Sosyal Pandemi

Öne Çıkan

Bugün, geçtiğimiz on günden sonra ilk defa biraz daha iyi uyudum. Uyandığımda ilk işim çekirdeklerini öğüterek hazırladığım sıcacık kahvemle balkondaki sandalyeye oturup, bahçedeki mimoza ağacına bakmak oluyor hep. Her geçen gün daha güzelleşiyor ağaç. Sabahın erken saatlerinde günü karşılayan kuşların cıvıltılarını dinleyecek kadar erken kalkmak istiyorum ama beceremiyorum henüz. Sevdiklerimin sesi, kimi zaman da görüntüleriyle birlikte şanslı başladığım bu tuhaf günlerde, zaman zaman Kafka’nın Dönüşüm adlı romanındaki baş karakteri “Gregor Samsa”nın gözleriyle bakar gibi buluyorum kendimi. Önce avucumun içine oturan bardağımı seçiyor, mis gibi kokan minik kahve çekirdeklerini öğütüyor, elimin karışı kadar suyu kaynatıp kahvemi demliyor ve ardından bedenimi saran sandalyeme oturup güne ya da belki de kendime uyanıyorum. Bunu her gün yapıyorum.

Mimoza ağacını iki yıl önce eski apartman görevlimiz dikmişti. Nevruz bey, bir sonbahar ayazında adımı seslenince balkona çıkmıştım.

– Bunu sana getirdim

– Nedir ki o dedim (Bir sopa da olsa, beni düşünmüş olmasına sevinerek)

– Mimoza ağacı* bu dedi..

Yanakları al al, üzerinde her zamanki gibi yeleği ve yarım kollu tişörtü ile hızlı hızlı yürüyor, kucağında kel  bir  saksı, bir de saksıdan bir metre yükselmiş bir sopa taşıyordu. Sanki saksıyı tez zamanda toprakla buluşturabilmek için acele ediyordu. Sopayı balkonumun tam karşısına dikti ve gitti. Teşekkür ettim kendisine. Bu dalı henüz bir şeye benzetemesem de işin içinde içten bir niyet vardı. Sopa ümit vadediyordu. İki yıl gelip gidip suladı. Fidan tam iki yıl sonra, bu yıl ilk çiçeklerini açtı.

*

Yaşadığımız apartmanda komşularla bir mesaj grubumuz var. Geçtiğimiz hafta içinde yöneticimizden mesaj grubuna gelen mesaj beni epey endişelendirdi. Günaydın diyerek başlıyor, ardından yan apartmanda yaşayan iki komşumuza covid 19 teşhisi konulduğunu ve bu sebeple yoğun bakımda olduklarını haber veriyordu. Site taksisinin kendisini uyardığını, dışarı çıkmamamızı ve dışarı çıkarsak hiç bir yere dokunmamamızı tembih ediyordu. Herkes teşekkür etti, merak edenler oldu ve mesajlar uzadı, geride içimde tasa bırakarak, bu günlerde sıklıkla sığındığım dalgınlığımla baş başa kaldım. Kısa bir süre sonra, bu mesajlara başka bir boyut geldi – açıkçası bitti sanıyordum-  Yeni bir haber mi var endişesi ile okumaya başladım. Meğer aynı konuymuş. Neymiş; Aslında bu koronalı komşular,  apartman etrafında iki köpekleriyle dolaşıyorlarmış, her görüldüklerinde uyarılmışlar çünkü kesinlikle taşıyıcı olabilirlermiş. Bu vesileyle o apartman yöneticisi de uyarılmış ve dezenfektan ilaçlaması  yapan firmanın telefonu verilmiş. Köpek gezdiren komşular maske takıyorlarmış ama ya bir köpek varmış yok iki köpek varmış aslında biri büyük tasmalı diğeri küçük tasmalıymış sonuçta son karar iki köpekliymişler ve tasmaları varmış ve bizim komşulardan biri onları kesinlikle onları görmüş, diğeri gördüğünü sanmış, aslında böyle bir aile var mıymış yok muymuş ve nasıl varoluyorlarmış detaya ulaşılamıyormuş   ve bizim yan apartman dış merdivenlerinin trabzanları da çamaşır suyu ile silinmeliymiş. Yeni apartman görevlisine talimat verilecekmiş. Bu korona aile günde üç kere çıkıyormuş; Gece on bir gibi mesela ama kesinlikle yöneticisiyle konuşulmuş ve şiddetle uyarılmış : çıkarlarsa hemen şikayet edileceklermiş ve bilinçsiz insanlar yüzünden kimsenin sağlığı riske atılamazmış. Bu komşular aslında zehirli bir böcekmiş…

