Dönüşen dünya ve Paradokslar

Öne Çıkan

Bugün su hakkında biraz daha kavramsal düşündüm. Doğanın üstesinden gelmek zordur ama doğanın bize öğrettiklerini uygulamak mümkündür. Su nereye gittiğini bilir. Su, örneğin bir kaya gibi engellerle karşılaştığında, bir kaya ile mücadele etmez, dağdan aşağıya doğru akmaya devam eder (hedef / vizyon). Diyelim ki su etrafından dolaşamayan bir yola tökezledi. Sonra birikir, çoğalır ve üzerinden akar veya kayayı damla damla delmeye başlar (sabır / değişime uyum) ve yoluna devam eder. “Sabır, gece gündüz dikenli gülü hayal edebilmektir,” diyor Shams’lı Tebrizi. Ve su hep akar, akar, bazen nehirlerde su birikintileri oluşur ve çamurlanmaya başlar. Sonra dünden ayrılıp su gibi akmanız, yenilenmeniz ve yeni şeyler öğrenmeniz gerektiğini söylüyorlar. Su değişimi çok iyi tanımlar.

Değişen dünya ve yeni liderlik üzerine çalışırken, karşılaşılan hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne kadar zor olursa olsun … Benliğimiz ve yaşam yolumuz bilgiden uzak kalırsa ve kendimizi sorgulamazsak, bu kaçınılmaz olarak beslediğimiz diğer konuların yanlış yapısı olacaktır. Bu nedenle kişisel bilgi ve gelişimi bu yönde çok önemli buluyorum. Cahilce hareket edersek, bunun sonucunda olumsuz duygular davranışa dönüşecek zemin bulur. Sonuç olarak, hiçbir zaman tek bir yön (tek açı) yoktur. Bu nedenle, zaman zaman mevcut durumun üstüne çıkmak ve büyük resme yukarıdan bakmak için yeterince geniş bir açı elde etmek faydalı olabilir. Biz yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz olayların ve durumların sadece kendimizi etkilediğini düşünecek kadar bencil olamayız. Sadece kendi doğruluğumuz ve çok fazla şey bizi durduğumuz yerde ileri geri dolaştırır. Yukarıdan bakarsak (uzaklaştırırsak), mevcut durumumuzdaki diğer faktörleri görebilir ve resmin tamamını görebiliriz. Kulağımızı ve gözlerimizi açarsak ve başka fikir ve görüşler alma eğiliminde olursak, kendi fikir ve fikirlerimizle karşılıklı bir denge kurabiliriz.

Batı bilimi, yaşamın belirli yönlerini gözlemlemeye ve faktörleri belirli olaylara göre ayrıştırmaya çalışır. Ying-Yang Teorisi de gözlem ilkesine dayanmaktadır. Ancak, faktörleri izole etmek (izole etmek) yerine evrensel faktörleri belirlemeye çalışır. Yin-Yang Teorisi, fizik, tıp ve psikoloji gibi çeşitli alanlara eşit şekilde uygulanan evrensel, gözlemlenebilir doğa prensiplerini tanımlar. Paradoks Teorisi aslında Carl Jung’un kendi teorilerini geliştirirken yoğun bir şekilde çalıştığı Yin-Yang Teorisi’nin psikolojisine bir uygulamadır. Yang dinamizmdir. Mesela güneş. Yin ölçülü olmaktır. Örneğin. Dinamik özellik, ılımlı özellik ile dengelenmemişse, kişinin olumsuz senaryonun her zaman ana nedeni olacağı tahmin edilebilir. Dolayısıyla, kendi doğamızda dualite dengesi önemlidir. Bu denge, davranışta olgunluğu gösterir. İki yön demek aslında paradoksal bir özelliktir. Birbirlerine zıt görünen ama aslında sinerjik olan özelliklerdir. Örneğin gece ve gündüz paradoksal bir özelliktir, birbirine zıt görünürler, ancak her iki özellik bir araya gelerek günü oluşturur. Fiziksel yaşamda gece ve gündüzün dengesi, bir günün güneş ve gece ile olan döngüsüdür ve karanlık, hayatımızdaki ışığın önemi kadar önemlidir.

