 100 milyon insanı işsiz bıraktı. Dünya üzerindeki toplam hava kirliliğinin %75’ini temizledi. Üretim ve tüketimi en alt seviyeye düşürdü, ülkelerin kapılarını kapattırdı ve bütün teknolojileri sarstı. Dünyanın gündemini değiştirdi, insanları eşit konuma soktu, sarstı, darmadağın etti.

Ve biz maalesef 1 gram bile akıllanamadık…

Paradoksal değil mi? Bazen çok az çok fazla olmuyor mu? (Less is more)

https://wordpress.com/block-editor/post/candanakkan.com/3669

Dipnot: Aziz Nesin’i saygıyla selamlatıyor bu haller.

Sevgiyle,

Ca

Bugün

Öne Çıkan

Kendimle buluşmak istedim az önce., Gün boyu aradım durdum kendimi, sonra bir yabancılaşma hissi geldi. Kendimle vakit geçirmeye, yazmaya ve düşünmeye başladığımda geçmeye başladı. Biraz tuhaf hissettim kendimi bu geçişte. Sanki kendime kendimi anlatırmış gibi, nasıl biri olduğuna dışarıdan bakarmış gibi. Gün içindeki beklentilerinle gün sonunda değerlendirme yapıyormuşsun gibi. Özümle konuşmaya başladım.Herkesi sevdiğimden daha çok sevmem gerektiğini düşündüm kendimi. Çevremdeki karakterler bana hep bir şeyler anlatıyorlar, ancak ben istersem görebiliyorum… Kendimle kalınca daha iyi görebiliyorum. Birbirinden farklı, renkli ve gerçekte her birinin herkes gibi hikayeleri olan bu insanlar birer suret aslında. Ne için yaşıyorum bu fedakarlığı diye durup kendime sorduğum zaman tek bir cevap verebiliyorum “istediğim için”. Çok istedim mutlu etmek, yardım etmek, çok istedim anlamak, çok istedim desteklemek, çok çok çok! Hatta düşünmedim o an o ister mi, düşünmedim o an istemesem ne olur…

Sonra oturup yazdım biraz.

Gerçek sevgi sorumluluk ister, sevmek bir sorumluluktur. Önce kendine karşı, sonra başkalarına karşı. Dar ve engebeli yollardan, çalkantılı ve bulanık zamanlardan geçerken de sever insan. Bu sorumluluk, karanlık bir tünelin içinden geçerken ileride aydınlık geleceğini düşünmek gibi sarmalıdır benliği. Kimse sarmaz yaraları, kimse senin iyileştirebileceğin kadar iyileştiremez yaraları. Dünya adil olsaydı bile bu böyle. İşte bu yüzden koşulsuz seviyorum evladımı.

Kendinle başla işe. Oksijen maskesini sen takmazsan, başkalarına da yardımcı olamazsın. Bu ancak nefes ile anlatabileceğim bir şey:)

Neticede, ertelememeli hiç bir şeyi. Bilhassa sevmeyi. Sevmek sorumluluk ister, kucaklar her anı o zaman.

Sevgiyle,

Ca

2009 yılında kızım ile Meydan Larousse’a son bir bakış atarken 🙂

Dönüşen dünya ve Paradokslar

Öne Çıkan

Bugün su hakkında biraz daha kavramsal düşündüm. Doğanın üstesinden gelmek zordur ama doğanın bize öğrettiklerini uygulamak mümkündür. Su nereye gittiğini bilir. Su, örneğin bir kaya gibi engellerle karşılaştığında, bir kaya ile mücadele etmez, dağdan aşağıya doğru akmaya devam eder (hedef / vizyon). Diyelim ki su etrafından dolaşamayan bir yola tökezledi. Sonra birikir, çoğalır ve üzerinden akar veya kayayı damla damla delmeye başlar (sabır / değişime uyum) ve yoluna devam eder. “Sabır, gece gündüz dikenli gülü hayal edebilmektir,” diyor Shams’lı Tebrizi. Ve su hep akar, akar, bazen nehirlerde su birikintileri oluşur ve çamurlanmaya başlar. Sonra dünden ayrılıp su gibi akmanız, yenilenmeniz ve yeni şeyler öğrenmeniz gerektiğini söylüyorlar. Su değişimi çok iyi tanımlar.

Değişen dünya ve yeni liderlik üzerine çalışırken, karşılaşılan hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne kadar zor olursa olsun … Benliğimiz ve yaşam yolumuz bilgiden uzak kalırsa ve kendimizi sorgulamazsak, bu kaçınılmaz olarak beslediğimiz diğer konuların yanlış yapısı olacaktır. Bu nedenle kişisel bilgi ve gelişimi bu yönde çok önemli buluyorum. Cahilce hareket edersek, bunun sonucunda olumsuz duygular davranışa dönüşecek zemin bulur. Sonuç olarak, hiçbir zaman tek bir yön (tek açı) yoktur. Bu nedenle, zaman zaman mevcut durumun üstüne çıkmak ve büyük resme yukarıdan bakmak için yeterince geniş bir açı elde etmek faydalı olabilir. Biz yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz olayların ve durumların sadece kendimizi etkilediğini düşünecek kadar bencil olamayız. Sadece kendi doğruluğumuz ve çok fazla şey bizi durduğumuz yerde ileri geri dolaştırır. Yukarıdan bakarsak (uzaklaştırırsak), mevcut durumumuzdaki diğer faktörleri görebilir ve resmin tamamını görebiliriz. Kulağımızı ve gözlerimizi açarsak ve başka fikir ve görüşler alma eğiliminde olursak, kendi fikir ve fikirlerimizle karşılıklı bir denge kurabiliriz.

Batı bilimi, yaşamın belirli yönlerini gözlemlemeye ve faktörleri belirli olaylara göre ayrıştırmaya çalışır. Ying-Yang Teorisi de gözlem ilkesine dayanmaktadır. Ancak, faktörleri izole etmek (izole etmek) yerine evrensel faktörleri belirlemeye çalışır. Yin-Yang Teorisi, fizik, tıp ve psikoloji gibi çeşitli alanlara eşit şekilde uygulanan evrensel, gözlemlenebilir doğa prensiplerini tanımlar. Paradoks Teorisi aslında Carl Jung’un kendi teorilerini geliştirirken yoğun bir şekilde çalıştığı Yin-Yang Teorisi’nin psikolojisine bir uygulamadır. Yang dinamizmdir. Mesela güneş. Yin ölçülü olmaktır. Örneğin. Dinamik özellik, ılımlı özellik ile dengelenmemişse, kişinin olumsuz senaryonun her zaman ana nedeni olacağı tahmin edilebilir. Dolayısıyla, kendi doğamızda dualite dengesi önemlidir. Bu denge, davranışta olgunluğu gösterir. İki yön demek aslında paradoksal bir özelliktir. Birbirlerine zıt görünen ama aslında sinerjik olan özelliklerdir. Örneğin gece ve gündüz paradoksal bir özelliktir, birbirine zıt görünürler, ancak her iki özellik bir araya gelerek günü oluşturur. Fiziksel yaşamda gece ve gündüzün dengesi, bir günün güneş ve gece ile olan döngüsüdür ve karanlık, hayatımızdaki ışığın önemi kadar önemlidir.

Bir diğer paradoksal özellik ise çok sevdiğim sağ ve sol kol örneğidir. Kürek çekiyorsanız, sağ ve sol kolunuz arasındaki gücünüzün ve ritminizin dengeli olduğunu hayal edin, böylece istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Sol kolunuzun sağ kolunuzdan daha fazla çalıştığını hayal edin, böylece ulaşmak istediğiniz nokta sandığınızdan çok daha fazla olur.

Bu dengeleyici özellikler, bireyin farkındalık arzusuyla başladığı ve olgun davranışın aslında iki zıtın dengesinde olduğunu öğrendiği bir keşif ve gelişim yolculuğudur. Karşıtlıklar, çatışmalar ve dengesizlikler her yerde ve herkeste mevcuttur.

Yeni Normal?
Değiştir …. “Yeni normal” terimini çok anlamsız buluyorum. Eski olanın yeni olması için normal olan nedir? Normal olan nedir? İnsanları sınıflandırmaktan ya da sınıflandırmaktan uzaklaşmıyor. Tarih boyunca kriz, kaos ve yoksulluk gördük. Her birinden bir şeyler öğrendik ve tekrar bir araya geldik. Değerlerimizden vazgeçmedik, çalıştık, hedeflere göre yönetmeyi öğrendik. Kimse bizi dinlemese veya fikrimizi sormasa bile sorumluluk almayı öğrendik. Çünkü bir gemi kaptanı gibi nereye gittiğimizi bilmemiz ve sürekli yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyordu.

Bugün kafa karışıklığını vizyonla değiştirme zamanı. Çünkü değişen dünya ile nereye gittiğimizi bilmemiz ve yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyor. Önce bireysel, sonra ekip olarak, sonra organizasyon olarak. İster küçük bir ekip, ister büyük bir ekip, günün sonunda hepimiz aynı gemideyiz.

Vizyon sahibi olmak, vizyon geliştirmek ve yetkinlik geliştirmek için öncelikle kişilerin ve ekiplerin üzerinde çalışacağı alt yetkinlikler vardır. Bu yetkinlikler geliştirilebilir. Gelişim kişisel boyuttan takıma, ardından tüm organizasyona yayılır ve bir kültüre dönüşmesi hedeflenir.

Dogmatiklik, vizyonun önündeki en büyük engellerden biridir. Bilgi tek taraflıysa (sadece ben biliyorum), düşünme gelişimini durdurur, dolayısıyla kişinin her şeyi bildiğini düşünerek tatmin olduğu yanılsaması vardır. Başkalarını dışlar ve dışlama etkisi yaratır. Her şeyi bildiğimizi düşündüğümüzde hiçbir şey bilmediğimiz gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmazdır. Gemi hareket edemez. Ve ne yazık ki, zaman zaman hayatımızda en güçlü olduğumuzu düşündüğümüz yerde zayıflıyoruz. Kendi fikir ve düşüncelerimizi hissedeceğimize dair güvence hissi sol kolumuzsa, sağ kolumuzla dengelemek için diğer fikir ve düşünceleri dikkate almak vizyona netlik sağlayacaktır.


Sevgiyle kalın,
CA

Sosyal Pandemi

Öne Çıkan

Bugün, geçtiğimiz on günden sonra ilk defa biraz daha iyi uyudum. Uyandığımda ilk işim çekirdeklerini öğüterek hazırladığım sıcacık kahvemle balkondaki sandalyeye oturup, bahçedeki mimoza ağacına bakmak oluyor hep. Her geçen gün daha güzelleşiyor ağaç. Sabahın erken saatlerinde günü karşılayan kuşların cıvıltılarını dinleyecek kadar erken kalkmak istiyorum ama beceremiyorum henüz. Sevdiklerimin sesi, kimi zaman da görüntüleriyle birlikte şanslı başladığım bu tuhaf günlerde, zaman zaman Kafka’nın Dönüşüm adlı romanındaki baş karakteri “Gregor Samsa”nın gözleriyle bakar gibi buluyorum kendimi. Önce avucumun içine oturan bardağımı seçiyor, mis gibi kokan minik kahve çekirdeklerini öğütüyor, elimin karışı kadar suyu kaynatıp kahvemi demliyor ve ardından bedenimi saran sandalyeme oturup güne ya da belki de kendime uyanıyorum. Bunu her gün yapıyorum.

Mimoza ağacını iki yıl önce eski apartman görevlimiz dikmişti. Nevruz bey, bir sonbahar ayazında adımı seslenince balkona çıkmıştım.

– Bunu sana getirdim

– Nedir ki o dedim (Bir sopa da olsa, beni düşünmüş olmasına sevinerek)

– Mimoza ağacı* bu dedi..

Yanakları al al, üzerinde her zamanki gibi yeleği ve yarım kollu tişörtü ile hızlı hızlı yürüyor, kucağında kel  bir  saksı, bir de saksıdan bir metre yükselmiş bir sopa taşıyordu. Sanki saksıyı tez zamanda toprakla buluşturabilmek için acele ediyordu. Sopayı balkonumun tam karşısına dikti ve gitti. Teşekkür ettim kendisine. Bu dalı henüz bir şeye benzetemesem de işin içinde içten bir niyet vardı. Sopa ümit vadediyordu. İki yıl gelip gidip suladı. Fidan tam iki yıl sonra, bu yıl ilk çiçeklerini açtı.

*

Yaşadığımız apartmanda komşularla bir mesaj grubumuz var. Geçtiğimiz hafta içinde yöneticimizden mesaj grubuna gelen mesaj beni epey endişelendirdi. Günaydın diyerek başlıyor, ardından yan apartmanda yaşayan iki komşumuza covid 19 teşhisi konulduğunu ve bu sebeple yoğun bakımda olduklarını haber veriyordu. Site taksisinin kendisini uyardığını, dışarı çıkmamamızı ve dışarı çıkarsak hiç bir yere dokunmamamızı tembih ediyordu. Herkes teşekkür etti, merak edenler oldu ve mesajlar uzadı, geride içimde tasa bırakarak, bu günlerde sıklıkla sığındığım dalgınlığımla baş başa kaldım. Kısa bir süre sonra, bu mesajlara başka bir boyut geldi – açıkçası bitti sanıyordum-  Yeni bir haber mi var endişesi ile okumaya başladım. Meğer aynı konuymuş. Neymiş; Aslında bu koronalı komşular,  apartman etrafında iki köpekleriyle dolaşıyorlarmış, her görüldüklerinde uyarılmışlar çünkü kesinlikle taşıyıcı olabilirlermiş. Bu vesileyle o apartman yöneticisi de uyarılmış ve dezenfektan ilaçlaması  yapan firmanın telefonu verilmiş. Köpek gezdiren komşular maske takıyorlarmış ama ya bir köpek varmış yok iki köpek varmış aslında biri büyük tasmalı diğeri küçük tasmalıymış sonuçta son karar iki köpekliymişler ve tasmaları varmış ve bizim komşulardan biri onları kesinlikle onları görmüş, diğeri gördüğünü sanmış, aslında böyle bir aile var mıymış yok muymuş ve nasıl varoluyorlarmış detaya ulaşılamıyormuş   ve bizim yan apartman dış merdivenlerinin trabzanları da çamaşır suyu ile silinmeliymiş. Yeni apartman görevlisine talimat verilecekmiş. Bu korona aile günde üç kere çıkıyormuş; Gece on bir gibi mesela ama kesinlikle yöneticisiyle konuşulmuş ve şiddetle uyarılmış : çıkarlarsa hemen şikayet edileceklermiş ve bilinçsiz insanlar yüzünden kimsenin sağlığı riske atılamazmış. Bu komşular aslında zehirli bir böcekmiş…

İki gün sonra tek satır bir mesaj geldi: “Yan komşunun testi negatif çıkmış”diye.. Sevindim tabi, şükür. Nitekim, ilerleyen günler ve aylar hepimizi daha zor günler bekliyor olabilir. Tanrı kimseyi sevdikleriyle sınamasın.

Bu mesaj grubu şahane..  Aradan iki gün geçti. Evde oturuyoruz sakin sakin. Mesaj gelince ilk anda bakıyoruz elbette. Yöneticimiz yazıyor yine:

– İyi akşamlar komşular, evim sucuk kokusu ve dumanı ile doldu. Daire 7 ve Daire 9’dan şüpheleniyorum. Hangi kat olduğunu bileyim ki çözüm üretebileyim. Geç saatte popcorn kokusu da var…

Takip eden cevaplarda da herkes ama herkes şikayet ediyor. Kim bu sucukçu yahu? Hele bir de popcorn! İçim gıcıklanıyor. Bana kokusu filan da gelmedi ki… Yöneticimiz teşhis için tehdite meğil ediyor, değişik bu, neredeyiz yahu biz, birazdan daire 7 ve daire 9 ile çapraz sorguya başlayacak. Daire 9 diyor ki:

-Vallahi evimizin tüm pencereleri açık kokudan kurtulmak için. Yöneticimiz daire 9’a teşekkür edip şükran emojisi paylaşıyor. Ardından daire 7 diyor ki;

-Bize de geldi o koku ama biz pişirmedik. Kim pişirdi bilmiyoruz. Kaçak var bir yerden herhalde, koku sızıyor galiba..

Yöneticimiz daire 7’ye de teşekkür edip şükran emojisinde bulunuyor. Ardından sanki orta sahadan daire 4 çıkıyor ve “değişik zamanlarda patlamış mısır soğan sarımsak  kokuları da basıyor evleri” diyerek topu savuruyor. Top kale çizgisine yaklaştı. Herkes topa koşuyor:

-Aynen – Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen – -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen  -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen

Sonunda top tekrar orta sahaya dönüyor :  yöneticimizin görüşü: “Bacalar sıvasız maalesef, bu sorunu en kısa sürede çözeriz inşallah” oluyor.

Aynen kelimesi bana, sanki herkesin gol atmak amacıyla topa vururmuş gibi yapıp aslında vurmamak için mahsusçuktan düştüğü ve topu kaçırmış olduğu ana şahitlik eder. Baca sorunu varsa çözülür ama olmasa da çocukluğuma döndüren bu mesajlara Teşekkürler! Keşke bi sucuk kokusu bizi yalasa, portakal esansı burnumuzun ucundan geçse ve akşam kestane soyan babaannemi görür gibi olsam.

Bu pandeminin sosyal psikoloji ve nevi şahsi psikolojim üzerine güncel etkileri bizi epey meşgul edeceğe benziyor.

Yarın daha erken kalkacağım, sevdiklerimin sesini duyacağım, küçük mutluluklar peşinde koşacağım. Belki bugün gibi yine Beethoven dinlerim,  1. senfonisini epeydir dinlemedim. Yine kahvemi alıp mimoza ağacına günaydın derim. Öyle büyüdü ki, dalları sapsarı ve solmuyor her şeye rağmen. Her şeye rağmen yarın yeni bir gün.

Bugün tüm dünyada çeşitli zorluklarla mücadele eden insanlara yaşam gücü diliyorum. Kaybedenler ışıkla uyusun. Toprakları bol olsun. 

Sevgiyle,

*Not: Mimoza çiçeği anlamı, özellikleri ve yetiştirilmesi

İtalya 1946 yılında ikinci dünya savaşından yıkık dökük çıkmış; insanlar bir coşku, yaşama dair bir umut aramaktalardı. Derken İtalyan Kadın Birliği üyesi olan 3 kadın, toplumun yeniden inşasının “kadın dayanışmasına” bağlı olduğunu düşündüler: Teresa Mattei, Rita Montagnana ve Teresa Noce.

Üç güçlü kadın, bu yaklaşımlarını sembolize etmesi için bir çiçek seçmeyi teklif ettiler. Sunulan tüm teklifler arasında üç tanesi öne çıktı: Karanfil, anemon ve enfes kokusuyla mimoza çiçeği. Aşağıdaki özellikleri sayesinde kazanan mimoza çiçeği oldu.

Mimoza çiçeği anlamı

  • Dayanışma
  • Ölümsüzlük ve diriliş
  • Hassasiyet, coşku ve umut

https://enguzelcicekler.com/çiçek-cesitleri/mimoza-cicegi.html

(kopyalayıp adres çubuğunuza yapıştırabilirseniz mimoza ile ilgili yazının tamamını okuyabilirsiniz)

Pandemiz

Öne Çıkan

Yaşamlarımızda süreci yönetmemizi sağlayan özellik aslında “duygusal dayanıklılık” tır (resilience).

Duygusal dayanıklılık, müziğin abc’sinde bulunuyor. Bir armoni ve ritm arasındaki bağlaç görevini görüyor. Müzik zaman zaman hızlanır, zaman zaman yavaşlar. Zaman zaman yükselir ve iner. Arada hep bağlaçlar bulunur, hareketler arasında esnekliği sağlarlar. Anlam, müziğin duygularımızı yükselttiği  ve dindirdiği zaman ortaya çıkar. Yani bağlam noktasında. Bu bağlam, farklı duygular arasındaki dengeyi kurar ve bu denge şarkının anlamını ortaya çıkarır. Ne duyuyorsun?

Bazen her şey çok üst üste gelir. Yenilmemek için strateji üretmek gerekliliği bilinç altımızdadır. Ve bazen her şey çok umutsuzdur. Daha kötü olamaz. Öyle bunalırız ki,  karanlıklarda kaybolmaktan korkabiliriz. Yaşama dair umudumuzu kaybetmek ve kaybetmemek arasında bir düello başlar. Müzikteki gibi,

Bağlaç görevi gören duygusal esneklik, umutsuzluğa kapılmamak için bir yükselmeye meğil et der ve strateji üretmeye ne dersin diye fısıldar kulağımıza. Harekete geç, alışmadığın bir şey yap, şaşırt her şeyi ve anla ki hareket etmezsen, nasıl mücadele edebilirsin ki karanlıkta?

Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal,

parçalan ki yenilen”

Özüne dönüyorsun aslında…

Üzülme, çekinme, yenilgiler bizi besler. İtiraf et, kendin ol ve cesaretle söyle: Ne yapmak istiyorsun?

Bazen her şey  olumsuz gelişebilir, insanın eli kolu adeta bedenine yapışır. Zor durumlarda hareket edebilme isteği, bağlaç olarak duygusal dayanıklılığa işaret eder. Duygusal dayanıklı kişiler, “zorluklarla mücadele” etmeyi seven kişilerdir. 

Duygusal dayanıklı kişiler, geleceğin olumlu olacağına dair inançlarını korurlar.

Duygusal dayanıklılık için birey, yaşamın içinde olumsuzluklarla karşılaştıkça bu olumsuzlukları kendini geliştirme isteği yolunda bir fırsat olarak görecektir.

 

Devam edeceğim sevgiyle,

Bana yaz lütfen, nasıl hissediyorsan. Birlikteyiz.

Ve gülümse

candanakkan@gmail.com / https://www.facebook.com/sinerjik.ca

 

Maslow için Ağıt

Öne Çıkan

 

2017’de yazmış olduğum “Maslow için Ağıt” ı bugün yaşadığımız küresel pandemik ile biraz daha yeni normali düşünerek tekrar yayınlıyorum. Güvende kalın, evde kalın. Teknolojiyi kullanma beceri ve yetkinliklerinizi güçlendirin ama daha çok kendinizi iyi hissetmeye yatırım yapın. Kişisel farkındalıklarımız ve ailemiz en büyük sermayemiz. Sevgiyle, Candan

25.04.2020,İstanbul

*

Maslow hiyerarşisini bilirsiniz. Ben severim. Teknolojiyi de severim.

Maslow’da en alt seviyede fiziksel ihtiyaçlar yer alır. Bu ihtiyaçlar en temel olan ihtiyaçlarımızdır. Bugün, bu ihtiyaçlarımız için teknoloji etkin olarak kullanılmaktadır. Mesela yataklarımız vardır. Evlerimize gıdalar, taze zincir ile ulaşmaktadır. Evlerimiz ısınmaktadır. Arıtma sistemlerimiz sayesinde temiz ortamlarda yaşarız. Kapılarımız vardır, kilitleriz. Bugün hayatımızda en temel ihtiyaç duyduğumuz her şey için teknolojiden faydalanmaktayız.

İkinci seviyede güvenlik ihtiyacı vardır. Kendimizi ve sahip olduklarımızı güvence altında tutmak. Sahip olduklarımızın elimizden alınmasını istemeyiz. Bir iş sahibi olmak, sağlıklı olmak önemlidir.  Daha çok, yaşamsal nicelikler diyebiliriz. Yaşamsal konularda örneğin; Sağlık, ilaç, bankacılık , güvenlik alanlarında etkin olarak gelişen teknolojilerden faydalanmaktayız.

4ded2c8c50f9b1088fbbd3b9db4c40fe

Üçüncü seviyede sevgi ve ait olma vardır. Aile, ilişkiler, arkadaşlık ihtiyaçları gündeme gelir. Bugün bu seviyede, teknolojinin etkisini gün geçtikçe arttırdığı söyleyebiliriz. Bugün akıllı telefonlarımız, internet uygulamaları ve bilhassa Facebook gibi uygulamalar geçmiş alışkanlıklarımızı karşılamaya çalışmaktadır. Bugün seksüel yakınlık için internet ortamı fırsatlar sunmaktadır. Hiç bir zaman gerçek iletişimin, yakınlığın ve seksüelliğin yerini tutamayacak olan bu yapay fırsatlara tamamen ihtiyaç duyuyorsak, bir yerlerde yanlış yapıyoruz diye düşünüyorum. Maslow teorisinde, bu seviyede ihtiyaçlar, nicelikten niteliğe geçiş yapmaktadır. Kaliteye. Sanırım bu seviyede denge ihtiyacı başlıyor. Hayatın felsefesi , tercihlerimizle ortaya çıkıyor.  Çünkü;

Bir sonraki seviyede, özgüven-güven-başarma ve saygı ihtiyacını görürüz. İçsel yolculuğumuzda, teknolojinin muhtemelen bize katkısı yoktur. (Kendi gelişimimiz ve evden çalışma ortamı için teknolojiden faydalanmak dışında)

Beşinci ve en son seviyede ise, kendini gerçekleştirme ihtiyacı ortaya çıkar. Bu ne demektir? Kendini gerçekleştirme; Yaşamdaki problemleri yaratıcı olarak çözebilmek, potansiyelimiz doğrultusunda yaşayabilmektir.  Bu konularla ilgili bir teknoloji bulunmamaktadır. Bizler, bu seviyede birey olma özgürlüğünü, farkındalığını arzular ve bu yoldaki ihtiyaçlarımızı karşılamaya, karşımıza çıkan problemleri çözmeye odaklanırız.

Bu çocuklar mutlu görünüyor, iç dünyamda bana mutluluğun basit şeylerde olduğunu söylüyor. (Bu günlerde mutluluğun ve iyi olmanın (korunarak) aslında özüne dönen birliklerimizde (unity) olduğunu söylüyor) Ben bir mega kentte yaşıyorum ve yaşam koşullarım iyi durumda. Bu çocukların gözlerindeki mutluluğa bakınca, piramidin altı üstü birbirine karışıyor. Onların piramide filan ihtiyacı yok. Onların ne küresel ısınmadan, ne kodlu yaşamlardan ne de çoğumuzun uykusunu kaçıran olaylardan haberleri var. Onlar anlam yüklü. Birbirlerine ve bağlı bulundukları topluluğa bağlılar. Bizlerin bu çocuklar gibi, hayatı anlamla yüklü insanlardan öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yakın gelecekte teknoloji daha da hızlanacak kuşkusuz. Yakın gelecekte yeni işler, yeni yaşam tarzları olacak. Yakın gelecekte robotlara da örnek olacağız. Bu yolculukta iç dünyamızı anlamak, kendimize dair farkındalıklarımızı arttırmak ve  hassas ruhlarımızı korumak durumundayız. Teknolojiler bunu çözemez. Biz çözeriz.

Böylece, teknolojinin çözebileceği alanlar için daha çok inisiyatif alınmasını sağlayabiliriz.

Aşağıdaki bağlantı konuyu masamda düşünür ve yazarken karşıma çıkan bir makale. Benden fazlası.

http://howdoesshe.com/with-new-eyes-my-humanitarian-experience-in-ethiopia/

 

Sevgiyle,

Candan

Leadership & Sphere of Influence

Öne Çıkan

Life is a gift. Well then, are we aware that we make ourselves miserable for things we cannot control? There are many things we cannot control but real problems are in fact not things we cannot control. Real problems come out when we are ineffective despite the fact that we actually have the power to make the change. As Kurt Vonnegut says; “Enjoy the little things in life, because one day you will look back and realize they were the big things”

Leadership first starts with in our personal space. When we cannot manage dilemmas, conflicts and emotions the situations and environments starts to rule our world. Dilemma often emerges to meet our own expectations and others. If we cannot build mutual benefit relation then unnecessary sacrifices, dominant approaches and/ or indifference and/or disinterest surfaces. And naturally, this negative attitude harms the organisation and human resources.

Let me share few concerns I tend to hear quite often:

-I love the people in my team. They all have unique qualities. However if my boss keeps treating me inconsiderately like this, I may not find the energy essential for developing my team.

-Any minor flaw upsets me, even though everything is going right. I cannot coordinate my team. My new appointed assistant is calmer and practical. I feel insufficient when looking at her/him. This enervation has caused me to bring work problems to home. As if everything is great at home. I know I will end up regretting but quitting work and sparing some time for myself and my family seems like the best choice.

-I keep presenting information about new areas to my boss. But my boss pays no attention to my ideas regarding the development of my department for three years. I am bored I guess. I know I will regret it but I think I will support peoples search since I believe people who consistently developing deserve better places.

-I keep my glass full so others can also benefit. When my glass is empty I refill it. I know I will end up regretting but I am tired of finding the resources. I am going to leave the glass empty from now on. They can find their water from somewhere else.

-He/ She does not understand me. Looking at my performance level I deserve better. What is his/her expectation? He/She didn’t even say good morning yesterday, when I walked into his/her room; he/she didn’t even look at me. We get the same pay; I work harder than him/her. He wants things from me and doesn’t even say thank you. The new comer must be a connection. I guess he/she already discarded me. I wish there was more support.

Managers with self-leadership skills are:
– not captive of ones feelings
– focuses on people and meaning that will be co-created
– doesn’t make sudden and unplanned decisions
– strive to be determent and forward looking even though everything goes wrong
– result oriented
– cares about people’s ideas and brings solutions
– sees into the future, takes risks
– knows how to do the job, even though he/she does not do the job in practice
– notices things that nobody else notices
– knows people he/she works with and influences them.
– keeps his/her loyalty to his/her organisation

Leader is expected to bring the organisation to meet its targets and efficient. In order to benefit your organisation, faith and effort to constant development should be established, knowing oneself and self-acceptance is needed.

In other words; people are not born leaders, people learn to be leaders as they climb the steps one by one. You can choose to be a leader. It is about how you use information and experiences gathered in your journey since your childhood.

The followers expect the leader to show them respect, find solutions to their problems, motivate the team and be informed. They hope to be valued, and receive mutual benefit. Leaders realise this through “empathy”, “strategic vision”, and “effective communication”, “team management”, “ delegation ” and “feedback”.

Through these graphics we offer recruitment, development, succession planning, employee engagement and retention road maps for individuals and teams. Harrison Assessments International uses the trademark Paradox Technology analysis methods. Graphs above display some of the required traits for leadership.

With love,

Candan

Personal Note: I would like to thank Defne Akman for the translation of this essay.

Stresi Önlemek – II

Öne Çıkan

DSC_0048Bir Japon, İstanbul’da geçirdiği bir haftanın sonunda biz Türk’lerle ilgili izlenimleri sorulduğunda şunları söylüyor:

“Türklerin evine gittiğinizde, tanımasalar da buyur ediyorlar. Siz oturmadan kimse oturmuyor. Siz sofraya geçmeden kimse geçmiyor. En iyi yere sizi oturtuyorlar. Siz yemeğe başlamadan kimse başlamıyor. Zorla her yemekten tattırıyorlar. Siz kalkmadan kimse, evin çocuğu bile sofradan kalkmıyor. Çay, kahve, meyve, ikram bitmiyor. Herkes sizi rahat ettirmek için uğraşıyor. Kumandayı elinize veriyorlar.. Sırtınıza, altınıza yastık konuyor. Yorgunluktan ölseler bile siz kalkmadan kimse gidip yatmıyor. Gitmeye yeltendiğinizde bu kez bırakmıyorlar. Yataklarını veriyorlar, kendileri kanepede, koltukta yatıyor. Sonra evden çıkıyorsunuz aynı adamlar 180 derece değişiveriyor. Herkes arabasını üstünüze sürüyor. Arabanın burnunu çıkarmazsanız kimse yol vermiyor. Kornalar, küfürler… Şerit değiştirmek bile mümkün değil. Yayaysanız ışık olmayan bir geçitten mümkünü yok geçemezsiniz. Evde öyle, arabada böyle, nasıl oluyor?”

Japon icadı da değil oysa ki; Stres altındayken çıplak, nasıl örtüneceğini bilmez insan. Sorun şu ki; Değişiyoruz. Davranışlarımızın farkında olmazsak, ucu başkalarına dokunuyor ama, aslında daha çok bize zarar veriyor.

Yazı dizinin ilk bölümünde, kişisel olarak yaşadığınız bir olayı anlatarak bana ulaştırmanızı istemiştim. Gönderdikleriniz içinden üç kişiyi seçerek sizlerle paylaşıyorum.

Stresli yaşamayı isteyebilir miyim?

M.K (36, Bayan, İş İnsanı)

 “Çocuğumu okula bırakıyorum. Dersin başlamasına bir iki dakika kaldı. Yetişmemiz lazım. Hemen arkasından toplantım var. Girilmez yoldan bir araba çıktı, kısa sürede burun buruna geldik. Durdum. O da mecburen durdu. İki arabanın geçeceği bir genişlik yok, dar bir sokak. Zaten tek yön, okul var çünkü. Karşımdaki arabadaki bir kadınmış, el frenini çekti ve kollarını göğsünde kavuşturdu. Biz bakakaldık. Hava soğuk, çocuk küçük, ders başlamak üzere. Etrafta güvenlik görevlisi aradı gözlerim. Sonra karşımdaki kadına geri gitmesi gerektiğini işaret ettim. Mumya gibi durmaya devam etti. İki dakika daha geçti. Camı açıp, lütfen geri gider misiniz diye seslendim. Bana mısın demediği gibi bir de bana  “kış kış geri” işareti yaptı. Ben de arkamda üç araba daha var, nasıl gideceğim geri işaretleri yaptım. Yavaş yavaş içimdeki ejderha uyanıyordu. Arabadan çıksam mı çıkmasam mı derken, hayalimde bu durumu uçarak çözmeyi düşünüyordum. Arkadaki arabalardan kulak tırmalayıcı korna sesleri gelmeye başlayınca arabadan çıktım. Kadının arabasına doğru yürüdüm. Camı açtı. Rica ettim ama kadın ricamla ilgilenmedi. Bir de haklıydı ki o, haklılığım ile ilgili insani duygularım arasında  gidip geldim. O sırada kornalar, uzaktan yaklaşan güvenliğin silüeti, çocuğumun ağlamaya başlayışını algılıyordum ama sislenmekteydi gözlerim. Kadının arabasının kapı koluna elimin gittiğini hatırlıyorum. O sırada bana saldırıya uğrarmış gibi baktığını da. Kapıyı açıp, kendisini dev dilimle boynundan yakalayıp, havaya kaldırıp on sekiz sefer çevirip tekrar arabaya koydum bir an. Haliyle, açtığım kapıyı izleyen mahalle kavgası heyecanı taşıyan gözlerin önünde, yavaşça açtığım kapıyı, büyük tenisçi Navratilova ters vuruşuyla kapattım. Sanırım 9 şiddetindeydi. Hatırlamıyorum. Ama şiddetti. Şiddet uyguladım. Kadının gözlerindeki korkuyu, güvenliğin araya girme çabası, çocuğumun arabada tepinişi buzlu bir camın arkasındaydı artık. Okul binasının camlarından bize bakan öğretmen ve öğrencileri ve arabama doğru geri yürürken hayal meyal hatırlıyorum. Toplantı filan umurumda değildi artık, kalbim öyle bir çarpıyordu, başım dönüyor, sanki nefes alamıyordum. Yere oturduğumu, çarpıntı tüm vücuduma yayılırken bunu en kısa sürede atlatmam gerektiğini kendime telkin eden nefesler aldığımı ve pişmanlığımı hatırlıyorum. Öfkeme yenildiğim an gözümün önünden gitmiyor hala. Beş yıl geçti. Tekrar yaşamak hiç istemiyorum.”

Bir seferinde bu şekilde yere yığılıp ölen birini duymuştum. Adli tıp incelemesinde kalp krizi olduğu belirlenmişti. Kendisini silahla tehdit eden kişi, serbest bırakılmıştı. MK’nın stresle başa çıkma becerisini ortalama olarak değerlendirebiliriz. Gözü karardıktan sonrasını hatırlaması, öfkesinin başkasına zarar verebileceğini hissetmesi, stres altında risk alma özelliğinin ortaya çıkması gözlemlenebilir. Muhtemelen bir daha böyle bir durumu yaşamamak için çaba gösterecektir çünkü farkındalık sahibidir. Ancak ani öfkelenme özelliği olduğunu gözlemliyorum. MK ‘nın duygu ve düşüncelerini çevresiyle, çalışma arkadaşlarıyla bekletmeden paylaşmasını önemli görüyorum. Neye kırıldığını, alındığını veya kızgınlık duyduğunu fazla beklemeden uygun bir dil ve ortamla paylaşabiliyor olması sağlıklı ilişkiler ve sağlıklılık açısından son derece önemli.

A.L (46/Erkek/İş İnsanı)

A.L, bir devlet dairesinin denetim bölümünde görev yapıyordu. İzinsiz, ruhsatsız yapılan işlerin takibini yapan ekip arkadaşları, Ahmet’e problemli vakaları çözmesi için getiriyordu. On yıldır aynı görevi yapan Ahmet ve ekibi ile bir eğitimde tanıştım. Konumuz “çatışmayı yönetmek” ve stresin fiziksel etkilerini konuşuyoruz. Eğitmen olarak katılımcılara bilgi aktardıktan sonra, çatışma anında neler hissettiklerini sordum. Kısa bir düşünce sessizliğini Ahmet’in sesi bozdu. Kolum uyuşuyor dedi. Ekibi şaşkındı, ilk defa duyuyorlardı. Kontroller sonucunda sigarayı bıraktı, anjiyo oldu. Halen çalışıyor.

A.L’ nin stresle başa çıkma özelliği gelişmeye açıktır. Baskı altında çalışabildiği, uzlaşmacı olma becerisi yüksek olduğu için strese karşı duyarlılığını fiziksel tepkiler de verdiği halde farketmemiştir. Ancak bu konu ile ilgili bir eğitim ortamında farkındalık sağlamıştır. Yaşam biçimini değiştirmeseydi, A.L’nin aynı şartlar altında sağlılığından söz etmek mümkün olmayacaktı.

Ö.C (50/Bayan/İş İnsanı)

Ö.C,  uzun yıllar üst düzey yöneticilik görevinde bulunmuş, bir süredir danışmanlık yapmaktaydı. Kendisine yaptığımız koçluk çalışmasının  bir parçası olan testi tamamladı. 175 özelliği değerlendirdiğimiz bu testte, kişinin stres altındaki davranış değişikliklerini de görebiliyoruz. Kişinin kendini görmesine ve geliştirmeye çalışmasına yardımcı oluyoruz. Test sonucunda, kendisini kabul etme skorunun 4 fakat kendisini geliştirme isteği skorunun 9 olduğunu gösterdiğimde şu soruyu sordum: “Bu durumla ilgili bir bir örnek verebilir misiniz? Cevabı kısa ve ürkütücüydü. “Ben kendimi bugün yeniden inşa etmeye çalışıyorum. Çünkü kendimi beğenmemem, hep daha iyi olmam öğretildi bana” Durum, stres altında, Ö’nün davranış değişikliği göstererek savunmacı olduğunu gösteriyordu. Normal zamanda ise kimse Ö’nün kendini ne kadar çok eleştirdiğini bilmiyordu ya da görmüyordu. Ö, kendini eleştirmekten patladığı zaman, “ben iyiyim” diyordu kendine. Dışardan gözlemlendiğinde herkes Ö’nün savunmacı biri olduğunu zannediyordu.  Kendisinin “savunmacı” durumu (defensive) aşağıda görülebilir.

self2

Sağlıklı olmak, işte başarılı olmak, yaşam standardını korumak, hayatı sevdiklerine destek olacak bir şekilde sürdürmek, kendini geliştirebilmek isteyen her bireyin kendi dünyasını zaman zaman ihmal edebildiğini, gereğinden fazla yükü sırtında taşıyabileceğine inanmanın sonucunda baş etmekte zorluk çekmenin kaçınılmaz olduğu zamanlar olduğunu gözlemliyoruz. Hepimiz stresimizi daha iyi yönetmeyi, aynı zamanda stres altında dengesizlik ve çelişki yaşadığımız alanları  kişisel farkındalığımızı arttırarak öğrenebiliriz. Bireysel farkındalıklar, kişisel gelişimi başlatır. Çalışma ekiplerimizde ise; Bireylerin stres durumunda ne yaşadıklarını bilemeyiz. Ancak ilişkili özelliklerini ve birçok çelişkili durumu tasvir eden iyi bir analiz raporu ile  bu tarzda “çılgınca” değişimler hakkında bilgi alabiliriz. Paradoks analizleri ile ilgili bilgimiz yokken, bir çok bilinmezle  birlikte yaşadığımızı hatırlıyorum. Oysa şimdi, stresli davranışları anlayabiliyor, gelişim için yol gösterici olabiliyoruz. Bu çalışmanın yaratıcısı Dr. Dan Harrison’a binlerce teşekkürler.

Bir sonraki bölümde yeni örnekler vereceğim. Bana yazabilirsiniz.

