Eşanjör

Arabam bozuldu yine. Üstelik ufak bir sigorta değişimi sırasında kaputu açtığımızda gördük ki motor devri-daimini yapan su pompasına motor yağı karışıyor. Hafta sonu tatilindeyken ve problem görmekten kaçınırken, mahallemizin tamir kralı çağırdı beni ve hafta sonu gezintim sona erdi. Aklım tabiki bulutlarda kaldı.

Eşanjör nedir? Farklı sıcaklıktaki akışkanların aralarında sıcaklık alışverişi yaptırmasını sağlayan makinelerdir. Buna göre eşanjörün plakaları var. Bu plakalar  vesilesiyle su ve yağ gibi farklı akışkanları ters yüzeylerinden geçirir. Böylece sıvılar birbirine karışmadan ısı transferi yapabilirler. Yani eşanjör, ısı transferi yaptıran bir cihazmış. Pastörizasyonda da kullanılıyor. Gemileri ısıtmada, merkezi ısıtma sistemlerinde ve kombilerde ve gibi gibi. Sistemi tortu, pislik ve aşırı basınçtan koruyor. Bozulunca ne oluyor? Anladığım kadarıyla, ana motoru tehdit ediyor bu durum. Ya da insan vücudundaki kan dolaşımı sırasında kanın kirlenmesi de örnek olabilir, kalbi tehdit eder. Her konuyu insana getirmeden yine edemedim ve gevezelik edip vücudumuzda ısıyı düzenleyen sistem olan hipotalamus, sempatik sinir sistemi ve bazal metabolizma konularındaki detaylardan hiç bahsetmeyeceğim.

Tuhaf olan, mekanik arıza olan konu sebebiyle bu kadar eğlenmek. Yola devam etmek. Arıza ile ilgili durum tespit edildikten sonra ilgili konuyu hayata geçirmek:

Anne olmaya dair eşanjör durumu: Sürdürülebilir pozitif enerji. Telefon konuşmalarında duyduğum kadarıyla arkadaşları tarafından da sevilen, “cool” ve “öngörülü” biriymişim. Söylediklerim gerçekleşiyormuş. Bu da kendisinde öngörü yaratıyormuş. Bunu duymak iyi geldi:) Umarım duyduğumun farkında değildir.Dinlenmekten hoşlanmıyor çünkü.

İş insanı olmaya dair eşanjör durumu: Sahadan danışmanlığa geçen biri olarak çözüm odaklı yaklaşımımın takdir duyduğunu duyuyorum. Bunu duymak iyi geliyor. İş ortamımdaki verimliliği arttırmak için ihtiyaç ve fayda ilişkisini geliştirmeye devam ediyorum. Geçtiğimiz yıl çalışmalarımızla Avrupa birincisi olduk çalışma alanımızda. Burada anlam; Değişim yaratmak ve sürdürülebilir kılmak.

Sanata dair eşanjör olma durumu: Sanata dair ödün vermeyenleri yükseltmeye çalışırken ödün verenlere değer vermiyorum açıkça (Filtre görevi). Gerçek sanatçı ile dolandıranı ayırt edecek kadar analist olma yetkinliğim olabilir, iyi ki de var.

Bu sıcaklıkla, değer verdiğim ilkeleri ve amaçları daha da yalıttım. Artık daha güçlüler.

Teşekkürler sevgili arabam…

Sevgiyle,

 

Not: o zaman dans:

 

 

 

 

Aynen?

