Aynen?

Aynı sabahı daha kaç kere yaşayacağımı düşünerek zifiri karanlıkta gözlerimi açtım. Ufacık bir yansımasını bekliyordum sabah ışığının ümitlenmek için. Saat yediye geliyor, gün başlamış ama uykumu yine alamamış gibiyim. Ne kadar erken yatsan da olmuyor, sanırım kış mevsiminin sıkıntısına sarınıyoruz son dönemde. Üstelik düşünüp duruyorum – memleket olarak çok paramız olmalı ki enerjiden tasarruf etmemeyi seçiyoruz, bu nasıl bir kafa?- diye.. Sinirlenmek ümidi tüketir endişesiyle, ilk içeceğim kahveyi hayal ediyorum. Derim acımasın diye daha çok giyiniyor, ruhum solmasın diye daha çok neşelendirmeye çalışıyorum kendimi güneşsiz, soğuk ve mekanik günlerde. İlk kahvemde kendime gelirken ikinci kahvemde kendimi hırslandırıyorum. Karanlıkta yola çıkıyorum. Soluk ve sevimsiz renkler arasından geçerken, sadece hedefi zamanında varmak olan sürücülerin profillerine bakıyorum kaçamak olarak. Aynılıklar. İlk basılan kanaldaki radyo spikerine günaydın demek, müziği beğenmeyen çocuğunun “anne seni canlandırmak lazım” diyerek telefonundaki Sia’dan bir şarkı çalmasıyla okula yetişmek, yoldaki simitçileri gözüne kestirip yanlarında durmadan geçmek, dikiz aynasından nasıl göründüğünü kesmek, köprü girişinde yapılan ezberlenmiş manevralarla en sağ şeritten en sola geçiş ile birlikte hep aynı hep aynı hep aynı mı olacak bu sabahlar diye iç geçirivermek. Aynen. Hava aydınlanıyor. Bir saat süre uykuda gezindikten sonra gün şimdi başlıyor gibi. Birşeyler yapmalıyım. Bir yerde durup ruh motorumu açmalı, yeniden başlamalıyım güne. Neyse ki ilk toplantıma vaktim var hala. Müziği ayarlayıp yürümeye başlıyorum. İlk başta zorlanıyorum açıkçası. İnsan alışıyor çabucak, “gelişine yaşamaya”. Yürümeye başlayınca zorlanıyorum. Zorlandıkça kendime inat, bacaklarımın mesafesini açıyorum. Yürümek nefes almak gibi, her gün mutlaka bir süre yürümeli insan. Yürürken aynı tempoda, aslında her şeyin aynı olmayacağını daha iyi görüyorsun. Yürüdükçe kararlı oluyorsun, yürüdükçe istekli oluyorsun ve yürüdükçe başkalarına da ümit verecek kadar güçlü oluyorsun. Aynı Nazım’ın dediği gibi:

Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar; İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..: Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı!

Ara sıra başka pencereler açmak ve ve başka açılardan olduğun yere bakmak lazım. Ara sıra hareket etmek lazım. Ara sıra alışmış olduğuna inat etmek ve alışmamış olduğuna başlamak lazım. Değiştirmek zor gelse de zor olduğunu bilerek başlamak lazım. Düşüncelerimizin yüzde seksen beş oranında geçmiş yaşantılara odaklandığını, sadece yüzde on beşinin şu anda olduğunu kendimize hatırlatmak lazım. Her yeni başlangıçta, geçmişi de beraberimizde taşıyoruz. Bir adım ileri gitmeyi hedeflerken zorlanmamızın da gerçek nedeni bu.

Bugün yeni bir müzik dinleyin, servisten ya da arabadan olmadık bir yerde inin, üç aydır konuşmadığınız arkadaşınızı arayın, toplantıda ayağa kalkıp farklı açıdan bakın, elinizi telefonunuzdan uzak tutun ve sadece şu an evet şu an ne hissettiğinizi düşünün. Şu an neredesiniz?

