Vay İyimser Vay…

544fc3f43464275d9d450eea930c374eYeni yerleri görmek ve yeni insanlarla tanışmak için güçlü bir nedenim var; Çünkü yaşam sadece bulunduğum yerden ibaret değil. Ayrıca, zaman da bulunduğum an’dan ibaret değil. Bazen yazarken aklıma geliyor, belki de bu söylediklerimin hiçbir anlamı yok, çünkü zaten söylendiler. Tuhaf olan da bu. Yine de söylemek ve yazmak. Bu bir çeşit meydan okuma gibi…

Öğrenecek çok şey var hayatta. Kimi zaman bir eğitimcinin, eğitirken öğrendiği gibi, en iyi bildiğini sandığın zaman bile hiçbir şey bilmediğini farkedebilmek. Tüm akıllar birbirine her an her şeyi öğretebilir.  Bunun dışında, ne yaş ne akademik bilgi ne de eğitim bilişsel çağla boy ölçüşebiliyor artık. Bugün bilişsel, matematiksel bir çağdayız. “Yenilikçilik Dönemi”.  Bu dönemde bilgi; her yerden ve herkes tarafından ulaşılabilir durumdadır. “Tek tuş”. Bugün, kendim de dahil, ezbere öğrenmişlerin kendini güncellemesi gereken bir çağdayız.  Değişime uyumlu olan ayakta kalıyor günümüzde.

Son zamanlarda düşündüğüm ve kendime ders çıkarttığım “kendime geribildirim” diyebileceğim görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Bir süre önce, yurt dışında orta yaş ve üzeri meslektaşlarım tarafından bazı kişisel diyebileceğim sorular soruldu. İşimle ilgili sorular sormalarını tercih ederdim oysa, fakat bu sorular beni “Yeni Türkiye” ile ilgili düşündürdü. Örnekliyorum, birlikte düşünelim;

Lars: Senin ekibin Türk ama sen İngilizsin, Türkiye’de yaşamak nasıl senin için?

Ben: Anlamadım?

Amanda: Sen Türkiye’de bir yabancı değil misin?

Ben: Pardon, siz sanırım bir yanılgı içindesiniz. Ben Türküm.

James: Ama İngilizceniz İngiliz aksanı.

Ben: Olabilir, benim gibi çok Türk var.

Amanda: Pardon…

David: Sen kendini Avrupalı mı hissediyorsun yoksa Asyalı mı daha çok?

Ben: Türk’üm ve kendimi Türk Vatandaşı olarak hissediyorum. Hem Asya’yı hem Avrupa’yı birleştiren büyük bir ülkenin vatandaşıyım. Ayrıca bir dünyalıyım.

Sith: Dünyalı derken?

Ben: Siz nerelisiniz?…

Grace: Başını örtüyor musun eve dönünce? (ülkene dönünce)

Ben: Hayır, ben başımı örtmüyorum. Benim ülkemde baş örtmek mecburi bir durum değil. (Acınası bir soru ve cevap)

Jade : Senin ülkende senin gibi insanlar var mı o zaman?

Ben: Senin soruna cevap vermeyeceğim. Çünkü, anladığım kadarıyla sen Türkiye hakkında biraz araştırma yapmalısın.

Değişime uyum derken “benim ya da bizim” değil, dünyada yaşayan herkesin uyumundan bahsettiğimi vurgulamalıyım. Çünkü karşılaşmış olduğum tesadüfler, bana dünyanın neresinde olursak olalım aklımız kadar büyük ya da küçük olabileceğimizi kanıtladı.

Yine de, onların gözünden gördüklerimi önemsedim. Çünkü önemlidir kendi görüntümüzün nasıl algılandığını bilebilmek.

Ülkeme uzun seyahatlerden sonra döndüğüm her gün, tuhaf ama, hiç bir toprağa tercih etmeyeceğimi söylüyorum. Samimiyetle.

