Asla elimi bırakma

Görsel

Tüm çocuklarımızın ve ulusumuzun “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlu olsun.

Her 23 Nisan’da neşe dolmak adettir, kaynaştırmıştır bizi birbirimize bu neşe. Farkında olmadan ezberlemişizdir güfteleri hazırlanmışızdır coşkuyla günlerce törenlerimize ve kıskandırırcasına serpilmişizdir  gökkuşağına karşı! Sıra sıra olup ellerimizdeki kağıttan Türk bayraklarını yırtılana kadar savurmuşuzdur. Okulumuza gelen yabancı ülkelerden çocukları içimize almış, şarkılarımız ve danslarımızla bu günün neşesini kanıtlarcasına eğlenmişizdir.

Adettir ziyaret etmek Ata’mızı her bayramda, ve bu bayramda da gitmişizdir ona. Bu sefer kalem tutan küçük bir el yazmıştır: “Atam hiçbirşeyin imkansız olmadığını biliyorum, bunu da aşacağımı biliyorum çünkü sen yanımdasın” Ana babası hayatta olmayan küçük elden sonra bir başka küçük kalem de şöyle yazmıştır: ” Atatürk seni ziyarete geldim, senin bizlere emanet ettiğin değerleri okuyorum. İyileşip okuluma geri döndüğüm zaman en güzel şiirleri ben okuyacağım bayramlarda, söz veriyorum” Lösemi hastası bu küçüğün hayata rağmen gücü, küçük Nermin’i de cesaretlendirmiştir: Nermin, kendisine gönderilen tekerlekli sandalyesi sayesinde özgürce gidebilmiştir Ata’nın huzuruna ve heyecandan titreyerek yazdığı notunda, Ata hiçbir engeli tanımadığı için onu örnek aldığını yazmıştır.

Yukardaki fotoğrafta bu çocuklarımızı görebilirsiniz, geçen hafta gittiler ziyarete Anıtkabir’i.

Evlerine, yuvalarına, hastanelerine döndükleri gece yorgun bedenlerini yataklarına bırakıp dinlenirlerken girdi Ata rüyalarına.

Cevap olarak dedi ki:

“Çocuk! Asla elimi bırakma, düşme karanlıklara”

Mayonez Kavanozu

Hayatınızda ne zaman işler baş etmesi gerçekten imkansız gibi göründüğünde, 24 saat yetmediğinde, mayonez kavanozu ve iki fincan kahveyi hatırlayın.

mayonez kv.hocaBir üniversite hocası, vereceği felsefe dersine girmişti. Masası başında duruyordu ve masasında aslında dersle hiç alakalı olmayan objeler vardı. Sınıf doldu, ders başladı ve  hoca konuşmadan eline kocaman ve boş bir mayonez kavanozunu aldı. Öğrenciler bakakalmıştı. Hoca sonra, kavanozun  içine özenle golf toplarını  doldurdu. Sonra da sınıfa dönüp sordu, “kavanoz doldu mu?”. Sınıf onayladı.

Ardından, hoca bu sefer eline bir avuç çakıl taşı aldı ve tekrar aynı şekilde kavanozun içine doldurdu. Kavanozu hafifçe çalkaladı. Çakıl taşları, yuvarlanarak golf toplarının arasına yerleştiler. Sonra sınıfa dönüp, tekrar, “kavanoz doldu mu?” dedi. Sınıf onayladı.

Bu sefer hoca, bir kutu içindeki kumu aldı ve kavanoza boşalttı. Ve sonuç olarak, kum kavanozun her yerini kapladı.. Sonra sınıfa tekrar dönüp,  “kavanoz doldu mu?” diye sordu. Sınıf da hep bir ağızdan onay verdi: “EVET!”

Hoca, bu sefer masanın altında iki fincan kahve yapmaya başladı. Kahveleri fincanlara koydu ve sonra da öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında her şeyi kavanoza boşalttı. Kahve, etkin bir şekilde kavanozdaki boşluklarla kumun arasını kapattı. Ve öğrenciler gülmeye başladı…

“Şimdi” dedi hoca, gülüşmeler son bulunca: “Sizden ricam, bu kavanozun sizin hayatlarınızı temsil ettiğini düşünmenizdir. Golf topları, hayatlarınızdaki önemli şeylerdir: inanç, aile, çocuk, arkadaş, tutku duyduğunuz değerler. Hayatta her şeyi kaybetseniz de asla kaybetmeyeceğiniz, hep sizinle olacak şeylerdir. Böylece hayatınız hep dolu olacaktır. Çakıl taşları ise iş gibi, ev gibi, araba gibi değişebilecek değerleri temsil eder. Kum, diğer her şeydir…Küçük şeyler”

Sonra devam etti: “Eğer kavanoza önce kumu koyarsanız, çakıl taşlarına ve golf toplarına yer bulamazsınız. Ve eğer hayatınızda tüm zamanınızı ve enerjinizi küçük şeylere harcarsanız, hiçbir zaman sizin için gerçekten önemli olacak şeyleri gerçekleştiremezsiniz. Öyleyse, mutluluğunuz için kritik değere sahip şeylere önem verin. Ailenize, sevdiklerinize inanın, çocuklarla oynayın, sevgilinize sürpriz yapın, arkadaşlarınızla güzel zaman geçirin. Her zaman işlerle uğraşacak, dağınıklığı toplayacak vaktiniz olacaktır. Siz önceliği golf toplarına verin – gerçekten anlamı olanlara- önceliklerinizi belirleyin, gerisi sadece kumdan ibarettir.

