Sevgili Bağımlılığım

Öne Çıkan

A-Universal-ParadoxBu kadar bağımlı olmuş olduğumu farketmek için kaybetmem mi gerekiyordu? Burnumdan soluyarak ya da kendimi kasarak bırakıverseydim ya bir kenara? İlişkimize yeni bir boyut katıp, onu delicesine özlemeyi seçseydim! Arada bir dönüp baksaydım ona sadece.. Yok.. Olmadı. Bu dersi zor yoldan öğrendiğime göre biraz aşırıya gitmiş olmalıyım. Farklı bir ülkede, farklı yollarda kaybolmamaya uğraşırken sevgili bağımlılığım ile vedalaşmaya fırsat bile bulamadım. Oysa sekiz dakikada bir, dokunmatik bir ilişkimiz vardı.

Her neyse… Bir süre kendime gelemedim. Yürüdüm, sakinleşmeye çalıştım ama nafile. Kaldığım otele döndüğümde, kendimi içinde bulunduğum durumdan çıkmak için mücadele ederken buldum. Üzücü olan, ara ara diyordum ki kendime “Sen iyisin, sana bir şey olmadı, daha kötüsü de olabilirdi, bütün bunları düşünmen seni sadece daha çok yoracak ve yoruyor da” ama yapamıyordum. Sanki sevgilim gibi anlatıyorum öyle değil mi? Belki de öyleydi. O benim not defterim, o benim sevdiklerimle bağlantım, o benim yol göstericimdi. İşimle ilgili herşeyimdi. Bir anda bomboş kalıverdim. “Şimdi nereye bakacağım” derken buldum kendimi..

Ben bir bağımlıyım, telefonum olmadan yapamıyorum. Telefonum yok şimdi, yaklaşık 36 saat oldu. Epey değişik bir gün geçirdim. Bir şekilde –öncelikle- onu kaybettiğimi ve ciddi bir maddi zarara uğradığımı kabul ettim. Başka bir seçeneğim yoktu zaten. Başka yollar aradım sonra kendime ve idare de ettim açıkçası. Bana moral vermeye çalışan arkadaşlarım oldu, güldürdüler beni. Düşünmeyi bırakmaya başladım. Hala tam atlatamadım ama daha iyiyim. Şu da var; Belleğimden çağırdığım cep telefonsuz 25 yıl! İyi bir süre öyle değil mi? “Napıyorduk o zaman yahu” diye başlayan sohbetler bir yana, hakikaten çok da güzel idare ediyor olduğum gerçeğini hatırlatmak kendime, beni daha da rahatlattı. Cebinde taşıdığın telefon kartı ya da jeton, restoranlarda bulunan ve parayla çalışan telefonlar, arkadaşlarının evlerinden açılan “eve bildirim” aramaları, yurt dışında yaşayanlarla “ödemeli arama” seçenekleri ve veya mektuplar. Özlem dolu mektuplar. Bu yazıyı hakikaten ve yine, kişisel deneyimime dair yazıyorum. Bir ders çıkartılsın diye değil. Zaten dersi ben çıkarttım, fatura da cabası. Biraz ağır yoldan oldu sadece. Hafif travmatik.

Bugün, telefonuyla konuşurken insanların duygularını ifade ediş biçimlerine, araba kullanırken bir yandan el kol hareketleriyle derdini anlatmaya çalışan insanlara baktım. İş arkadaşlarımla yaptığımız toplantılarda telefonlarını sürekli kontrol eden insanları izledim. “Çok pardon” ifadesiyle, önemli telefon geldiği için ortamdan uzaklaşan insanları gözlemledim. Sonra kendime döndüm yine; İşte sen de busun, böylesin. Aynı bu izlediğin insanlar gibisin.

Başka ne gibi bağımlılıklarım var onu düşünüyorum şimdi. Aklıma ilk gelen, olumsuz olan işlere bağımlılık duyuyor olmam. Neden olumlu gitmiyor? Yahu sanane! Gitmiyorsa gitmiyor işte. Ama açıkçası bu bazen çok işe yarıyor, kimsenin çözemediği bir meseleyi de hallediverebiliyorsunuz. İyi mi? Bilmiyorum açıkçası iyi mi.. Soruyu kendime sorup, cevaplayamayıp bir de burada yazdığıma göre hala çözememiş olmalıyım. Belki de bağımlılık, kontrol etmek kadar keyif duymak ile de ilgili bir durumdur. Bir şeyi yapmaktan keyif aldığım zaman daha çok yapmak istiyorum. Daha çok yaptığımda daha çok tekrar etmiş de oluyorum. Çokça tekrar edilen bir eylem, gittikçe daha iyi yapılır hale dönüşüyor ve daha çok keyif veriyor. Üstelik, bu sefer, sizin dışınızdakiler de sizin bu eylemi “iyi” yaptığınızı fark ederek sizi takdir etmeye başlıyorlar. Oysa belki de siz, bu eylemi tekrarlarken kendinizden birşeyler tüketiyorsunuz. Farkında olmadan.