Beni İngiliz sanabilirler, Fransız ya da İsveçli. Sanıyorlar da işin tuhafı. Ne yapayım, ben Selanik göçmeni bir Türk’üm. Ama beni ne sandıkları hiç önemli değil. Gittiğim her toprağa kolayca uyum sağlayabilirim. Açıkçası bu da önemli değil. Bence asıl önemli olan şu; Benim ülkem, benim toprağım işgal altında olabilir. Benim yazarlarım, benim medyam gerçekleri konuşamayabilir. Benim insanlarım iş bulamayabilir, iş bulanlar işlerini kaybetmemek için en ağır koşulları kabullenmek durumunda kalabilir, benim sanatçılarım devletimin kuklası olmaya zorlanabilir, benim bilim insanlarım ve benim uzman insanlarım çaresizlik içinde olabilirler, düşünen insan keçileri kaçırabilir. Ama gelecek için olumlu düşünmeyi çok önemsiyorum, kısacası iyimser olmayı.  Gelecekte her şey çok güzel olmayacak, bizler de masal kahramanları değiliz zaten.

İyimserlik nedense yanlış yerleşmiştir bazılarımızın zihinlerinde. “Polyanna etkisi” sanırım. İyimser olmak, olumlu olmaktır.

Eğer geleceğe olumlu niyetler ile bakmazsak, bir hedefe yönelik bakış açımız olmaz. Olumsuz gördüğümüz her şeyi ortaya koyar, bir daha bir daha söyler dururuz. Sonra kendimizi de olumsuz buluruz.  Olumsuzluk üzerimize çöktükçe, başkalarını da olumsuz buluruz ve aslında komple bir güven duygusu yitimini yaşarız. Her an her yerde bir olumsuzluk, bir tehdit  düşünsenize! Amanin. İşte o zaman dua etmeye, kendimizden çok başka güçlerin bizlere yardım edeceğine inanç besleriz. “İnşallah modu”…

Bizler olumsuzluklar ya da -krizler- ile yaşamaya alıştıkça, küresel komiteler bizi canavarca ham yapar.

Olumsuz düşünceyle bakmazsam, Polyanna’cılık oynuyor olmam. Polyanna, stres altında olan bir çocuğun hayata körlemesine olumlu bakmasının hikayesidir. Strese gerek yok. Stressiz düşünelim, daha sağlıklı böylesi. Olasılıkları hesaba katarak iyimser olalım. Herşey önce kendimize inanmakla başlıyor aslında. Kendi içimizde öğrenmeye ve gelişmeye duyduğumuz olumlu heyecanı ülkemizin içinde bulunduğu akıl durgunluğuna meydan okumaya odaklayabilirsek, sorunları aşmak için “birbirimize ihtiyacımız olduğunu” kabul edersek, geleceğe daha olumlu bakmaya çalışarak dengeli çözümler içinde olmayı başarırsak o zaman , şimdilik, “işte bu yeni bir başlangıç diyebiliriz.

Ben Anadolu

Toplum temalı bir resime bakarken, önce bütünü görürüz. Resmin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırız. Bir süre sonra, tümden gelerek detay çizimleri seçmeye başlar gözlerimiz.  Birbirinden bağımsız çizimler görürüz. (Özellikle 20.yüzyıl ressamlarından itibaren) Büyük resim, toplumsaldır. Resmin içindeki detaylarsa, hayatlarımızı yaşayış biçimlerimizin tasviridir.  Bir bütünün içindeki detayların karakteri, birbirlerinden bağımsız olmalarıdır. Her bir çizim başka bir karakterdedir. Hep birlikte, bütünü oluştururlar.

