20 seconds

I’ve written this in a 20 seconds of moment!

I am willing to remind my essay(2014) for those who have lost their motivation during the pandemic 2020, for those also who feels trapped and think there is no way out.

“I’m comfortable and I like sitting right here, why should I go with this? What do you want me to do? You’re disturbing me! Moreover, this is something that nobody needs, nobody gets that!” Said Wozniack, to Steve Jobs. Noone needs a computer.

Steve-jobs-quote-2   And it was impossible to discourage Jobs… It was impossible to accept for a man who invented frequency counter circuits and the parts for the telephone directory at the age of 12. It was also impossible to sit down and wait for a man who has called Bill Hewlett who was in charge of HP for this invention. After a 20minute telephone conversation he got more than what he needed; The parts for the frequency device and a summer job! There wasn’t a word for Jobs like “giving up”. He also has said to Wos; “how can people buy anything if they haven’t seen it?”

In today’s competitive work of life, we live in a risky mood. We need to take risks to achieve our goals more than ever… By taking risks, we need to move from our comfort zone. It’s like opening a door like Alice in Wonderland. We step outside of our comfort zone to challenge, to welcome the next step, and hug the battle, although facing and getting disturbed by many uncertainties.

It’s a matter of making a choice with courage or not. This is it..

Courage is something striker which lies beneath decision making, result orientation, and leadership when it is meaningful.

If we think of any time in our lives that we have stepped out from our comfort zone e.g for education, for work, or for personal reasons, from the things we were accustomed to living, we may remember that feeling. That feeling is a shock feeling. It’s a shock to face difficulties, complexities, and uncertainties for a while. To change a job, to be promoted, to lose a job, to change a city or a country, to change a habit, to move, to accept the death of a loving person, to fall in love or to start something new. They are all stressful. Stress is something that we cannot live with it all the time. We whether show anger or hide in our tranquil area or lose health. We deceive our balance when we feel stress. But stress is also controllable when we now ourselves, and helps sometimes to achieve. Otherwise, we can sit comfortably. Somethings will change anyway?!

We can find or create new opportunities only by stepping out of our secure areas so that we can develop and in today’s world, “hoping” to achieve is a paradox of risk of failure and is not easily gifted without disturbance from comfort.

Ok, I’ve no doubt for “fear of failure” or “ fear of facing failure” stops us, prevents us from taking action. But, we need to ask a question for our personal coaching; Do I prevent myself from taking action? Am I stressed? What makes me stress? Do I prevent myself from building relationships? Is it “the conditions” or is it “just us”?

A few questions for selfie coaching:

Do I try a new way of solutions when I encounter problems?
Do I search for new opportunities to change or improve my conditions proactively?
Do I take the risk of being open and vulnerable or I’m trying to keep my strength and pride?
Do I really ask myself what I want to or do I only think of what would people give to me?
Do I make the effort to be recognized about my talents or do I wait to be recognized?
Do I criticize everything all the time?

I can easily say now, willing to take risks does not mean that we will try everything! Let’s look into the lives of successful people; The most common trait is that; Success is never promised. It never guaranteed. People focus on their strengths and take the step. So that success is created and earned.

There was a movie, I have watched a few years ago. The man was telling his son about his life-changing decision was taken insanely in 20 seconds. It’s insane but, sometimes it’s sufficient time to take action in mind. If we think too much, we cannot leave our securities.

Now think in advance! What will you be doing in ten years, or five? With whom? Where? Why? How? How would you like to become in ten years?

Ten years’ time from today, there will be people who will be achieving their own goals. We do not know who they are, but we know that they will be the ones who will act proactively. They will be the ones who will be taking the risk of failure, looking stupid and they will be the people widening their opinions when everything is even okay. They will be the people who believe in “never taking a risk is a big risk”

The question is; Would you step outside from your comfort zone for 20 sec?