O sırada, öğrencilerden biri elini kaldırdı ve kahvenin neyi temsil ettiğini sordu.

Hoca gülümseyerek cevapladı, “Sorduğuna sevindim. Onun da kavanoza girme amacı, hayatında her şey ne kadar dolu olsa da her zaman bir arkadaşınla iki fincan kahve içmek için zamanın olduğunu göstermektir.

Yöneticilikten Liderliğe

Görsel“İhtiyaçlarım var. Pişman olacağım biliyorum ama ihtiyaçlarım karşılanmadığı için bu işlere ve bu insanlara katlanmak için çaba göstermeyeceğim.”

“Ekibimdeki insanları seviyorum. Her biri birbirinden farklı özel niteliklere sahip. Pişman olacağım biliyorum ama patron bana böyle anlayışsız davranmaya devam ederse ben de ekibimi geliştirmek için gereken enerjiyi bulamayacağım.”

“Bugüne kadar olağanüstü bir çabayla geldik, bölgemizdeki ciroyu %44’lerden %86 seviyesine taşıdık. Müşteri memnuniyeti araştırmalarında son iki yılın verileri, bizim “tercih edilen kurum” olduğumuzu ortaya koyuyor. Şimdiden 2014 için siparişler alıyoruz. Bu motivasyonu korumayı çok istiyorum, pişman olacağım bir harekette bulunmak istemiyorum ve pişman olacağım biliyorum çünkü bir sürü teklif alıyorum ve X firmasından gelen teklif beni finansal olarak rahatlatacak.”

“Her şey yolunda giderken birden en ufak bir aksaklıkta moralim bozuluyor. Ekibimi koordine edemiyorum. Yeni atanan yardımcım çok daha soğukkanlı ve iş bitirici. Kendimi ona baktıkça yetersiz hissediyorum. Bu moral bozuklukları o kadar çok tekrarlanmaya başladı ki, işteki sorunlarımı eve de yansıtmaya başladım. Sanki evde her şey güllük gülistanlıkmış gibi.. Pişman olacağım biliyorum ama işten ayrılıp biraz kendime ve aileme vakit ayırmak en doğru seçenek gibi görünüyor.”

“Patrona sürekli yeni alanlar ile ilgili bilgi sunuyorum. Ama patron üç yıldır bölümümün gelişimi için getirdiğim önerileri kulak arkası ediyor. Sanırım bunaldım. Pişman olacağım biliyorum ama ekibimde sürekli gelişme gösteren insanların daha iyi yerleri hak ettiğini gördüğüm için onların bu yoldaki arayışlarına destek vereceğim.”

“Başkasının benim suyumdan içebilmesi için bardağımı hep dolu tutuyorum. Bardağımdaki su boşaldıkça yeniden dolduruyorum. Pişman olacağım, biliyorum ama bardağımı dolduracak kaynağı bulmaktan yoruldum. Artık boş bırakacağım. Herkes gitsin, başka yerden su bulsun…”

 “Beni anlamıyor? .. Performansıma göre daha iyisini hak ediyorum! .. Ne istediğini anlayamıyorum, benden ne bekliyor?.. Dün günaydın bile demeden geçti yanımdan, odasına girdiğimde de yüzüme bile bakmadı.. Aynı maaşı alıyoruz, ben daha çok çalışıyorum..Sürekli benden bir şeyler istiyor ve sonra teşekkür etmiyor.. Yeni gelen tanıdığı galiba.. Sanırım beni gözden çıkardı.. Biraz daha destek olsa…”

*

Lider konumunda bulunan kişi, hem kurumu ve kurum yönetimini, hem de kendine bağlı olan ekibin problemlerini etkin yönetmek becerisine sahip kişi olmalıdır. Dolayısıyla öncelikle ikilemleri, çatışmaları ve duyguları yönetme becerisi yüksek kişi olması beklenir. Ancak kendisine yönelik ikilemleri, çatışmaları ve duyguları yönetemeyen kişi liderlik fonksiyonunu etkin sergileyemez.  Liderin ikilemi, hem çalışanlarının hem de patronlarının beklentilerini karşılamaktır. Bu beklentileri karşılamak için lider, hem ekip hem de kurum yönetimine yönelik olmayı, “karşılıklı fayda” ilişkisini kurmayı başarır. Ancak lider, patronunu ile amaç birliği içinde hareket etmiyorsa bu fayda ilişkisi bir süre sonra kuruma ve insan kaynağına zarar verici olabilir.

Liderden hangi yetkinliklerini görmeyi bekleriz?

  • Duygularının esiri olamaz, proaktif davranır
  • İnsan kaynağına ve yaratacağı anlama odaklanır
  • Ani ve plansız karar veremez
  • Kararsız davranamaz
  • Herkes ümidini kaybetse bile o kaybedemez
  • Sonucunu görmeden hareket edemez
  • Herkesi dinler, dinlenmesini sağlar ve çözüme ulaştırır
  • Geleceği görür, riskleri taşır
  • İşi yapmasa bile o işin nasıl yapıldığını bilir
  • Herkesin göremediği ayrıntıyı görebilir
  • Çalıştığı insanları tanır, onları etkiler
  • Çalıştığı organizasyona bağlılığını korur

Böylece organizasyonun amaçlarına ulaşması ve verimli olması, liderden beklenilir. Lider bu doğrultuda sahip olduğu becerileri ve geliştirmiş olduğu yetkinlikleri üst yönetim ile amaç birliği sağlayarak kullanır.

