Savunma

33b752f4f72bad4caf0356bc5bc354a9Savunma, tehdit olarak algıladığımız bir durum karşısında bilinç altımızın yarattığı bir yaşamda kalma davranışıdır. İlkel dünyadan bugünkü dünyaya çok şey değişmiş olabilir ancak, insan sistemi hala aynı. Hala ilkel dünyanın tehditleri için tasarlanmış bir sistem donanımımız var. Ya kavga et, ya da kaç!

Savunmacı davrandığımız zaman; Temel iç güdülerimiz ile, duygularımızı serbest bırakarak davranıyor ve düşünmeden eyleme geçiyoruz. Hareketlerimiz pek de mantıklı olmuyor. Belki de değişime karşı duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor bu durum. Hayatta kalmamızın, herşeyin aynı kalmasına bağlı olduğu DNA’sı ile “Ben İyiyim, Değişmeme veya Gelişmeme Gerek Yok” diyoruz. Bu çok doğal bir durum.

Oysa, bugünkü dünya gerçeği “ Belirsiz ve Karmaşık”. Özetle, bu gerçeğe göre tasarlanmamışız. Güvence duygumuz, tehditlere açık bekliyor.

İki futbolcu, maç sırasında birbirleriyle çatışabilir. Çatışma, aslında çözümün bir parçası olmalıdır. Ancak çatışmalarda ilkel korumacı benlik savunmaya geçtiği zaman kartlar arka arkaya gelir. Bazen saha dışı cezası da uzun surer. Savunmaya geçtiğimiz zaman vücudumuzda bir dolu kimyasal kokteyli harekete geçiririz. Bedenimiz, savaş alarmı verir. Bu alarmın uzun sürmesi bize fiziksel olarak zarar verirken psikolojik olarak daha kötümser ve kuşkucu hale dönüştürür. Bir maç sahasında savunma görevinde bulunan oyuncular, ya alanı korurlar ya da birebir rakip oyuncuyu. Ancak savunma sisteminin gerektirdiği “şişme ve hayatta kalma” özelliği kişileri alternatif ve yaratıcı çözümlere değil, sahip olduklarını korumaya odaklar. Kişiler savunmacı tutumda uzun süre kalırsa, büyük resmi görebilme, problem çözmek için yaratıcı çözüm geliştirme becerilerini gösteremez.

Altını çizerek ifade edecek olursak, içerden veya dışardan yaşadığımız karmaşa ve çatışma ortamlarında her birey, belirsizlik ve karmaşıklık ile mücadele edebilmek için daha dengeli bir bakış açısına ihtiyaç duyar. Bu bakış açısı ise ancak düşünme gücüyle gelişir. Gelişmesini tamamlayamamış bireylerin saldırgan veya aşırı savunmacı oluşları, toplumsal yaşamda da belirsizlik içinde agresif dürtülerle yaşayan kitleler biçimine dönüşmektedir.

Gelişmek, kendini tanımak ve farkında olmak ile başlar. Elimizde keşke bir ayna olsa da kendimizi görebilsek her halimizle, her davranışımızla. Biz ancak kendimizi başkalarının gözlerinden tanır, görürüz. Başkalarının tepkileri ile kendimizi düşünürüz. Dışardan görünen “Ben” lerimizi keşfetmek istiyorsak. Böylece içerden bir yolculuk başlar, kendimizi geliştirebilmek için. Sakin olmak, geribildirime açık olmak ilk adımdır. Ancak bu adım, kişinin özgüvenli olması ile mümkün.

Vay İyimser Vay…

544fc3f43464275d9d450eea930c374eYeni yerleri görmek ve yeni insanlarla tanışmak için güçlü bir nedenim var; Çünkü yaşam sadece bulunduğum yerden ibaret değil. Ayrıca, zaman da bulunduğum an’dan ibaret değil. Bazen yazarken aklıma geliyor, belki de bu söylediklerimin hiçbir anlamı yok, çünkü zaten söylendiler. Tuhaf olan da bu. Yine de söylemek ve yazmak. Bu bir çeşit meydan okuma gibi…

Öğrenecek çok şey var hayatta. Kimi zaman bir eğitimcinin, eğitirken öğrendiği gibi, en iyi bildiğini sandığın zaman bile hiçbir şey bilmediğini farkedebilmek. Tüm akıllar birbirine her an her şeyi öğretebilir.  Bunun dışında, ne yaş ne akademik bilgi ne de eğitim bilişsel çağla boy ölçüşebiliyor artık. Bugün bilişsel, matematiksel bir çağdayız. “Yenilikçilik Dönemi”.  Bu dönemde bilgi; her yerden ve herkes tarafından ulaşılabilir durumdadır. “Tek tuş”. Bugün, kendim de dahil, ezbere öğrenmişlerin kendini güncellemesi gereken bir çağdayız.  Değişime uyumlu olan ayakta kalıyor günümüzde.