Bir diğer paradoksal özellik ise çok sevdiğim sağ ve sol kol örneğidir. Kürek çekiyorsanız, sağ ve sol kolunuz arasındaki gücünüzün ve ritminizin dengeli olduğunu hayal edin, böylece istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Sol kolunuzun sağ kolunuzdan daha fazla çalıştığını hayal edin, böylece ulaşmak istediğiniz nokta sandığınızdan çok daha fazla olur.

Bu dengeleyici özellikler, bireyin farkındalık arzusuyla başladığı ve olgun davranışın aslında iki zıtın dengesinde olduğunu öğrendiği bir keşif ve gelişim yolculuğudur. Karşıtlıklar, çatışmalar ve dengesizlikler her yerde ve herkeste mevcuttur.

Yeni Normal?
Değiştir …. “Yeni normal” terimini çok anlamsız buluyorum. Eski olanın yeni olması için normal olan nedir? Normal olan nedir? İnsanları sınıflandırmaktan ya da sınıflandırmaktan uzaklaşmıyor. Tarih boyunca kriz, kaos ve yoksulluk gördük. Her birinden bir şeyler öğrendik ve tekrar bir araya geldik. Değerlerimizden vazgeçmedik, çalıştık, hedeflere göre yönetmeyi öğrendik. Kimse bizi dinlemese veya fikrimizi sormasa bile sorumluluk almayı öğrendik. Çünkü bir gemi kaptanı gibi nereye gittiğimizi bilmemiz ve sürekli yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyordu.

Bugün kafa karışıklığını vizyonla değiştirme zamanı. Çünkü değişen dünya ile nereye gittiğimizi bilmemiz ve yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyor. Önce bireysel, sonra ekip olarak, sonra organizasyon olarak. İster küçük bir ekip, ister büyük bir ekip, günün sonunda hepimiz aynı gemideyiz.

Vizyon sahibi olmak, vizyon geliştirmek ve yetkinlik geliştirmek için öncelikle kişilerin ve ekiplerin üzerinde çalışacağı alt yetkinlikler vardır. Bu yetkinlikler geliştirilebilir. Gelişim kişisel boyuttan takıma, ardından tüm organizasyona yayılır ve bir kültüre dönüşmesi hedeflenir.

Dogmatiklik, vizyonun önündeki en büyük engellerden biridir. Bilgi tek taraflıysa (sadece ben biliyorum), düşünme gelişimini durdurur, dolayısıyla kişinin her şeyi bildiğini düşünerek tatmin olduğu yanılsaması vardır. Başkalarını dışlar ve dışlama etkisi yaratır. Her şeyi bildiğimizi düşündüğümüzde hiçbir şey bilmediğimiz gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmazdır. Gemi hareket edemez. Ve ne yazık ki, zaman zaman hayatımızda en güçlü olduğumuzu düşündüğümüz yerde zayıflıyoruz. Kendi fikir ve düşüncelerimizi hissedeceğimize dair güvence hissi sol kolumuzsa, sağ kolumuzla dengelemek için diğer fikir ve düşünceleri dikkate almak vizyona netlik sağlayacaktır.


Sevgiyle kalın,
CA

Stresi Önlemek – III

brain-arrowsStresin üzerimizdeki etkilerini anlatırken, bir yandan da stres yaşayan bireylerin gönderdiği mektuplardan örnekler vermeye devam ediyorum.

Korkular, çaresizlikler, olağan ve veya olağan dışı olayların yol açtığı bir çok olay olup, iç dünyamızda ruhsal değişimler yaratıyor. Gerçek şu ki bazen travma yaşıyoruz. Travma sonrası depresyon görülüyor.