Lidere bağlı olan çalışanlar ise öncelikle liderin kendilerine saygı göstermesini,  sorunlarına çözüm bulmasını, ekip ruhunu motive etmesini ve liderin “haberdar” olmasını beklerler. Değer görmeyi, karşılıklı yarar sağlamayı umut ederler. Lider bu doğrultuda çalışanlarını “empati”, “etkin iletişim”, “ekip yönetimi”,”delegasyon”, “geribildirim” sağlayarak gerçekleştirir. Lider tanrı değildir, kişilerin temel ihtiyaçlarına yönelik güvence yaklaşımı için kurum ile çalışanlar arasında ancak köprü olabilir.

Lider yetkinliklerine sahip olmak için ne lider olarak doğulur ne de bu yetkinlikler size hediye edilir. Herkes gibi lider, lider olmayı basamakları tırmanarak öğrenir. Çocukluktan başlayan bu yolculukta edindiğimiz beceri ve deneyimlerle, büyüdükçe kazandığımız bilgiler ve bu bilgileri nasıl kullandığımız ile yakından ilgilidir. Neticede lider olmayı seçeriz.

Kaynak: T.Gordon “ELE”

Bir Oyun ve İzlenimler

Yetkin Dikinciler
Bülent Emin Yarar

Profesyonel adlı oyun İstanbul Devlet Tiyatrolarında kapalı gişe oynuyor. İlk seyrettiğimde balkondan izlemiştim. Sahneye odaklanmak için gayret gösterirken arada gözlerim oyunu izleyen genç seyirciye takılıyordu. Oyun bir buçuk saat sürüyor ve tek perde. Seyirci profilinde yaş dağılımı 20-70 diyebilirim. Ancak yoğunluğa baktığımızda %50 genç seyircinin varlığı gözden kaçmıyor.

Ben genellikle oyuna konsantre olurum ama baktığım açıdan seyirciler de oyun kadar etkileyiciydi. Koltuklarında herhangi bir gevşeme emaresi olmadan dimdik oturan, sahneye anında karşılık veren, oyunun iç müziğine kendini kaptıran ve  elleri koparcasına alkışlayan bir seyirciyi izlemek çok keyifliydi. Aynı kitle, oyun çıkışında tebrik etmek için birbirleriyle yarışıyordu. Bir Cuma akşamında beklediğimin ötesinde bir heyecan ve mutlulukla döndüm evime.

İki hafta sonra, bu sinerjiyi yaratan oyunu tekrar izlemeye karar verdim. Acaba o güne yönelik bir seyirci miydi, yoksa bu çalışmanın arkasında nasıl bir olgu vardı ki insanlara ışık saçıyordu?

Aynı oyuna ikinci kere gittiğimde bana torpil yaptılar, en önden seyrettim! Nitekim, bu sayede oyunu çok daha iyi duyumsayabildim. Oyun sonunda kopan alkışlarla bu sefer arkama dönüp baktığımda tüm salonun ayakta olduğu gerçeği ile karşılaştım. Coşkuyla ben de fırladım ayağa.

Tiyatro, hayatın aynası denir değil mi? Aslında tiyatro hayatın kendisi, üstelik hayatı motive eden bir güç. Sahnedekilerin ve seyircilerin karşılıklı yarattığı sinerji. Yazar da yönetmen de tasarımcı da sahnede oyuncularla birlikte. Sanatları bir araya topluyor tiyatro, içinde yaşamın kendisi. Felsefesi,  bilimi, tarihi, siyaseti ile güldüren ve düşündüren sevgili tiyatro.

Oyunda entellektüel bir yazar, politik ve siyasi düzeni temsil ediyor. Geçmişte söylev veren, karşıt görüşlü, sisteme baş kaldıran bir çizgideyken bugünün hiyerarşisi içinde yer alan ve bugünkü konumunu önemseyen bir karakter bu yazar. Kendinden memnun, konumundan memnun.  Yazarı  ziyarete gelen sürpriz misafir ile yazarın geçmişine yolculuk başlıyor. Yer yer komedi unsuru ile yer yer de dramatik çizgisi ile bu hikayede yazarın geçmişi ile hesaplaşmasını sağlayan insani değerlerini sorguluyoruz hep birlikte.

Bir gün karşınıza hiç tanımadığınız biri ansızın  çıkıp size kendinizle ilgili unuttuklarınızı anlatsa ne yapardınız?

“Profesyonel” oyunun yazarı, Dusan Kovacevic (Yer altı filmi, senaryo yazarı olarak da hatırlanabilir, Emir Kustarica-1995) bu oyunu 1990 yılında yazmış. Ayrıca oyun filme de çekilmiş ve İstanbul Film Festivalinde “Jüri Özel Ödülü” almış (2004). Oyunu Işıl Kasapoğlu yönetmiş,  metni ve oyuncuları bu dünyanın içinde yaşatıyor, düşünceleri ve duyguları bir senfonik eser gibi bir yükseltiyor, bir indiriyor ve (crescendo/decrescendo) metin, yönetmen ve oyunculuk üç boyutlu bir etki yaratıyor.

Evimize doğru giderken 4.boyutu da bizim seyirci olarak kattığımızı fark ediyoruz. Çünkü hangi dönemde yazılırsa yazılsın oyun bugüne getiriyor bizleri. Bizlere kendimizi sorgulatıyor.