Sevgiyle,

Not 1: Georg Büchner’in “Danton’un Ölümü” adlı tiyatro eseri, aynılıklar içinde boğulan insanı çok güzel anlatır. Kitabı alıp sesli okuyun, tavsiye ederim.

Not 2 : Bugün John Lennon Günü, beni canlandıran yine ve yeniden “imagine” şarkısı oldu karanlıkta. Işıklar içinde uyusun.

imagine

Not 3: Görsel Pina Bausch Filmi/Wim Wenders

Engellere Rağmen – Rem Dans

VB1Çalan telefon üniversite yıllarımdan bu yana arkadaşım Tuğçe’dendi. Rem Dans’ın gösteri tarihini haber veriyor, mutlaka gelmem gerektiğini yineliyordu. O kadar zor ki gitmem, aynı gün İstanbul’un bir diğer ucunda yurt dışından gelecek misafirlerimle çok önemli bir toplantım var. Yahu her şey aynı güne mi denk gelir diye hayıflanıyorum. Onları da al gel diyor.. Duralıyorum. Neden olmasın? Elini altına koyduğu taş o kadar ağır ki, benim ona verebileceğim hiç bir desteğin yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. O her ne kadar benim “onca işimin” arasında bir de kendisiyle ilgilendiğimi düşünüp mahçup hissetse de, onun o zarif ruhu beni onun için daha çok gayret sarf etmeye itiyor. Hemen bir kaç arkadaşımı arıyor, Rem projesinin dosyasını Tuğçe’den isteyerek haber değeri taşıyan bir konunun dikkate alınmasını istiyorum. Tuğçe Tuna, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Çağdaş Dans Ana Sanat Dalı Başkan Yardımcısı ve Avrupa’da isim yapmış bir sanatçı ve akademisyen. Hem Doçent, hem de bir girişimci. Yurt dışına göç etmek yerine ülkesinde kalmaya karar vermiş bir kişi. Rem Dans, kurucusu, yaratıcısı ve işçisi olduğu dans topluluğu. Rem Dans’ın “Farklı bedenlerle dans” projesinde amaç; Farklı fiziksel özellikleri olan kişilerle, bedenin düşünsel, duyusal ve plastik yapısına odaklanmak. Proje, bedenlerimize dürüst bir algı ile yaklaşmayı hedefliyor. En etkili iletişim dilimiz olan bedenimizin, %60 gibi bir oranı var sözlere, seslere göre. Eğer kalıplardan uzaklaşmayı amaçlıyorsak, bu iletişim dilimize ve bedenimize yansıyor. Tersine düşünelim; fiziksel engellere sahip kişiler de kalıplarından  uzaklaşarak ifadelerini yönlendirebilme biçimlerini yansıtamaz mı? DSC03954Rem Dans, bedeni; ‘yaşanılan, kişinin kendi politikasını sürdürdüğü sahip olunan tek gerçek alan’ olarak değerlendiriyor. 2001 yılından beri farklı fiziksel özelliklere sahip kişilerle birlikte ‘Farklı Bedenlerle Dans’ projesini yürütüyor. Düzenli atölye çalışmaları ve gösteriler gerçekleştiriyor. RemDans, 17 Mayıs 2015’te Caddebostan Kültür Merkezi’nde saat 20:00′de tekrar sahne alacak. 50 dakika boyunca bizleri engelsiz bir dünyaya götürecek, düşündürecek. fbdmay2013Projeyi destekleyecek bir sponsor arayışındayız, desteklenirse ve belki de bir firma olarak projeye sahiplenilirse “Sosyal Sorumluluk Projesi “olarak  “engellere rağmen” ideolojisini yaratacağız. Dans etmesem de projenin içindeyim, kim bilir belki ben de dans edebilirim sahnede bir gün:) Herkes dans edebilir… Güzel bir hafta ve desteklerinizi dilerim, Candan