Travma yaşanan durumlar:
  • Doğal afet
  • İnsan tarafından yapılan travma (savaş, işkence, tecavüz)
  • Kazalar
  • Beklenmedik ölüm
  • Ciddi-ölümcül hastalığa yakalanma
  • İş kaybı

Bir de Post Travma var. Kısacası, yaşadığımız travmatik bir olayın üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen tekrar hatırlamak ve günlük yaşamımızı olumsuz etkilemesidir.  Post Travma yaşanan durumlarda ise :

  • Uykusuzluk, kabus görmek, olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetmek
  • Kolay irkilmek, çabuk sinirlenmek
  • Gelecekle ilgili plan yapamamak
  • Yabancılaşmak (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi)
  • Olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olmak ve bu durumlardan kaçınmak

Her ikisi de stres bozukluğudur. Önlenebilir mi? Bu sorunun cevabı bir matematik denklemine verilecek cevap kadar net değil. Ancak insanın iyileşmeyi istemesi, durumu kontrol altına alması mümkün. Ancak önce ne yaşadığının farkında olması gerek. Yani kişisel farkındalık.  Yaşadığımız toplumsal ortamlarda bir çok ruhsal travmaya yol açan olaylar var.  Her iki kişiden birinin bu tür olaylarla hayatında en az bir kere karşılaştığını gösteriyor. Ruhsal travmayla karşılaşma şansı herkes için eşit değil. Yardım istemek ve soruna değil çözüme odaklanmak oldukça önemli bence.

En önemlisi, çevremizde bu tip durumlar yaşayan kişilere karşı anlayış ve empati geliştirmek. Yargılamamak, eleştirmemek, yol gösterici ve sabırlı olmak. Hepimiz stres yaşıyoruz ancak farklı düzeylerde. Kişiler stres altında çok daha farklı tepkiler verebiliyor. Bazen alıştığımız sakin insan değişip tepkilerini sertçe ortaya koyabiliyor,  bazen tepkilerini sertçe ortaya koyan insan değişip yerine sakin insan gelebiliyor. Tek bir boyuttan (görünen açıdan) değerlendirmemek lazım, görünen, görünmeyen, saklı ve geçmişe dayalı bir çok etken var strese dayalı.

*

Stresi önlemek konusuyla ilgili bana mesaj gönderen mektuplardan alıntılar yaparak örneklemek istiyorum.

Ben bir öğrenciyim. Sürekli sınava giriyorum. Her sınavda ilgilimi toplamak için çok uğraşıyorum ama mutlaka kafamı dağıtan birşeyler oluyor. Mesela öğretmenin ses tonu, kalemin düşme sesi, öksürük, hapşırma, kapı gıcırtısı ve o anda olan herşey dikkatimi dağıtıyor. (Lise3, Melisa,17)

Sınav aşamasında normal zamanda zaten sınav ile ilgili kaygısı varsa, kaygı daha da artıyor.  Sınavı, tehdit edici olarak algılıyor sevgili Melisa.. Sınav söz konusu olduğunda kendinden çok sınav düşünüyor. Çünkü bir kariyer seçimi yapacak. Melisa gibi tüm sınav kaygısı taşıyan bugünün gençleri arkadaşlarımızın hem konsantrasyon hem de kaygı yönetimi konularında desteğe ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Ekte bir test buldum, incelenebilir.

Beni assessment center’ a çağırdılar (değerlendirme merkezi çalışması). Bu müdür olarak üçüncü girişim. Direktör olup olmayacağıma karar verecekler. Ben bu sefer de başaramamaktan korkuyorum. Ne yapabilirim? (Finans Müdürü, Tayfun,38)

Dördüncü sefer gireceği değerlendirme merkezi çalışması için çalışacağı, daha çok öğreneceği veya hazırlanacağı hiç bir konu yok Tayfun’un. Yapması gereken tek şey, direktör olmak için tüm heyecanını yönetmek aslında. Bir kaç saatlik bir çalışmanın kendisi için terfi edememe riskini taşımasından çok, güçlü yönlerini sergileyebileceği güzel bir deneyim olduğunu düşünmek.

Kaygı, gerilim, endişe , santral sinir sisteminin aşırı uyarılması anlamına geliyor. Bu istenmeyen bir durum çünkü bloke ediyor. Kişinin performansının değerlendirilmesi her zaman bir miktar stresli olabilir ancak kişinin önceki deneyimleri, güçlü yönleri ve durum hakkındaki algısını, düşüncesini etkileyebilen faktörler stresini önlemesine yardımcı olacaktır.