Aynı sabahı daha kaç kere yaşayacağımı düşünerek zifiri karanlıkta gözlerimi açtım. Ufacık bir yansımasını bekliyordum sabah ışığının ümitlenmek için. Saat yediye geliyor, gün başlamış ama uykumu yine alamamış gibiyim. Ne kadar erken yatsan da olmuyor, sanırım kış mevsiminin sıkıntısına sarınıyoruz son dönemde. Üstelik düşünüp duruyorum – memleket olarak çok paramız olmalı ki enerjiden tasarruf etmemeyi seçiyoruz, bu nasıl bir kafa?- diye.. Sinirlenmek ümidi tüketir endişesiyle, ilk içeceğim kahveyi hayal ediyorum. Derim acımasın diye daha çok giyiniyor, ruhum solmasın diye daha çok neşelendirmeye çalışıyorum kendimi güneşsiz, soğuk ve mekanik günlerde. İlk kahvemde kendime gelirken ikinci kahvemde kendimi hırslandırıyorum. Karanlıkta yola çıkıyorum. Soluk ve sevimsiz renkler arasından geçerken, sadece hedefi zamanında varmak olan sürücülerin profillerine bakıyorum kaçamak olarak. Aynılıklar. İlk basılan kanaldaki radyo spikerine günaydın demek, müziği beğenmeyen çocuğunun “anne seni canlandırmak lazım” diyerek telefonundaki Sia’dan bir şarkı çalmasıyla okula yetişmek, yoldaki simitçileri gözüne kestirip yanlarında durmadan geçmek, dikiz aynasından nasıl göründüğünü kesmek, köprü girişinde yapılan ezberlenmiş manevralarla en sağ şeritten en sola geçiş ile birlikte hep aynı hep aynı hep aynı mı olacak bu sabahlar diye iç geçirivermek. Aynen. Hava aydınlanıyor. Bir saat süre uykuda gezindikten sonra gün şimdi başlıyor gibi. Birşeyler yapmalıyım. Bir yerde durup ruh motorumu açmalı, yeniden başlamalıyım güne. Neyse ki ilk toplantıma vaktim var hala. Müziği ayarlayıp yürümeye başlıyorum. İlk başta zorlanıyorum açıkçası. İnsan alışıyor çabucak, “gelişine yaşamaya”. Yürümeye başlayınca zorlanıyorum. Zorlandıkça kendime inat, bacaklarımın mesafesini açıyorum. Yürümek nefes almak gibi, her gün mutlaka bir süre yürümeli insan. Yürürken aynı tempoda, aslında her şeyin aynı olmayacağını daha iyi görüyorsun. Yürüdükçe kararlı oluyorsun, yürüdükçe istekli oluyorsun ve yürüdükçe başkalarına da ümit verecek kadar güçlü oluyorsun. Aynı Nazım’ın dediği gibi:

Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar; İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..: Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı!

Ara sıra başka pencereler açmak ve ve başka açılardan olduğun yere bakmak lazım. Ara sıra hareket etmek lazım. Ara sıra alışmış olduğuna inat etmek ve alışmamış olduğuna başlamak lazım. Değiştirmek zor gelse de zor olduğunu bilerek başlamak lazım. Düşüncelerimizin yüzde seksen beş oranında geçmiş yaşantılara odaklandığını, sadece yüzde on beşinin şu anda olduğunu kendimize hatırlatmak lazım. Her yeni başlangıçta, geçmişi de beraberimizde taşıyoruz. Bir adım ileri gitmeyi hedeflerken zorlanmamızın da gerçek nedeni bu.

Bugün yeni bir müzik dinleyin, servisten ya da arabadan olmadık bir yerde inin, üç aydır konuşmadığınız arkadaşınızı arayın, toplantıda ayağa kalkıp farklı açıdan bakın, elinizi telefonunuzdan uzak tutun ve sadece şu an evet şu an ne hissettiğinizi düşünün. Şu an neredesiniz?

Sevgiyle,

Not 1: Georg Büchner’in “Danton’un Ölümü” adlı tiyatro eseri, aynılıklar içinde boğulan insanı çok güzel anlatır. Kitabı alıp sesli okuyun, tavsiye ederim.

Not 2 : Bugün John Lennon Günü, beni canlandıran yine ve yeniden “imagine” şarkısı oldu karanlıkta. Işıklar içinde uyusun.

imagine

Not 3: Görsel Pina Bausch Filmi/Wim Wenders

Bir anne-baba öyküsü

IMG_9627Bu yıl kırk dört yaşımı bitirdim. Annem 72, babam da 73 oldu. Beni bir Eylül günü dünyaya getirmişler. Eskiden başak burcuydum, şimdi daha çok oğlak oldum. Biraz annem babam gibi, biraz da fazlasıyım. Özgüvenimi onlara borçluyum.

Aralık ayı değerlidir benim için. Yaşam rehberimlerim olan anne ve babamın, birer hafta arayla doğum

günlerini kutlarız. İki oğlak ebeveynin çocuğu olunca, kural ve hedeflerle büyüyor insan. Ne sorun varsa, sorunun analizi, çözüm planı ve organizasyonunda çok yönlü düşünme becerisi gördüm. Hep vaktinden önce orada olundu. Hep doğruları oldu, haksızlıklar karşısında duruldu, mücadeleden hiç vazgeçilmedi. Kendi tecrübelerini aktardılar, olumsuzları süzüp, olumlu düşünceye işaret ettiler. Akıl olgunlukları yaşlarının da üzerindedir ve tabiki ikna etmesi zor insanlardır (oğlak, keçinin yavrusudur ayrıca takımyıldızıdır) İkisini de dinlemeyip kendi bildiğini yaparsan dünyanın sonu gelmese de sonunda onların dediğine gelirsin.  Çok güzel bakarlar sana. Bazen duygusal yanları ağır basar, çocuk gibi alınır küserler ki bu durumun şiddetli etkisini ayrı olsalar da aynı zamanda yaşamışlığım olduğu için çekinirsin onları küstürmekten.