İyi haftalar

Sevgiyle kalın,

Candan Akkan

Motivasyon

Öne Çıkan

img_3450Behramkale, Büyükhusun köyündeyiz. Bayram tatilinde geldik. Bayram hikaye, Dut teyze ise şahane! Dut teyze diye çağırıyorum onu. Asıl adı; Egeli Gülsüm, yetmiş yaşında ve ağaçlara tırmanıp meyve topluyor. Özellikle de bu mevsimde karadut. Gözlerinin içini görseniz; ışıl ışıl! Ona bakarken neden bilmiyorum, babaannem bakıyor gibi bana geçmişten. Hani o yaramaz haylaz, evden kaçıp sokakta misket oynadığı günlerden…

İlk günden sevdik birbirimizi.

Dut teyze ve kocası Rıfkı, taş evde yaşıyorlar. Rıfkı bey her sabah çıkıp hayvanları yemliyor, sonra kahvehaneye gidip pinekliyor gün batana kadar. Her gün bir telaş bir uğraş öğlene kadar günün naif yemeklerini bitirip sokağa atıyor kendini Dut. İlk durak genelde ağaçlar oluyor. Elbette konu komşuyla, olası tüm dedikodu da beraberinde ilerliyor ağaca doğru olan yolda Dut. Her gün nasıl da çok iş buluyor bu kadar inanılmaz. Acaip çalışkan. Bir gün bakıyorsun bahçede bir örtü üzerinde açmış bacaklarını ceviz ayıklıyor, bir gün zeytin, bir gün de baklava açıyor. Genellikle her gün eve dönerken elinde hep bir sepet ve içi meyve dolu oluyor.

Bayramını kutlamaya gittim. Telaşlandı biraz. Ortalık karışık belli ki ya da için için yabancılaşıyoruz bilmem ki. Bence sorun değildi, ağzım bir karış,  “Dut teyze biz geldik” diye bağırıyorum. “Amaniiiin, gil gil yıkarrı” … Sobaları var dışarda, taş ocakları var iç holde. Holün devamında çamaşır makinesi taşın üzerinde. Dönüyorsun küçük mavi tahta kapıların ardında rafsız kireç duvarlar. Buyur ediyor tekrar orada, elini öpüyorum. Salona geçiyoruz, ikinci el bir plazma televizyon varmış burada bozuk, dikkatimi çekiyor. Neyi var deyince, yayının çırpışıyormuş olduğunu öğreniyorum. Dut teyce daha ziyada evlilik programlarını seviyor ama izleyemiyor ayarı bozuk diye ve düzeltiyorum. Uğraşırken ben, yüzüne ciddiyet hakim oluyor ve tuhaf,  silme sessizlik. Yayın gelince, sevinciyle beraber sesi cıvıldıyor, “aha işte bu bu proğramm gıızımmm sağollasın” . Sonra da bayram ya, yemek yedirmeye uğraşıyor. Yahu tokum, seni görmeye geldim sadece! Zar zor itirazımı kabul ediyor ama gözüm sıra sıra raflardaki tencelereler ilişiyor yemek deyince. O kadar çok tencere var ki, kendi evimdeki kitaplar kadar neredeyse. Üstelik, bu tencerelerin içine çocuk girip banyo bile eder. Evinde olmama hem seviniyor hem de dünyasını beğenmeyeceğimi düşünüyor sanki. Hep yüzü yerleri arıyor. Muhtemelen, Dut teyze evinden çok sokaklarda olmayı seviyor çünkü. Sanki mahallenin muhtarı gibi, herşeyden haberdar olmayı ve o küçücük köyün dokusunu hissetmeye bayılıyor. Onun manzarası bu! Dedikodusuz bir günü geçmiyor belli. Öyle şiringari serseri bir suratı var ki, bir yaş yaşlanmamış on beşinden sanki. Bir de gelininden dinlemeli mutlaka, çatalkara gözlerini devirmesinden elimi tutup bırakmamasından ve kaçıp kaçıp bize gelmesinden belli; iki değil üç çocuğu var gelinin…

Aldığım bayramlık lavanta kolonyası ile bir de yazdım elimle paketlediğim sarı kuru kağıdın üzerine Gülsüm teyze yerine “Dut teyzeme” diye.. Resmi olarak Dut adını aldı kısacası… Baktım okuyacak mı? Okumazsa torunlar var nassısa diyecek dedim ama okuması da varmış. Dut teyze ismini duyunca gözlerinin içi güldü. Böylece, kendimce bayramını kutladım. İçtenlikle.

Geceleri üfüren pencereden gelen sese dayanıp yaslanıyorum yatağıma. Sabahları da hakikaten horozlarla beraber fırlıyorum yerimden. Gün gözüme doğuyor sanki. Köy bizden önce uyanıyor besbelli. Bir erken vakit yolda bir başka teyze görüyorum. Haldır dıldur otoyola doğru yürüyor. Teyze hastaneye gidiyormuş, yani bu şekilde beş kilometre daha yürüyecek. Dönüp arabayı alıyorum, yol boyu konuşuyoruz. Gelini, kaynatası ve çucukları gelmişeler. Bayram boyu yirinden kalkmamış gelini, saba öğlen akşşam hep yemek pirimiş canı cıkmış. Tansiyonu atmış kendinii gelemirmiş. Dün gece gitmişler, bu vakit erkencikten hastaneye koşormuş. Teyze hapçiklerle iyileşirmiş, ama evden de pek çıkmaz imiş. Gülsüm teyzeyi tanımazmış, başka komşularla da tanışmamışmış. Arkadaşı yokmuş pek göyde. Aynı köyde…

img_3415

Ertesi sabah bir baktım bir koca tabak taze karadut. Amanin. Kadın kalkmış 3 kat basamak tırmanmış, boş kaseyle geri gitmesine içim elvermiyor. Ama koyacak birşey yok, günlük yaşıyoruz. Merdivenleri ağır ağır inmeye başlarken yahu gel koluna gireyim demiş bulunuyorum. Gızıııııııım diye başlıyor; “Şimdi yardım etceyn sonra sen gitceyn ben ne etceym gızım, bırak ben inerim basamakları” diyerek koluna aldığı boş tabak çanağı, boş pet şişe ve streç film rulosuyla trabzana tutuna tutuna inip gidiyor.

Hay allahım kadına bak, “yardım etme bana” dedi ve doğru söylüyor!  Düşünüyorum, bugüne kadar yardım et teklifi gelmeden koşturduklarım, yardım et diyenler için koştuklarımı beşe katlar. Oysa ne iyi olurdu, birinin de çıkıp bana “yapma, ihtiyacım olunca söylerim. Ama olur mu, ben her zaman ihtiyaçları sezen ve yardım teklif eden oldum bugüne bugün. Hatta kendimi daha değerli hissettim yardım ettim diyerekten! Tam anlamıyla 43 sene 9 ay sonra kal geldi bugün bana!!!! “Hem sen yokken yanımda ben naparım” dedi yahu! Dut teyze özetle bana diyor ki; boş bunlar. Kendini boşa yorma.

Tam içeri girdim bulaşıkları topluyorum “canaaan canaan” diye bir ses. Bu sana dedi arkadaşım. Çıktım, teyze yüksek basamakları aynı hızla geri tırmanmış bana kendi yaptığı zeytinyağından da bir bidon getirmiş. “Bu en kalitesi” diyor ve dönüp inerken teşekkür ediyorum kendisine, onlarca öpücük göndererek sevgiyle.

Yerle bir olan motivasyonumu geri getirdiği için. İyi ki varsın Dut teyze…

Uyumlu Ekipler Yaratmak

Öne Çıkan

Yetenekli olmak tek başına yeterli değil, yetenekli insanların birlikte uyum içinde  çalışması ile organizasyon başarılı olabiliyor. Bir futbolcunun çok yetenekli olmasının önemli olmadığını,  yeteneklerin doğru yerde konumlandırılmasının zorunlu olduğunu ama yine de günün sonunda istikrarlı başarının; Tüm ekip uyumuna dayalı olduğunu biliyoruz da; Çalıştığımız  ekiplerde bu uyumu düşün müyor muyuz?  Uyum içinde çalışacak yetenekli insanları bulmak İnsan Kaynakları yönetimi için çok da kolay bir süreç değil. Neye göre değerlendiriyoruz? Ölçüyor muyuz? Üstelik, İnsan Kaynakları hem elindeki dar bütçe hem de uzmanlaşmamış iş gücü nedeniyle sağlıklı bir organizasyonel tasarımı yapmakta zorlanmaktadır.

Organizasyonlarda ekip uyumunu ölçümleyebiliriz. Ekibin kalıcılık ve tutunma faktörlerini anlayarak, ekip uyumunu sağlama yönünde stratejik adımlar atabiliriz.

strategic-team

Yukardaki grafik, incelediğimiz ekibin stratejik düşünme ve liderlik yaklaşımına dairdir. Bu grafikte, 11 kişiden oluşan bir üst yönetim ekibinin akıllı cesaret olarak adlandırdığımız risk alma ve analiz etme özelliklerinin kıyaslamalarının birbiriyle uyumlu olduğunu görmekteyiz. Özetle; Bu üst yönetim ekibinde her birey son derece nitelikli stratejik düşünme yetkinliğine sahip.

team-communication

Yukardaki ikinci grafikte ise; 11 Kişilik aynı üst yönetim ekibinin kişisel yönetim (interpersonal) alanlarındaki iletişim uyumlarını gözlemlemekteyiz. Bu grafikte; ekip ikiye bölünmüş durumdadır. Yarısı “dobra”, diğer yarısı ise “açıksözlü diplomasi” yaklaşımını benimserken, sadece iki kişi de arada kalmıştır.

Her iki grafiği de birlikte yorumladığımız zaman,yönetim ekibinin uyumuna engel ciddi bir iletişim problemi olduğunu görmekteyiz. Ekipte herkes çok güzel fikirler öne sürebilir, olası sorunları kuvvetle analiz edebilir ama birbirlerine aktarış biçimlerinde birbirlerine önyargıyla yaklaşabilirler. Ekip iletişiminde “karşısındakinin ifade biçimine” takılma, , “herkesin kendini haklı görmesi”, “açıksözlülük ile dobralığı karıştırmak” “fazla diplomatik görünmek” gibi işaretleri görmekteyiz. Ekip birbirini anlamadıkça, isterse en büyük gizemleri çözecek stratejik zekaya sahip olsunlar. Birbirlerini dinlemeyecekler, birbirleriyle uyum içinde olmaya odaklanmayacaklardır.

Ekip uyumunda en önemli faktör, birbirlerini dinleyen ve açık iletişim içinde olmalarıdır.

Bir orkestra düşünelim. Klasik olarak, kemanlar, viyolonseller, kontrbas sazları yaylı çalgılar ekibidir. Flüt, obua, korno, fagot, klarinet, trombon, trompet gibi sazlar da üflemeli sazlardır. Vurmalı çalgılar ve perküsyon ile orkestra ekibi tamamlanır. Herkesin kulağına aşina bir eser düşünelim mesela Ravel-BOlero. Bu eser timpani ile başlar, aynı ritmi tüm sazlar katılana kadar sürdürür sona kadar. Üflemeli çalgıların tek tek soloları vardır, her soloist çaldığında timpani de kendi sesini duyurmak için bangır bangır çalmaz. Sadece hafifçe üflemeli çalgıya yol verir, piano dediğimiz hafif tona geçer. Solo bittiği zaman yaylılar öne çıkar, sonra geri çekilir, sonra üflemeliler ve en sonunda zincirin tüm halkaları birleşir ve tüm orkestra, forte dediğimiz güç ile hep birlikte farklı notaları çalarak eserin bütünlüğünü oluştururlar. Bence bir dinleyin tekrar, anlatması zor ama dinlediğiniz zaman sanırım anlaşacağız. https://youtu.be/mhhkGyJ092E

Uzun yıllardır, insan kaynakları sistemleri ile ilgilenmekteyim. İnsanı daha iyi anlamak ve değerlendirmek profesyonel iş yaşamımda önemsediğim bir alan. Uyumlu ekipler yaratabilmek için doğru  analiz yapabilmeliyiz.  Türkiye Temsilcisi olduğumuz Harrison Assessments Talent Solutions ile sadece bireylere yönelik değil, ekiplere de uzman kadromuzla hizmet vermekteyiz.

Biz ne kazanırız?

Özetle;

  • Birbiriyle etkin iletişim kuran ekipler kurarız
  • Karar alma potansiyeli yüksek ekipleri oluşturur, bu ekipleri geliştirebilme fırsatı yaratırız, geliştiririz
  • Her ekip üyesinin ekipteki doğru rolünü buluruz
  • Ekibin işbirliği ve çatışma potansiyelini keşfederiz, uyum haritasına odaklarız
  • Etkin etkileşim için net hedefler belirleriz

 

sevgiyle,

ca

 

 

 

Uykuda

Öne Çıkan

IMG_5882 2Uyku hali, bir ormandayım. Titriyorum ter içinde uykumda ama uyanamıyorum bir türlü offf. Gördüklerimi anlatırsam rahatlayacağım bir nebze:

Burası büyük bir orman, her yerde en aşağı üç metre kalınlığında, on metre boyunda dev ağaçlar var. Ne güzel bir görüntü… Ama genç ve dipdiri görünümlü ağaçlara yakınlaştıkça gövdelerini sofu sarmaşıkların sardığını ve boğarcasına, nefes aldırmamaya çalıştıklarını farkediyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Güneş gölgelendi. O berrak sıcaklığı gölgeleyen örtü, amerikan bezinden kirli beyaz, yersiz-yurtsuz ülkede dokunmuş bir kumaş. Bir branda.Ve orman korucuları bu kumaştan yapılmış üniformayı giyerek bu bakımsız ormanın sahipleri gibi dolaşıyorlar.

Bu korucuların başı bir adam var, çok iyi konuşuyor. Herkesi kendine inandırabilme yeteneği var. Büyük güçler -brandacılar- ona da demişler ki “sen bu ormandan sorumlusun ama bak sana daha yakın gelecekte daha büyük ormanlar vereceğiz sen sadece dediklerimizi yap”. Böylece küçümsenmiş gururunu tedavi etmişler. Kendini önemli hissettirmişler bu adama. O da inanmış, inanmak istemiş böyle büyük bir görev olduğunu hayal etmiş. Koca bir bez vermişler eline ve demişler ki “şimdi bunu yavaş yavaş, yedire yedire gün ışığına karşı ormana kapatacaksın. Yavaş yavaş karartacaksın ormanı ve öldüreceksin canlıları ama acele etme. Biz senin yanındayız. Bunu başarırsan eğer, dile benden ne dilersen demişler. Çok büyük olacaksın çok! Adam inanmış, almış eline brandayı sağa sola köşeye ortaya doğru kapatmaya uğraşırken kendisine karşı gelebilecek tüm canlılara hükmetmeye başlamış harfi harfine ne gerekiyorsa. Bir süre sonra ışığın kaçamak yaptığı köşeleri elleriyle kapatmak yerine bu görevi etrafındakilere dağıtmaya başlamış. En sonunda da kendi kendini ormanın kralı ilan etmiş. Ahh ne sevinmiş ama, ilk defa çok değerli hissetmiş kendini. Oysa gel zaman git zaman, ormandaki ağaçlar kurumaya, çiçekler solmaya, canlılar su bulamamaya başlamış. Sonra almış eline testereyi kesmeye başlamış. Önce soldan kes demişler, soldan kesmiş. Sonra dur napıyorsun sağdan kes demişler, ihtirasını sağa vermiş. Ne yapsın, yüzüğü takmış bir kere. Küçüklüğünde babasının ayaklarından asarak ceza verdiği günlerden hınç almış. O da kaçkınca ezmenin keyfine varacakmış ve kendisine karşı gelenleri de en acımasız şekilde cezalandırmış. Bir melunu hayata geçirmiş böylece. Fırsat bu fırsat. Önce herkesi sevdirmiş kendine, sonra da istediği etki altına almaya başlamış. Kendine hayran bırakmış kimilerini. Uğruna canını verenler bile çıkmış.

Adam bu dev aynası ile öyle güçlenmiş ki, kendi gücünün büyüsüne kapılmış. 400 destekçisi de olsa de Olsa 500 de farketmemiş, böylece!

İçindeki bu kaçkın yüzük ihtirasına karşılık ormanda her gün canlılar ardı ardına ölmeye başlamışlar. Kendinden geçmişçesine kesip doğramış, biçmiş, birbirine katmış, ormandaki canlıların tekrar bir yaşam yolu bulmalarını engellercesine. Çevresindekileri de inandıracak nedenler bulmuş, yüce güçler ve dini kitaplara sığınmış. Oysa ne yüce güçler anlamış onu ne de dini kitaplar böyle yazmış. Ve, zamanında kuşların, sincapların, uğur böceklerinin, kelebeklerin, kertenkelelerin, arıların cirit attığı ve çocukların dalından kiraz topladıkları ormana canlı uğramaz olmuş. Adam bir süre sonra, ormanın orta yerinde yatıp kalkmaya, tuvaletini yapmaya başlamış. Mikroplar üredikçe daha da asil amacına ulaşıyormuş adeta. Bütün bunlar yetmemiş gibi, bir de tabela dikmiş ayan beyan herkesin göreceği biçimde: “Cennet Ormanı” diye.

Bu soysuz, inancının esiri olmuş oysa inanırken başını koyduğu toprak, ormanıymış ve kararmış gün geçtikçe orman, ışıksızlaştıkça…

*
Uyanmaya çabalıyorum fakat manzarayı görürken uyanmak için benim de canımın acıması mı lazım? Uzandığım yerden düşününürken “ben de değerliyim” diye çağıran canlıların sesini duyabiliyor muyum?

Ama hissediyorum, uzak değil ağaçların ayak sesleri.

Yetenek Yönetimi

Öne Çıkan

Yetenekleri anlamak ve geliştirmek için bugün bir çok ölçme değerlendirme yöntemleri bulunmaktadır. Hangi yöntemin sizin için doğru olduğunu nasıl seçersiniz?

Ölçme değerlendirme ile ne kazandığımız ile başlayalım isterseniz.

Becerilere dayalı ölçme değerlendirmeler (skill based assessments) “Bu kişi bu işi etkili yapabilir mi?” sorusuna cevap bulmaya yardımcı olur.

Bilişsel kavramlara dayalı (cognitive assessments) ölçme ve değerlendirmeler, kişinin zeka becerilerini ve işle ilgili yeteneklerini anlamaya yardımcı olur. Bu kişinin entellektüel bir itici gücü var mıdır, yok mudur?

Davranış bazlı ölçme değerlendirmeler (behavioral assessments) “bu işte bu kişi başarılı olabilecek midir” sorusunun cevabına yardımcı olur. Kişinin bu işte başarılı olmak için belirlenmiş görevleri yerine getirmeye isteklilik duyup duymadığını anlamaya çalışır.

360 derece ölçme değerlendirmeler ise (360 degree assessments), kişinin kapasitesi ve yetkinlikleri hakkında başkalarının algısı hakkında bilgi toplar. 360 derece ölçme değerlendirmeler genellikle genellemelerden oluşmaktadır. 360 derece değerlendirmede bulunan her faktör için ayrı bir ölçümleme yapılması, kişinin işe yönelik performansına etki etmemektedir.

Tüm ölçme değerlendirme yöntemleri faydalı olabilirken ve birlikte kullanılması gerekirken, davranış bazlı ölçme değerlendirme yönteminin yetenekleri anlamakta, geliştirmekte ve kalıcılığını sağlamakta daha büyük bir etkisi bulunmaktadır. Daha doğru, sağlıklı ve kalıcı sonuçlara ulaşılabilmesi için, davranış bazlı ölçme değerlendirmelerin iş odaklı olması ve iş performansı ile ilgili faktörleri ölçümlemesi gerekmektedir.

Bütünsel puan (overall score), değerlendirme testini yapan kişinin işteki başarısını ölçer. Bütünsel bir puan son derece gereklidir, çünkü bu puan doğrultusunda, iş görüşmesi yapan veya kişinin yöneticisi olanlar sonuçlara göre değerlendirme yapabilirler. Ölçme değerlendirmelerde bütünsel bir puan olmadan verilen puanlama serileri birbirinden bağımsız ve kıyaslanamaz veriler ortaya koyarlar ve maalesef etkin olmayan işe alım kararlarına sebep olurlar. Örneğin, bir katılımcı ölçme değerleme yapılan bir çok faktörde oldukça iyi sonuç çıkarmış ama sadece birinde çıkarmamışsa işe alım yapan kişi bu faktörü ya göz ardı mı eder ya da kişinin ufak bir gelişim alanı olduğunu tahmin eder. Oysa bu kritik bir karardır. Bilgi eğer test sonucunda verilmiyorsa, işe alımı gerçekleştirecek kişi bu durumu ancak tahmin edebilir. Aynı durum, kişinin organizasyondaki gelişim raporu ile ilgili karar almak durumunda olan yöneticisi için de geçerli olacaktır. Davranış bazlı mülakatlarda sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur.