Son zamanlarda düşündüğüm ve kendime ders çıkarttığım “kendime geribildirim” diyebileceğim görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Bir süre önce, yurt dışında orta yaş ve üzeri meslektaşlarım tarafından bazı kişisel diyebileceğim sorular soruldu. İşimle ilgili sorular sormalarını tercih ederdim oysa, fakat bu sorular beni “Yeni Türkiye” ile ilgili düşündürdü. Örnekliyorum, birlikte düşünelim;

Lars: Senin ekibin Türk ama sen İngilizsin, Türkiye’de yaşamak nasıl senin için?

Ben: Anlamadım?

Amanda: Sen Türkiye’de bir yabancı değil misin?

Ben: Pardon, siz sanırım bir yanılgı içindesiniz. Ben Türküm.

James: Ama İngilizceniz İngiliz aksanı.

Ben: Olabilir, benim gibi çok Türk var.

Amanda: Pardon…

David: Sen kendini Avrupalı mı hissediyorsun yoksa Asyalı mı daha çok?

Ben: Türk’üm ve kendimi Türk Vatandaşı olarak hissediyorum. Hem Asya’yı hem Avrupa’yı birleştiren büyük bir ülkenin vatandaşıyım. Ayrıca bir dünyalıyım.

Sith: Dünyalı derken?

Ben: Siz nerelisiniz?…

Grace: Başını örtüyor musun eve dönünce? (ülkene dönünce)

Ben: Hayır, ben başımı örtmüyorum. Benim ülkemde baş örtmek mecburi bir durum değil. (Acınası bir soru ve cevap)

Jade : Senin ülkende senin gibi insanlar var mı o zaman?

Ben: Senin soruna cevap vermeyeceğim. Çünkü, anladığım kadarıyla sen Türkiye hakkında biraz araştırma yapmalısın.

Değişime uyum derken “benim ya da bizim” değil, dünyada yaşayan herkesin uyumundan bahsettiğimi vurgulamalıyım. Çünkü karşılaşmış olduğum tesadüfler, bana dünyanın neresinde olursak olalım aklımız kadar büyük ya da küçük olabileceğimizi kanıtladı.

Yine de, onların gözünden gördüklerimi önemsedim. Çünkü önemlidir kendi görüntümüzün nasıl algılandığını bilebilmek.

Ülkeme uzun seyahatlerden sonra döndüğüm her gün, tuhaf ama, hiç bir toprağa tercih etmeyeceğimi söylüyorum. Samimiyetle.

Beni İngiliz sanabilirler, Fransız ya da İsveçli. Sanıyorlar da işin tuhafı. Ne yapayım, ben Selanik göçmeni bir Türk’üm. Ama beni ne sandıkları hiç önemli değil. Gittiğim her toprağa kolayca uyum sağlayabilirim. Açıkçası bu da önemli değil. Bence asıl önemli olan şu; Benim ülkem, benim toprağım işgal altında olabilir. Benim yazarlarım, benim medyam gerçekleri konuşamayabilir. Benim insanlarım iş bulamayabilir, iş bulanlar işlerini kaybetmemek için en ağır koşulları kabullenmek durumunda kalabilir, benim sanatçılarım devletimin kuklası olmaya zorlanabilir, benim bilim insanlarım ve benim uzman insanlarım çaresizlik içinde olabilirler, düşünen insan keçileri kaçırabilir. Ama gelecek için olumlu düşünmeyi çok önemsiyorum, kısacası iyimser olmayı.  Gelecekte her şey çok güzel olmayacak, bizler de masal kahramanları değiliz zaten.

İyimserlik nedense yanlış yerleşmiştir bazılarımızın zihinlerinde. “Polyanna etkisi” sanırım. İyimser olmak, olumlu olmaktır.