Memleketimizde, bir halk plajına gittiğimiz zaman çeşit çeşit insan görürüz. Birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı alışkanlıklarımız, adetlerimiz vardır. Kimseyi bu sebeple eleştirmeyiz de. Bu panoramada, denize kıyafetiyle gireni de görürüz, ipli bikinisiyle gireni de. İlerleyen yaşına rağmen simidine sarılmış teyzeyi veya çocuklarla alt alta üst üste su savaşı yapan amcaları da. Kimi uzun donlu kimi kısa, kimi karpuzunu keser, kimi mangalını yakar kumda. Kimi de çantasından çıkardığı sigarası ile birasını içer aynı anda. Mısır satıcısı plajı arşınlarken çocukları peşinden sürükler. Güzeldir bir arada onca farklı insan, amaç birdir: Güzelce vakit geçirmek. Beraber…

Bir parka gittiğimiz zaman, çeşit çeşit insan görürüz, özellikle  İstanbul’da. İstanbul karmaşıktır. İstanbul çok büyüktür. İstanbul’da her ilçeden insanın aynı parka gelmesi de ancak bir mucizedir. Diyelim ki toplandık, birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı oturuşlarımız, farklı alışkanlıklarımız vardır. Her yaştan, her kesimden insan parka gelebilir, farklı amaçlarla. Çocuklar oyun oynar, büyükleri peşlerinde dolaşır, bazıları kitap okur, kimi buluşur, kimi ayrılır, kimi sohbet eder, kimi boş boş çekirdek çıtlatır, kimi, elinde sigarası dalar gider uzaklara, kimi de uyur. Tüm bunlar ortak bir park ruhunu yansıtır.

Hayatlarımızı nasıl yaşarsak yaşayalım, başkaları ile sürekli etkileşim içindeyizdir. Bizlere, kendimizi yine en iyi yansıtan; Başkalarının gözlerindeki görüntümüzdür. Büyük şehirlerin en büyük farkı, her zaman daha çok etkileşim içinde olunmasıdır belki de. Bu etkileşim, bir nar tanesini hatırlatır bana.  Etkileşimi bütün tanecikler hisseder. Ortak değerlerimiz vardır çünkü. Aynı anda ayağa kalkarak öfkelenebilir, aynı anda hoplayıp zıplayacak kadar da neşelenebiliriz. Vatan bir nar meyvesiyse, bizler de milyonlarca tanecikten biriyiz.

Güzel zamanları paylaşırken de, sorunları dile getirirken de önemli olan; Ortak duygularda ve aynı safta var olabilmektir.  Aynı safta varolabilmek, bütüne hizmet etmektir. Bütünsel düşünce için istek göstermektir. İstek olmadan hiç bir şeye ulaşılamaz. Karşılaştığımız engeller, çok istekliysek ve çaba göstermekten vaz geçmiyorsak ancak, bizlerin olumlu sonuçlar almasını sağlayabilir. Bütüne hizmet edebilmek; dinamik bir kavramdır; Değişim süreklidir. Çünkü, yeni koşullar doğar ve yeni tavırlar alınması gerekir. Aynı safta varolabilmek, bilinç ve sağduyu gerektirir. Engeller içten veya dıştan hep varolacaktır. Önemli olan; Direnebilmek ve bütünsel düşünceye hizmet edebilmektir. Bir  marşı, bir bayrağı ve bir vatanı  sahiplenebilmektir. Bazen bir çocuk yetişkin olana, bir yetişkin de ihtiyarlayana kadar sürebilir . Bu çaba, engelleri ortak bir hayale dönüştürebilecek cesareti ve sabrı koruduğu sürece… Yeter ki yüreklerdeki ışıklar sönmesin!’

Abidin Dino

Hepimiz “Ne Mutlu Türküm” diyerek başladık hayata! Aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Bayramlarımız bir. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Sanatçı, Doktor, Polis, Akademisyen, Öğrenci, Asker, Ev Kadını, Muhafazakar, Ateist, Genç, Yaşlı, Çocuk , farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu ve her şeyin ötesinde kutuplaştırılmışlıktan bıkmış bir toplumuz. Biz Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarıyız. “TC“. Atatürk’ün vatanı emanet ettiği gençleri, emanetini koruyan askerleriyiz. Biz ev sahibiyiz. Biz uykusuz, biz dirençli , biz çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hisseden bir halkız.

Biz Anadolu’yuz. Biz Ağaçlarız…Yürürüz…Ya hep beraber, ya da hiçbirimiz.

Yürüyen Ağaçlar-4