Değişmezlik Testi

Yanıtları evet/hayır olarak not alıp, kaç evet, kaç hayır belirleyiniz lütfen

1. Zamanınızın büyük bir bölümünü televizyon karşısında mı geçiriyorsunuz?
2. Evde otururken, üniformaya dönüşen kıyafetleri mi giyiyorsunuz?
3. Buzdolabının önünde duruyor ve beş dakika once bakıp da göremediğiniz şeyi şimdi görecekmişcesine raflara mı bakıyorsunuz?
4. Yaşamı, seyircili bir spor karşılaşması olarak görüyor ve ucuz koltuklarda oturduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
5. Televizyondaki karakterlerle yatıp televizyondaki karakterlerle kalkıyor ve onlardan gerçek insanlarmış gibi mi söz ediyorsunuz?
6. Kasa kuyruğuna girmeden once, alışveriş listenizi tekrar gözden geçiriyor musunuz?
7. Sadece işinizden ve çocuğunuzdan mı bahsediyorsunuz?
8. Özel günlerde dışarı çıkmanız gerektiğinde nereye gideceğinizi tartışıyor musunuz?
9. Sadece bildiğiniz yerlerde mi yemek yiyorsunuz?
10. Partnerinizle birlikteliğiniz 10 dakikadan az mı sürüyor?
11. Hiç yapmadığınız şeyler konusunda fantaziler kuruyor musunuz?
12. Çok mutlu görünen insanlardan, mutluluk diye bir şeyin olamayacağını düşünerek, kuşku duyuyor musunuz?
13. Yalnızken, başkalarıyla birlikte olduğunuz zamanlara gore daha farklı davranışlar mı sergiliyorsunuz?
14. Yaşamınızda meydana gelecek en heyecanlı olay, daha önce yaşanmış bir olay mı?
15. Sabahları uyandığınızda, yeni bir güne başladığınız için kendinizi kötü hissediyor musunuz?
16. Çevrenizde insanlar varken bile kendinizi yalnız hissediyor musunuz?
17. Görünümünüzde ya da kişisel standartlarınızda olumsuz yönde bir değişim var mı?
18. Yaşamdaki tek hedefiniz bir dahaki haftaya ya da aya çıkmak mı?
19. Sorulan soru ne olursa olsun, verdiğiniz cevap genellikle “hayır” mı oluyor?
20. Yeni bir insanla tanışmanız için, bu kişinin kendisini arabanızın önüne atması mı gerekiyor?

Değerlendirme

• Eğer, 8’den fazla soruya “Evet” cevabı verdiyseniz davranışlarınız alışkanlık haline gelmeye başlamış demektir.
• Eğer,12’den fazla “Evet” cevabı verdiyseniz, durum daha da ciddidir.
• Eğer, 8’den az soruya “Evet” cevabı verdiyseniz, değişimi benimsemeye ve hareketlerinizi geliştirmeye çalışıyorsunuz.

Daha İyi Ne Yapabilirim?

İnsan zihni ne tuhaftır, bazen öğle yemeğinde ne yediğini unuturken yıllar önce yaşadığı bir tecrübeyi an gibi hatırlayabilir. Bugün Peter Drucker*’ın ekip olmak  hakkında yazdıklarını incelerken yıllar öncesinde yaptığım bir yolculuğa gidiverdim zihnimde. Drucker, bireyin değil ekibin ortak sinerjisinin yaratacağı başarıyı vurguluyordu.

IMG_3998Eğitimim bitmişti, havaalanında uçağımı bekliyordum. Soğuk bir Pazar akşamıydı, Ankara-İstanbul seferi yapacak bir Pegasus seferiyle seyahat edecektim. Havayolu şirketinin zamanında kalkma prensibinden pek taviz vermediğini bildiğim için , gecikme anonsunu duyduğumda şaşırdım. Aslında dışarda bardaktan boşanırcasına  yağmur yağıyordu ve arada kahvemi üzerime dökmeme neden olacak kadar ürkütücü gök gürültüleri duyuyordum. Biraz dalgın, biraz yorgun, daha çok da bir an önce evime dönme telaşındaydım ve  seferi iptal ederlerse ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım. Uçuş saati geçmek üzereydi. Kaygı ve bekleyiş bir tek bana özgü değildi elbette. Benimle birlikte 150 kadar kişi de alanda volta atıyor, sıkıntılı bir bekleme hali hissediliyordu. Arada homurdanmalar da başlamıştı. (Amigdala* ortaya çıkıyor). Sonunda yeni anons geldi, uçağa çağrıldık ve bir süre sonra kontrollerden geçtik.  Uçağa götürecek otobüse bindiğimizde sırılsıklam olmuştuk. Uçağa binerken bizi “hoşgeldiniz” diyerek karşılayan kabin ekibini de pek sıcak karşılamadık.

Amigdala’lar diyordu ki: Tersle , hesap sor, kim tutar seni: “Yok mu yetkili? Bu ne biçim iş?” , “Islandık, sucuk gibi olduk..Neden körükten almadınız?”  “Niye bu kadar beklettiniz!”, “Bu havada kimbilir nasıl bir yolculuk olacak bu, kelle koltukta?!!”