Eğer geleceğe olumlu niyetler ile bakmazsak, bir hedefe yönelik bakış açımız olmaz. Olumsuz gördüğümüz her şeyi ortaya koyar, bir daha bir daha söyler dururuz. Sonra kendimizi de olumsuz buluruz.  Olumsuzluk üzerimize çöktükçe, başkalarını da olumsuz buluruz ve aslında komple bir güven duygusu yitimini yaşarız. Her an her yerde bir olumsuzluk, bir tehdit  düşünsenize! Amanin. İşte o zaman dua etmeye, kendimizden çok başka güçlerin bizlere yardım edeceğine inanç besleriz. “İnşallah modu”…

Bizler olumsuzluklar ya da -krizler- ile yaşamaya alıştıkça, küresel komiteler bizi canavarca ham yapar.

Olumsuz düşünceyle bakmazsam, Polyanna’cılık oynuyor olmam. Polyanna, stres altında olan bir çocuğun hayata körlemesine olumlu bakmasının hikayesidir. Strese gerek yok. Stressiz düşünelim, daha sağlıklı böylesi. Olasılıkları hesaba katarak iyimser olalım. Herşey önce kendimize inanmakla başlıyor aslında. Kendi içimizde öğrenmeye ve gelişmeye duyduğumuz olumlu heyecanı ülkemizin içinde bulunduğu akıl durgunluğuna meydan okumaya odaklayabilirsek, sorunları aşmak için “birbirimize ihtiyacımız olduğunu” kabul edersek, geleceğe daha olumlu bakmaya çalışarak dengeli çözümler içinde olmayı başarırsak o zaman , şimdilik, “işte bu yeni bir başlangıç diyebiliriz.

Gezi

Öne Çıkan

Uyuyabiliyorum neden sonra, sabahın ilk ışıklarını kaçırıyorum elimde olmadan. Neticede birkaç saat de olsa uyumam gerektiği telkinleriyle başa çıkamıyorum. Yatağa girdiğimde üzerimde ağırlaşan her şeyden kurtulduğumu hissediyorum. Dışarıda, sokaklarda, köprüde bir çantanın üzerine başımı yaslayarak kıvrılmış, sırtıma da ceketimi almış olmalı hissediyorum kendimi oysa. Telefonumu yatağın içine koyuyor, kulaklıkları da kulağıma geçirip -olası her türlü uyarıya karşı uyanık olmak için- uyuyakalıyorum. Son bir aydır böyle yaşıyorum. Son bir aydır bir kaç saat uyku bana yeter oldu.

Ülkemde bir şeyler oluyor… Ülkemde ağaçlar yürümeye başladı!

Bir değişim var, ben, sen, o, her şey, herkes değişiyor. Birleşiyor.  Bakkalım, manavım, yöneticim ,iş arkadaşlarım, sanatçılarım, öğrencilerim, öğretmenlerim, küskünlerim, farklı inanışta olanlarım, memleketimin her bir köşesinden ve dünyanın her bir köşesinden iletişim kurabildiklerim! Sanki aynı anda bir düğmeye basılmış ve her birimizi harekete geçirmiş gibi, üzerimizdeki kabuktan sıyrılıyoruz. Bu düğmeye, tanımsız, lidersiz, içten gelen bir güçle en gençlerimiz basıyor ve ağaçlar yürümeye başlıyor.

Kişisel olarak itiraf etmeliyim ki; Her hücremi hisseder gibiyim ve sanki çoğalıyorlar; İnanılmaz mutlu ve heyecanlıyım! Gün geceye on binlerce insanla karışıyor ve yalnız olmadığımı hissediyorum. Çevremdeki dünyayı her zamankinden çok hissediyorum. Tüm endişeleri, korkuları cesaretim ve sevgimle kucaklıyorum. Uzaklık kalmadı, hepimiz düşüncelerimizin, değerlerimizin ve ruhumuzun götürdüğü yerdeyiz. Bu uğurda her şeyi göze almışız biz.

 “Gençler, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.”