Bütünsel bir puan, uygulanan testin doğruluğunu sağlar. İlgili işe yönelik kişinin başarı analizini gösteren bütünsel puan, aynı zamanda test geliştiricileri için -işlerdeki başarılar için ölçüm ve değerlendirme ağırlıklarını bilmeleri açısından – oldukça önemlidir.

Bir örnekle açıklayalım: Geniş bir perakende zinciri, şube müdürlerini işe almak için bilişsel (cognitive) ölçme değerlendirme uygulaması yapmaktadır. Bu uygulama doğrultusunda, doğal olarak başvuruların içinden en yüksek puanı alan katılımcıları vermektedirler. Ancak bir süre sonra, işe almakta oldukları kişilerin iş performanslarının yüksek olmadığını ve başarılı olamadıklarını keşfederler. İnceleme sonrasında, en yüksek puanları alan katılımcıların işteki performansı en düşük kişiler oldukları ortaya çıkar. Oysa, değerlendirmede ortalama puan alanların performans ve başarı oranının, en yüksek puanı alanlardan daha yüksek olduğu tespit edilir. Perakende zinciri, ölçme değerlendirme sistemini, Şube Müdürünün gerektirdiği becerilere yönelik ayarlayıp günceller tekrar. Çünkü hizmet sağlayıcısı, hizmetini iş odağına ve gerekliliklerine yönelik tasarımlamamıştır. Perakende zinciri belirgin kayıplara uğrar, milyon olmasa da yüzbinlerce dolar. Bu kayıp miktarı ile sadece ölçümleme değil yanı sıra bir çok yatırım sağlanabilecekken üstelik.

Bugün organizasyonel psikologlar bile – bir iş ile ilişkisi kurulmamış – uygulamalarda etkin bir değerlendirme yapamazlar. İşlerle ilgili analiz ve ölçümleme, değerlendirme yapılmasını sağlayacak testleri, raporları nasıl değerlendirmek gerektiğini anlamak için yüklü miktarda veri yatırımı gerekmektedir. İşe alım yapanlar ve şirket yöneticileri de genellikle bu alandaki bilgiye ihtiyaç duyarlar.

Maalesef çoğu ölçme değerlendirme sistemleri, genellikle, iş performansında başarı sağlanabilmesi için gerekli olan  kişi-iş odaklı bütünsel (skor) puanlamalara sahip değildir. Bu doğrultuda da, belirlenmemiş verilerle katılımcıların ölçümlenip karşılaştırılma alınmadan değerlendirilmesi sakıncalıdır. Sağlıksız kararlara ve sonuçlara neden olur.

Harrison Assessments, tüm faktörleri ve değerlendirmeleri dikkate almaktadır. Daha fazla bilgi için: www.harrisonassessments.com. 

Sevgili Bağımlılığım

Öne Çıkan

A-Universal-ParadoxBu kadar bağımlı olmuş olduğumu farketmek için kaybetmem mi gerekiyordu? Burnumdan soluyarak ya da kendimi kasarak bırakıverseydim ya bir kenara? İlişkimize yeni bir boyut katıp, onu delicesine özlemeyi seçseydim! Arada bir dönüp baksaydım ona sadece.. Yok.. Olmadı. Bu dersi zor yoldan öğrendiğime göre biraz aşırıya gitmiş olmalıyım. Farklı bir ülkede, farklı yollarda kaybolmamaya uğraşırken sevgili bağımlılığım ile vedalaşmaya fırsat bile bulamadım. Oysa sekiz dakikada bir, dokunmatik bir ilişkimiz vardı.

Her neyse… Bir süre kendime gelemedim. Yürüdüm, sakinleşmeye çalıştım ama nafile. Kaldığım otele döndüğümde, kendimi içinde bulunduğum durumdan çıkmak için mücadele ederken buldum. Üzücü olan, ara ara diyordum ki kendime “Sen iyisin, sana bir şey olmadı, daha kötüsü de olabilirdi, bütün bunları düşünmen seni sadece daha çok yoracak ve yoruyor da” ama yapamıyordum. Sanki sevgilim gibi anlatıyorum öyle değil mi? Belki de öyleydi. O benim not defterim, o benim sevdiklerimle bağlantım, o benim yol göstericimdi. İşimle ilgili herşeyimdi. Bir anda bomboş kalıverdim. “Şimdi nereye bakacağım” derken buldum kendimi..

Ben bir bağımlıyım, telefonum olmadan yapamıyorum. Telefonum yok şimdi, yaklaşık 36 saat oldu. Epey değişik bir gün geçirdim. Bir şekilde –öncelikle- onu kaybettiğimi ve ciddi bir maddi zarara uğradığımı kabul ettim. Başka bir seçeneğim yoktu zaten. Başka yollar aradım sonra kendime ve idare de ettim açıkçası. Bana moral vermeye çalışan arkadaşlarım oldu, güldürdüler beni. Düşünmeyi bırakmaya başladım. Hala tam atlatamadım ama daha iyiyim. Şu da var; Belleğimden çağırdığım cep telefonsuz 25 yıl! İyi bir süre öyle değil mi? “Napıyorduk o zaman yahu” diye başlayan sohbetler bir yana, hakikaten çok da güzel idare ediyor olduğum gerçeğini hatırlatmak kendime, beni daha da rahatlattı. Cebinde taşıdığın telefon kartı ya da jeton, restoranlarda bulunan ve parayla çalışan telefonlar, arkadaşlarının evlerinden açılan “eve bildirim” aramaları, yurt dışında yaşayanlarla “ödemeli arama” seçenekleri ve veya mektuplar. Özlem dolu mektuplar. Bu yazıyı hakikaten ve yine, kişisel deneyimime dair yazıyorum. Bir ders çıkartılsın diye değil. Zaten dersi ben çıkarttım, fatura da cabası. Biraz ağır yoldan oldu sadece. Hafif travmatik.

Bugün, telefonuyla konuşurken insanların duygularını ifade ediş biçimlerine, araba kullanırken bir yandan el kol hareketleriyle derdini anlatmaya çalışan insanlara baktım. İş arkadaşlarımla yaptığımız toplantılarda telefonlarını sürekli kontrol eden insanları izledim. “Çok pardon” ifadesiyle, önemli telefon geldiği için ortamdan uzaklaşan insanları gözlemledim. Sonra kendime döndüm yine; İşte sen de busun, böylesin. Aynı bu izlediğin insanlar gibisin.

Başka ne gibi bağımlılıklarım var onu düşünüyorum şimdi. Aklıma ilk gelen, olumsuz olan işlere bağımlılık duyuyor olmam. Neden olumlu gitmiyor? Yahu sanane! Gitmiyorsa gitmiyor işte. Ama açıkçası bu bazen çok işe yarıyor, kimsenin çözemediği bir meseleyi de hallediverebiliyorsunuz. İyi mi? Bilmiyorum açıkçası iyi mi.. Soruyu kendime sorup, cevaplayamayıp bir de burada yazdığıma göre hala çözememiş olmalıyım. Belki de bağımlılık, kontrol etmek kadar keyif duymak ile de ilgili bir durumdur. Bir şeyi yapmaktan keyif aldığım zaman daha çok yapmak istiyorum. Daha çok yaptığımda daha çok tekrar etmiş de oluyorum. Çokça tekrar edilen bir eylem, gittikçe daha iyi yapılır hale dönüşüyor ve daha çok keyif veriyor. Üstelik, bu sefer, sizin dışınızdakiler de sizin bu eylemi “iyi” yaptığınızı fark ederek sizi takdir etmeye başlıyorlar. Oysa belki de siz, bu eylemi tekrarlarken kendinizden birşeyler tüketiyorsunuz. Farkında olmadan.

Hadi şimdi, “bağımlılık” kelimesinin yerine “alışkanlık” kelimesini yerleştirerek yazının dozunu biraz hafifletelim. Hoş bu sefer “iyi” ve “kötü” diye de şekillendirilmişlik var. Neyse, eskilerin bir sözü vardır “her şey kararınca” diye. Kararınca sözü aslında dilimize yanlış yerleşmiş olmalı. “Hep ortalamayı tuttur” ya da “aman çok da uç olma, farklılaşma sen, ortada ol” gibi. Aslında, her uç davranışın içinde diğer ucu doğuran bir başka davranış olabileceğini söyleselerdi ya, daha etkili olurdu. Çünkü, bundan sonra telefon kullanmamak da aklımdan geçti, geçmedi değil!

Not: Zihni sinirim; “Peki, bağımlılığın telefonun olmasaydı bu kadar rahat yüzleşebilir miydin diye soruyor şimdi…”

Am I A Leader?

Öne Çıkan

1dab818be5ca5ec777abaf0b01eabec3Most of us believed that leadership comes from birth and it was also a political adjective. Well, this may be true for old times, because leadership was a privilege for the families and was passing as a heritage from father to son. The families had very strong social barriers that do not allow any person to be a leader.

By 20th century, with industrial change movement, sociologists began to focus on the leadership concept at their researches and we began to think that leadership does not come from the fact that the gene family or society! So, barriers had been removed

Leadership was actually a little more complex situation. If the leadership does not pass our genes, we had to have and develop some leadership qualities.

So, What qualities?

In the first level of leadership, there is a high caliber professional that is a problem solver and drives for results. In the second level, there is a contributing team member who is a good communicator and has a learning agility. In the third level, there is resilience and perseverance. The leader is innovative and competent in managing. In the fourth level of leadership, the leader knows how to impact and influence. The leader is effective and a strategic thinker.
Finally, in the fifth level of leadership; there is an executive who is energizing and leading people. The leaders show personal humility and professional will, they are selfless.
For the people who aren’t yet level five, work will always be first. They get the fame, fortune, power, adulation an so on.. Work will never be about what they build, create and contribute.
For the people who have the potential to become level five will develop under the right circumstances by; self reflection, a mentor, loving parents, a significant life experience and etc.
These qualities are competencies for leadership. Any of the competencies have strength in itself. There is always a need for the balance. Example; Experimenting without persistence is unbalanced and persistence without experimenting is meaningless for innovation. That’s what we call this as “balanced versality”.

12 Tips for self-assessment

• Respect yourself while striving to improve
Be confident and clear about ideas and consider all issues
• Be straightforward and direct while being respectful to others
• Express you needs while being helpful and conscious of others’ needs
• Be highly self-motivated while managing stress and respecting others
• Be persistent in overcoming obstacles and trying new things
• Be logical while at the same time value intuition
• Be organized while at the same time adapt to changes
• Be willing to take risks and carefully analyze the risks for pitfalls
• Enforce rules and guide performance while maintaining positive relationships
• Be responsible for decisions while collaborating with others
• Maintain a positive attitude while being mindful of potential problems

 

 

Source:

Harrison Assessments International, Paradoxical Leadership, 09.2014

http://www.harrisonassessments.com /www.eande.com.tr

 

20 seconds

Öne Çıkan

I’ve written this in a 20 seconds of moment!

I am willing to remind my essay(2014) for those who have lost their motivation during the pandemic 2020, for those also who feels trapped and think there is no way out.

“I’m comfortable and I like sitting right here, why should I go with this? What do you want me to do? You’re disturbing me! Moreover, this is something that nobody needs, nobody gets that!” Said Wozniack, to Steve Jobs. Noone needs a computer.

Steve-jobs-quote-2   And it was impossible to discourage Jobs… It was impossible to accept for a man who invented frequency counter circuits and the parts for the telephone directory at the age of 12. It was also impossible to sit down and wait for a man who has called Bill Hewlett who was in charge of HP for this invention. After a 20minute telephone conversation he got more than what he needed; The parts for the frequency device and a summer job! There wasn’t a word for Jobs like “giving up”. He also has said to Wos; “how can people buy anything if they haven’t seen it?”

In today’s competitive work of life, we live in a risky mood. We need to take risks to achieve our goals more than ever… By taking risks, we need to move from our comfort zone. It’s like opening a door like Alice in Wonderland. We step outside of our comfort zone to challenge, to welcome the next step, and hug the battle, although facing and getting disturbed by many uncertainties.

It’s a matter of making a choice with courage or not. This is it..

Courage is something striker which lies beneath decision making, result orientation, and leadership when it is meaningful.

If we think of any time in our lives that we have stepped out from our comfort zone e.g for education, for work, or for personal reasons, from the things we were accustomed to living, we may remember that feeling. That feeling is a shock feeling. It’s a shock to face difficulties, complexities, and uncertainties for a while. To change a job, to be promoted, to lose a job, to change a city or a country, to change a habit, to move, to accept the death of a loving person, to fall in love or to start something new. They are all stressful. Stress is something that we cannot live with it all the time. We whether show anger or hide in our tranquil area or lose health. We deceive our balance when we feel stress. But stress is also controllable when we now ourselves, and helps sometimes to achieve. Otherwise, we can sit comfortably. Somethings will change anyway?!

We can find or create new opportunities only by stepping out of our secure areas so that we can develop and in today’s world, “hoping” to achieve is a paradox of risk of failure and is not easily gifted without disturbance from comfort.

Ok, I’ve no doubt for “fear of failure” or “ fear of facing failure” stops us, prevents us from taking action. But, we need to ask a question for our personal coaching; Do I prevent myself from taking action? Am I stressed? What makes me stress? Do I prevent myself from building relationships? Is it “the conditions” or is it “just us”?

A few questions for selfie coaching:

Do I try a new way of solutions when I encounter problems?
Do I search for new opportunities to change or improve my conditions proactively?
Do I take the risk of being open and vulnerable or I’m trying to keep my strength and pride?
Do I really ask myself what I want to or do I only think of what would people give to me?
Do I make the effort to be recognized about my talents or do I wait to be recognized?
Do I criticize everything all the time?

I can easily say now, willing to take risks does not mean that we will try everything! Let’s look into the lives of successful people; The most common trait is that; Success is never promised. It never guaranteed. People focus on their strengths and take the step. So that success is created and earned.

There was a movie, I have watched a few years ago. The man was telling his son about his life-changing decision was taken insanely in 20 seconds. It’s insane but, sometimes it’s sufficient time to take action in mind. If we think too much, we cannot leave our securities.

Now think in advance! What will you be doing in ten years, or five? With whom? Where? Why? How? How would you like to become in ten years?

Ten years’ time from today, there will be people who will be achieving their own goals. We do not know who they are, but we know that they will be the ones who will act proactively. They will be the ones who will be taking the risk of failure, looking stupid and they will be the people widening their opinions when everything is even okay. They will be the people who believe in “never taking a risk is a big risk”

The question is; Would you step outside from your comfort zone for 20 sec?

Ankara’m

Öne Çıkan

Geç bile kalmışım

Kavuştum gölgelerime

Sesim yırtılırcasına and içtiğim günlere

Duymadı kimse sesimi

*

Kucakladım

Sıkıca sıktım boynunu

Kıpırtısız sokakların kaşıntılı, susuz ağaçlarını

Çömelip gölgelerine saydım kırka kadar

*

Göremedi kimse gözlerimde

Grinin kederli ve mağrur sessizliğini

Ürkek elbisesindeki  değişmeyen sırdaşlığını

Duyurmadım kimseye isyanımı

*

Dinledim cilalı örtülerin ardındaki taş duvarları

Bulvarın sessiz çığlığını

Cesaretsiz asalete

Çaresiz selam durdum

Ankarama

*

Kırk kırık parçaya ayrıldım

Onsekiz otuzbeşte

Özlemimle geziyordum memleketimi sanki dershaneden az önce çıkmış eve geliyordum

Gerisini hatırlamıyorum

 ***

Ca, İstanbul

Yürüyen Ağaçlar-11

Bir Kapı Kapanırken

Öne Çıkan

fec3cdb3bff75824c6d4d2b909fd6edfKöyde, kralın bile kıskandığı yaşlı bir adam yaşarmış. Dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral, bu at için neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değildir. Benim için bir dosttur. İnsan dostunu hiç satar mı” demiş hep.

Bir sabah, at ortadan kaybolmuş. Köylü ihtiyarın başına üşüşmüş. “Seni ihtiyar bunak..Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demişler. İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Sadece “At kayıp” deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez..”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. “Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.” İhtiyar adam “Yine karar vermek için acele ediyorsunuz” demiş. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “İhtiyar sahiden gerzek” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden genç adam, şimdi uzun zaman çalışamayacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir ve daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar ise “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez”.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle, eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına pek imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler. “Yine haklı çıktın” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” “Ne olacağını kimse bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Hikayeyi anlatan Lao Tzu, şu nasihatle tamamlarmış: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durma halidir. Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa yolculuk asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz”…

Türk Kadını

Öne Çıkan

Bedri Rahmi Eyüboğluİslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasındaki eşitlik temel bir kuraldı. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlardı. Ülke yönetiminde de kadın, söz sahibiydi. Güçlü ve etkiliydi. Çok eşli bir yaşam yoktu, kadın ve erkek birbirine aitti.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başladı. Daha sonra; Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşandı.  Tüm bu dönemler,  kadınların toplumsal ortamdaki yaşamı ile ilgili çeşitli aşamaları da gündeme getirdi. İslâmiyet dönemi, Türk kadını açısından kritik bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsünü geriledi ve kadının rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlı kaldı. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayıldı ve saygı gördü.Aslında, bir konunun altını önemle çizmekte fayda var; İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanması Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmıştır.

İslamiyetin kabulü ile birlikte, Türk kadınının Türk erkeği ile eşit yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle, zekadan yoksun olduğu inancı yayılmaya başladı. Erkek egemen anlayışın mimarı tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğuda filizlenerek Anadolu’nun uygarlık yapısına karıştı. Oysa İslam, Arap toplumu kadınını bir eşya konumundan çıkararak haklarını tanımaya başlamıştı. Mesela, İslâmiyet’ten önce Arap toplumunda, kadın ailesi tarafından satılan bir eşya gibiydi ve evlilikten sonra da kocanın malı sayılırdı.  Kocalar, kayıtsız şartsız tek taraflı olarak karılarından boşanabilirlerdi. Zamanla, Türk kadınları, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başladı. Erkek çocukları, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişti. Evlilik ve boşanma konularındaki dini kurallar kadının aleyhine dönüştü ve miras ve mahkemede tanıklık alanlarındaki geleneksel hakları ise hemen hemen ortadan kaldırıldı. Kadınlar, tek başlarına bile sokağa çıkamaz oldu, vücutlarını tamamıyla örten ve çarşaf denilen bir manto giymek ve yüzlerini örten peçeyi takmak zorunda bırakıldılar. İslamiyetin kitabında, kadınların örtünmesi ile ilgili böyle bir açıklama olmadığı halde, kadınlar bu kurallara uyum göstermeye başladılar. Ayrıca bir süre sonra, insandan sayılmayıp, nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başladılar. Evlerine hapis oldular. Erkeklerle birlikte sosyal hayata katılamaz oldular. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrıldı. Ucubelere ayrılan yerler gibi. Genellikle kadınlar, sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebildiler ve ardından herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslekler sahibi de olamadılar.

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal yapısının gerileme nedenlerinin başında, kadının toplumdan dışlanmasını saymaktadır.

18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duydular. Bir “Batılılaşma” hareketi başladı. Kadın haklarım savunan ilk reformcular “Genç Türkler” oldu ve bunlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurguladılar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlandı. Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açıldı. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izledi. Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam (1939) Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiş çok değerli bir eğitimcidir. Annem(1946) Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu bir devlet sanatçısıdır. Büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir. 19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başladı. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlandı, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye idi. Arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip edecekti. Mesela, yazar Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasal bir lider olarak Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen ertesinde ortaya çıkan dramatik durum, kadınları evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamıştı. Kadınların alışageldikleri değerleri  geçerliliklerini yitirmeye başlamıştı.

Artık kadınlar da, erkeklerin yanı başında, dünya kamuoyunun karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını savunmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kadınlar gönüllü olarak savaşmaktaydı. Yine bu dönemde, Anadolu’da sadece kadınlardan oluşan ve amacı bağımsız bir Türkiye yaratmak ve bu devleti diğer Avrupa ülkelerine tanıtmak olan ilk cemiyetler de kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının gereğine inanmaktaydı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biridir. Böyledir, çünkü diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıdır. 1926 yılında yeni Medenî Kanunun kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiştir. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayıldı. Ardından, Köy Enstitüleri faaliyetiyle, toplumsal dengemiz yerini bulmaya başladı. Sadece eğitim, gelişim ve düşünsel verimlilik ile değil aynı zamanda kadın erkek eşitliğinin hakim olduğu bir ortam olarak da.