Yazar rolünde Yetkin Dikinciler, emekli polis rolünde Bülent Emin Yarar seyirciye beklediğinden fazlasını sunuyorlar. Oyuncunun metne hakimiyeti elbette çok önemli. Ancak metne hakim olmak sadece bir aşama. İçtenlikle ancak son derece yüksek bir kondisyonda oynadıkları rollerinde teknik yetkinlikleri tartışılmaz. Oyuncu olarak rollerini benimseyişlerine tanık oluyoruz. Oyun bitiminde genç seyircinin tebrik heyecanına verdikleri samimi karşılığa görüyoruz. Her birimizin içinde titreşim yaratabilmek için gereken en önemli güç içtenlik olsa gerek.

*

İçtenlik…

Oysa mış gibi yapmayı çok severiz biz;

İsteksizce yaptığımız her iş

Sevmeden sarıldığımız her insan

Anlamadan okuduğumuz her yazı

İnanmadan savunduğumuz her ülkü

Üretmeden sahip olduğumuz her değer

İçselleştiremediklerimizin kanıtıdır aslında

Kim anlar?

Herkesi aldatabiliriz ama

Kendimizi asla!

*

Yaşam oyununda hepimiz gerçek rollere bürünüyoruz.  Sahne hayatın kendisi ve Shakespeare’in dediği gibi hepimiz ancak birer oyuncuyuz. Zaman zaman oyundayız, zaman zaman da oyun dışındayız.  Her perdesinde hayatın, kim olduğumuzu ve ne söyleyeceğimizi, nasıl davranacağımızı yaşarken öğrendiğimiz bir oyun bu.  Bol paçaların içinde iki büklüm, elimizde bastonla da kalsak hayat oyununda bir çocuk enerjisiyle sevgi saçabiliriz. Kendi gerçeklerimizi kabul ediyorsak, tüm  karmaşıklıklara rağmen sadelik, esneklik ve olumlulukla yaklaşabiliyorsak kimseyi aldatamayız.

Kimliklerimizin iki yüzü vardır, biri içerden biri de dışarıdan görünen yüzlerdir. Dışardan görünen yüz, insanların bizi nasıl algıladıkları ile ilgilidir. İçerden görünen yüz ise bizim kendimizi nasıl algıladığımız ile ilgilidir.  Bu iki yüz, barış içinde olursa o zaman söylediğimiz ve yaptığımız bir olur.

Olmazsa hayat çekilmez olur hem kendimize hem başkalarına.  Samimiyetsiz olur. Aldatırız.

Mutluluk

Mutlu olmamak daha zor, mutlu olmak içinse istemek yeterli. Mesela gülmek, insan beynine giden oksijenin gizemli ilacıdır. Güleriz çünkü kendi kendimizi gıdıklayamayız. Kendi kendimizi gıdıklamak işe yaramaz çünkü beyin vücudun kendi hareketini kontrol ederek dış dünyadan gelen uyaranlara odaklanır. Dolayısıyla, gülmek için bir dış uyarana ihtiyaç duyarız.

Gülmek ayrıca bulaşıcıdır. 1962’de kanıtlanmış. Tanzanya’daki bir yatılı okulda üç genç kızın kıkırtı ile başlayan ve üç saat süren kahkahaları okuldaki diğer 159 öğrenciye de bulaşmış. Bu kahkaha krizi tam on altı gün sürmüş. On altıncı günde, okul yönetimi okulu tatil etmiş ve kızları evlerine göndermiş. Böylece salgın, yanlışlıkla çevredeki kasabalara yayılmış. Tam iki yıl sürmüş, kimse ölmemiş ancak günlük yaşam oldukça sekteye uğramış. İnsanlar yanlarında birileri olduğunda yalnız oldukları zamana göre 30 kez daha sık gülerler.

Mutlu olmak için harcadığımız çaba, kendimizi mutsuz etmek için harcadığımız çabayla kıyaslanamaz. Hayatı kendimizle çerçeveliyor ve içinde bulunduğumuz şartları yaratıyoruz otomatik olarak. Sonra aşılması gereken hedefler belirliyoruz. İlişkilerimizde  karşılıklılık bekliyoruz. Gün başlıyor, her gün bir rutin düzenin içine giriyor ve bu rutinin içinde bağımlısı haline dönüştüğümüz eylemlerimizi yapıyor ve gün sonunda da tamamlıyoruz. Beklentilerimizle yaşıyoruz. Yalnızlaşıyoruz, insanlarla telli yakınlıklar kuruyoruz. Bazense tüm bunları aşmaya güç ayırıp delicesine çıldırmak istiyoruz. Bir maçta, bir eğlencede, bizi rahatlatacak her hangi bir eylem ile güç buluyor tekrar aynı rutinin içinde kalmak için enerji topluyoruz.

Nedir amaç, mutlu mesut yaşamak. Mutlu olmak için çok eziyet var, öyle değil mi? Öyleyse dayanalım mutsuzluklara ve sonra mutlu olalım! Bu mu çözüm? Görsel

Başardığımız zaman çok mutlu oluyoruz, başaramadığımızda pişman. Mutsuz. Mutlu olmak için bir gerekçe yaratıp, “şimdi başaramadım, başarmak çok sinir bozucu da olabiliyor, bir sonrakinde daha çok çalışmam gerekecek” diye kendimizle dalga geçebilsek biraz ve sonra yeniden başarmak için olumlu enerji toplasak nasıl olur?