Mustafa Kemal Atatürk

Dilediğim her şey yakın, çünkü ben yakınım. Hiç tanımadığım insanlarla konuşuyorum, onlar için kaygılanıyorum. Sürekli bir heyecan halindeyim, biraz stresli belki de çok, bilmiyorum. Ama aksini düşünemiyorum.  Ertesi gün işte, sokakta, metro’ da, parkta karşılaştığım her çift gözde kendimi görüyorum. Her şeye rağmen mücadele etmeye kararlı, kendini ve ideallerini gerçekleştirecek direnci birlikte gösterecek bakışlar görüyorum. Elimden kitaplar düşmüyor ve sürekli düşünüyorum. Belki de tek bilgi kaynağı kitaplar. Koca ülkede eminim, penguen yayını yapan televizyon kanallarını seyretmeye devam eden yurttaşlarım vardır ama eli bilgi tutan herkes duruma uyanıyor.

Dün gece nihayet ben de oradaydım, olaylar çıkmadan önce orada olduğum gibi. Üç günümü uykusuz bilgisayar başında geçirdikten sonra, mutlu ve yorgundum. Orada, tepeden tırnağa dövmeli, uzun saçlı bir delikanlının yaralarına pansuman yapan türbanlı gönüllüler gördüm. Bira içen minili kızla termosunda çay getiren başörtülü teyze meydanda yan yana oturuyordu. Olaylar durulduğunda vardiyası biten polisleri ve protestocuları bir araya toplayıp çay, biraz da öğüt veren esnafları gördüm. Sokaklarda yanan ateşleri evlerinden su taşıyan yaşlı teyzeler söndürdü. Kurdukları barikatı kaldırıp polislere “abi yolu trafiğe açtık” diye seslenen gençleri duydum. Bir çevik kuvvet, evine dönmek isteyen protestoculara taksi durduruyordu. Bu ülkenin insanları hala çok güzel. Ve kimse onların kalbini bozamamış, bozamayacak. Gördüm, gördük, tüm acımasızlıklara, yaşanan tüm adaletsizliklere rağmen yüreklerdeki kardeşliği gördüm.

“Günümüz düşünürlerinden Slavoj Zizek –Cennette Sıkıntı adlı makalesinde bizden bahsediyor. Türkiye’den. Marx’ın ilk dönem yazılarında Almanya’da yaşanan sorunları anlatırken, “bireysel sorunlara” karşı tek cevabın “evrensel bir çözüm” ya da “küresel bir devrim” olduğunu savunduğunu söylüyor.”

Marks’ı bilemem, ama ben ve biz bugüne kadar sessiz bir çoğunluk olarak geldik. Bugün ağaçlar bize çok büyük bir ders verdi. Artık kimseye odun diyemeyeceğim! Buradayız çünkü, geldiğimiz son nokta burasıdır. Biz hiçbir şeyi planlamadık. Biz, hiçbir örgüte mensup değiliz. Biz, hiçbir provakasyona alet olmadık ve olmayacağız. Biz, bir olduğumuzu bu anda gördük, burada. Biz, ortak bir bilince sahip olarak burada bulduk birbirimizi. Bize ne derseniz deyin, nasıl çağırırsanız çağırın ama bilin ki biz bu vatanın evlatlarıyız, ağaçlar gözlerimizdeki tül perdeleri kaldırdı. Gördük. Ve ağaçlarla yürümeye başladık.

 gezi çadır30.05.2013 – Gezi Parkı, Taksim, İstanbul, Türkiye

Buradayım. Geç saatlere kadar kaldım, insanlarla konuştum, dinledim, müziklerine katıldım. İstediysem de kalamadım, sorumluluklarım benden yaşça daha genç olanlardan daha farklı. İş hayatı, çocuğum ve imkanlarım özgürlüğümü kısıtlıyor ister istemez. Şu satırları kaleme aldım eve döndüğümde:

Gezi Parkında ağaçlar insanlar tarafından korunuyor, gece yarısı bile iğne atsan yere düşmez:) Tek yürek birliktelik, özlem duyulan! Ağaçlarda insanlar oturuyor, kendilerine yer yapmışlar. Çadırları sayamadım. Ritm sazlar ile insanlar dans ediyor, şarkılar söylüyorlar. Doğa ritmler eşliğinde kendini çağırıyor. Her ne kadar tomalar etrafta dört dönse de kimse kılını kıpırdatmıyor. Bir köşede şiirler okunuyor, insanlar oturmuş dinliyor. Çimlerde oturanlar, koyu sohbetler, dalgın ve yorgun bakışlar ve bekleyiş, pilavcılar karpuzcular salatalıkçılar köftecilerle hareketleniyor. Herkes aynı, dayanıyor. Bu direnişin sonunu ümitle bekliyoruz. Maalesef kalamadım.”