Her ikisi de emeklilik yaşamından keyif almanın yollarını bulunca daha da tatlı oldular. Sağlıkları el verdiğince geziyor, sosyalleşiyor ve yeni şeyler öğreniyorlar. Yeni şeyler öğrenmek önemli. Birisi sudoku, diğeri ingilizce çalışıyor. Bilgisayarda vakit geçiriyor, bolca okuyorlar. Küçükken hediye telaşına düşerdim. Birbirlerine çok benzer annem ve babam. Hediye istemezler, gözlerinin içine sevgiyle baktığın ve güzel hikayeler anlattığın zaman mutlu olurlar. Yine öyle yapmaya gayret ettim. Emeklilik bir değişim dönemi yaşamda. Bir son ve yeni bir başlangıç. Ömür boyu istihdam çağının son temsilcileri için ise geçiş hiç kolay değil, bocalıyorlar. Her ikisi de kırk yılı aşkın bir süre aynı iş yerinde çalıştılar. Mesleklerini çok sevdiler. Sonra boşlukta kaldılar. Sağlık bozulabilir. Bir yere ait hissetmiyor insan kendini. Hayatta açılan bu yeni sayfa ile, kendine daha çok soru sormaya başlıyorsun. Organizasyonel bir amaç olmadan, kendi inisiyatifin ile ve kendin için olan yaşamı kucaklıyorsun. Keşke bu genç yaşlarda da olsa, insanlar emekli olduktan sonra istedikleri gibi yaşamak için daha az enerjiye sahip oluyor.

Sahip olduğumuz değerlerin farkındalığıyla, sevdiklerimizle daha çok birlikte olmak lazım. Anlara sarılarak verilen ömür hediyesini sürdürmekteyiz. Bu anlar, değerlerimizin hayat bulmuş halleridir. Düşünce bulutlarını aralamanın en iyi yolu harekettir. Bazen içinden, bazen dışından. Her fırsatta onları kucaklamak, dilin çözülerek anlatmak, kapılarından içeri beklemedikleri zamanda anahtarınla girmek, tüm sevdiklerini bir mekana toplayıp onları sarmak, kucaklamak ve gözlerindeki mutluluğu izlemek, bir müzik açıp dans etmek, bir peruk takıp taklit yapmak, alışmadıkları zaman mesaj atıp “iyi geceler/günaydın ya da afiyet olsun” demek, ya da sesini değiştirip yenimahalle’deki ermeni komşu gibi konuşmak, doktora birlikte gitmek, heyecanlandığında sakinleştirmek, biraz gezelim deyip üç saat dolaşmak, seni aradığında ilk çalışta telefonu açmak  hala mümkün. Üç kat mutlu oluyor insan onların sesini duyduğu, onları mutlu ettiği zaman.

annem ve babam için,

Sevgiyle

 

Vay İyimser Vay…

544fc3f43464275d9d450eea930c374eYeni yerleri görmek ve yeni insanlarla tanışmak için güçlü bir nedenim var; Çünkü yaşam sadece bulunduğum yerden ibaret değil. Ayrıca, zaman da bulunduğum an’dan ibaret değil. Bazen yazarken aklıma geliyor, belki de bu söylediklerimin hiçbir anlamı yok, çünkü zaten söylendiler. Tuhaf olan da bu. Yine de söylemek ve yazmak. Bu bir çeşit meydan okuma gibi…

Öğrenecek çok şey var hayatta. Kimi zaman bir eğitimcinin, eğitirken öğrendiği gibi, en iyi bildiğini sandığın zaman bile hiçbir şey bilmediğini farkedebilmek. Tüm akıllar birbirine her an her şeyi öğretebilir.  Bunun dışında, ne yaş ne akademik bilgi ne de eğitim bilişsel çağla boy ölçüşebiliyor artık. Bugün bilişsel, matematiksel bir çağdayız. “Yenilikçilik Dönemi”.  Bu dönemde bilgi; her yerden ve herkes tarafından ulaşılabilir durumdadır. “Tek tuş”. Bugün, kendim de dahil, ezbere öğrenmişlerin kendini güncellemesi gereken bir çağdayız.  Değişime uyumlu olan ayakta kalıyor günümüzde.

Son zamanlarda düşündüğüm ve kendime ders çıkarttığım “kendime geribildirim” diyebileceğim görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Bir süre önce, yurt dışında orta yaş ve üzeri meslektaşlarım tarafından bazı kişisel diyebileceğim sorular soruldu. İşimle ilgili sorular sormalarını tercih ederdim oysa, fakat bu sorular beni “Yeni Türkiye” ile ilgili düşündürdü. Örnekliyorum, birlikte düşünelim;

Lars: Senin ekibin Türk ama sen İngilizsin, Türkiye’de yaşamak nasıl senin için?

Ben: Anlamadım?

Amanda: Sen Türkiye’de bir yabancı değil misin?