Sevmek mesela. Sevgisiz kalmak berbat bir durum, kimse sevgisiz kalmasın hayatta ve duygularımızın karşılıksız olduğunu hissettiğimizde trajedi başlar nedense. İlişki çatışmaları, küskünlükler, mesafeler. Belki de duyguları bir tek beklenti noktasına odaklarken kendi mutsuzluğumuza yatırım yapmışızdır. İlgilenmiyor, aramadı, yazmadı, yüzüme bakmadan konuştu,  hatırımı sormadı, emir verir gibi, şimdi de şöyle yaptı böyle yaptı..  Gizli ajandamıza sürekli not alır, kendimizi rahatlatmaya çalışırız. Oysa biraz daha zaman geçip işler yoluna girdiğinde kendimizi mutsuz etmek için ne kadar uğraş vermiş olduğumuzu fark ederiz. Trajikomiktir.

Sağlığımız bir mutsuzluk kaynağı olsaydı, belki de psikoloji olarak hep bu olguyu aşmaya çalışırdık. Oysa sağlıklı insanlar olarak beslenmemizle, alışkanlıklarımızla sağlığımızı bozmak için rutin olarak elimizden geleni yapıyoruz. Sanırım bağımlılıkların en görünür halidir mutsuz kişide sağlıksızlık. Çünkü gözlemlenebilir. Kilo alır veririz, öksürürüz, cansız ve isteksiz bakarız, saçlarımız parlaklığını yitirir, dişlerimiz sararır ve ruhumuzu saran bir melankolinin esiri oluruz. Doğanın mucizesi bedenimiz, sağlıklı bir uyku uyuduğunda, düzenli bir fiziksel aktivite yaptığında, düzgün beslendiğinde her sabah aslında bizi tazelenmiş olarak uyandırır. Sahip olduklarımızın yarısına bile sahip olamayan insanların hayata tutunuşlarının ardında mutlu olmayı tercih etmek vardır.

İçinde yaşadığımız dünyanın acı ve travmatik gerçeklerini biliyor ve duyumsuyoruz. Üzülecek ve mutsuz olacak çok şey var. Yaşadığımız coğrafyada isyan etmemize neden olacak her gün yüzlerce sebeple karşılaşıyoruz. Olumsuz duygular yükleniyoruz. Olumsuz duygulardan arınamıyoruz, üzerimize çöküyor. Kendimizi mutsuz etmek için elimizden geleni yapıyoruz.  Elbette hayat kolay ve adil olsaydı, burada olmazdık.  Eğri oturup doğru konuşalım, en etkili silah mutlu enerjisi ile hayata bakmak. Mutlu olmak için nedenler yaratmak, zorluklarla mücadele gücünü kamçılar.

Bir de; Yarın kendimizi mutsuz etmiş olmak için uğraştığımız dün hakkında ne düşüneceğiz? Neyi farklı yapardık? Nasıl davransak mutsuz olmazdık?

Bugünkü gülme nedenim:

Altı ay önce Bodrum’a taşınan çok yakın arkadaşımın şiddetle gitmesini önerdiğim Dibeklihan’a bugün gidip de beni aramasıyla “orası neydi?” demem.  Gülüyorum, balık hafızama! (İç ses: Hayır..Yaşlanmıycam…)

Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Tanganyika_laughter_epidemic

Miras Çocukluk

80’li yılların X kuşağı çocuklarının bugünkü 80 sonrası Y ve 2000 sonrası Milenyum çağı çocuklarından en belirgin farkı hiçbir bilginin ellerinin uzandığı noktada olmamış olmasıdır. Elbette  her kuşağın içine doğduğu koşullar farklıdır. Teknolojinin gelişimine tanık olan 80 öncesi kuşak, bakış açısı olarak ise hazır bir tepside sunulan şeylere pek kıymet vermez, kendi yine de mücadele etmeyi tercih eder.  Elbette yeni kuşaklar daha hızlı ve daha karmaşık, tek tuşla herşeye ulaşabildikleri bir dünyanın içine doğmuşlardır. Bu onların uyum gösterdiği çağdır.

Çocukken bir gece yarısı Ankara Bahçelievler’de bulunan evimizin karşısındaki askeri bölgeden gelen helikopter sesleri ile uyanmıştım.  Niye bu kadar çok ses olduğunu sorduğumda “ihtilal oldu kızım, sen yat” demişlerdi.  Gidip yatmıştım ben de ama içimi merak kemirmeye başlamıştı. Uyuyamamıştım. Ertesi gün duyduğum “ihtilal” kelimesinin ne anlama geldiğini araştırıyordum. Uzun süre cevap alamadım. Sonra anladım ki, hayatımız artık her açıdan eskisinden çok farklı olacaktı.

Ah bir internet olsaydı da arama motoruna “ihtilal” yazıp araştırabilseydim!

Ertesi günlerden bir gün okuluma yürürken bir adamın beni takip ettiğini hissettim. Adımlarım hızlandıkça hızlandı, adam gittikçe yaklaşıyordu. Sonra okula kadar koştum. Kimdi, neydi, şaka mıydı, ciddi miydi, kimdendi, kimlerdendi bilmiyordum. Takip edildiğim hissine kapılıp feryat figan öğretmenimin yanına kadar koşturduğum gün öğretmenime derdimi anlatmaya çalışırken yüzümde patlayan tokatla irkilmiştim.  Galiba bana da ihtilal olmuştu.. Sanırım bu nedenle ortaokulda ve lisede birçok arkadaşım dayak yediğinde hep o gün hissettiklerimi hissettim. Korkak ve çaresiz, sinmiş..