31.05.13…. Ve sabaha karşı 5 sularında, bu şekilde bırakmış olduğum ortam kendi milletinin polisi tarafından acımasızca, tazyikli su ve gaz ile baskına uğradı…  Gezi parkında kalan insanlar, arkadaşlarım yaralanıyor, çadırları yanıyor, yakılıyor, ortalık meydan savaşına dönüyor ve hepimiz uyanıyoruz! Sosyal medyanın gücünün farkına varırken, daha da önemlisi, bu güne kadar apolitik olarak değerlendirdiğimiz Y kuşağı (1980-2000) gençlerin hepimizi temsil ettiğine şahit oluyoruz! Bilgi çağı çocuklarının direnişi, ülkemdeki her duyarlı varlığı faaliyete geçiriyor.

Çok kısa bir sürede yaşanan olaylar milletimizi sararken, 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece yarısı on binlerce insan sokaklara dökülüyor İstanbul’da. Mesajlar saniyeler hızıyla uçuşuyor, uyarılar, doktor, avukat, kablosuz ağ şifreleri, sığınaklar ve an an haberler.  Sabaha karşı da, insanlar sokaklara dökülüyor, Anadolu yakasından yürüyenler, Avrupa yakasından yürüyenlerle buluşuyor. Boğaz Köprüsü, sabaha karşı 05:00 sularında tarihe tanıklık ediyor. Ezeli rakiplerin taraftarları tek çatı altında toplanıyor ve on binlerce insan, amacı aslında “çevreyi koruma bilinciyle bir araya gelerek mağdur olmuş bir grup insanın” bulunduğu yere doğru yürümeye başlıyor. Aynı anda Ankara’da, aynı anda İzmir’de, aynı anda Antalya’da, aynı anda Afyon’da, aynı anda Gaziantep’te, Eskişehir’de, Londra’da, Berlin’de, New York’ta, Amsterdam’da, Brüksel’de, Stockholm’de, Berlin’de, Madrid’te…

dayanışmaŞimdi , her şey kristal bir berraklığa kavuşuyor. Bu güne kadar tanıdığımızı zannettiğimiz insanları daha iyi görüyoruz.. Oy verdiğimiz vermediğimiz.. Ya da yakın dediğimiz demediğimiz, kültür farkları bulduğumuz, farkında olmadan ayrım yaptığımız ve ortak paydada olamadığımızı düşündüğümüz insanlara bakıyoruz. Bir de ortak olduğumuzu düşündüklerimize… Hem mutlu, hem de kırgınım içimden. Ancak, yine de kabul ediyorum ve çareler düşünüyorum kırgın olduklarımı etkileyebilmek için, korkularından, cesaretsizliklerinden ya da kölesi oldukları yanlış inançlarından. Ancak bazılarından da  şaşırarak uzaklaşıyorum. Hiç bir enerji hissedemediklerimden, demek ki hiçbir enerji hissetmiyorlar diyorum kendi kendime… Demek ki doğada, coğrafyada değiller, demek ki dersi dinlemiyorlar. Keşke görseler “ben” olayı yok, yoğun bir “biz” duygusu var. Büyük bir enerji yükseliyor, görüyorum.

böyleHepimizin cüzdanlarındaki paracıklarda aynı resim var, hepimiz aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Kapitalizm Karşıtı, Sanatçı, Doktor, Akademisyen, Öğrenci, Ev Kadını, Başı bağlı, Hippi, Genç, Yaşlı, Çocuk , Farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu, dindar, inanan, ateist ve her şeyin ötesinde karşıtlaştırılmışlıktan, kısıtlandırılmışlıktan bıkmış kitlelerin ev sahipliğine sahne oluyor bu meydan. Bu meydanda yürümeye başlıyor ağaçlar.

Hepimiz uykusuz, hepimiz dirençli , çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hissediyoruz. Bu bir uyanıştır, bu bir başlangıç. Bu tarihten sonra küçücük çocuklara bile kimse yaşanan haksızlıkları, çarpıklıkları unutturamayacaktır. Her şey bilincimize kazınmıştır.