Bir trafik kazası geçirdim, ardından yürüme sıkıntım oluştu. Bir dizi ameliyat geçirdim. Şimdi eskisi gibi değilim. Çantamı sırtıma alıp dolaşırdım. Omurgamda eğrilik başladı, her adım attığımda acı duyuyorum. Yaşım gereği kemik erimesi başladı. Ev bana hapishane gibi geliyor. Özgüvenimi kaybedip, yürüyememekten korkuyorum. (Müzisyen, Ayşe 70)

Fiziksel travma sonrası ruhsal travma örneği, yaşın ilerlemesiyle özgüvenin azalması üzüntü verici. Doktor ve fizik terapistlerinin önerdiği fiziksel direnci arttırmak. Kasları güçlendirmek. Herşeyin ötesinde, vazgeçmemek. Eskisi gibi olmasa bile, kendini iyi hissettirecek hareketlere ve eylemlere odaklanmak. En önemlisi, kendi kendini aşağı çekmemek (demotive etmemek).

Sahne sanatları, opera bölümü mezunuyum.  Sahne korkusu geliştirdim, bu yüzden sahneye çıkacağım her zaman sesim kısılmaya başlıyordu. Sahneye çıkamamak gibi bir şansım olmadığı için, işimi bırakmak zorunda kaldım. Üzerinden on yıl geçti. Bu konuda kendimi hep sorguladım. Bir buçuk yıl kadar önce nefes terapilerine başladım. Sonra konu gittikçe ilgimi çekmeye başladı. Sertifika almaya karar verdim. Kendime her geçen gün yardımı dokunduğunu, yirmili yaşlarıma geri döndüğümü hissetmeye başladım. Sonra çevremdeki arkadaşlarıma yardım etmeye başladım. Şimdi nefes koçluğu sınavlarına hazırlanıyorum. Bu konuyla ilgili bir organizasyona dahil oldum ve dersler veriyorum.Söyleyeceğim şu ki; insanın isterse aşamayacağı şey yok. Geçen hafta kurduğumuz bir ekip ile sahneye çıkarak bir saatlik konuşma yaptım.Heyecanlıydım ama konuşacaklarım, anlatacaklarım için. (Nefes Eğitmeni, Tuba, 40)

Öyle sevindirici, öyle umut verici bir mesajdı ki, kendisiyle telefonda görüştüm daha sonra. Tebrik ettim. Hatta ilerleyen günlerde, kendisinin ders verebileceği arkadaşlarım olduğundan bahsettim. Görüşeceğiz.

Ben stres yönetimi, çatışma yönetimi ve değişim yönetimi eğitimleri veriyorum. Ancak bu işin doktoru değilim. Amacım, analiz konularındaki birikimlerimi paylaşmak ve aydınlatıcı olmak. Bu yolda bana bilgileriyle ışık tutan hocalarıma teşekkürlerimle.

Mesajlarınızı bekliyorum. Gelecek yazıda strese bağlı yeni bir konuyla birlikte yeni mesajlarınıza da yer vereceğim.

Sevgiyle,

Candan

Ek: Sınav kaygısına yönelik döküman halinde bir test buldum. Buraya bağlantısını koyuyorum. www.psikolojistanbul.com/portfolio/sinav-kaygisi-testi/

 

 

 