İki gün sonra tek satır bir mesaj geldi: “Yan komşunun testi negatif çıkmış”diye.. Sevindim tabi, şükür. Nitekim, ilerleyen günler ve aylar hepimizi daha zor günler bekliyor olabilir. Tanrı kimseyi sevdikleriyle sınamasın.

Bu mesaj grubu şahane..  Aradan iki gün geçti. Evde oturuyoruz sakin sakin. Mesaj gelince ilk anda bakıyoruz elbette. Yöneticimiz yazıyor yine:

– İyi akşamlar komşular, evim sucuk kokusu ve dumanı ile doldu. Daire 7 ve Daire 9’dan şüpheleniyorum. Hangi kat olduğunu bileyim ki çözüm üretebileyim. Geç saatte popcorn kokusu da var…

Takip eden cevaplarda da herkes ama herkes şikayet ediyor. Kim bu sucukçu yahu? Hele bir de popcorn! İçim gıcıklanıyor. Bana kokusu filan da gelmedi ki… Yöneticimiz teşhis için tehdite meğil ediyor, değişik bu, neredeyiz yahu biz, birazdan daire 7 ve daire 9 ile çapraz sorguya başlayacak. Daire 9 diyor ki:

-Vallahi evimizin tüm pencereleri açık kokudan kurtulmak için. Yöneticimiz daire 9’a teşekkür edip şükran emojisi paylaşıyor. Ardından daire 7 diyor ki;

-Bize de geldi o koku ama biz pişirmedik. Kim pişirdi bilmiyoruz. Kaçak var bir yerden herhalde, koku sızıyor galiba..

Yöneticimiz daire 7’ye de teşekkür edip şükran emojisinde bulunuyor. Ardından sanki orta sahadan daire 4 çıkıyor ve “değişik zamanlarda patlamış mısır soğan sarımsak  kokuları da basıyor evleri” diyerek topu savuruyor. Top kale çizgisine yaklaştı. Herkes topa koşuyor:

-Aynen – Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen – -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen  -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen

Sonunda top tekrar orta sahaya dönüyor :  yöneticimizin görüşü: “Bacalar sıvasız maalesef, bu sorunu en kısa sürede çözeriz inşallah” oluyor.

Aynen kelimesi bana, sanki herkesin gol atmak amacıyla topa vururmuş gibi yapıp aslında vurmamak için mahsusçuktan düştüğü ve topu kaçırmış olduğu ana şahitlik eder. Baca sorunu varsa çözülür ama olmasa da çocukluğuma döndüren bu mesajlara Teşekkürler! Keşke bi sucuk kokusu bizi yalasa, portakal esansı burnumuzun ucundan geçse ve akşam kestane soyan babaannemi görür gibi olsam.

Bu pandeminin sosyal psikoloji ve nevi şahsi psikolojim üzerine güncel etkileri bizi epey meşgul edeceğe benziyor.

Yarın daha erken kalkacağım, sevdiklerimin sesini duyacağım, küçük mutluluklar peşinde koşacağım. Belki bugün gibi yine Beethoven dinlerim,  1. senfonisini epeydir dinlemedim. Yine kahvemi alıp mimoza ağacına günaydın derim. Öyle büyüdü ki, dalları sapsarı ve solmuyor her şeye rağmen. Her şeye rağmen yarın yeni bir gün.