Sonra pilot anonsu başladı. “Değerli misafirlerimiz, sizleri alanda epey bir süre beklettik. Biliyoruz. Uçağımız Ankara’ya inişte hava koşullarından dolayı gecikme yaşadı. Sizleri beklettiğimiz için özür dileriz. Az sonra havalanıyoruz.” Pilot biraz değişik konuşuyordu. Sakin, sıcak ve net bir ifade. Sanki gözlerimize bakıyor ve anlatıyor gibiydi. (Amigdalamla baş etmeye çalışıyorum). Dinlemeye başladım. “Islanmış da olabilirsiniz. Ekibimiz birazdan sizlere servise başlayacaklar. Uçağımıza tekrar hoşgeldiniz. Sizlerle 45 dakika sürecek yolculuğumuzun güzel geçmesini diliyoruz.” Daha sonra, uçuş rota bilgisi, hava koşulları ve ineceğimiz yerdeki koşullar ve aynılarının İngilizcesi ile anonsu tamamladı. Sonra; Uçuş sırasında şu an üzerinden geçtiğimiz dağlar, yağışın şiddeti ve ara ara gireceğimiz türbülans ile ilgili kısa anonslar yapmaya devam etti. Açıkçası bu güne kadar hiçbir pilottan duymadığım kadar empatik anonslardı. Şaşırdım. Havalandık. Servis başladı. Hissiyatım, sanki pilotun yanında oturuyorum. Birlikte geziyoruz. Yanımdaki kişiler de sakinlemişler, uyuklayanlar var. Dışarda şimşekler çakıyor ve uçuyoruz. Servis veren kabin ekibi soğukkanlı ve güleryüzlü. Bilmiyorum benim gibi kaç kişinin bu şartlar neticesinde oluşmuş gerginliğinin yerini sakinlik aldı? Kaç kişi, pilotun anonsu sırasında gözleri açılıp “bir şey farklı oluyor” dedi? Bilmiyorum kaç kişi korkmadan uçtu? Beklemiş olmasının sıkıntısını bir an içinde unutuverdi? Uçuş sonrası gidip pilota teşekkür etmek istedi? : Bu sonuncusu biraz benim eğitimci kimliğimin verdiği “geribildirim verme” isteğinden kaynaklanıyor olabilir bu arada! 🙂 Ama yine de ben pilot olsam, bir geribildirim almak isterdim! Aslında, pilotların aldığı en değerli geribildirim başarılı bir kalkış, başarılı bir seyir ve başarılı bir iniştir öyle değil mi? Ama bence öyle değil…. Peter Drucker’a göre de öyle değil. Çünkü Drucker da diyor ki; “birlikte düşün”. Pilot tek başına uçağı uçurmayı, kabin görevlileri sadece servisteki alışverişi, yer görevlileri sadece güvenlik önlemlerini, yolcular da “bindik bir alamate” diye düşünürlerse nerede uyum?

Yönetim bilimi konusunda önemli bir isim olan Peter Drucker, yirmi birinci yüzyılda çalışanları bilgi işçisi olarak kabul eder ve “bilgi işinde ekibin bir çalışma birimi”olduğunu söyler. Biz de bu uçuş sırasında bir ekip olduk. Ya da daha iyi şartlarda bir uçuş konforu için çözümün bir parçası olduk. Aslında gerçekte biz yolcuyduk, onlar da görevli.  Ancak, bizleri üzerlerimize çökmüş somurtkanlıktan arındıran, sakinleştiren, şimdiki zamana çeken, hedeflerden ve koşullardan bahseden pilot ve kabin görevlileri ile uçuşun iyi geçmesi için çaba gösterdik. İyi düşündük, sinerji yarattık. Kendimizi iyi hissettik ve belki de dalgalar halinde bu tüm uçağa yayıldı. (Amigdalayı kontrol etme tesellisi). 🙂

Bu tecrübemi hatırladım bugün.

Ekiplerin bir bilişsel zekası (IQ) vardır. Ne yapabilecekleri bellidir. Bu IQ, ekibin yetenek ve becerilerinin somut olarak bir araya gelmesiyle oluşur. İşler tanımlıdır. Bir işi, bir projeyi ya da durumsal bir krizi başarıyla çözen ekipler en uygun yetenek, en uygun uzmanlıklarla bir araya gelirler. Oysa, ekibin bir işi nasıl ve ne kadar iyi yapabileceği iç uyumlarına bağlıdır. Bu uyumu ise duygusal zeka yaklaşımı(EQ) belirler. Uyumluluk, aldığımız kararların yansımasıdır. Uyumluluğu sağlayabilmek için de duygularımızı kontrol altında tutabilmek gerekir. Birlikte çalışan ekiplerin başarılı sonuçlar almaları, uyum sağlamaları ile mümkün olur. Uyum, ekibin en yaratıcı ya da en azimli ya da en somurtkan ya da en stratejik düşünen üyesinden en fazla oranda yararlanma imkanı tanır. İnsanların işte ya da sosyal yaşamda yaptıkları birçok şey, esnek ilişki ağı kurulabilmelerine ve bu ağı işletebilmelerine dayanır.