Hadi şimdi, “bağımlılık” kelimesinin yerine “alışkanlık” kelimesini yerleştirerek yazının dozunu biraz hafifletelim. Hoş bu sefer “iyi” ve “kötü” diye de şekillendirilmişlik var. Neyse, eskilerin bir sözü vardır “her şey kararınca” diye. Kararınca sözü aslında dilimize yanlış yerleşmiş olmalı. “Hep ortalamayı tuttur” ya da “aman çok da uç olma, farklılaşma sen, ortada ol” gibi. Aslında, her uç davranışın içinde diğer ucu doğuran bir başka davranış olabileceğini söyleselerdi ya, daha etkili olurdu. Çünkü, bundan sonra telefon kullanmamak da aklımdan geçti, geçmedi değil!

Not: Zihni sinirim; “Peki, bağımlılığın telefonun olmasaydı bu kadar rahat yüzleşebilir miydin diye soruyor şimdi…”

Seçim

Ayır

Otorite; “istediğimi yaparsan, sana istediğin şeyi veririm” demek olarak algılanmıştır. Böyle bir otorite algısını yaşayarak tecrübe etmiş bugünkü birey ve toplumlar, güç göstermek yerine anlayışa, özveriye dayalı ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Bugün ebeveyn olan kişilerin çocuklarına olan yaklaşımlarında gözlemleyebiliriz. Bugün üç yaşındaki çocuk bile, üçüncü dondurma talebine red kararı çıkınca “neden” diye soruyor. Buyrun anlatın bakalım, neden? Bugün gençlik, zorla okutulan bir kitabı okumayı, dersi didaktik anlatan öğretmeni dinlemeyi reddediyor ve başka şeylerle ilgileniyor. Daha çok temiz hava, doğa , hayvan sevgisiyle büyüyor ve bunlardan yoksun olduğu ortamlarda otoriteye uyumsuzluk gösteriyor. Sadece aile otoritesini değil, toplumsal yaşama etki eden otoriter hatta dikte edilen kararları da sorguluyor. Bu gençlerin yaşlarından daha büyük dertleri oluyor ve sorgulamaya, hastalıklı güç yaklaşımlarına ve körükörüne uyum sağlaması beklenen her şeye karşı tepki geliştiriyorlar. Ve “İstediğimi yaparsan, sana istediğini veririm” yaklaşımına “o zaman ben istemiyorum” diye cevap verebiliyorlar. Çünkü, ancak kendileri inanır ve isterse yapmayı seçiyorlar. İstemeleri için ihtiyaçları olan yaklaşım geçmişteki otorite yaklaşımından çok uzakta. Diyalog bekliyorlar. Sordukları sorulara basmakalıp olmayan yanıtlar bekliyorlar. Otorite kavramını saygı ile bütünleştiriyorlar.

Gençler, bugün bir “tık” ile dünyadan haberdar oluyor. Bir “tık” ile dünyaya haber veriyor. “Yapma” deyince anlamıyor. Niye yapmamalı? Yaptığı şeyin etkileri ve sonuçları nedir? Ya da niye yapmalı? Klasik olarak “ben senin yaşındayken ..” ile başlayan cümlelere karnı tok onların. Kuşkusuz, onların bizim tecrübelerimizden çıkarttığımız yol göstericiliğe ihtiyaçları var. Çünkü herşeyi denemek istiyorlar. Çünkü sebep sonuç ilişkilerini merak ediyorlar. Bizi değil. Dolayısıyla, bir şeyi illa yaptıracaksak onları ikna etmemiz gerekiyor. İkna ise ancak ve ancak empati yoluyla oluyor. Otoriteye boyun eğmiş, hatta korkutularak büyütülmüş ebeveyinlerin çocukları onlar.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da gençleri yönlendiren bizleri ilgilendiriyor. Sadece gençler açısından değil, uyum sağlamaya çalıştıkları dünya açısından da… Biraz teknik bilgiye girelim.

Ego’nun temelde üç rolü vardır.