Büyük bir toplumsal devrim yaşandı Türk insanının tarihinde. Cumhuriyetin kurulması, ihtimali olmayan bir baba ile, annenin plasentasında oluşması bile mümkün olmayan bir bebeğin doğması gibidir. Bu bebek doğmuştur, aslında bu, tüm şartlara meydan okumadır. İçte ve dışta. Tüm şartlara. Bu aşktır. Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiştir. Ancak, hayatın matematiğini düşünürsek, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayarak, karşılaşabileceğimiz zorluklar olabileceğini biliriz. Cumhuriyet bebeğimiz de, güzel bir çocukluk döneminden sonra, çan eğrisinin etkisini hissetmeye başlamıştır. Yine içten ve dıştan her türlü etki, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamıştır. Çan eğrisi, matematiksel bakış açısında: her çıkışın bir inişi ve her inişin de bir çıkışı olacağının açıklamasıdır. Hayatı matematiksel açıklamak, teselli gibi görünebilir, ancak matematik hayatın kendisidir.

Cumhuriyet bebeğimiz bugün, 90 yaşındadır. Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 90 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. 2013 yılındayız, ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’ li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik. Tek parti, tek lider olan, ama mucizeler yaratmış olan bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk sonrası aynı kalibrede bir lider çıka gelemezdi zaten. İnsanların temel benzersizlikleri üzerine düşünürken, belki de en temel tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızdır, stratejilerimiz ya da… Ve hep böyle kalmalıdır.

Büyük ve zengin bir orman kurulmuştur, bin bir çeşit ağacın hüviyetinde.

Orman, gelecek nesillere verilecek en büyük armağandır.

Yaşamın dengesinde…

Yürüyen Ağaçlar-7

Gezi

Öne Çıkan

Uyuyabiliyorum neden sonra, sabahın ilk ışıklarını kaçırıyorum elimde olmadan. Neticede birkaç saat de olsa uyumam gerektiği telkinleriyle başa çıkamıyorum. Yatağa girdiğimde üzerimde ağırlaşan her şeyden kurtulduğumu hissediyorum. Dışarıda, sokaklarda, köprüde bir çantanın üzerine başımı yaslayarak kıvrılmış, sırtıma da ceketimi almış olmalı hissediyorum kendimi oysa. Telefonumu yatağın içine koyuyor, kulaklıkları da kulağıma geçirip -olası her türlü uyarıya karşı uyanık olmak için- uyuyakalıyorum. Son bir aydır böyle yaşıyorum. Son bir aydır bir kaç saat uyku bana yeter oldu.

Ülkemde bir şeyler oluyor… Ülkemde ağaçlar yürümeye başladı!

Bir değişim var, ben, sen, o, her şey, herkes değişiyor. Birleşiyor.  Bakkalım, manavım, yöneticim ,iş arkadaşlarım, sanatçılarım, öğrencilerim, öğretmenlerim, küskünlerim, farklı inanışta olanlarım, memleketimin her bir köşesinden ve dünyanın her bir köşesinden iletişim kurabildiklerim! Sanki aynı anda bir düğmeye basılmış ve her birimizi harekete geçirmiş gibi, üzerimizdeki kabuktan sıyrılıyoruz. Bu düğmeye, tanımsız, lidersiz, içten gelen bir güçle en gençlerimiz basıyor ve ağaçlar yürümeye başlıyor.

Kişisel olarak itiraf etmeliyim ki; Her hücremi hisseder gibiyim ve sanki çoğalıyorlar; İnanılmaz mutlu ve heyecanlıyım! Gün geceye on binlerce insanla karışıyor ve yalnız olmadığımı hissediyorum. Çevremdeki dünyayı her zamankinden çok hissediyorum. Tüm endişeleri, korkuları cesaretim ve sevgimle kucaklıyorum. Uzaklık kalmadı, hepimiz düşüncelerimizin, değerlerimizin ve ruhumuzun götürdüğü yerdeyiz. Bu uğurda her şeyi göze almışız biz.

 “Gençler, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.”

Mustafa Kemal Atatürk

Dilediğim her şey yakın, çünkü ben yakınım. Hiç tanımadığım insanlarla konuşuyorum, onlar için kaygılanıyorum. Sürekli bir heyecan halindeyim, biraz stresli belki de çok, bilmiyorum. Ama aksini düşünemiyorum.  Ertesi gün işte, sokakta, metro’ da, parkta karşılaştığım her çift gözde kendimi görüyorum. Her şeye rağmen mücadele etmeye kararlı, kendini ve ideallerini gerçekleştirecek direnci birlikte gösterecek bakışlar görüyorum. Elimden kitaplar düşmüyor ve sürekli düşünüyorum. Belki de tek bilgi kaynağı kitaplar. Koca ülkede eminim, penguen yayını yapan televizyon kanallarını seyretmeye devam eden yurttaşlarım vardır ama eli bilgi tutan herkes duruma uyanıyor.

Dün gece nihayet ben de oradaydım, olaylar çıkmadan önce orada olduğum gibi. Üç günümü uykusuz bilgisayar başında geçirdikten sonra, mutlu ve yorgundum. Orada, tepeden tırnağa dövmeli, uzun saçlı bir delikanlının yaralarına pansuman yapan türbanlı gönüllüler gördüm. Bira içen minili kızla termosunda çay getiren başörtülü teyze meydanda yan yana oturuyordu. Olaylar durulduğunda vardiyası biten polisleri ve protestocuları bir araya toplayıp çay, biraz da öğüt veren esnafları gördüm. Sokaklarda yanan ateşleri evlerinden su taşıyan yaşlı teyzeler söndürdü. Kurdukları barikatı kaldırıp polislere “abi yolu trafiğe açtık” diye seslenen gençleri duydum. Bir çevik kuvvet, evine dönmek isteyen protestoculara taksi durduruyordu. Bu ülkenin insanları hala çok güzel. Ve kimse onların kalbini bozamamış, bozamayacak. Gördüm, gördük, tüm acımasızlıklara, yaşanan tüm adaletsizliklere rağmen yüreklerdeki kardeşliği gördüm.

“Günümüz düşünürlerinden Slavoj Zizek –Cennette Sıkıntı adlı makalesinde bizden bahsediyor. Türkiye’den. Marx’ın ilk dönem yazılarında Almanya’da yaşanan sorunları anlatırken, “bireysel sorunlara” karşı tek cevabın “evrensel bir çözüm” ya da “küresel bir devrim” olduğunu savunduğunu söylüyor.”

Marks’ı bilemem, ama ben ve biz bugüne kadar sessiz bir çoğunluk olarak geldik. Bugün ağaçlar bize çok büyük bir ders verdi. Artık kimseye odun diyemeyeceğim! Buradayız çünkü, geldiğimiz son nokta burasıdır. Biz hiçbir şeyi planlamadık. Biz, hiçbir örgüte mensup değiliz. Biz, hiçbir provakasyona alet olmadık ve olmayacağız. Biz, bir olduğumuzu bu anda gördük, burada. Biz, ortak bir bilince sahip olarak burada bulduk birbirimizi. Bize ne derseniz deyin, nasıl çağırırsanız çağırın ama bilin ki biz bu vatanın evlatlarıyız, ağaçlar gözlerimizdeki tül perdeleri kaldırdı. Gördük. Ve ağaçlarla yürümeye başladık.

 gezi çadır30.05.2013 – Gezi Parkı, Taksim, İstanbul, Türkiye

Buradayım. Geç saatlere kadar kaldım, insanlarla konuştum, dinledim, müziklerine katıldım. İstediysem de kalamadım, sorumluluklarım benden yaşça daha genç olanlardan daha farklı. İş hayatı, çocuğum ve imkanlarım özgürlüğümü kısıtlıyor ister istemez. Şu satırları kaleme aldım eve döndüğümde:

Gezi Parkında ağaçlar insanlar tarafından korunuyor, gece yarısı bile iğne atsan yere düşmez:) Tek yürek birliktelik, özlem duyulan! Ağaçlarda insanlar oturuyor, kendilerine yer yapmışlar. Çadırları sayamadım. Ritm sazlar ile insanlar dans ediyor, şarkılar söylüyorlar. Doğa ritmler eşliğinde kendini çağırıyor. Her ne kadar tomalar etrafta dört dönse de kimse kılını kıpırdatmıyor. Bir köşede şiirler okunuyor, insanlar oturmuş dinliyor. Çimlerde oturanlar, koyu sohbetler, dalgın ve yorgun bakışlar ve bekleyiş, pilavcılar karpuzcular salatalıkçılar köftecilerle hareketleniyor. Herkes aynı, dayanıyor. Bu direnişin sonunu ümitle bekliyoruz. Maalesef kalamadım.”

31.05.13…. Ve sabaha karşı 5 sularında, bu şekilde bırakmış olduğum ortam kendi milletinin polisi tarafından acımasızca, tazyikli su ve gaz ile baskına uğradı…  Gezi parkında kalan insanlar, arkadaşlarım yaralanıyor, çadırları yanıyor, yakılıyor, ortalık meydan savaşına dönüyor ve hepimiz uyanıyoruz! Sosyal medyanın gücünün farkına varırken, daha da önemlisi, bu güne kadar apolitik olarak değerlendirdiğimiz Y kuşağı (1980-2000) gençlerin hepimizi temsil ettiğine şahit oluyoruz! Bilgi çağı çocuklarının direnişi, ülkemdeki her duyarlı varlığı faaliyete geçiriyor.

Çok kısa bir sürede yaşanan olaylar milletimizi sararken, 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece yarısı on binlerce insan sokaklara dökülüyor İstanbul’da. Mesajlar saniyeler hızıyla uçuşuyor, uyarılar, doktor, avukat, kablosuz ağ şifreleri, sığınaklar ve an an haberler.  Sabaha karşı da, insanlar sokaklara dökülüyor, Anadolu yakasından yürüyenler, Avrupa yakasından yürüyenlerle buluşuyor. Boğaz Köprüsü, sabaha karşı 05:00 sularında tarihe tanıklık ediyor. Ezeli rakiplerin taraftarları tek çatı altında toplanıyor ve on binlerce insan, amacı aslında “çevreyi koruma bilinciyle bir araya gelerek mağdur olmuş bir grup insanın” bulunduğu yere doğru yürümeye başlıyor. Aynı anda Ankara’da, aynı anda İzmir’de, aynı anda Antalya’da, aynı anda Afyon’da, aynı anda Gaziantep’te, Eskişehir’de, Londra’da, Berlin’de, New York’ta, Amsterdam’da, Brüksel’de, Stockholm’de, Berlin’de, Madrid’te…

dayanışmaŞimdi , her şey kristal bir berraklığa kavuşuyor. Bu güne kadar tanıdığımızı zannettiğimiz insanları daha iyi görüyoruz.. Oy verdiğimiz vermediğimiz.. Ya da yakın dediğimiz demediğimiz, kültür farkları bulduğumuz, farkında olmadan ayrım yaptığımız ve ortak paydada olamadığımızı düşündüğümüz insanlara bakıyoruz. Bir de ortak olduğumuzu düşündüklerimize… Hem mutlu, hem de kırgınım içimden. Ancak, yine de kabul ediyorum ve çareler düşünüyorum kırgın olduklarımı etkileyebilmek için, korkularından, cesaretsizliklerinden ya da kölesi oldukları yanlış inançlarından. Ancak bazılarından da  şaşırarak uzaklaşıyorum. Hiç bir enerji hissedemediklerimden, demek ki hiçbir enerji hissetmiyorlar diyorum kendi kendime… Demek ki doğada, coğrafyada değiller, demek ki dersi dinlemiyorlar. Keşke görseler “ben” olayı yok, yoğun bir “biz” duygusu var. Büyük bir enerji yükseliyor, görüyorum.

böyleHepimizin cüzdanlarındaki paracıklarda aynı resim var, hepimiz aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Kapitalizm Karşıtı, Sanatçı, Doktor, Akademisyen, Öğrenci, Ev Kadını, Başı bağlı, Hippi, Genç, Yaşlı, Çocuk , Farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu, dindar, inanan, ateist ve her şeyin ötesinde karşıtlaştırılmışlıktan, kısıtlandırılmışlıktan bıkmış kitlelerin ev sahipliğine sahne oluyor bu meydan. Bu meydanda yürümeye başlıyor ağaçlar.

Hepimiz uykusuz, hepimiz dirençli , çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hissediyoruz. Bu bir uyanıştır, bu bir başlangıç. Bu tarihten sonra küçücük çocuklara bile kimse yaşanan haksızlıkları, çarpıklıkları unutturamayacaktır. Her şey bilincimize kazınmıştır.

Bu günlerde George Orwell’in 1984 adlı romanını tekrar okuyor gibiyim, kodlandırılarak ve kutuplaştırılarak  yaşayan insanların sessiz görüyorum. Dikta rejimlerin geleneksel ve güç odaklı anlayışının ortaçağdan kalma eserini kah izliyorum. Bu günlerde, yaşamın tüm boyutlarıyla bir değişim içinde olduğunu bir kez daha kabul ediyorum.

Değişmeyen hiçbir şey olmadığını, hiç bir şeyin aynı kalmadığını, yaşanmışlıklara dayanmayan hiçbir teorinin geçerli olamayacağını, kabul görmeyeceğini, korkuların ve bastırılmışlıkların özgür ve bilgiye dayanan bilinçle el ele yenilebileceğini, karmaşa ortamını yaratanların gerçekteki  emellerini, yıllarca birbirine kırdırılan azınlıkların kardeşliğini, korku dolu olan polisi ve korkudan saldırganlaşan devlet güçlerini görüyorum. Ayrıca, betonlar dikilerek talan edilen topraklardaki doğanın ve medeniyetin sesini duyuyorum. Serbest pazar inancı ile kökten dinciliğin birbirini dışlamadığını hissediyorum.  Her an yaşam, her an özgürlük, her an mizah, her an sanat, her an bir yenilenme kokuyor!

Irk, din, dil, mezhep, ülke, toplum, yaş, cinsiyet, meslek ,yönelimler , engeller ve fiziksel özellikler fark etmeksizin kenetlenmenin mümkün olabildiğine şahit oluyorum. Gençleri, genç düşünen ve hissedenleri daha çok seviyorum ve ben de genç olmayı benimsiyorum.

“Genç olmayı, genç düşünmeyi benimsiyorum.”

Dünkü çocukların liseden arkadaşlarıyla çıkıp geldiklerine, diğerlerini de getirdiklerine, diğerlerinin diğerlerini de getirmiş olduklarına, her şeyin bir çığlık anında yayılmış ve arkasında abi ablalarının da aralarına katılmış olduklarına, sonra anneleri, babaları, öğretmenleri, mahalleden arkadaşları, tanıdıkları tanımadıkları, bir çığ gibi büyüdüklerine tanık oluyorum. Belki de sevgi ve anlayışla karşılık görseydik bu kadar ses getiremezdik, lakin bilir miydik böyle karşılık göreceğimizi? Bir de “çapulcu” olarak yaftalandık!

Gezi’ye giderken telefonuma bir harita fotoğrafı indirmiştim. Belki beş bin insanın birlikte olduğu bir yere gittim, aralarına karıştım, oturdum. Ve belki 20 belki 30 insan benden yol tarifi istedi. Kimi reviri, kimi yemek, kimi kıyafet, kimi de kitapları nereye bırakabileceğini soruyordu. Ellerinde koca koca torbalar, yardım getirmişlerdi. Sordum onlara, neden yanımdakilere değil de bana sorduklarını, bir işaret yoktu neticede üzerimde… Bilmiyorlardı. Ama aslında ben biliyordum. Bu benim iç çağrımdı, onlar da duyuyordu. Yaşadıklarımız, nerede olursak olalım aramızda güçlü bir bağ olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağ ile küllerimizden doğduk tekrar, yaşamlarımıza aşk getirdi, artık hiç bir şey için “keşke” demek zamanı değil. Değişim henüz yeni başladı, bir gün bu günleri de hatırlayacağız.

31. Mayıs.2013, ülkemde bir uyanışın başlangıcı oldu. Bir rüyadan gerçeğe yürüdük. Yeni bir yaşam umudu soluyan karanlıktaki bu ışık ile şimdi iç içeyiz. Işık bizim içimizde, biz ışığın… Candan diliyorum, aydınlık günleri, çünkü, ben, biz, kendimizi  bu ışıkta buluyoruz.  Yaşamın içinden tekrar nefes alıyoruz. Aydınlığa bırakıyoruz bedenlerimizi, cesaretle feda ediyoruz, sevgiyle ve hoşgörüyle kenetleniyoruz ve ben, dua ediyorum tüm kalbimle bu ışık hiç sönmesin!

Her şey birkaç ağaçla başlamıştı, kim derdi ki bu ağaçlar bu kadar meyve verecek?

Hikayemiz burada başlıyor…

1.07.2013/03:00 İstanbul

Yürüyen Ağaçlar -1

External Success

Öne Çıkan

superkadınIn professional life, we are endeavoring to fulfill the expectations of others. It’s just for the sake of achieving success in for many years. Let’s face it, the others, except for the fact that we perceive ourselves are  “external factors”. The awards reached, the successes, money, status acquired are on the side of the outer environment.

It’s nice to have accomplishments , especially the way that we believe in and have spent  years for. As we struggled to stand  in order to exist in the outside world. So, now lets ask a question: What’s going on in our inner world while performing for high intensions?

Myself (my personality)

  • Me from the eyes of others
  • Me from my own eyes

Recently, I met a Turkish business woman  for career consultancy. Her name is Fusun and she is about to get retired from a multinational company. A young woman was sitting in front of me, incredibly nice and not showing her age.  This well maintained woman was about her late forties.

However, I could observe Fusun’s each state of passion to work! She was declaring that she very often travels for business occasions and she manages two hundred people. Meanwhile, she underlines the importance given to the family and talks about her responsibilities upon. She has lived as a “super mom” for years, finally her children stated to read at the university successfully. Although their marriage had ended with her husband, they’ve succeeded in keeping the  “best friend” status.  When she spoke about her personal life outside of work, I found the opportunity to ask her own goals.

She responded quickly as I was not expecting. There were some health issues she mentioned. Her main target is to overcome these issues. I asked what they were, and she came with an answer that she’got panic attack. She’s been seeing a doctor, and has some medical prescription right now to decide whether use or not.

Touching down when retirement gets in the corner, life is ending ….

Over the years, the role of being a successful business woman, as well as a “super mom” and “wife” Fusun, who had embraced the role of being “results-oriented” ; outside her family, friends and business focus, could not find anything to motivate her on self and she was a stranger to herself. However, everyone around Füsun knew her as an “extraordinary” person, rewardingly.  But she was listening them as if they were talking about a famous actress. “It’s not like …”

It was obvious, she has got used to be seeing herself through the eyes of others, not her own eyes, shehas had forgotten inner self. Who she was and what she was doing in? Over the years, the role of being a successful business woman, as well as a “super mom” and “wife” Fusun, who had embraced the role of being “results-oriented” ; outside her family, friends and business focus, could not find anything to motivate her on self and she was a stranger to herself.

Retirement, children’s growth, end of marriage have decreased the expectations associated with the house and she began questioning  her own identity. Accordingly, the “loneliness” ,”self-examination”and trying to be different from her appear tired of her effort. Nevertheless, still there were no need to take those  antidepressants…

As a Professional,as a Mother and as a Wife , she was “told to detect” perfectly through the years.  She successfully held the all the goals expected from her to today. But today, she was facing with an inner stimuli and it was as important as it was her external stimuli.  …

Rather than the exception in this case, most of the people are facing with similar problems. The point today is, facing an unknown or forgotton inner self  and lack of motivation to continue the potential through without external.

“Cannot we come to a point when bells begin to ring?”

Lets face the external factors

  • Family, Friends
  • Career
  • Education
  • The current situation
  • Wealth,look and outfit
  • Environment, “have got” issues
  • Politics
  • Being social, people following us
  • Internet and social media, video games, television,
  • Service and charitable organizations, social responsibility

What are the inner factors?

  • Obtain self-knowledge and personal purposes
  • As well as self-reflect
  • Vital to realize the objectives of, and intent to integrate
  • Provide empathy, manage stress, understand others, to accept and support the process of solution
  • Believe that creativity and develop a sense of their own creativity
  • Sincerity
  • Flexibility
  • Resilence

So lets say for example, being an intimate and friendly attitude can be perceived as  very often related in the work of others! Or, the person who appears cold and distant, may be “cautious” as a result of her experiences! A person who enjoys being lonely may seem very friendly and warm and “being helpful” to others can be mixed with a sense of ambition from the outside. And we can imagine that strong-minded people, may not find solutions to the problems in personal:) Examples can be  a lot more …

Neither of us are “super”, nor “defeat” in life, each of us are not … There are some fields  which we are “strong” and “weak”. The importance is to have a “peaceful me feeling” . The matter is” to be as you look, or be as you are.”