Ah Ah! Bugün hangi anne baba ister çocuğuna vurulsun, çocuğu da sussun..

Yaşadığımız dönemi, içinde bulunduğumuz gergin ortamı kimse bize bile uygun dille anlatmıyordu. Bir süre sonra sebepsiz yere midem bulanmaya başlamış, sık sık kusar olmuştum. Bu beni hem çok yalnız hem de korkak yapmıştı. Ecelime susamış olmalıyım, canım öğretmenim bu gidişe de bir son vermişti nazik elleriyle.  Anlayamamıştım yüzümdeki patlamayı yine. Soramamıştım da “neden” diye.  Çocuktuk zaten ne anlayacaktık. Yıllar sonra bir doktordan öğrendim , mide bulantılarının %90’ı psikolojikmiş…  Aklım, sürekli sormak isteyip soramadığım sorularla doluydu ve anlamam gerekiyordu.. Yaşım küçük olabilirdi ama benim de sorularım vardı hayata dair. Ben de bir küçük insandım.

Bugün anne karnındayken bile bebeğin gelişimi için konuşuyor, müzik dinletiyoruz. Küçücük çocukların karşımıza geçip sordukları büyük sorulara mantıklı cevaplar veriyoruz. Çocuklarımıza vurmuyoruz, vurulmasına karşı çıkıyoruz. 

  • Tanımak değerlendirmenin birinci
  • Dinlemek değerlendirmenin ikinci
  • Anlamak değerlendirmenin üçüncü
  • Soru sormak ve karşımızdaki kişinin çözümü bulmasına yardım etmek değerlendirmenin dördüncü basamağıdır.

Nitekim küçük yaşlarda başlıyor bu yolculuğumuz., hayatın içine bir dolu soruyla doğuyoruz. Karşılaştığımız otorite sürekli değişiyor. Küçük yaşlarda anne baba ve öğretmen etkin otorite figürüyken, büyüdükçe grup lideri, takım koçu, yönetici, patron otoritesi ile karşılaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın yerel ve genel otoriteleri ile karşılaşıyoruz. Dış dünyanın otoritesi ile karşılaşıyor, bugün iş hayatlarımızı dış dünyanın etkilerine göre şekillendiriyoruz. Ve hepimiz  otoriteye karşı davranış geliştirmeyi küçük yaşlarda öğreniyoruz.

Otoriteye çocuğun-bireyin nasıl baktığı ve nasıl bir davranış geliştireceğine karar vermesi bu açıdan dikkate değer derecede önem taşıyor. Otorite figürünün bireyi tanımayan, anlamayan, dinlemeyen ve bireyin davranışlarına karşı öfke gösteren bir figür olması kadar otoritenin bir arama motoru veya seçilmiş bir sanal arkadaş olması da bir o kadar sakıncalı.

Her bir birey, çocukluk yıllarında otoriteye karşı durmayı ve otoriteye karşı başetme yollarını geliştirir.

Etkili ilişkilerde otorite ya da lider kişi diyelim, işlerindeki verimliliği düşündüğü kadar bu verimliliği sağlayabilmek için rehberlik etmesinin gerekliliğini de düşünür. Örneğin, sadece öğrencilerinin sınav derecelerini değil onların sorunlarını tanıyan, onları dinleyen , anlayan ve yol gösteren bir öğretmen gibi. Eğer rehber olursa , sonuçları değiştirebilir. Eğer lider olursa, sonuçları değiştirebilir.

Her lider bir rehber, bir yol göstericidir ve liderler sonuçları değiştirebilirler.

Çocukluğumuzda kullandığımız ve hatta hala kullanmaya devam ettiğimiz davranışlar vardır. Mesela “karşı çıkma” davranışı ile haklı olduğumuzu kanıtlamaya çalışırız. Zaten çatışma dediğimiz kavram tam burada ortaya çıkar, birisinin size “Haksızsın” demesiyle !

Veya duygularımızı saklar, kamuflaj yaratırız. Samimiyetsizlik çocukken çabuk kamufle olur, birkaç kez arkadaşsız kalırız sonra oyuna katılabilmek için tekrar çaba sarfederiz. Yalancıları alaya alır, kızar veya kaçarız. Büyüyünceye kadar ebeveyn ve öğretmenlerimizin otoritesine karşı geliştirdiğimiz başetme davranışları -etkili veya etkisiz – olur.   Neticede; öfke gösterilmiş bir çocuk grup liderini dışlamayı benimserse büyüdüğünde aynı davranışı bağlı olduğu yöneticisi onu uyardığında da gösterir. Küçük yaşlarda seçmiş olduğumuz başetme davranışlarımızı yetişkin olduğumuzda da otoriteye karşı kullanırız. İç çocuğumuz bizimle yaşamaya devam eder bir ömür boyu..

Aynı bir öğretmen gibi, her lider de birlikte çalıştığı kişilerin  iç çocuklarını miras alır.

Bugün yeni nesillere rehberlik etmeli ve onlara “bizim zamanımızda.. ” diye başlayan konuşmalar yapmaktansa onları tanımaya, anlamaya ve dinlemeye zaman ayırmalıyız. Her neslin içine doğduğu koşullar farklı olsa da birbirimize göstereceğimiz saygı değişmemektedir.