1.Çocuk

2.Ebeveyn

3.Yetişkin

Bu üç rolle sosyal ortamlarda varoluruz. “Etkileşimsel Analiz/ Transactional Analysis”* adını verdiğimiz bu yöntem; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceler.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür. Mesela; Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranabilir. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyebilir. Duygularını kontrol edemeyerek tepkisel , ya da reaktif olabilir.

Bir anne ya da baba, “ebeveyn” dir. Ebeveyn egosu ile iletişim kurarlar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayabilirler. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçabilirler. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, herşeye yukardan bakabilecek bir yetişkin ego ile hareket edebilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk, elbette büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Büyük resmi görür. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek. Ve etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu o kadar basit değildir.

Bugün, ülkemizin gidişatını sorgulayan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ve aslında kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir. Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır. Ve bu çocukların gelecekte doğru seçimler yapabilmeleri için bizlerin korkularına değil öngörülerine ihtiyaçları vardır! Bugün ve yakın gelecekte çok daha karmaşık, çok daha bunalımlı günler bizleri bekliyor olabilir. Yetişkin egomuzla hareket etmez, seçenekleri incelemeden, yeterli donanım kazanmadan harekete geçer, düşünmeden tepki gösterirsek reaktif* olmaktan öteye gidemeyiz.

Reaktif olmak, tepkisel olmaktır. O zaman değerlendirmeden yargı verilir. Konuyu gözden geçirmeden ceza verilir. Reaktif kişilere örneklemek, anlatmak ve gösterdikleri , geliştirdikleri tutumun sonuçlarını gözden geçirmeleri için rehberlik etmek gerekir. Ancak çok ince bir çizgidir bu rehberlik, manüpilasyona kayabilir. Reaktif kişiler stres yönelimli yaşarlar ve bir kibritle alev almaları çok ama çok kolaydır. Hele ki çatışma ortamının körüklendiği ortamlarda, işlerin barışla çözümlenmesini istemez “gücü elinde tutanlar çıkar sahipleri”. Maalesef sadece gençlik çağında reaktif olunmuyor. Düşünme pratiği geliştirmemiş, duyguları anlama tecrübesi kazanmamış ve olumlu değerlerle donanmamış bireyler, reaktif davranabiliyorlar. Görüyoruz. Seçenekler belirginken, yapılması gereken seçim açıkça görünmekteyken herkes üç aşağı beş yukarı bir akıl yürütebilir. Fakat doğru ile yanlış birbirine karıştığında, neyin doğru neyin yanlış ve bazı durumlarda da hangisinin daha az doğru ya da daha az yanlış olduğu birbirinin içine girdiğinde “iyi düşünmek” son derece önemlidir. Ancak iyi düşünerek akılcı çözümlere ulaşılabilir.

Reaktif olmamak seçilen bir davranıştır. Seçimler hayatımızı belirler. Seçenekler arasından çözüm üretmek için sorumluluk, sağduyu, öngörü, cesaret ve güvenilirlik değerlerinden yoksunluk; Kontrolsüz, bilinçsiz ve sadece tepki odaklı sonuçlar doğurur. Önümüzdeki seçimin bir etkiye verilen tepki olarak değil, bilinçli bir uzak görüşlülükle sonuçlanmasını diliyorum.

Ve, seçimlerimizi yaparken Cumhuriyet Devrimi’ni siyasetin dışına itecek, yerin altına gömecek tezgahlar olacaktır. Yıllar sonra “o zaman anlamamıştık” demenin bedeli çok ağır ödenebilir. Birinci görevimiz, Cumhuriyet’in adayını çıkarmaktır.

*reaktif; tepki oluşturan (tdk)

*transactional analysis (Eric Berne)

Dipnot:

Bu yazıya ilham veren yavru bir martıdır. Kendi gücünün sınırlarını denemektedir.

Yürüyen Ağaçlar-10

 

Bir Kapı Kapanırken

Öne Çıkan

fec3cdb3bff75824c6d4d2b909fd6edfKöyde, kralın bile kıskandığı yaşlı bir adam yaşarmış. Dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral, bu at için neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değildir. Benim için bir dosttur. İnsan dostunu hiç satar mı” demiş hep.