Let’s not forget: we can not be a superpower human… 🙂 It’s just a fantasy with an itching stretch costume!

Stres İklimi

İlginç bir şekilde hayatım, motosiklet konusundan keyif alan kızımın etrafında şekilleniyor. Son iki yılda cc yükselterek ikinci motoruna binmeye başladı. Ürkütücü diyebilirim, belki zaman zaman titriyor, uyku kalitemi kaybediyor ve sürekli endişe içinde yaşıyorum. Stresli bir insan oldum. Eğitimlerimde stresi yönetme üzerinde çokça analiz ve bilgi paylaşımı yapsam da kendi stresimi yönetmekte zorluk çekiyorum.

Geçtiğimiz bu süre zarfında, belirsizliğin olduğu, değişken, karmaşık bir dünyada motosikletçi bir kız annesi olmanın iklimini öğrenmeye de başladım. Ne ben değiştim, ne kızım değişti ama birbirimizi anlamaya çaba sarf ettik. İkimiz de geliştik. Bugün motor kullanan insanları daha çok gözlemliyor, önemsiyor ve destekliyorum.  Bu ilgi, daha çok bilgi sahibi olmakla birlikte, stresimle başa çıkmama yardımcı oluyor. Bir yandan da konum bilgilerini görmek için bir uygulama da kullanıyorum.

Özetle ; Her şeyi kontrol etme çabasından vazgeçmeliyiz. Her şeyi kontrol edemeyiz zaten, biraz bile. Sadece kendimizi kontrol edebiliriz.

Etkili İnsanın 7 Alışkanlığı kitabında “İlgi ve Etki Çemberi” konusunu dile getirmiş olan Stephen Covey’e hep teşekkür ederim. Bu konu, neyi kontrol edip neyi edemeyeceğimizi düşünmemize ve özümsememize yardımcı olur. Tavsiye ederim, okuyun.

Aslında stres hayatımızın bir parçası, belli bir miktarda stres de lazım insana, ama başa çıkamadığımız zaman özetle iki temel davranış eğilimimizi gözden geçirmekte fayda var.

1. Stresimizi “iyi”yönetebilmek istiyor muyuz?

2. Rahat ve sakin miyiz?

Örneğin beni ele alalım: Anlamak için hiçbir inisiyatif almasaydım, tutkusunu gerçekleştirmesini, merakını geliştirmesini desteklemeyerek  set çekseydim, kendisini iyi tanıdığım için biliyorum; Kaçamak yapmaya başlardı. Yalana kapı aralamak bize göre değildir. Hayır. Anlamak, meydan okumayı kabul etmek ve onun coşkusunu yakalamak için inisiyatif almak gerçekten zorlayıcıydı. Olabilecek durumların ve kontrolsüz olayların farkında olmak için çok düşündüm ve düşündüm, hala yapıyorum. Ama hayat ve cesaret bu sonuçta ve her geçen gün motosiklet dünyası ile ilgili daha çok şey öğreniyorum, stresimi yönetmek için bilgi topluyorum ve bir yandan da sorumluluk almaya davet eden yazılar yazıyorum. Stres iklimini bulutları dağıtarak ve daha sakin kalmaya çalışarak atlatabiliyorum.

Motosikletlerden korktuğumu ilk cümlelerde söylemeliydim ve şimdi korkmuyorum…

Ağustos, 2020

Sevgiyle

Evden Çalışmak -1

Biz çoğu çalışan, işlerimizin başına evimizde oturmaya başladık. Önce yataklarımızı topluyor, sonra kahvelerimizi içiyor ve farkında olmadan aslında pantolon yada etek giymek ve de hafif de olsa makyaj yapmak eğiliminde bulunabiliyoruz. Alışkanlıktan. Bilhassa benim gibi danışmanlık alanında çalışmaya alışmayan arkadaşlar için evden çalışmak daha da zor olmalı diye tahmin ediyorum.

Önerebileceğim ilk prensip, aynen nasılsa o şekilde düzenli yaşamaya devam etmek olacaktır. Mesela: sabah kahvaltısı-öğle yemeği ve akşam yemeği saatlerini eskiden nasılsa öyle devam ettirmek. Masa başından terliklerimizle kalkıp kendimize bir şeyler hazırlamak ya da hazırlayan varsa bulaşıkları toparlamak. Çocuk gözünüzün içine bakıyorsa; O zaman öğle tatilinin, onun da eğlenebileceği bir zaman dilimi olduğunu ona aktarmakta fayda var.

Bir diğer prensip, evdeyken de işe gider gibi giyinmek. Muhakkak bakımlı olun baylar, sakın salmayın! Ve kadınlar, aynen ve isterseniz makyaj yapın hafif. Kendiniz için! Nerede çalışırsanız çalışın, masanızın kenarında güzel bir kahve fincanı bir de kalem kağıt dursun.

Bir başka prensip; Etrafınızda ne tip bir kaotik durum olursa olsun konsantrasyonunuzu bozmamaktır. Serbest/Freelance çalışmaya başladığım  ilk günlerde kızım, okuldan erken gelip ne zaman yemek yiyeceğiz diye sorardı. Saat 4! Ne yemeği.. Ama ne zaman yiyorsak o  zaman diyemiyorsunuz! Çünkü siz bir annesiniz ve sizi görünce çocuk yemek yemek istiyor! Durum bu. Dolayısıyla, strateji bizlere düşüyor! Önerim, yapacağınız en iyi şey, kahve molanızda -henüz sizden beklentide olan çocuk ya da çocuk benlikli kişi sizi görmeden/duymadan- ona bir sürpriz hazırlamak olacaktır. Muffin gibi, ufacık ama büyük bir şey. Hatta çikolatalı olursa! Alternatif yaratın onlar için! Açıkçası sizin zaten onunla olduğunuzu, onu hep düşündüğünüzü ve çalışmaya devam etmeni gerektiğini ve de saat 17:30 ya da 18:00’de işinizin bitip eğlenceli bir oyun oynama üzerine teklifinizi söyleyebilirsiniz. Onlar anlar. Eğer onları siz, onların anladığından daha fazla anlayarak bir de evde olduğunuz ve ilgilenmediğiniz için üzülmeye başlarsanız o zaman çocuklar sizi anlamamaya başlarlar. İşte!

Babam evde ve birlikte yapacağımız çok şey var!

Babam evde ve hiç benimle ilgilenmiyor….

Annem evde ve yine çalışıyor : çamaşır yıkıyor, ev işleri bir de iş işleri …

Annem babam evde, ama çok keyif alıyorum. Keşke bu karantina hiç bitmese!

Kızım çok çalışıyor beni de ihmal etmiyor, bugün sahilde çay içtik

Kızım çok çalışıyor ve kaç gündür görmedim, olsun…

Oğlum kapıdan uğradı, azıcık da olsa gördüm.

Oğlum çok yoğun ama her Pazar günü üç saat muhabbet ediyoruz!

Siz de zamanlama konusunda küçükleri ve büyükleri incelikli olarak düşünebilirseniz yaşam daha güzel dans ediyor. Düşünsenize, şimdi onları koruyalım derken bir de sokağa çıkma imkanları olmaması sebebiyle içinde bulundukları durum çok kolay değil.

Nereden nereye derken, aslında bugün yaşadığımız bir olay ile bitirmek istiyorum:

Düşünün ki bir toplantıdasınız evde, dokuz kişiyle aynı anda, aynı bilgisayarda ve aynı masada. Masa başından kalkamazsınız. O sırada, bilinmeyen bir numaradan aranıyorsunuz ve diyorsunuz ki içinizden: Yine bir çağrı merkezi arıyor, açma… Sonra, hiç çalmayan ev telefonunuz zangır zangır çalıyor (bu kesin dijiturk diyorsunuz, cepten bulamadı evden deniyor) Telefon acı acı çalarken siz toplantının özetini anladıysanız ne ala. Çünkü yedi-sekiz aramadan sonra konsantrasyonunuz tamamen bozuldu ve şu telefonu bir açayım demek zorunda kaldınız. Açtınız artık.

Telefon eden Banka Güvenlik Birimi ve ardından evden fırlayarak çıkıyor olacaksınız pandemik filan dinlemeden… Anlatayım:

Banka:

-Anneniz öğle saatlerinden beri dolandırıcı tarafından oyalanıyor. Biz fark ettik ve kendisini cep telefonundan aradık. Biz ikna edici olamadık. Biraz sonra taksiye binip hesabının bulunduğu bankaya gidecek. Bu arada sizin yakını olduğunuzu bulduk ve haber vermek istedik.

Biraz bekleyin lütfen diyor ve durumu anlamaya çalışıyorsunuz.  (O sırada annenizi arıyorsunuz ve ev telefonu meşgul, cep telefonundan açıyor. Kiminle konuştuğunu soruyorsunuz. “Söyleyemem” diyor çok riskli! Hemen telefonu kapatmasını söylüyorsunuz. “Kızım telefonu kapatmamı istiyor” dediğini duyuyorsunuz ve ardından 65+ annenize dairesinden dışarı çıkmasını ve birazdan onu almaya geleceğinizi söylüyorsunuz (20 gündür bir araya gelmemeye çalıştığınız halde ve sonra telefondaki kişiye teşekkür ederek)

Banka: Rica ederim, herhangi bir sorun yok, anneniz bir işlem yapmadı. Hesabı güvende.

PST-post travmatik stres sendromlu bir kişi olup olağanüstü zekası ve duyarlılığına rağmen stres altında çok sıkıntı yaşayan bir insan olan anneniz öyle bir illüzyon içinde ki, zaten pandemik sebebiyle haftalardır dış dünyadan uzak, bu illüzyondan uyanması bir kaç saatini alıyor. Boş gözlerle bakıyor size. Bankayı bombalayacaklardı diyor. Siz bankaya götürüyorsunuz “bak her şey yerinde” diye. Olacak iş değil bu; Açıkçası pislik, kötülük bu. Hem de kandil günü.

*

Ne zaman zor zamanlardan geçsek, bu tarz kötülükler daha çok ortaya çıkıveriyor nedense.

Aman dikkat; İş güç o kadar önemli değil. Her şey hallolur. Sevdiklerinizi koruyun.

Bu vesile ile İş Bankası Güvenlik Birimine teşekkür ediyorum.

Sevgiyle,

Not: Evden bir süre daha çalışacağız, mesajlarınızı bekliyorum.

İyimser Lider

Fazla iyimser olmak diye bir şey var, biz x jenerasyonu bu durumu karakterleştirdik ve Polyanna dedik kendisine. Uzun yıllar iyimserlik ile Polyanna olmayı birbirin karıştırdık. İyimserlik bazı insanlar için doğuştan gelen bir bakış açısı mıydı, aslında yönetim kademelerinde görev alana kadar çok da düşünmedik. Bir liderin iyimser ya da kötümser bakış açısının ekibini nasıl etkilediğini.. Dünyanın farklı yerlerindeki insanların iyimserliği aynı bakış açısıyla mı algıladığını bilmiyorum ama bunlar bir değerlendirme yaparken göz önüne aldığım sorular. İyimserliğin farklı seviyedeki liderlere yardımcı ya da engel olduğunu inceleyen ve bu önemli davranış özelliğini ayrıntılı olarak ortaya koyan araştırmalar var. Bu araştırmalar iyimser olmanın tıpkı bisiklete binmek gibi öğrenilebilecek ve geliştirilebilecek bir özellik olduğuna da işaret etmekte.

İyimserlik aslında kimi durumlar ilk bakışta yenilgi gibi görünse bile fırsatları görebilmeyi, olumlu bir bakış açısında olmayı ve beklentinin geleceğe yönelik daha olumlu olarak değişeceği anlamına geliyor. Bir başka deyişle, “gerçekçi iyimserlik” deniyor. İnsanların karşılaştıkları iyi ya da kötü durumları kendilerine nasıl açıkladıklarına baktığımda; kimi insanların başlarına gelen kötü şeyler için kendilerini suçladığını ve bu zorlukların ne yaparlarsa yapsınlar olmaya devam edeceğine inandıklarını görüyorum. Kimileri ise bu zorlukların duruma bağlı olduğunu, kişisel başarısızlıklardan değil çeşitli sebeplerden meydana geldiğine inanıyo. İşlerin iyiye gideceğine ve durumu düzeltmek için yeterlikleri ve güçleri olduklarını düşünüyor.

Olumlu bakış açısı pozitif duygulara yol açarken, iş dünyası için neyin önemli olduğu bellidir: Pozitif duygular performansı, bağlılığı, motivasyonu ve müşteri hizmetlerinin kalitesini artırır ve pozitif yönde etkiler. Bu yüzden, liderlerin duygularının etraflarındaki insanların duygularını daha iyi ya da kötü olarak etkilediği aşikardır.

Geleceğin daha iyi olacağına inanmak mümkün, ancak olumlu bir yaklaşım sürdürürken zorlukları da göz önüne almak gerekir. Böylece gerçekçi iyimserlik diyebiliriz. Aksi takdirde zorlukları etraflıca görmeden Pollyanna gibi kör bir iyimserlikle (fazla iyimserlik) yalnızca geleceğin olumlu olacağına inanmak yeterli değildir. Zira olumlu bir geleceğe inanırken bazı riskleri göz önüne almamak olasıdır.

Gerçekçi iyimserlik, kendimizi ve çevremizdekileri stratejik sezgi ile yönetmemize yardımcı olabilir. Stratejik Sezgi, fırsatlara ve olası risklere nasıl yaklaştığımız anlamına gelir.

Çalışmalarımda Harrison Assessments Paradoks Teorisi’ne göre değerlendirme yapıyorum. Bu paradokslardan biri Stratejik Sezgi’dir. İşte bir örnek.

Olası faydaları görmeden bir plan ya da stratejinin potansiyel zorluklarını fazlasıyla vurguladığımızda septik (kuşkulu) olabiliriz.  Bir plan ya da stratejinin potansiyel zorluklarını yeteri kadar görmediğimizde ise fazla(kör) iyimser olabiliriz. Diğer yandan geleceğin umutsuz olduğuna inanarak risk alırsak umursamaz bir kötümser olabiliriz. Bu olasılıkları nasıl bertaraf edeceğimiz ise gerçekçi iyimserlikle açıklanabilir. Bu hem iyimserliğin hem de olası tehlikelerin analiz edilmesi eğilimlerinin güçlü olduğu anlamına geldiği bir noktadır.

Eşanjör

Arabam bozuldu yine. Üstelik ufak bir sigorta değişimi sırasında kaputu açtığımızda gördük ki motor devri-daimini yapan su pompasına motor yağı karışıyor. Hafta sonu tatilindeyken ve problem görmekten kaçınırken, mahallemizin tamir kralı çağırdı beni ve hafta sonu gezintim sona erdi. Aklım tabiki bulutlarda kaldı.

Eşanjör nedir? Farklı sıcaklıktaki akışkanların aralarında sıcaklık alışverişi yaptırmasını sağlayan makinelerdir. Buna göre eşanjörün plakaları var. Bu plakalar  vesilesiyle su ve yağ gibi farklı akışkanları ters yüzeylerinden geçirir. Böylece sıvılar birbirine karışmadan ısı transferi yapabilirler. Yani eşanjör, ısı transferi yaptıran bir cihazmış. Pastörizasyonda da kullanılıyor. Gemileri ısıtmada, merkezi ısıtma sistemlerinde ve kombilerde ve gibi gibi. Sistemi tortu, pislik ve aşırı basınçtan koruyor. Bozulunca ne oluyor? Anladığım kadarıyla, ana motoru tehdit ediyor bu durum. Ya da insan vücudundaki kan dolaşımı sırasında kanın kirlenmesi de örnek olabilir, kalbi tehdit eder. Her konuyu insana getirmeden yine edemedim ve gevezelik edip vücudumuzda ısıyı düzenleyen sistem olan hipotalamus, sempatik sinir sistemi ve bazal metabolizma konularındaki detaylardan hiç bahsetmeyeceğim.

Tuhaf olan, mekanik arıza olan konu sebebiyle bu kadar eğlenmek. Yola devam etmek. Arıza ile ilgili durum tespit edildikten sonra ilgili konuyu hayata geçirmek:

Anne olmaya dair eşanjör durumu: Sürdürülebilir pozitif enerji. Telefon konuşmalarında duyduğum kadarıyla arkadaşları tarafından da sevilen, “cool” ve “öngörülü” biriymişim. Söylediklerim gerçekleşiyormuş. Bu da kendisinde öngörü yaratıyormuş. Bunu duymak iyi geldi:) Umarım duyduğumun farkında değildir.Dinlenmekten hoşlanmıyor çünkü.

İş insanı olmaya dair eşanjör durumu: Sahadan danışmanlığa geçen biri olarak çözüm odaklı yaklaşımımın takdir duyduğunu duyuyorum. Bunu duymak iyi geliyor. İş ortamımdaki verimliliği arttırmak için ihtiyaç ve fayda ilişkisini geliştirmeye devam ediyorum. Geçtiğimiz yıl çalışmalarımızla Avrupa birincisi olduk çalışma alanımızda. Burada anlam; Değişim yaratmak ve sürdürülebilir kılmak.

Sanata dair eşanjör olma durumu: Sanata dair ödün vermeyenleri yükseltmeye çalışırken ödün verenlere değer vermiyorum açıkça (Filtre görevi). Gerçek sanatçı ile dolandıranı ayırt edecek kadar analist olma yetkinliğim olabilir, iyi ki de var.

Bu sıcaklıkla, değer verdiğim ilkeleri ve amaçları daha da yalıttım. Artık daha güçlüler.

Teşekkürler sevgili arabam…

Sevgiyle,

 

Not: o zaman dans:

 

 

 

 

Aynen?

Aynı sabahı daha kaç kere yaşayacağımı düşünerek zifiri karanlıkta gözlerimi açtım. Ufacık bir yansımasını bekliyordum sabah ışığının ümitlenmek için. Saat yediye geliyor, gün başlamış ama uykumu yine alamamış gibiyim. Ne kadar erken yatsan da olmuyor, sanırım kış mevsiminin sıkıntısına sarınıyoruz son dönemde. Üstelik düşünüp duruyorum – memleket olarak çok paramız olmalı ki enerjiden tasarruf etmemeyi seçiyoruz, bu nasıl bir kafa?- diye.. Sinirlenmek ümidi tüketir endişesiyle, ilk içeceğim kahveyi hayal ediyorum. Derim acımasın diye daha çok giyiniyor, ruhum solmasın diye daha çok neşelendirmeye çalışıyorum kendimi güneşsiz, soğuk ve mekanik günlerde. İlk kahvemde kendime gelirken ikinci kahvemde kendimi hırslandırıyorum. Karanlıkta yola çıkıyorum. Soluk ve sevimsiz renkler arasından geçerken, sadece hedefi zamanında varmak olan sürücülerin profillerine bakıyorum kaçamak olarak. Aynılıklar. İlk basılan kanaldaki radyo spikerine günaydın demek, müziği beğenmeyen çocuğunun “anne seni canlandırmak lazım” diyerek telefonundaki Sia’dan bir şarkı çalmasıyla okula yetişmek, yoldaki simitçileri gözüne kestirip yanlarında durmadan geçmek, dikiz aynasından nasıl göründüğünü kesmek, köprü girişinde yapılan ezberlenmiş manevralarla en sağ şeritten en sola geçiş ile birlikte hep aynı hep aynı hep aynı mı olacak bu sabahlar diye iç geçirivermek. Aynen. Hava aydınlanıyor. Bir saat süre uykuda gezindikten sonra gün şimdi başlıyor gibi. Birşeyler yapmalıyım. Bir yerde durup ruh motorumu açmalı, yeniden başlamalıyım güne. Neyse ki ilk toplantıma vaktim var hala. Müziği ayarlayıp yürümeye başlıyorum. İlk başta zorlanıyorum açıkçası. İnsan alışıyor çabucak, “gelişine yaşamaya”. Yürümeye başlayınca zorlanıyorum. Zorlandıkça kendime inat, bacaklarımın mesafesini açıyorum. Yürümek nefes almak gibi, her gün mutlaka bir süre yürümeli insan. Yürürken aynı tempoda, aslında her şeyin aynı olmayacağını daha iyi görüyorsun. Yürüdükçe kararlı oluyorsun, yürüdükçe istekli oluyorsun ve yürüdükçe başkalarına da ümit verecek kadar güçlü oluyorsun. Aynı Nazım’ın dediği gibi:

Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar; İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..: Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı!