İş yaşamında stresi önlemek

– inceleme-

Günümüzde değişim yaşamlarımızın vazgeçilmez bir değeri, bizleri belirsizlik kavramıyla baş etmeye zorluyor. Duygusal dengemizi ve verimliliğimizi koruyabilmek için her birimiz değişime karşı farklı tepkiler veriyoruz. Sonuçta insanız, duygu kütlesiyiz ve tüm duygularımızın da belli bir mantığı, sebep-sonuç ilişkisi var içimizde. Ancak değişimin, kütlelerimizde yarattığı en önemli sonuç da stres. Duygularımızın farkında olmak ve duygularımıza başvurmak sağlıklı bir yol olmasına rağmen, stresli zamanlarda duyguları yönetememek, strese yenik düşmemize neden oluyor. Vücudumuzun çevreye, değişime ve yaşamdaki olaylara verdiği tepkidir stres. Modern tıbbın karşılaştığı durumlardan çok daha fazla rahatsızlığa neden olmaktadır ve bizler, maalesef sağlığımıza zararlı olduğunu bildiğimiz halde stresi önlemeye çalışmaktansa, stresi kucaklamaya devam etmekteyiz. Herkesin bir sınırı vardır. Herkesin strese karşı toleransı aynı değildir. Herkesin yogurt yemesinin farklı olduğu gibi, farklı davranırız.

İş dünyasında , iş gücünün yaşadığı stres, hem bireyi, hem ekibi hem de organizasyonun verimliliğini son derece olumsuz etkiliyor. Çünkü; Çalışanlar stresliyse, sıklıkla normal koşullarda olduklarından daha farklı davranma eğilimi gösteriyorlar. Başkalarının anlamakta zorluk çektiği bir davranış gösteriyoruz stresliyken. Bu davranış, tüm ilişkilerimize ve organizasyona bir virus gibi yansıyor. Stresimiz geçtiğinde kendimizi sorgulayabilirsek eğer; Yol açtığımız tatsızlıklardan dolayı rahatsız olup, yıkılan köprüleri tamir etmeye çalışabiliyoruz. Ya da tamamen iletişimi keserek uzaklaşmayı, içimize kapanmayı seçebiliyoruz.

Çalışma ilişkileri ve organizasyonda davranış alanında stres altında sorun yaşamış kişilerle ilgilenmek, bu kişileri daha sağlıklı bir psikolojiye taşımak ve zedelenmiş ilişkileri onarmak, organizasyonlardaki yöneticilere ve insan kaynakları profesyonelleri olarak bizlere düşüyor. Organizasyonun verimliliğini düşürücü, önlenemeyen bir gidişat halinde ise uyarı vermek zorunda kalabiliyor ya da yapıcı olmayan davranışlardan dolayı bireyleri oyun dışı bırakabiliyoruz.

Stres ile başa çıkma konusunda analiz yaparak, bu durumları ön görebilmemiz mümkün. Aşağıda birlikte çalışan bir yönetim ekibini inceleyelim.

Ekip Stres – Alan Paradoks Grafiği

Ekip Grafik - Stres

Elif (Grafikte B) , “Stresli Başarı” kadranında duruyor. Kendisinin gelişim alanı, “Dengeli Başarı” kadranında olmak. Elif, strese karşı duyarlı ancak strese kapılsa bile performans gösterebiliyor. Performans gösterebilmesindeki en önemli etken, Elif’in “baskıyı tolere edebilme” özellik skorunun yüksek olması. Özetle Elif’I zorlayan bir hedefi yoksa, bir projenin son teslim tarihi gelene kadar oyalanarak başka işler yapabilir. Ancak, teslim tarihi çanları çalınca birdenbire hedefe ulaşmak için baskın bir enerji taşıyabilir. Ama Elif baskıdan bunalınca, yorgun hissedebilir, uzaklaşmak isteyebilir, işi yarım bırakabilir. Gerçekte Elif’in sadece “Baskıya Tolerans” değil, aynı zamanda “Stresi Başarıyla Yönetebilme” ve “Rahatlık” alanlarında da yüksek skorlarda olması “Stres Yönetimini” başarıyla yapabileceğini gösterir. Şimdi biliyoruz ki Elif, nasıl olsa yapar diyerek kendisine tüm sorumluluğu veremeyiz. Kendisinin “Dengeli Başarı” için gelişim alanı bulunmaktadır.