Bu günlerde George Orwell’in 1984 adlı romanını tekrar okuyor gibiyim, kodlandırılarak ve kutuplaştırılarak  yaşayan insanların sessiz görüyorum. Dikta rejimlerin geleneksel ve güç odaklı anlayışının ortaçağdan kalma eserini kah izliyorum. Bu günlerde, yaşamın tüm boyutlarıyla bir değişim içinde olduğunu bir kez daha kabul ediyorum.

Değişmeyen hiçbir şey olmadığını, hiç bir şeyin aynı kalmadığını, yaşanmışlıklara dayanmayan hiçbir teorinin geçerli olamayacağını, kabul görmeyeceğini, korkuların ve bastırılmışlıkların özgür ve bilgiye dayanan bilinçle el ele yenilebileceğini, karmaşa ortamını yaratanların gerçekteki  emellerini, yıllarca birbirine kırdırılan azınlıkların kardeşliğini, korku dolu olan polisi ve korkudan saldırganlaşan devlet güçlerini görüyorum. Ayrıca, betonlar dikilerek talan edilen topraklardaki doğanın ve medeniyetin sesini duyuyorum. Serbest pazar inancı ile kökten dinciliğin birbirini dışlamadığını hissediyorum.  Her an yaşam, her an özgürlük, her an mizah, her an sanat, her an bir yenilenme kokuyor!

Irk, din, dil, mezhep, ülke, toplum, yaş, cinsiyet, meslek ,yönelimler , engeller ve fiziksel özellikler fark etmeksizin kenetlenmenin mümkün olabildiğine şahit oluyorum. Gençleri, genç düşünen ve hissedenleri daha çok seviyorum ve ben de genç olmayı benimsiyorum.

“Genç olmayı, genç düşünmeyi benimsiyorum.”

Dünkü çocukların liseden arkadaşlarıyla çıkıp geldiklerine, diğerlerini de getirdiklerine, diğerlerinin diğerlerini de getirmiş olduklarına, her şeyin bir çığlık anında yayılmış ve arkasında abi ablalarının da aralarına katılmış olduklarına, sonra anneleri, babaları, öğretmenleri, mahalleden arkadaşları, tanıdıkları tanımadıkları, bir çığ gibi büyüdüklerine tanık oluyorum. Belki de sevgi ve anlayışla karşılık görseydik bu kadar ses getiremezdik, lakin bilir miydik böyle karşılık göreceğimizi? Bir de “çapulcu” olarak yaftalandık!

Gezi’ye giderken telefonuma bir harita fotoğrafı indirmiştim. Belki beş bin insanın birlikte olduğu bir yere gittim, aralarına karıştım, oturdum. Ve belki 20 belki 30 insan benden yol tarifi istedi. Kimi reviri, kimi yemek, kimi kıyafet, kimi de kitapları nereye bırakabileceğini soruyordu. Ellerinde koca koca torbalar, yardım getirmişlerdi. Sordum onlara, neden yanımdakilere değil de bana sorduklarını, bir işaret yoktu neticede üzerimde… Bilmiyorlardı. Ama aslında ben biliyordum. Bu benim iç çağrımdı, onlar da duyuyordu. Yaşadıklarımız, nerede olursak olalım aramızda güçlü bir bağ olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağ ile küllerimizden doğduk tekrar, yaşamlarımıza aşk getirdi, artık hiç bir şey için “keşke” demek zamanı değil. Değişim henüz yeni başladı, bir gün bu günleri de hatırlayacağız.

31. Mayıs.2013, ülkemde bir uyanışın başlangıcı oldu. Bir rüyadan gerçeğe yürüdük. Yeni bir yaşam umudu soluyan karanlıktaki bu ışık ile şimdi iç içeyiz. Işık bizim içimizde, biz ışığın… Candan diliyorum, aydınlık günleri, çünkü, ben, biz, kendimizi  bu ışıkta buluyoruz.  Yaşamın içinden tekrar nefes alıyoruz. Aydınlığa bırakıyoruz bedenlerimizi, cesaretle feda ediyoruz, sevgiyle ve hoşgörüyle kenetleniyoruz ve ben, dua ediyorum tüm kalbimle bu ışık hiç sönmesin!

Her şey birkaç ağaçla başlamıştı, kim derdi ki bu ağaçlar bu kadar meyve verecek?

Hikayemiz burada başlıyor…

1.07.2013/03:00 İstanbul

Yürüyen Ağaçlar -1