*

Sevgiler

*

Kaynak: Dr.Thomas Gordon – ELE

TC sonsuza dek

Ayır

Ulusal kanalın tekel olduğu dönemlerde geçen çocukluğumun belirgin bir Trt_kapaninca_istiklal_marsi_dinlemeközelliği, televizyonun  sadece aksam saatlerinde açılan ve sadece ailece seyredilen bir cihaz olarak kabul edilmesidir. Bizler pek de farkında olmadan bu televizyonun hem “çok önemli” hem de bir o kadar “önemsiz” olabileceğini, gerektiğinde “çat” diye kapatılması suretiyle öğrenmişizdir.

Televizyon törenle açılır, törenle kapanır. Saat 17:00’ye kadar düğmeye basmak için heyecanla bekler, sonra da ekrandaki sabit logolu siyah beyaz görüntüyü ve kulak tirmalayan sesi dinlerdik küçükken. Ve arkasından İstiklal Marşı başlardı, dalgalanan Türk bayrağı ruhumuzu okşardı. Zamanın çizgi filmleri, atletizm yarışmaları, Türk müziği konserleri, klasik müzik konserleri, artistik buz pateni gösterileri, “uykudan önce” ve efsane olmuş “Küçük Ev”, “Dallas” gibi yabancı diziler bir fenomen oldu dönem tarihimizde. Biz açılışı saygı duruşu yapar, evdeki Türk Bayrağı’nı da iplerinden boynumuza dolardik .Ne büyük bir değişim olduğunu bugünkü kuşaklar anlamakta zorluk çekebilir.

Okula başladık, eğitim hayatımız boyunca her gün, her hafta söyledik marşımızı. Ezberlediğimiz gibi söyledik, şiiri ile güftesi arasındaki uyumsuz kelime oluşumlarını sorgulamadan dominant vurgularla.

Üniversite yıllarımda, okuduğum bölümün en büyük faydalarından biri “bir şeyi iyi anlatabilmek” yetisini kazandırmasıydı. Şiire anlam katabilmeyi, düzgün ifadeler kullanmayı bu vesileyle pekiştirdim. Duygu yüklü bir metni duygularımi ve sesimi kontrol ederek, ifadeli okumayı öğrendim. Elbette önce o metnin ne demek istediğini ögrendim. Eskiden duygularımı koy verir arada duraklar derin nefesler alıp sulu gözlerimi silerdim. Kendimi geliştirdikçe nerede nefes alacağımı biliyor, nerede etkili bir vurgu yapacağımı hesaplıyordum.

İş hayatımda da verdigim eğitici seminerlerde, sunuşlarda  ifadelerimle kurduğum iletişim kuvvetli bir etki bırakmamı sağladı. Ne var ki bir türlü öğrenemedim her İstiklal Marşı’nı söylerken gözyaşlarımı ve titreyen sesimi önleyebilmeyi. Tam öğrendim zannediyordum benim deli fişek okula başladı. Gözünün hep beni aradığı o ilk yıllarda ben de -örnek anne-  marşımızı tekrar söylemeye başladım. Küçük insanların cılız seslerine destek olmak için güçlü güçlü bağırarak önce, sonralara doğru durup yutkunarak. Okul açılışları yetmedi, sonra bayramlardaki törenler başladı. En sonunda koyverdim gitti, pek bir rahatladım… Burada verilebilecek tek tüyo çocuğunuzun sizi ağlarken görmemesidir. Mazallah , ilk gördüğünde idare edersiniz ama sürekli bahane uyduramazsiniz ki! Bu yıl karar verdim, baktım ki yutkunmaktan ne söylediğimi anlamıyorum ben de içimden söylüyorum artık ve ağlarken de sık sık gözlerimi kırpıyorum. Arada bir de sağa sola bakıyorum ki gözlerim hava alsın, sulu halleri anlaşılmasın.  Yaşlanmaktan mı yoksa hey hat bu garip gidişattan mı neden bilmem ama ben gittikçe daha sulugöz oldum. Neyse ki yalnız değilim, veli kadrosu da benimle!

Şimdilerde deli fişek beni okula istemediği için uzaktan dinlemekle yetiniyorum, ve her 10 Kasım’da , her 29 Ekim’de, her 23 Nisan’da, her 30 Ağustos’ta ve her istediğim anda bu vatanın insanı olduğum ve bu bayrak altında yaşadığım için gurur duyduğumu söylüyorum.  Önce kendime, sonra evlatlarımıza, sonra da evrene… Her kelimesini içime sindirmeye çalışıyorum tekrar marşımın.

Korkmuyorum, biliyorum ki sönmeyecek göklerde dalgalanan bayrağım. Korkmuyorum, biliyorum ki Ata’mın izinden gidecek milletimin evlatları…. Karanlıkları delicesine yırtarak hem de…

Rengarenktir Dünyamız

picasso girl with pigeon

Pablo Picasso

Rengarenktir dünyamız

Serserisi de olur, delikanlısı da

Eğlencecisi de, geç saatlere dek açık kitapçısı da

Bir oyundan veya konserden çıkanı

Metro geçişinde alternatif müzik çalanı

Simitçisi, balıkçısı, oyuncakçısı

Enteli,öğrencisi,askeri

Yabancısı, yerlisi ve koluna hanımını almış fötr şapkalı beyefendisi

Yazarı, çizeri, süperstarı ile

Rengarenk bir ruhtur adeta dünyamız

*

İçeceğimizi de içmeyeceğimizi de biliriz

Okuyacağımızı, düşüneceğimizi, söyleyeceğimizi bildiğimiz gibi

Bilmeyenlerin

Göremeyenlerin

Görmek de bilmek de istemeyenlerin

İşi ne?