Yer hizmetleri beklemekten öfkelenerek söylenen yolcularla tartışmaya girmiş olsaydı ,karşılama esnasında homurtulardan rahatsız olan kabin ekibi yüzlerini asıp göz temasından kaçınsalar ve suskun kalsalardı, pilot sıradan mekanik anonslarından birini yapsaydı, uçuş sırasında gerginlikler artsaydı bu enerji hepimize yansıyacaktı. Ne olacaktı ki; sonunda herkes verilen görevi yine gerçekleştirmiş olacaktı…belki yine inecektik ama eziyet çekmiş gibi hissedecektik. Belki de onlarca müşteri şikayeti formu teslim ederek. Oysa durumun farkında olarak uyum için çaba gösteren bu yaklaşım ile hala hatırlanan bir tecrübe oldu. İz bıraktı.

Uyumlu bir ekibin müziğiyle, hoşçakalın.

 

Dipnot:

Amigdala : Beynin medial temporal lobunun derinlerinde yerleşen nöronların oluşturduğu badem şeklindeki beyin bölümüdür. Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki birincil role sahip bir bölgedir. Limbik sistemin bir parçasıdır. Başta korku olmak üzere, duyguların denetiminden sorumludur.

Peter Drucker : http://tr.wikipedia.org/wiki/Peter_F._Drucker

 

 

Kariyer Yönetiminde Yol Kuralları

9857bf901fda022a06bdaa8264acc192Elit bisikletçilerin, elit çalışanlarla bir çok ortak noktaları vardır. Her ikisi de, performanslarını akıllı stratejilerle yükseltmeyi hedeflerler. Bugünün rekabetçi iş ortamında herşey, “hazırlıklı olmak” ve “hızlı olmak” kavramlarına dayalıdır. Daha iyi başarılar elde edebilmek için, yolda öğrendiklerimiz bizleri gelecekteki kariyerlerimize hazırlayacak ve itecektir.

Yolculuğa Hazırlık

1.Dayanıklılık

Yolculuk için kas gelişimi ve güçlü bir ciğer kapasitesine ihtiyaç duyarız. Antremanlı olmak bu yüzden gereklidir. Bisiklet binerken olduğu gibi, iş hayatlarımızda da yüksek seviyede kariyer performansına sahip olmak eğitim ve kondisyonla mümkündür. Elbette, metanet ve esneklik ile de. Profesyonel hedefleri kucaklamak, öğrenme ve gelişme fırsatlarını avantaja çevirerek gerçekleşebilir. İş yaşamlarımızda çentikli arazilerden geçerken, yola devam edebilmek için güçlü bir yetkinlik setine sahip olmak önemlidir.

2.Alet Çantanı Kontrol Et

Güvenli bir sürüş için bisikletçiler, ekipmanları ve bisikletleri ile ilgili ayrıntılı kuralları her sürüş öncesinde titizlikle denetlerler. Ayrıca, daha iyi performans elde edebilmek için teknolojiyi, yenilikleri takip ederler. İş ortamında, becerilerimizi bilemek, farklı alanlarda uzmanlaşarak yenilikleri ve teknolojiyi takip etmek işimizin kalitesi, genel verimliliği ve değeri açısından büyük bir etkiye sahiptir. Yeteneklerimizin paslanmasına izin vermemek gerekir. Yenilikleri görerek düzenli olarak kendimizi kontrol etmek oyunda kalmamızı sağlar.

3. Rota Planı

Tek kişilik sürüşlerde, bisikletçi bir rota planı yapar ve başkalarıyla paylaşır. İş, kariyer rotası planlamaya gelince planlama aynı derecede önemlidir. Öncelikli olarak ilgi alanlarımızı ve becerilerimizi bilerek, bize uygun olacak fırsatlara bakmamız gerekir. Belki de istediğimiz iş, şu anda mevcut değildir? Bir şirketin ihtiyacı olabilecek hangi değerleri verebileceğimizi anladığımız zaman, kariyerimizde küçük adımlar atarak becerilerimizi geliştirmek ve doğru insanlarla bağlantıya geçerek istediğimiz işi gerçekleştirmek mümkün olacaktır.