Herkes birbirinden farklıdır. Her bir çalışanınızın da stres altında ne kadar farklı tepki verebileceğini, davranabileceğini göz önüne alır, önleme yoluna giderseniz, bu onları daha iyi yönetebilmenizi sağlayacaktır.

bölüm 1 sonu, bir sonraki bölümde kişisel stres alanlarından bahsediyorum, takip ederseniz sevinirim

Şimdi ricam şu:

Bu inceleme kapsamında, isimsiz değerlendirmek üzere, iş ortamında yaşadığınız bir stresi bana buradaki iletişim formundan ve veya candanakkan@gmail.com adresine yazar mısınız? 

Her bir olayı, kendi içinde değerlendirerek, isim belirtmeden, buradan yanıtlayacağım.

Sevgiyle

Candan Akkan

Motivasyon

Öne Çıkan

img_3450Behramkale, Büyükhusun köyündeyiz. Bayram tatilinde geldik. Bayram hikaye, Dut teyze ise şahane! Dut teyze diye çağırıyorum onu. Asıl adı; Egeli Gülsüm, yetmiş yaşında ve ağaçlara tırmanıp meyve topluyor. Özellikle de bu mevsimde karadut. Gözlerinin içini görseniz; ışıl ışıl! Ona bakarken neden bilmiyorum, babaannem bakıyor gibi bana geçmişten. Hani o yaramaz haylaz, evden kaçıp sokakta misket oynadığı günlerden…

İlk günden sevdik birbirimizi.

Dut teyze ve kocası Rıfkı, taş evde yaşıyorlar. Rıfkı bey her sabah çıkıp hayvanları yemliyor, sonra kahvehaneye gidip pinekliyor gün batana kadar. Her gün bir telaş bir uğraş öğlene kadar günün naif yemeklerini bitirip sokağa atıyor kendini Dut. İlk durak genelde ağaçlar oluyor. Elbette konu komşuyla, olası tüm dedikodu da beraberinde ilerliyor ağaca doğru olan yolda Dut. Her gün nasıl da çok iş buluyor bu kadar inanılmaz. Acaip çalışkan. Bir gün bakıyorsun bahçede bir örtü üzerinde açmış bacaklarını ceviz ayıklıyor, bir gün zeytin, bir gün de baklava açıyor. Genellikle her gün eve dönerken elinde hep bir sepet ve içi meyve dolu oluyor.

Bayramını kutlamaya gittim. Telaşlandı biraz. Ortalık karışık belli ki ya da için için yabancılaşıyoruz bilmem ki. Bence sorun değildi, ağzım bir karış,  “Dut teyze biz geldik” diye bağırıyorum. “Amaniiiin, gil gil yıkarrı” … Sobaları var dışarda, taş ocakları var iç holde. Holün devamında çamaşır makinesi taşın üzerinde. Dönüyorsun küçük mavi tahta kapıların ardında rafsız kireç duvarlar. Buyur ediyor tekrar orada, elini öpüyorum. Salona geçiyoruz, ikinci el bir plazma televizyon varmış burada bozuk, dikkatimi çekiyor. Neyi var deyince, yayının çırpışıyormuş olduğunu öğreniyorum. Dut teyce daha ziyada evlilik programlarını seviyor ama izleyemiyor ayarı bozuk diye ve düzeltiyorum. Uğraşırken ben, yüzüne ciddiyet hakim oluyor ve tuhaf,  silme sessizlik. Yayın gelince, sevinciyle beraber sesi cıvıldıyor, “aha işte bu bu proğramm gıızımmm sağollasın” . Sonra da bayram ya, yemek yedirmeye uğraşıyor. Yahu tokum, seni görmeye geldim sadece! Zar zor itirazımı kabul ediyor ama gözüm sıra sıra raflardaki tencelereler ilişiyor yemek deyince. O kadar çok tencere var ki, kendi evimdeki kitaplar kadar neredeyse. Üstelik, bu tencerelerin içine çocuk girip banyo bile eder. Evinde olmama hem seviniyor hem de dünyasını beğenmeyeceğimi düşünüyor sanki. Hep yüzü yerleri arıyor. Muhtemelen, Dut teyze evinden çok sokaklarda olmayı seviyor çünkü. Sanki mahallenin muhtarı gibi, herşeyden haberdar olmayı ve o küçücük köyün dokusunu hissetmeye bayılıyor. Onun manzarası bu! Dedikodusuz bir günü geçmiyor belli. Öyle şiringari serseri bir suratı var ki, bir yaş yaşlanmamış on beşinden sanki. Bir de gelininden dinlemeli mutlaka, çatalkara gözlerini devirmesinden elimi tutup bırakmamasından ve kaçıp kaçıp bize gelmesinden belli; iki değil üç çocuğu var gelinin…