Ara sıra başka pencereler açmak ve ve başka açılardan olduğun yere bakmak lazım. Ara sıra hareket etmek lazım. Ara sıra alışmış olduğuna inat etmek ve alışmamış olduğuna başlamak lazım. Değiştirmek zor gelse de zor olduğunu bilerek başlamak lazım. Düşüncelerimizin yüzde seksen beş oranında geçmiş yaşantılara odaklandığını, sadece yüzde on beşinin şu anda olduğunu kendimize hatırlatmak lazım. Her yeni başlangıçta, geçmişi de beraberimizde taşıyoruz. Bir adım ileri gitmeyi hedeflerken zorlanmamızın da gerçek nedeni bu.

Bugün yeni bir müzik dinleyin, servisten ya da arabadan olmadık bir yerde inin, üç aydır konuşmadığınız arkadaşınızı arayın, toplantıda ayağa kalkıp farklı açıdan bakın, elinizi telefonunuzdan uzak tutun ve sadece şu an evet şu an ne hissettiğinizi düşünün. Şu an neredesiniz?

Sevgiyle,

Not 1: Georg Büchner’in “Danton’un Ölümü” adlı tiyatro eseri, aynılıklar içinde boğulan insanı çok güzel anlatır. Kitabı alıp sesli okuyun, tavsiye ederim.

Not 2 : Bugün John Lennon Günü, beni canlandıran yine ve yeniden “imagine” şarkısı oldu karanlıkta. Işıklar içinde uyusun.

imagine

Not 3: Görsel Pina Bausch Filmi/Wim Wenders

What is less What is more…

d2cf40f772c799aa0530b4fed1a1e511In most of the cultures, there’s a belief if something is broken than it is out of value.

When there is a crack in a porcelain vase, for instance, we may throw that vase out.  In some cultures, keeping cracked things in porcelain bring bad luck to the home. So we separate the imperfect because it doesn’t fit our relation with perfection. If the vase was a human being, would you not be interested in him/her because of an imperfect situation? I hope you would. Otherwise, this would ruin your relationship. But I think we have a tendency to like perfection and we don’t like getting imperfect results.

In Japanese art and culture, it is believed that the damaged object is more valuable than itself. Instead of hiding the imperfection, they repair it with gold dust with respect so that we can get lessons from our cracks/pains and we become stronger.

Life is not moving continuously in a straight line. It is not a sweet and warm wind surrounding us. It is sometimes against the current, stormy, no eyesight and there may be no wind beneath the wings. The life we think and the life we find may not be as perfect as we hope for. There is no perfect love, no perfect beauty, no perfect friend and no perfect work. With all the imperfections, the wonders of the world wouldn’t be so breathtaking. While perfection is all about embracing our imperfection to strive for better, imperfection is simply a part of being. Just as the arts of Japan, called Kintsugi. The highlighted cracks in a piece of poetry rather than hiding them.

Today, we live in an ecosystem in relation with perfection. Nothing and noone is perfect and actually this is exactly why we are here for. I think we should look at ourselves and consider what we can transform for a better situation. This may be a vase, this may be our ownself, this may be a loved one or this may be a group of people working together, an organisation. What are the cracks? Where is the need to fix? Why do we remodel, reskill, repair and make it living? The less becomes more now, ist it?

There is a potential to create a sustainable future for our world and the life exists on it. Like pieces of cracked plate, we are all connected but all fragile.

With love,

What is less What is more

Beat stress at work

Change is an indispensible part of our lives that forces us to deal with the Notion of uncertainty. We react differently to change in order to maintain our emotional balance and productivity. We are human after all and our emotions inside have certain logic and cause and effect relation. However stress is the most important outcome that change brings into existence in our bodies.

Even though being aware of our emotions and referring to them is a healthy approach, not being able to manage our emotions in the times of stress results us to be overwhelmed with stress. Stress is a reaction that our bodies take to the environment, change and events on life. Stress causes a lot more diseases than modern medicine encounters. And we still keep on embracing it instead of beating it, even though we know stress is bad for health. Everybody has a limit. Not everyone tolerates the stress same way.

In business world, stress experienced by the work force effects both individual and team and organisations productivity extremely negative. If the employees are stressful, they tend to behave more different compared to normal circumstances. When stressful, we behave in a way where others have difficulty to understand. This behaviour reflects upon all our relationship and to the organisation like a virus. When stress fades if we can question ourselves, we may try to mend the broken pieces. Or we may choose to cut off communication and withdraw.

It is our responsibility as HR professionals and managers at organisations to deal with people who had problems in labour relations and stress behaviour at organisation, to coach them to a healthier psychology and mend the broken relationships. In the act of decreasing productivity, unavoidable course of events we may have to give a warning and/or disqualify individual for their negative behaviours.

It is possible to foresee these situations by making analysis regarding coping with stress. Let’s take a look at a management team that works together.

DefneElif (B) is at the “Stressed Achievement” quadrant. Her development area is to be in the “Poised Achievement” quadrant. Elif is recipient to stress but even though she is taken with stress she can perform. Most important factor in her performance is Elif’s tolerating pressure trait score is high. In brief if Elif doesn’t have a challenging target, she can mess around do other things until the deadline. Only when deadline approaches she can have a dominant energy to meet the target in a flash. But when she is bored with oppression, she can feel tired, would like to pull away, leave unfinished business. Properly speaking, Elif’s high score in not only “Tolerance to Pressure” but “Managing Stress Successfully” and “Ease” demonstrates she can do “Stress Management” successfully. As we know we cannot give Elif the entire responsibility expecting her to do the job somehow. She has a development area in “Balanced Success”.

Everyone is different from one another. If you take into account that each employee can react totally different under stress and fight back the stress, this can help you with better management.

My next article will be about personal stress areas.

Personal Note: I would like to thank Defne Akman for the translation of this essay.

With Love,

Candan

 

Meanwhile:

Within this study, can you tell me about a stress you experienced at work? You can e-mail me, your inquiries will be treated anonymously. I will respond and assess each incident in its own right, anonymously here.

Stresi Önlemek – III

brain-arrowsStresin üzerimizdeki etkilerini anlatırken, bir yandan da stres yaşayan bireylerin gönderdiği mektuplardan örnekler vermeye devam ediyorum.

Korkular, çaresizlikler, olağan ve veya olağan dışı olayların yol açtığı bir çok olay olup, iç dünyamızda ruhsal değişimler yaratıyor. Gerçek şu ki bazen travma yaşıyoruz. Travma sonrası depresyon görülüyor.

Travma yaşanan durumlar:
  • Doğal afet
  • İnsan tarafından yapılan travma (savaş, işkence, tecavüz)
  • Kazalar
  • Beklenmedik ölüm
  • Ciddi-ölümcül hastalığa yakalanma
  • İş kaybı

Bir de Post Travma var. Kısacası, yaşadığımız travmatik bir olayın üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen tekrar hatırlamak ve günlük yaşamımızı olumsuz etkilemesidir.  Post Travma yaşanan durumlarda ise :

  • Uykusuzluk, kabus görmek, olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetmek
  • Kolay irkilmek, çabuk sinirlenmek
  • Gelecekle ilgili plan yapamamak
  • Yabancılaşmak (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi)
  • Olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olmak ve bu durumlardan kaçınmak

Her ikisi de stres bozukluğudur. Önlenebilir mi? Bu sorunun cevabı bir matematik denklemine verilecek cevap kadar net değil. Ancak insanın iyileşmeyi istemesi, durumu kontrol altına alması mümkün. Ancak önce ne yaşadığının farkında olması gerek. Yani kişisel farkındalık.  Yaşadığımız toplumsal ortamlarda bir çok ruhsal travmaya yol açan olaylar var.  Her iki kişiden birinin bu tür olaylarla hayatında en az bir kere karşılaştığını gösteriyor. Ruhsal travmayla karşılaşma şansı herkes için eşit değil. Yardım istemek ve soruna değil çözüme odaklanmak oldukça önemli bence.

En önemlisi, çevremizde bu tip durumlar yaşayan kişilere karşı anlayış ve empati geliştirmek. Yargılamamak, eleştirmemek, yol gösterici ve sabırlı olmak. Hepimiz stres yaşıyoruz ancak farklı düzeylerde. Kişiler stres altında çok daha farklı tepkiler verebiliyor. Bazen alıştığımız sakin insan değişip tepkilerini sertçe ortaya koyabiliyor,  bazen tepkilerini sertçe ortaya koyan insan değişip yerine sakin insan gelebiliyor. Tek bir boyuttan (görünen açıdan) değerlendirmemek lazım, görünen, görünmeyen, saklı ve geçmişe dayalı bir çok etken var strese dayalı.

*

Stresi önlemek konusuyla ilgili bana mesaj gönderen mektuplardan alıntılar yaparak örneklemek istiyorum.

Ben bir öğrenciyim. Sürekli sınava giriyorum. Her sınavda ilgilimi toplamak için çok uğraşıyorum ama mutlaka kafamı dağıtan birşeyler oluyor. Mesela öğretmenin ses tonu, kalemin düşme sesi, öksürük, hapşırma, kapı gıcırtısı ve o anda olan herşey dikkatimi dağıtıyor. (Lise3, Melisa,17)

Sınav aşamasında normal zamanda zaten sınav ile ilgili kaygısı varsa, kaygı daha da artıyor.  Sınavı, tehdit edici olarak algılıyor sevgili Melisa.. Sınav söz konusu olduğunda kendinden çok sınav düşünüyor. Çünkü bir kariyer seçimi yapacak. Melisa gibi tüm sınav kaygısı taşıyan bugünün gençleri arkadaşlarımızın hem konsantrasyon hem de kaygı yönetimi konularında desteğe ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Ekte bir test buldum, incelenebilir.

Beni assessment center’ a çağırdılar (değerlendirme merkezi çalışması). Bu müdür olarak üçüncü girişim. Direktör olup olmayacağıma karar verecekler. Ben bu sefer de başaramamaktan korkuyorum. Ne yapabilirim? (Finans Müdürü, Tayfun,38)

Dördüncü sefer gireceği değerlendirme merkezi çalışması için çalışacağı, daha çok öğreneceği veya hazırlanacağı hiç bir konu yok Tayfun’un. Yapması gereken tek şey, direktör olmak için tüm heyecanını yönetmek aslında. Bir kaç saatlik bir çalışmanın kendisi için terfi edememe riskini taşımasından çok, güçlü yönlerini sergileyebileceği güzel bir deneyim olduğunu düşünmek.

Kaygı, gerilim, endişe , santral sinir sisteminin aşırı uyarılması anlamına geliyor. Bu istenmeyen bir durum çünkü bloke ediyor. Kişinin performansının değerlendirilmesi her zaman bir miktar stresli olabilir ancak kişinin önceki deneyimleri, güçlü yönleri ve durum hakkındaki algısını, düşüncesini etkileyebilen faktörler stresini önlemesine yardımcı olacaktır.

Bir trafik kazası geçirdim, ardından yürüme sıkıntım oluştu. Bir dizi ameliyat geçirdim. Şimdi eskisi gibi değilim. Çantamı sırtıma alıp dolaşırdım. Omurgamda eğrilik başladı, her adım attığımda acı duyuyorum. Yaşım gereği kemik erimesi başladı. Ev bana hapishane gibi geliyor. Özgüvenimi kaybedip, yürüyememekten korkuyorum. (Müzisyen, Ayşe 70)

Fiziksel travma sonrası ruhsal travma örneği, yaşın ilerlemesiyle özgüvenin azalması üzüntü verici. Doktor ve fizik terapistlerinin önerdiği fiziksel direnci arttırmak. Kasları güçlendirmek. Herşeyin ötesinde, vazgeçmemek. Eskisi gibi olmasa bile, kendini iyi hissettirecek hareketlere ve eylemlere odaklanmak. En önemlisi, kendi kendini aşağı çekmemek (demotive etmemek).

Sahne sanatları, opera bölümü mezunuyum.  Sahne korkusu geliştirdim, bu yüzden sahneye çıkacağım her zaman sesim kısılmaya başlıyordu. Sahneye çıkamamak gibi bir şansım olmadığı için, işimi bırakmak zorunda kaldım. Üzerinden on yıl geçti. Bu konuda kendimi hep sorguladım. Bir buçuk yıl kadar önce nefes terapilerine başladım. Sonra konu gittikçe ilgimi çekmeye başladı. Sertifika almaya karar verdim. Kendime her geçen gün yardımı dokunduğunu, yirmili yaşlarıma geri döndüğümü hissetmeye başladım. Sonra çevremdeki arkadaşlarıma yardım etmeye başladım. Şimdi nefes koçluğu sınavlarına hazırlanıyorum. Bu konuyla ilgili bir organizasyona dahil oldum ve dersler veriyorum.Söyleyeceğim şu ki; insanın isterse aşamayacağı şey yok. Geçen hafta kurduğumuz bir ekip ile sahneye çıkarak bir saatlik konuşma yaptım.Heyecanlıydım ama konuşacaklarım, anlatacaklarım için. (Nefes Eğitmeni, Tuba, 40)

Öyle sevindirici, öyle umut verici bir mesajdı ki, kendisiyle telefonda görüştüm daha sonra. Tebrik ettim. Hatta ilerleyen günlerde, kendisinin ders verebileceği arkadaşlarım olduğundan bahsettim. Görüşeceğiz.

Ben stres yönetimi, çatışma yönetimi ve değişim yönetimi eğitimleri veriyorum. Ancak bu işin doktoru değilim. Amacım, analiz konularındaki birikimlerimi paylaşmak ve aydınlatıcı olmak. Bu yolda bana bilgileriyle ışık tutan hocalarıma teşekkürlerimle.

Mesajlarınızı bekliyorum. Gelecek yazıda strese bağlı yeni bir konuyla birlikte yeni mesajlarınıza da yer vereceğim.

Sevgiyle,

Candan

Ek: Sınav kaygısına yönelik döküman halinde bir test buldum. Buraya bağlantısını koyuyorum. www.psikolojistanbul.com/portfolio/sinav-kaygisi-testi/

 

 

 

İş yaşamında stresi önlemek

– inceleme-

Günümüzde değişim yaşamlarımızın vazgeçilmez bir değeri, bizleri belirsizlik kavramıyla baş etmeye zorluyor. Duygusal dengemizi ve verimliliğimizi koruyabilmek için her birimiz değişime karşı farklı tepkiler veriyoruz. Sonuçta insanız, duygu kütlesiyiz ve tüm duygularımızın da belli bir mantığı, sebep-sonuç ilişkisi var içimizde. Ancak değişimin, kütlelerimizde yarattığı en önemli sonuç da stres. Duygularımızın farkında olmak ve duygularımıza başvurmak sağlıklı bir yol olmasına rağmen, stresli zamanlarda duyguları yönetememek, strese yenik düşmemize neden oluyor. Vücudumuzun çevreye, değişime ve yaşamdaki olaylara verdiği tepkidir stres. Modern tıbbın karşılaştığı durumlardan çok daha fazla rahatsızlığa neden olmaktadır ve bizler, maalesef sağlığımıza zararlı olduğunu bildiğimiz halde stresi önlemeye çalışmaktansa, stresi kucaklamaya devam etmekteyiz. Herkesin bir sınırı vardır. Herkesin strese karşı toleransı aynı değildir. Herkesin yogurt yemesinin farklı olduğu gibi, farklı davranırız.

İş dünyasında , iş gücünün yaşadığı stres, hem bireyi, hem ekibi hem de organizasyonun verimliliğini son derece olumsuz etkiliyor. Çünkü; Çalışanlar stresliyse, sıklıkla normal koşullarda olduklarından daha farklı davranma eğilimi gösteriyorlar. Başkalarının anlamakta zorluk çektiği bir davranış gösteriyoruz stresliyken. Bu davranış, tüm ilişkilerimize ve organizasyona bir virus gibi yansıyor. Stresimiz geçtiğinde kendimizi sorgulayabilirsek eğer; Yol açtığımız tatsızlıklardan dolayı rahatsız olup, yıkılan köprüleri tamir etmeye çalışabiliyoruz. Ya da tamamen iletişimi keserek uzaklaşmayı, içimize kapanmayı seçebiliyoruz.

Çalışma ilişkileri ve organizasyonda davranış alanında stres altında sorun yaşamış kişilerle ilgilenmek, bu kişileri daha sağlıklı bir psikolojiye taşımak ve zedelenmiş ilişkileri onarmak, organizasyonlardaki yöneticilere ve insan kaynakları profesyonelleri olarak bizlere düşüyor. Organizasyonun verimliliğini düşürücü, önlenemeyen bir gidişat halinde ise uyarı vermek zorunda kalabiliyor ya da yapıcı olmayan davranışlardan dolayı bireyleri oyun dışı bırakabiliyoruz.

Stres ile başa çıkma konusunda analiz yaparak, bu durumları ön görebilmemiz mümkün. Aşağıda birlikte çalışan bir yönetim ekibini inceleyelim.

Ekip Stres – Alan Paradoks Grafiği

Ekip Grafik - Stres

Elif (Grafikte B) , “Stresli Başarı” kadranında duruyor. Kendisinin gelişim alanı, “Dengeli Başarı” kadranında olmak. Elif, strese karşı duyarlı ancak strese kapılsa bile performans gösterebiliyor. Performans gösterebilmesindeki en önemli etken, Elif’in “baskıyı tolere edebilme” özellik skorunun yüksek olması. Özetle Elif’I zorlayan bir hedefi yoksa, bir projenin son teslim tarihi gelene kadar oyalanarak başka işler yapabilir. Ancak, teslim tarihi çanları çalınca birdenbire hedefe ulaşmak için baskın bir enerji taşıyabilir. Ama Elif baskıdan bunalınca, yorgun hissedebilir, uzaklaşmak isteyebilir, işi yarım bırakabilir. Gerçekte Elif’in sadece “Baskıya Tolerans” değil, aynı zamanda “Stresi Başarıyla Yönetebilme” ve “Rahatlık” alanlarında da yüksek skorlarda olması “Stres Yönetimini” başarıyla yapabileceğini gösterir. Şimdi biliyoruz ki Elif, nasıl olsa yapar diyerek kendisine tüm sorumluluğu veremeyiz. Kendisinin “Dengeli Başarı” için gelişim alanı bulunmaktadır.

Herkes birbirinden farklıdır. Her bir çalışanınızın da stres altında ne kadar farklı tepki verebileceğini, davranabileceğini göz önüne alır, önleme yoluna giderseniz, bu onları daha iyi yönetebilmenizi sağlayacaktır.

bölüm 1 sonu, bir sonraki bölümde kişisel stres alanlarından bahsediyorum, takip ederseniz sevinirim

Şimdi ricam şu:

Bu inceleme kapsamında, isimsiz değerlendirmek üzere, iş ortamında yaşadığınız bir stresi bana buradaki iletişim formundan ve veya candanakkan@gmail.com adresine yazar mısınız? 

Her bir olayı, kendi içinde değerlendirerek, isim belirtmeden, buradan yanıtlayacağım.

Sevgiyle

Candan Akkan

Bir anne-baba öyküsü

IMG_9627Bu yıl kırk dört yaşımı bitirdim. Annem 72, babam da 73 oldu. Beni bir Eylül günü dünyaya getirmişler. Eskiden başak burcuydum, şimdi daha çok oğlak oldum. Biraz annem babam gibi, biraz da fazlasıyım. Özgüvenimi onlara borçluyum.

Aralık ayı değerlidir benim için. Yaşam rehberimlerim olan anne ve babamın, birer hafta arayla doğum

günlerini kutlarız. İki oğlak ebeveynin çocuğu olunca, kural ve hedeflerle büyüyor insan. Ne sorun varsa, sorunun analizi, çözüm planı ve organizasyonunda çok yönlü düşünme becerisi gördüm. Hep vaktinden önce orada olundu. Hep doğruları oldu, haksızlıklar karşısında duruldu, mücadeleden hiç vazgeçilmedi. Kendi tecrübelerini aktardılar, olumsuzları süzüp, olumlu düşünceye işaret ettiler. Akıl olgunlukları yaşlarının da üzerindedir ve tabiki ikna etmesi zor insanlardır (oğlak, keçinin yavrusudur ayrıca takımyıldızıdır) İkisini de dinlemeyip kendi bildiğini yaparsan dünyanın sonu gelmese de sonunda onların dediğine gelirsin.  Çok güzel bakarlar sana. Bazen duygusal yanları ağır basar, çocuk gibi alınır küserler ki bu durumun şiddetli etkisini ayrı olsalar da aynı zamanda yaşamışlığım olduğu için çekinirsin onları küstürmekten.