Bir sabah, at ortadan kaybolmuş. Köylü ihtiyarın başına üşüşmüş. “Seni ihtiyar bunak..Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demişler. İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Sadece “At kayıp” deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez..”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. “Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.” İhtiyar adam “Yine karar vermek için acele ediyorsunuz” demiş. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “İhtiyar sahiden gerzek” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden genç adam, şimdi uzun zaman çalışamayacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir ve daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar ise “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez”.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle, eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına pek imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler. “Yine haklı çıktın” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” “Ne olacağını kimse bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Hikayeyi anlatan Lao Tzu, şu nasihatle tamamlarmış: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durma halidir. Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa yolculuk asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz”…

Eylem

Image 4Milyonlarca bağlantıya sahip insan beyni, karmaşık yapısı ile çevresindeki dünyayı analiz edebiliyor, fotoğraflıyor ve kaydediyor.  Çevresindeki tüm karmaşayı düzenleyebilme becerisine sahip. Bazen kısa bazen uzun sürüyor bu düzenleme fakat, bittiğinde birey, eyleme geçiyor. Eyleme geçmek hepimiz için aynı sürelerde gerçekleşmiyor, çünkü her birimiz birbirimizden farklı “biricik” özelliklere sahibiz. Aslında her birimiz duygu kütleleriyiz. Sadece bilişsel zeka ile değil, duygusal zeka bağlantılarımızla birlikte karar alıyoruz. Bilişsel zeka, (IQ) bize ne yapmamız gerektiğini söylerken, duygusal zeka (EQ), bize nasıl yapmamız gerektiğini söylüyor.

 Mesela bizden bir kağıda elma çizmemiz istendiğinde –genellikle- bir elma çizeriz. Kırmızı veya sarı, ya da yeşil. Oval, bir sapı olur bir de yaprağı sapında. İşte elma.. Ne çizecektik? Bir elma.. Çizdik. Gerekeni yaptık. Oysa bir kağıda çocukluğumuzdaki elmayı çizmemiz istenseydi  –genellikle- elmadan başka bir dolu şey çizerdik. Mesela komşunun ağacından o elma için düştüğümüz günü çizeriz, ya da büyüklerimizin bize elmanın kabuklarını soyarak yedirdiği, öksürüğümüz geçsin diye bir de kaynatıp içirdiği anlar geçer resmimize, kendi elma dünyamızı çizeriz.

Yaşamlarımızda eylemlerimizi belirleyen de aslında, nasıl karar verdiğimizdir. Kararlarımızın büyük çoğunluğunu geçmiş zihin haritalarımızla veririz. Bununla birlikte, aslında seçimlerimizi belirleyen, duygusal zeka potansiyelimizdir. İş dünyasında da sıklıkla karar veririz. Bazen, karar verip eyleme geçmekte zorlanırız. Zihnimizde, geçmişte olan şeyleri anlamak için takıntılı bir hale gelebilir ve ilerleme sağlayamayabiliriz. Analiz safhasına takılıp kalmak, büyük resmi görmemizi engelleyebilir. Özellikle vizyon isteyen, girişimcilik ruhu ile hareket edilen işlerde ise risklidir bu durum. Bazen geçmiş düşüncelerimizin gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta olduğunu düşünürüm. Neler yaşamış olduğumuzu kabul ederek, gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta. Böylece bugüne daha kuvvetli odaklanabiliriz. Nerede olduğumuza,  ilerlemek için ihtiyaç duyduklarımıza.

Bir bilgenin dediği gibi dün geçmişte kaldı, yarın ise bilmece.. Hep geçmişi düşünerek ilerlemeye çalıştığımız zaman donup kalırız aslında. Kendimizi tekrar etmeye başlarız. Kariyerimizde, yaşamlarımızda kendi kendimizi tekrar etmek tehlikeli bir süreçtir,  bizi mutsuz eder. Dünyanın geri kalanında var olan veya olmayan bir şeyleri aramaya, anlamaya çalışarak devam etmek dururken.

Analiz yüzünden felç geçirdiğim zamanlar için yıllar içinde kendime bir kaç şeyi hatırlatmayı öğrendim.

  1. Bazen, bariz olan açıklama doğru olandır.
  2. Bazen hiç bir anlamı yoktur.
  3. Bazen anlamak zorunda değilizdir.
  4. Bazen, bir sonuca ulaşmak için harcanan uzun zaman, sonucun doğru olduğunu göstermez.

Eyleme geçmeden yine de, gözü kapalı olmamaya özen göstermekte fayda var. Çünkü; bazen gözler açık bile olsa gerçekten göremeyebiliriz.

İlgili linkler

http://www.careerealism.com/4-reasons-stop-thinking-start/#8kXKvIhU7W4yFUIQ.01

http://www.enderbozkurt.com/?p=52