Ben: Pardon, siz sanırım bir yanılgı içindesiniz. Ben Türküm.

James: Ama İngilizceniz İngiliz aksanı.

Ben: Olabilir, benim gibi çok Türk var.

Amanda: Pardon…

David: Sen kendini Avrupalı mı hissediyorsun yoksa Asyalı mı daha çok?

Ben: Türk’üm ve kendimi Türk Vatandaşı olarak hissediyorum. Hem Asya’yı hem Avrupa’yı birleştiren büyük bir ülkenin vatandaşıyım. Ayrıca bir dünyalıyım.

Sith: Dünyalı derken?

Ben: Siz nerelisiniz?…

Grace: Başını örtüyor musun eve dönünce? (ülkene dönünce)

Ben: Hayır, ben başımı örtmüyorum. Benim ülkemde baş örtmek mecburi bir durum değil. (Acınası bir soru ve cevap)

Jade : Senin ülkende senin gibi insanlar var mı o zaman?

Ben: Senin soruna cevap vermeyeceğim. Çünkü, anladığım kadarıyla sen Türkiye hakkında biraz araştırma yapmalısın.

Değişime uyum derken “benim ya da bizim” değil, dünyada yaşayan herkesin uyumundan bahsettiğimi vurgulamalıyım. Çünkü karşılaşmış olduğum tesadüfler, bana dünyanın neresinde olursak olalım aklımız kadar büyük ya da küçük olabileceğimizi kanıtladı.

Yine de, onların gözünden gördüklerimi önemsedim. Çünkü önemlidir kendi görüntümüzün nasıl algılandığını bilebilmek.

Ülkeme uzun seyahatlerden sonra döndüğüm her gün, tuhaf ama, hiç bir toprağa tercih etmeyeceğimi söylüyorum. Samimiyetle.

Beni İngiliz sanabilirler, Fransız ya da İsveçli. Sanıyorlar da işin tuhafı. Ne yapayım, ben Selanik göçmeni bir Türk’üm. Ama beni ne sandıkları hiç önemli değil. Gittiğim her toprağa kolayca uyum sağlayabilirim. Açıkçası bu da önemli değil. Bence asıl önemli olan şu; Benim ülkem, benim toprağım işgal altında olabilir. Benim yazarlarım, benim medyam gerçekleri konuşamayabilir. Benim insanlarım iş bulamayabilir, iş bulanlar işlerini kaybetmemek için en ağır koşulları kabullenmek durumunda kalabilir, benim sanatçılarım devletimin kuklası olmaya zorlanabilir, benim bilim insanlarım ve benim uzman insanlarım çaresizlik içinde olabilirler, düşünen insan keçileri kaçırabilir. Ama gelecek için olumlu düşünmeyi çok önemsiyorum, kısacası iyimser olmayı.  Gelecekte her şey çok güzel olmayacak, bizler de masal kahramanları değiliz zaten.

İyimserlik nedense yanlış yerleşmiştir bazılarımızın zihinlerinde. “Polyanna etkisi” sanırım. İyimser olmak, olumlu olmaktır.

Eğer geleceğe olumlu niyetler ile bakmazsak, bir hedefe yönelik bakış açımız olmaz. Olumsuz gördüğümüz her şeyi ortaya koyar, bir daha bir daha söyler dururuz. Sonra kendimizi de olumsuz buluruz.  Olumsuzluk üzerimize çöktükçe, başkalarını da olumsuz buluruz ve aslında komple bir güven duygusu yitimini yaşarız. Her an her yerde bir olumsuzluk, bir tehdit  düşünsenize! Amanin. İşte o zaman dua etmeye, kendimizden çok başka güçlerin bizlere yardım edeceğine inanç besleriz. “İnşallah modu”…

Bizler olumsuzluklar ya da -krizler- ile yaşamaya alıştıkça, küresel komiteler bizi canavarca ham yapar.

Olumsuz düşünceyle bakmazsam, Polyanna’cılık oynuyor olmam. Polyanna, stres altında olan bir çocuğun hayata körlemesine olumlu bakmasının hikayesidir. Strese gerek yok. Stressiz düşünelim, daha sağlıklı böylesi. Olasılıkları hesaba katarak iyimser olalım. Herşey önce kendimize inanmakla başlıyor aslında. Kendi içimizde öğrenmeye ve gelişmeye duyduğumuz olumlu heyecanı ülkemizin içinde bulunduğu akıl durgunluğuna meydan okumaya odaklayabilirsek, sorunları aşmak için “birbirimize ihtiyacımız olduğunu” kabul edersek, geleceğe daha olumlu bakmaya çalışarak dengeli çözümler içinde olmayı başarırsak o zaman , şimdilik, “işte bu yeni bir başlangıç diyebiliriz.