Mağara

Öne Çıkan

Eflatun (Platon-M.Ö 428-348) ‘un bir “Mağara benzetmesi” vardır ; Yeraltında bir mağarada yaşayan bir grup insan düşünür. Bu insanları da, arkaları mağaranın girişine dönük olarak oturtur benzetmesinde, yalnızca mağaranın taş duvarını görebilmektedirler. Elleri ve ayakları da bağlıdır. Mağaradaki bakmakta oldukları bu duvar üzerinde bir takım görüntüler görürler, ışığın yarattığı gölgeler duvara yansır. Bu görüntüler tek gerçeklikleridir. Bir gölge oyunu gibi. Kendilerini bildiklerinden beri hep bu şekilde oturdukları için, varolan tek gerçekliğin gölgeler olduğunu sanırlar. Oysa, içlerinden birisi zincirinden kurtulsa ve bu gölgelerin nereden geldiğini araştırmaya başlasa mağara hala mağara mı olacaktır artık?

Doğa karanlık değildir, ancak düşünce karanlıktaysa her şey karanlıktadır. İnsan kendi mağarasını yaratabilir, ya da hikayesi bir mağarada başlamış da olabilir.

Adamlar milattan önce bu işlere kafa yorarken, insanların iç dünyasını anlamaya yönelik çabaların bir disipline dönüşmesi ancak 19.yüzyılın ikinci yarısında ele alınmaya başlanmış. Biyoloji ve fizik gibi doğa bilimlerinde kullanılan araç-gereçleri insanı incelemek için kullanmak istemişler. Böylece zihin, algı, hafıza, öğrenme kavramları üzerinde karanlıktan aydınlığa doğru bir yol izlenmeye başlamış. Psikoloji biliminin kuruluşu Wilhelm Wundt ile 1879 yılıdır… (büyük dedem doğar), 1979 (ben yedi yaşındayım geçişler baş döndürücü hızda), 2079 (en küçük torunum mağaradan kesin en önce çıkar)

Düşünüyorum da, felsefe olmasaydı psikoloji de olamazdı ama psikoloji olmasaydı felsefe de olamazdı… Değişen dünyadaki paradokslar geliyor aklıma ve sorguluyorum ister istemez, ses verin; soru geliyor:

Soru bir: Aydınlık mı Karanlık mı daha konforlu? Peki ya aydınlığın ve veya karanlığın zamansal dengesi (gece gündüz) bozulsa nasıl hissedersiniz?

Soru iki: Kendi görüşlerimden kesin/emin olarak mı hareket etmeyi yoksa öncelikle başkalarının görüşlerini almayı mı isterim?

Sevgiyle,

Ca

Pandemiz

Öne Çıkan

Yaşamlarımızda süreci yönetmemizi sağlayan özellik aslında “duygusal dayanıklılık” tır (resilience).

Duygusal dayanıklılık, müziğin abc’sinde bulunuyor. Bir armoni ve ritm arasındaki bağlaç görevini görüyor. Müzik zaman zaman hızlanır, zaman zaman yavaşlar. Zaman zaman yükselir ve iner. Arada hep bağlaçlar bulunur, hareketler arasında esnekliği sağlarlar. Anlam, müziğin duygularımızı yükselttiği  ve dindirdiği zaman ortaya çıkar. Yani bağlam noktasında. Bu bağlam, farklı duygular arasındaki dengeyi kurar ve bu denge şarkının anlamını ortaya çıkarır. Ne duyuyorsun?

Bazen her şey çok üst üste gelir. Yenilmemek için strateji üretmek gerekliliği bilinç altımızdadır. Ve bazen her şey çok umutsuzdur. Daha kötü olamaz. Öyle bunalırız ki,  karanlıklarda kaybolmaktan korkabiliriz. Yaşama dair umudumuzu kaybetmek ve kaybetmemek arasında bir düello başlar. Müzikteki gibi,

Bağlaç görevi gören duygusal esneklik, umutsuzluğa kapılmamak için bir yükselmeye meğil et der ve strateji üretmeye ne dersin diye fısıldar kulağımıza. Harekete geç, alışmadığın bir şey yap, şaşırt her şeyi ve anla ki hareket etmezsen, nasıl mücadele edebilirsin ki karanlıkta?

Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal,

parçalan ki yenilen”

Özüne dönüyorsun aslında…

Üzülme, çekinme, yenilgiler bizi besler. İtiraf et, kendin ol ve cesaretle söyle: Ne yapmak istiyorsun?

Bazen her şey  olumsuz gelişebilir, insanın eli kolu adeta bedenine yapışır. Zor durumlarda hareket edebilme isteği, bağlaç olarak duygusal dayanıklılığa işaret eder. Duygusal dayanıklı kişiler, “zorluklarla mücadele” etmeyi seven kişilerdir. 

Duygusal dayanıklı kişiler, geleceğin olumlu olacağına dair inançlarını korurlar.

Duygusal dayanıklılık için birey, yaşamın içinde olumsuzluklarla karşılaştıkça bu olumsuzlukları kendini geliştirme isteği yolunda bir fırsat olarak görecektir.

 

Devam edeceğim sevgiyle,

Bana yaz lütfen, nasıl hissediyorsan. Birlikteyiz.

Ve gülümse

candanakkan@gmail.com / https://www.facebook.com/sinerjik.ca