*

Bir kitap kapağından, bir albüm içeriğine

Heykellerden, danslardan, söylemlerden

Cezalandırılmayı anlayamayız

Öğrenciler öğretmenlerinin dediklerini dinlediklerinde

Ufukları açan romanlar cezalandırılırsa

Anlayamayız

Çocuklarımıza anlatacak kelime bulamayız

*

Rengarenktir dünyası insanımın

Bilgedir serserisi, öğretmendir askeri, sanatçıdır doktoru,

Bir avuç da kalsa

Dört duvara da kapansa

Dara da düşse

Rengarenktir dünyası

*

Çünkü bize renklerimizi veren hayat damarlarımızdır

Biz ancak “hayat damarlarımızdan biri koptuğunda” renksiz kalırız

Bir meydanda binlerce kişi tek yürek olup nasıl bir resim yapmışsa

Aynı resmi 783.562 km² ‘lik bir meydanda milyonlarca kişi de yapabilir

Uygarlığımızı ne bugün yazdık, ne de sadece bugünde yazacağız

Bir avuç da kalsak…bir millete yetecek sermayemiz var bizim

Çünkü rengarenktir dünyamız!

Bilmeyenlerin, göremeyenlerin,görmek de bilmek de istemeyenlerin

İşi ne?

2+2=5 Eder mi?

2+2=5

Hayatımızın ilk evrelerinde yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Bağımlılık, “benim için sen yaparsın” düşüncesidir. Bu dikey bir iletişimdir.

Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız.  Bağımsızlık ise “bunu ben yapabilirim” düşüncesidir. Bu da dikey bir iletişimdir.

Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu ise “karşılıklı bağımlılıktır”. Burada iletişim yataydır. Biz nasıl yapabiliriz? düşüncesidir. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirirler. Yarattıkları çaba, bütün çabaların toplamından fazladır. Bu şekilde daha kuvvetli iletişim kurarlar çevreleriyle,  böylece 2 ile 2′ yi toplarlar ve sonucu tüm matematiksel gerçekliğin ötesine taşırlar. Sonuç 5’dir.

Ekip ortamında her birey yetenek, beceri ve tecrübesiyle –bir ülkenin milli takımı gibi- ayrı ayrı “en iyi” olabilir. Ancak uzmanlık sahibi bireyler bir araya geldiklerinde, genellikle kapasitelerinin altında performans göstermeye meğillidirler.

Her bir oyuncuyu ayrı bir perdede izlesek –tek kişilik bir oyun gibi- ,  ya da sahada her bir basketçiye bir top düşse. Orkestradaki her çalgıcı ayrı ayrı üstünlük gösterse.. Düşünsenize gürültüyü.. Ama herkes işini en iyi yapacaktır kuşkusuz…

Ekipler yatay iletişimini kuvvetlendirir, birlikte başarmaya motive olursa sinerji yaratabilir. O zaman, ne tek tek oyuncuları görürüz ne de onların özelliklerini. Bütünü görürüz sahnede, sahada, her çalışma ortamında… Bütünü değerlendiririz.  Anlam çıkarırız. Değer yaratırız. Bütünsel başarıyı kazanırız.

Sadece kendi ekibimiz için de değil, aynı zamanda çabamızın sonucunu değerlendirecek taraf olan “müşterimiz” ile de karşılıklı olarak bağımlıyızdır.

Bizler, birbirimize ihtiyaç duyarız. İhtiyaç duyduğumuz için yaşadığımız dünya ile iletişim kurarız. Varlığımızla diğer insanlarla sürekli etkileşim halindeyiz. Egolarımızdan uzaklaşıp bu olguyu fark ettiğimiz zaman, sinerji yaratabiliriz. En iyiyi birlikte yapabiliriz. Ve birlikte daha fazlasını yaparız.

 

Bir Tutam Felsefe

keşkeee

Düşünüyorum da, birine açılmam lazım. Açıldıktan sonra pişman olacağım biliyorum ama açılmazsam da pişman olacağım. Açılsam da açılmasam da pişman olacağım.

Yaşamdaki tüm saçmalıklara gülebilmek istiyorum. Güldükten sonra pişman olacağım, biliyorum ama gülmezsem de pişman olacağım. Her iki halde de pişman olmam olası…

Evlenmek istiyorum. Evet, evlenirsem pişman olacağım. Evlenmezsem de pişman olacağım. Yahu evlensem de evlenmesem de ben pişman olacağım…

Birini sevmek istiyorum, sevmek.. Pişman olacağım kuşkusuz da sevmezsem de pişman olacağım. Birini sevmiş olsam da sevmemiş olsam da pişman olacağım!

Etrafımdaki bütün öküzlerle alay etmek istiyorum. Alay etmezsem pişman olacağım. Alay edersem de öyle. Her iki halde de pişman olacak olsam da dayanamıyorum…

Bugün ya ölseydim diyorum bazen. Pişman olurdun diyorum yine. Pişmanlıklara yer yok hayatta diyorum. Yürüyorum.

Bu da bana kapak olsun…

Alain De Botton’a Saygılarımla,