Bugün tüm dünyada çeşitli zorluklarla mücadele eden insanlara yaşam gücü diliyorum. Kaybedenler ışıkla uyusun. Toprakları bol olsun. 

Sevgiyle,

*Not: Mimoza çiçeği anlamı, özellikleri ve yetiştirilmesi

İtalya 1946 yılında ikinci dünya savaşından yıkık dökük çıkmış; insanlar bir coşku, yaşama dair bir umut aramaktalardı. Derken İtalyan Kadın Birliği üyesi olan 3 kadın, toplumun yeniden inşasının “kadın dayanışmasına” bağlı olduğunu düşündüler: Teresa Mattei, Rita Montagnana ve Teresa Noce.

Üç güçlü kadın, bu yaklaşımlarını sembolize etmesi için bir çiçek seçmeyi teklif ettiler. Sunulan tüm teklifler arasında üç tanesi öne çıktı: Karanfil, anemon ve enfes kokusuyla mimoza çiçeği. Aşağıdaki özellikleri sayesinde kazanan mimoza çiçeği oldu.

Mimoza çiçeği anlamı

  • Dayanışma
  • Ölümsüzlük ve diriliş
  • Hassasiyet, coşku ve umut

https://enguzelcicekler.com/çiçek-cesitleri/mimoza-cicegi.html

(kopyalayıp adres çubuğunuza yapıştırabilirseniz mimoza ile ilgili yazının tamamını okuyabilirsiniz)

Ego

Tüm bu yaşananları düşündüğümde, içimi garip bir huzur kaplıyor. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak. Toplumun her kesiminden insanın değişik seviyelerde de olsa uyanmışlığı, her bir haberde ve her bir olayda daha güçlü farkındalıklara yönelecek. Son on yıldır, kendi menfaatleri uğruna iktidar rüzgarını destekleyenler bile, kendilerine güvenilir yeni zeminler aramaya başladı. İçte ve dışta, itibar kaybeden iktidarın kendini kabul ettirmek için deneyeceği her türlü yol, yaşattığı faşizan uygulamalardan sonra sandıkta yeniden başarı kazanamaması ile sonuç bulacak. Geri tepecek mancınık. Bugün ülkemin insanları tek tek veya hep birlikte, ne istediğini ve ne istemediğini anlamaya, farkına varmaya başladı. Ufak ufak da olsa, önümüzde çok zorlu mücadeleler de olsa, bu mücadelelerde çok çetrefil yollar da olsa, iyi günler çok uzakta değil.

Ülkemin her köşesinde adalet sistemi ile ilgili, özgürlük ve demokrasi ile ilgili başkaldırılar olacağını hissediyorum. Huzur ise enteresan; Gezi olaylarını bir başka pencereden değerlendirmek gerekiyor. O da bu işin psikolojik boyutu. Bu boyuttan baktığımda, geleceğe yönelik endişelerim biraz olsun azalıyor.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da bizlerin Gezi direnişine tepki gösteren değerli ebeveynlerimiz ile ilgili. Hani, hastaların çocuksu ve uygunsuz etkileşim biçimi biraz da konumuz. Hasta koltuğunda iktidar.

Ego’nun temelde 3 rolü vardır. Çocuk, Ebeveyn ve Yetişkin olarak sosyal ortamlarda bazı roller oynarız. “Etkileşimsel Analiz”* adını verdiğimiz bu yöntemde; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceleriz.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür.

Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranacaktır. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyecektir. Duygularını kontrol edemeyebilecektir.

Bir anne ya da baba, ego rolü olarak “ebeveyn rolü” oynar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayacaklardır. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçacaktır. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk elbette, büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek.

Etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu kadar basit değildir.

Gezi direnişine katılan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ancak kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir.

Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır.

* Eric Berne , Transactional Analysis

Yürüyen Ağaçlar-2