Her ikisi de emeklilik yaşamından keyif almanın yollarını bulunca daha da tatlı oldular. Sağlıkları el verdiğince geziyor, sosyalleşiyor ve yeni şeyler öğreniyorlar. Yeni şeyler öğrenmek önemli. Birisi sudoku, diğeri ingilizce çalışıyor. Bilgisayarda vakit geçiriyor, bolca okuyorlar. Küçükken hediye telaşına düşerdim. Birbirlerine çok benzer annem ve babam. Hediye istemezler, gözlerinin içine sevgiyle baktığın ve güzel hikayeler anlattığın zaman mutlu olurlar. Yine öyle yapmaya gayret ettim. Emeklilik bir değişim dönemi yaşamda. Bir son ve yeni bir başlangıç. Ömür boyu istihdam çağının son temsilcileri için ise geçiş hiç kolay değil, bocalıyorlar. Her ikisi de kırk yılı aşkın bir süre aynı iş yerinde çalıştılar. Mesleklerini çok sevdiler. Sonra boşlukta kaldılar. Sağlık bozulabilir. Bir yere ait hissetmiyor insan kendini. Hayatta açılan bu yeni sayfa ile, kendine daha çok soru sormaya başlıyorsun. Organizasyonel bir amaç olmadan, kendi inisiyatifin ile ve kendin için olan yaşamı kucaklıyorsun. Keşke bu genç yaşlarda da olsa, insanlar emekli olduktan sonra istedikleri gibi yaşamak için daha az enerjiye sahip oluyor.

Sahip olduğumuz değerlerin farkındalığıyla, sevdiklerimizle daha çok birlikte olmak lazım. Anlara sarılarak verilen ömür hediyesini sürdürmekteyiz. Bu anlar, değerlerimizin hayat bulmuş halleridir. Düşünce bulutlarını aralamanın en iyi yolu harekettir. Bazen içinden, bazen dışından. Her fırsatta onları kucaklamak, dilin çözülerek anlatmak, kapılarından içeri beklemedikleri zamanda anahtarınla girmek, tüm sevdiklerini bir mekana toplayıp onları sarmak, kucaklamak ve gözlerindeki mutluluğu izlemek, bir müzik açıp dans etmek, bir peruk takıp taklit yapmak, alışmadıkları zaman mesaj atıp “iyi geceler/günaydın ya da afiyet olsun” demek, ya da sesini değiştirip yenimahalle’deki ermeni komşu gibi konuşmak, doktora birlikte gitmek, heyecanlandığında sakinleştirmek, biraz gezelim deyip üç saat dolaşmak, seni aradığında ilk çalışta telefonu açmak  hala mümkün. Üç kat mutlu oluyor insan onların sesini duyduğu, onları mutlu ettiği zaman.

annem ve babam için,

Sevgiyle

 

Saflık

Duyguları birbirine gerçekten bağlayan saf olmalarıdır. Saf oldu mu duygular,  karşılıksız bir berraklık sunar. Sanki aklından ve kalbinden geçirdiğin herşey bir cümleye dönüşür ve sen bu cümleyi çok düşünmeden söylersin. Aslında karşındakini iyi etmek için söylersin. Ama bazen iyi etmeyebilir sözlerin. Yine de böyle düşünen insanlar saftır. Onları, diğerlerinden ayıran da budur. Saflık, asla eziklik anlamına gelmemektedir gerçekte. Bir arkadaşına gerçek, içten gelen ve düşüncelerinle bütünleşmiş bir duygunu söyleyebilirsin. “Seni kaybetmekten korkuyorum” gibi.. mesela

Bir kaç yıl önce, çok yakın bir arkadaşım ile aramızda bir diyalog geçmişti. Bu arkadaşım, buluşmuş olduğumuz bir sofrada, açıklıkla, bir daha eskisi gibi olamayacağımızı söylemişti. Medeni durumum değiştikten sonra açıkçası arkadaşlarımın da değişeceği hiç aklıma gelmemişti. Bu yakın arkadaşım, açıklıkla, eşiyle birlikte olan hayatlarında bir çok arkadaşlarının medeni durumunun değişmesinden psikolojik olarak olumsuz etkilendiklerini ve arkadaşlık edemeyeceğimizi belirtmişti.  Bundan sonra arkadaş değildik özetle. Kendi ailesinin önceliği olduğunu bana beni kırdığını fark etmeden ifade ederken, evimin duvarlarını süsleyen doğa temalı ağaç çizimini düşünüyordum. Gravür ağaç gözümün önünde, toprağa hükmeden dalları yaptığında, ilk sergisiydi. Onu desteklemek için bu resmi o günkü imkanlarımla, 3 taksitte satın almıştım.  Sonra da evimin baş köşesine asmıştım. Bana dünya üzeri bir ifade katan bu resim, içindeki figürlerin enerjisiyle yaşam enerjimi hep yüksek tutmamı telkin ediyordu. Bunu çizen, benim arkadaşımdı. Ben ona koşulsuz bağlıydım. Fakat maalesef, o benim medeni durumum değiştiği için artık eskisi gibi olamayacağımızı ifade ediyordu… Kendi  içinde bir çok nedeni vardı belli ki, ancak mideme bir gülle oturmuştu. Önce ne yapacağımı bilememiş, sonra saatlerce nereye gittiğimi düşünmeksizin kaybolmayı seçmiştim saatlerce. Aylar ve belki de daha uzun zaman geçti. Çok üzücüydü, bir kaç yıl sonra, çok sevdiğim eşinin vefatının haberini almak. Kulağımdaki ses, başka bir boyuttan bana “yanında olmalısın arkadaşının” diyordu. Oldum da. Hiç bir şey beklemeden, böyle bir günde, arkadaşın yanında olunmaz mı?

Uzaklık ile saflık arasında samimi bir ilişki var bence.

Uzaklık, ulaşılması zorluk anlamını taşırken Saflık, ulaşılması kolaylık anlamına gelmez mi?

Sufilikteki gibi…

dahası ne diyim, bu yaşamı nasıl algıladığımızla doğrudan ilgili ve de nasıl bir yolculukta olduğumuzla…

sevgiyle,

ca

Karşıtlıklar Arasında

Bin sözcük hesapladım, bir nefeste söylenecek . Her güne iki nokta yedi kelime düşüyor. Belki bazıları bileşik, bazıları sade, bazıları da türemiş olabilirler. Hesap yaparsam yazamam, hesapsız hiç yazamam. Bu sebeple kelimelerimi biriktire biriktire yazıyorum, hesapsız ifadelerden kaçınmak için. Tortularını hissederek dokunduğum kelimeler, dans etsin istiyorum. Her ne kadar şairane her ne kadar edebi olduklarını hesap etmeksizin, yaşamı hissettirsinler kafi.

Kendimi iyi hissetmediğim zamanlarda kelimeler biriktiyor-dum, ki sorduğumda kendime “neden kendini -iyi- hissettiğinde kelimeler biriktirmiyorsun” diye, “onlar zaten havaya karışıyorlar” cevabını aldım. Olması gerektiği gibiymişler,  saf enerjiye dönüşüyorlarmış çünkü. İyi ya, kelebekler uçuşurken de iki kelime seçip kenara yazabilsek ya? Bin sözcük nasıl tamamlanır sonra?

Güzel ve karlı bir yılbaşı gecesinde tüm dostlarımı , birlikte biriktirdiğimiz anıları  tek tek aklımdan geçirirken; Şu çılgınca hızlı dönen dünyada değiştiremeyeceğim şeyler için fazla kafa yormamayı ve değiştirebileceklerime odaklanmayı öğütledim yine kendime. Yine de görüşüp kucaklaşsak ne güzel olurdu. Bu sebepledir ki yeni yıl için birşey dilemedim, çünkü birşey beklemedim. Aksine, ben ne katabilirim diye düşündüm.Yenileri hedeflerken dürttüm kendimi, asla sahip olduklarımın değerini unutmamak için.

İşini severek yapmanın başarıya giden yolda en önemli iradeyi sağladığını, ama daha çok da sevdiğin işi yaptığın zaman fark yarattığını gördüm. Bunu hep tavsiye ettim. Zaman zaman sevdiği işten emekli olup kendini boşlukta hisseden tanıdıklarımın aslında sevdikleri başka işler de olduğunu fark etmelerini ve beklemediği zamanda işinden çıkarılan tanıdıklarım için yeni kapıların açılmasını sağladım.

Kollektif olumsuzluğun beyin hücrelerini esir alması an meselesiymiş. Geçmiş bütün yıl boyunca bu durumla baş etmeye çalıştım. Zaman zaman kağıdı kalemi bıraktığım ve kendimden soğuduğum günlerim oldu. Ama her gün yeni bir gün, her gün yeni bir şafak doğuyor dedim her sabah gözlerimi açtığımda. Başarmamak sadece insanın kendi elinde dedim ve moralsizliğin esir alacağı her sinir hücreme kalın bir savunma kalkanı geliştirmeye çalıştım.

Neticede, değişmek zorunda kalmadan ben değişeyim en iyisi….

İyi Seneler!

 

 

Okumaya devam et

Savunma

33b752f4f72bad4caf0356bc5bc354a9Savunma, tehdit olarak algıladığımız bir durum karşısında bilinç altımızın yarattığı bir yaşamda kalma davranışıdır. İlkel dünyadan bugünkü dünyaya çok şey değişmiş olabilir ancak, insan sistemi hala aynı. Hala ilkel dünyanın tehditleri için tasarlanmış bir sistem donanımımız var. Ya kavga et, ya da kaç!

Savunmacı davrandığımız zaman; Temel iç güdülerimiz ile, duygularımızı serbest bırakarak davranıyor ve düşünmeden eyleme geçiyoruz. Hareketlerimiz pek de mantıklı olmuyor. Belki de değişime karşı duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor bu durum. Hayatta kalmamızın, herşeyin aynı kalmasına bağlı olduğu DNA’sı ile “Ben İyiyim, Değişmeme veya Gelişmeme Gerek Yok” diyoruz. Bu çok doğal bir durum.

Oysa, bugünkü dünya gerçeği “ Belirsiz ve Karmaşık”. Özetle, bu gerçeğe göre tasarlanmamışız. Güvence duygumuz, tehditlere açık bekliyor.

İki futbolcu, maç sırasında birbirleriyle çatışabilir. Çatışma, aslında çözümün bir parçası olmalıdır. Ancak çatışmalarda ilkel korumacı benlik savunmaya geçtiği zaman kartlar arka arkaya gelir. Bazen saha dışı cezası da uzun surer. Savunmaya geçtiğimiz zaman vücudumuzda bir dolu kimyasal kokteyli harekete geçiririz. Bedenimiz, savaş alarmı verir. Bu alarmın uzun sürmesi bize fiziksel olarak zarar verirken psikolojik olarak daha kötümser ve kuşkucu hale dönüştürür. Bir maç sahasında savunma görevinde bulunan oyuncular, ya alanı korurlar ya da birebir rakip oyuncuyu. Ancak savunma sisteminin gerektirdiği “şişme ve hayatta kalma” özelliği kişileri alternatif ve yaratıcı çözümlere değil, sahip olduklarını korumaya odaklar. Kişiler savunmacı tutumda uzun süre kalırsa, büyük resmi görebilme, problem çözmek için yaratıcı çözüm geliştirme becerilerini gösteremez.

Altını çizerek ifade edecek olursak, içerden veya dışardan yaşadığımız karmaşa ve çatışma ortamlarında her birey, belirsizlik ve karmaşıklık ile mücadele edebilmek için daha dengeli bir bakış açısına ihtiyaç duyar. Bu bakış açısı ise ancak düşünme gücüyle gelişir. Gelişmesini tamamlayamamış bireylerin saldırgan veya aşırı savunmacı oluşları, toplumsal yaşamda da belirsizlik içinde agresif dürtülerle yaşayan kitleler biçimine dönüşmektedir.

Gelişmek, kendini tanımak ve farkında olmak ile başlar. Elimizde keşke bir ayna olsa da kendimizi görebilsek her halimizle, her davranışımızla. Biz ancak kendimizi başkalarının gözlerinden tanır, görürüz. Başkalarının tepkileri ile kendimizi düşünürüz. Dışardan görünen “Ben” lerimizi keşfetmek istiyorsak. Böylece içerden bir yolculuk başlar, kendimizi geliştirebilmek için. Sakin olmak, geribildirime açık olmak ilk adımdır. Ancak bu adım, kişinin özgüvenli olması ile mümkün.

Özgüven

Özgüven sahibi olmak çelişki bir durum olabilir. Türkçe’de çelişki olarak kullandığımız “Paradoks” kelimesi: Görünüşte doğru olan bir ifadenin çelişki oluşturarak sezgiye karşı bir sonuç oluşturması anlamına gelir. Matematikte de paradoks grafiği vardır. Paradoks grafiğinde çelişkili iki boyut bulunur. X ve Y. Kişisel paradoksumuzu mercek altına aldığımızda, X boyutunda “kendini kabul etmek” bulunurken, Y boyuttunda “kendini geliştirmek” bulunur. Bir boyutta diğerindekinden daha güçlü bir eğilim olursa, “aşırı savunmacılık” ve veya “kendini aşırı eleştirme” davranışları ile bir dengesizliği beraberinde getirir.

Biraz teknik olacak ama, aşağıda çizimli olarak iki farklı kişinin Paradoks Grafiğine bakalım.

self

  • self2
  • x: Kendimi Kabul Etme y: Kendimi Geliştirme
  • Belirgin denge sorunu – Savunmacı Olma (Defensive)
  • Gizli denge sorunu – Kendimi Eleştirme (Self Critical)
  • Gelişim Alanı – Çelişkili Olma (Internally Contradicted)
  • Sağlıklı Alan – Sağlıklı Özgüven (Healthy Self Esteem)

Sağlıklı bir özgüven, küstah olmadan kendine değer vermektir. Kendimize kızmadan, kendimizi acıtmadan, hatalı bir şeyleri düzeltmek için her gün daha iyi olmaya çaba göstermektir. Hataları aramaya eğilimli olmak, hataları tekrarlamamanın ve iyiyi bularak daha iyi olmanın bir göstergesidir. Hatalardan dersleri ancak bu şekilde çıkartabiliriz. Çünkü kendini geliştirmek; Başarının, mutlu ve verimli ilişkiler kurabilmenin anahtarıdır.

Eğer kendimizi yüksek ölçüde benimsiyor ve kendimizi geliştirmeyi çok da gerekli görmüyorsak, savunmacı oluruz.

Eğer kendimizi düşük ölçüde benimsiyor ve kendimizi geliştirmeyi yüksek derecede istiyorsak, kendine eleştirel oluruz.

Mükemmel olmadığımızı kabul ederken, aynı zamanda güçlü yönlerimizin farkında olursak “kendimizi aşırı eleştirme” eğiliminden kaçınabiliriz. Aynı zamanda, kendimizi kabul ederken başkalarını da anlar ve başkalarına değer veririz.

Kendimizi “kabul etmeyi” de “geliştirmeyi” de çok önemsemiyorsak, buradaki skorlarımız düşükse o zaman çelişkili oluruz. Kendimizden sürekli kuşku duyar ve gelişmek isteyip istemediğimizden emin olamayız. Bu durum, diğerlerine göre biraz daha zordur çünkü bizi geliştirebilecek geribildirimi ve geliştirecek rehberliği almaktan sakınırız.

Sağlıklı bir özgüven için her iki boyutta dengeye ihtiyaç duyarız. Hem kendini kabul etmek hem de geliştirmek arasında bir dengedir bu. Bu dengeyi sağladığımız zaman sağlıklı bir özgüven imkanı yaratırız. Denge sağlayamadığımız zaman savunmacı, eleştirel ve veya çelişkili oluruz. Ancak, bir de stres yaşadığımız zaman değişen bir davranışımız vardır. Stres altında esas davranışımız değişir. Tüm dengesizlikler, yaşama ve çalışma hayatlarımıza yönelik performansımızı olumsuz etkilemektedir. Bilhassa iş hayatında, daha iyi performans almak isteyen yöneticilerin bu analizleri almaları verimlilik ve sürdürülebilirlik açısından bir ihtiyaç haline gelmektedir.

Denge

Her zaman, her şeyden ve herkesten geribildirim alabiliriz. Geribildirim ile ne yapacağımız ise tamamen bize bağlıdır. Bir şey öğrenmek ve geliştirmek için de kullanabiliriz, eleştirmek ve kendimize kızmak için de. Ancak geribildirimi reddetmek veya yalanlamak tehlikelidir. Çünkü; Özellikle sevdiklerimiz, çevremizdeki kişiler, iş yaşamındaki çalışma arkadaşlarımız ve veya müşterilerimiz, kendi fikirlerini dikkate almadığımızı düşünebilirler. Bu sebepten dolayı onları kaybetmeye başlayabiliriz. Aynı zamanda, eğer savunmacı ve veya kendinizi eleştiren bir yaklaşımdaysak değer kazanma ve veya iş yaşamında yükselme fırsatlarını da yakalayamayabiliriz.

Her birimizin kaliteli özellikleri var kuşkusuz, buna rağmen, yaşamı ve ilişkileri sürekli bir gelişim ihtiyacında tutmak seçimi sağlıklı bir özgüvenle mümkün.

Daha ayrıntılı bilgi ve kendi raporunuzu almak isterseniz http://www.eande.com.tr ve cakkan@eande.com.tr adresine e-posta göndererek iletişime geçebilirsiniz.

İşçi Bayramı

Soma

Işık Bizi Bir Arada Tutacak

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günüdür. Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanmıştır.

1 Mayıs 1977 İşçi Bayramı ise tarihe ülkemizde Kanlı 1 Mayıs adıyla geçmiştir. Tarihe bakacak olursak; 1977 yılında İşçi Bayramı`nı kutlamak üzere çeşitli illerden İstanbul`a gelen yaklaşık 500 bin kişi DİSK’n organizasyonu önderliğinde Taksim Meydanı`nı doldurmuştur. Katılımın yüksek olması sebebiyle kortejlerin alana girmesi uzun sürmüş, miting de uzamıştır. Saat 19.00 sularında dönemin DİSK başkanı Kemal Türkler konuşmasının sonuna geldiğinde etraftan silah sesleri duyulmaya başlanmıştır. Sular İdaresi binasının üstünden ve meydandaki otelin çeşitli katlarından açılan bu ateş sonucu insanlar panik halde kaçmaya başlamış, kısa bir süre içinde o zamanki adıyla İntercontinental Oteli`nin de üst katlarından ateş açılmıştır. İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu’na itmeye başlamışlardır. Kalabalığa ateş açılırken polis ise göstericileri dağıtmak için diğer taraftan bastırmış, bir kamyonun tıkadığı Kazancı Yokuşu’ndan aşağıya kaçmaya çalışan kalabalığa ateş açılmıştır. İnsanlar panzerler altında kalarak ve birbirlerini ezerek kaçmaya devam etmişler; Ezilerek, boğularak, vurularak ve panzer altında kalarak yaşamlarını yitirmişlerdir. 470 kişi göz altına alınmış ve hiçbirinin olayla ilgisi kurulamamıştır.

İşçi Bayramı -çalışan üreten her birimizin bayramıdır – 2015’de Neyin Kavgası olduğunu bilemediğimiz, işçiyi tehdit olarak gören, işçi bayramına yabancı, halkın kendi sesine kulaklarını kapatan zihniyet tarafından yine engellenmek istemiştir.

Çalışan, üreten insanın bayramı olması neden sakıncalıdır? Anma ve kutlama, bir araya gelerek sembol haline gelmiş bir meydanda neden kardeş kardeşe yapılamaz? Binlerce insanını iş güvenliği sağlayamadığı için toprağa vermiş bu memleket insanı neden anma yapamaz, bayram kutlayamaz, dayak yer, gözaltına alınır, tehdit edilir, ya da ölür?

Böylece iç güvenlik paketiyle verilen yetkiler kullanılabilir. Kaos ortamı bahane edilerek ülkede seçimlere kadar kötü giden ekonomi ve düşen oylar yerine güvenlik konusu gündem olsun istenir. Herşeye rağmen oylar istenen seviyeye yükseltilemezse, seçimleri erteleyecek planlar devreye sokulabilir. Yargı bağımsızlığı ihlal edilebilir. Tüm sistemi rayından çıkaran olaylar şekillenebilir. Vatandaş, biz, ben, hepimiz, kendimizi güven hissinden yoksun hissederiz.

Oysa, bizlerin devlete güvenmemiz gerekir. Adalet ve Demokrasi Devletin temelidir. Eğer devletin temeli sarsılırsa, kendimizi güvende değil tehdit altında hissederiz.

Neyin kavgasıdır bu?….

Bayramımız Kutlu Olsun.