Aldığım bayramlık lavanta kolonyası ile bir de yazdım elimle paketlediğim sarı kuru kağıdın üzerine Gülsüm teyze yerine “Dut teyzeme” diye.. Resmi olarak Dut adını aldı kısacası… Baktım okuyacak mı? Okumazsa torunlar var nassısa diyecek dedim ama okuması da varmış. Dut teyze ismini duyunca gözlerinin içi güldü. Böylece, kendimce bayramını kutladım. İçtenlikle.

Geceleri üfüren pencereden gelen sese dayanıp yaslanıyorum yatağıma. Sabahları da hakikaten horozlarla beraber fırlıyorum yerimden. Gün gözüme doğuyor sanki. Köy bizden önce uyanıyor besbelli. Bir erken vakit yolda bir başka teyze görüyorum. Haldır dıldur otoyola doğru yürüyor. Teyze hastaneye gidiyormuş, yani bu şekilde beş kilometre daha yürüyecek. Dönüp arabayı alıyorum, yol boyu konuşuyoruz. Gelini, kaynatası ve çucukları gelmişeler. Bayram boyu yirinden kalkmamış gelini, saba öğlen akşşam hep yemek pirimiş canı cıkmış. Tansiyonu atmış kendinii gelemirmiş. Dün gece gitmişler, bu vakit erkencikten hastaneye koşormuş. Teyze hapçiklerle iyileşirmiş, ama evden de pek çıkmaz imiş. Gülsüm teyzeyi tanımazmış, başka komşularla da tanışmamışmış. Arkadaşı yokmuş pek göyde. Aynı köyde…

img_3415

Ertesi sabah bir baktım bir koca tabak taze karadut. Amanin. Kadın kalkmış 3 kat basamak tırmanmış, boş kaseyle geri gitmesine içim elvermiyor. Ama koyacak birşey yok, günlük yaşıyoruz. Merdivenleri ağır ağır inmeye başlarken yahu gel koluna gireyim demiş bulunuyorum. Gızıııııııım diye başlıyor; “Şimdi yardım etceyn sonra sen gitceyn ben ne etceym gızım, bırak ben inerim basamakları” diyerek koluna aldığı boş tabak çanağı, boş pet şişe ve streç film rulosuyla trabzana tutuna tutuna inip gidiyor.

Hay allahım kadına bak, “yardım etme bana” dedi ve doğru söylüyor!  Düşünüyorum, bugüne kadar yardım et teklifi gelmeden koşturduklarım, yardım et diyenler için koştuklarımı beşe katlar. Oysa ne iyi olurdu, birinin de çıkıp bana “yapma, ihtiyacım olunca söylerim. Ama olur mu, ben her zaman ihtiyaçları sezen ve yardım teklif eden oldum bugüne bugün. Hatta kendimi daha değerli hissettim yardım ettim diyerekten! Tam anlamıyla 43 sene 9 ay sonra kal geldi bugün bana!!!! “Hem sen yokken yanımda ben naparım” dedi yahu! Dut teyze özetle bana diyor ki; boş bunlar. Kendini boşa yorma.

Tam içeri girdim bulaşıkları topluyorum “canaaan canaan” diye bir ses. Bu sana dedi arkadaşım. Çıktım, teyze yüksek basamakları aynı hızla geri tırmanmış bana kendi yaptığı zeytinyağından da bir bidon getirmiş. “Bu en kalitesi” diyor ve dönüp inerken teşekkür ediyorum kendisine, onlarca öpücük göndererek sevgiyle.

Yerle bir olan motivasyonumu geri getirdiği için. İyi ki varsın Dut teyze…