4. Çevreyi Tanımak

Bisikletçiler, sürüşleri esnasında karşılaşacakları arazi, trafik ve hava koşullarına karşı hazırlanırlar. İş çevresinde, bizler de içinde bulunduğumuz organizasyonu ve kültürü anlamak isteriz. Kültür geniş bir menzildedir. Kontrol odaklı hiyerarşik yapılardan; Yaratıcılık, esneklik ve insan odaklı daha serbest yapılara kadar geniş ve çeşitlidir. Değerlerimizin, iş algımızın ve iş tarzımızın uygun olacağı ortamları düşünmek yolculuktaki performansımız için önemlidir.

5. Görünür Ol

Bisikletçilerin yansıtmalı kıyafetler giymeleri ve el işaretleri kullanmaları yayaların ve motorlu taşıtların dikkatini çekmeleri için gereklidir. Görünürlük, yarışa sorunsuz bir devamlılık sağlar. İş ortamında da; İstekler bildirilebilir, isteklerle ilgili iletişim kurularak fark edilmek için görünürlük sağlanabilir. Örneğin; Sosyal sorumluluk projelerinde ve veya kurumsal eğitimlerde görev alınabilir ve yatay düzeyde fonksiyonel etkinlikler yoluyla görünürlük arttırabilir.

6. Kafayı Koru

Bisikletçilerin basit bir kasket takarak, baş yaralanmalarından %85 oranında korunduğu ifade edilmektedir. Alacalı renkli, kafaya kalıp gibi oturan o acaip şapkanın maceralar sırasındaki güvenliği bu derece arttırması şaşırtıcıdır. Kurumların başındaki yönetimin sağlıklı sürekliliği için, liderlik ve koçluk anlayışının sahiplenilmesi gerekir. Böylece, gelişmekte olan yeni liderlerin iş performanslarını arttıracak olan anahtar yetkinlikler gelişim imkanı bulur.

7. Meydan Oku

Bisikletçiler, azimli ve kararlı tutumlarıyla tanınırlar ve zaman zaman yol koşullarından dolayı sarsılmalarına rağmen, kendilerini zorlayarak düşmemeyi başarırlar. Aynı azim ve kararlılık, iyi performansı hedefleyen çalışanlar için de geçerlidir. Yaratıcı bir yaklaşımla problem çözen kişiler, yenilenme, ilham ve mükemmellik için “yapabilirim” tutumu sergilerler.

8. Zamanlama

Akıllı bisikletçiler, ne zaman sürükleneceklerini bilirler. Sürüklenmemek için, rüzgar direncine dayanarak her anı fırsata çevirecek kayma harketleri yaparlar. İş ortamında, önemli olan ne zaman sürükleneceğinizi bilmektir. Güçlü bir ekip, birlikte elde edeceği başarının her bir ekip üyesinin başarısından geçtiğinin farkındadır. Bu işbirliği, ekip için geniş bir açı yaratır. Böylece ekip içindeki problem çözüm, iletişim ve yaratıcılık süreci artar. Etkili bir yönetim, organizasyondaki hedefleri gerçekleştirebilmek için ne zaman yöneteceğini, ne zaman delege edeceğini bilir.

9. Hatandan Ders Al

En tecrübeli bisikletçiler de bir kaç sefer tökezler. Önemli olan, bisikletin üzerinde kalmaktır. Risk almaktan ve veya hata yapmaktan korkmamalı. Düştüğümüz zaman düşüşümüzden ne öğrendiğimizi kendimize sormalı. Neden başarısız olduğumuzu anlamalı. Neyi doğru yaptık? Neyi daha farklı yapmalıydık? Yapıcı bir geribildirim olmalı. Hata yapmak ve hatalardan ders çıkarmak, gelişmemiz için kritik değere sahiptir.

10. Kuralları takip et; trafiğin akışında ve şeridinde kal

Güvenlik bilinci olan bisikletçi, yolun kurallarını bilir ve bu kurallara saygı duyar. Kurumun etik ve politikaları da aynıdır aslında. Sitemkar olmaktansa, çaba göstererek organizasyonun dış faaliyetlerinde “bir elçi” gibi davranılabilir. Küçük ya da büyük her bir tek kararın iş gücüne etkisinin izleyenler tarafından farkedildiğini unutmamak son derece önemlidir.

11. Başkalarını Bekle

Başkalarının ne yapacağını beklemek, değerlendirmek iyidir. Savunmacı sürüş, her türlü potansiyel tehlikeye karşı uyanık olmayı gerektirir. İş ortamındaki hazırlıklılık da benzer biçimde önemlidir. Ortalık karışmadan, öncelikleri belirlemek ve hedeflere odaklanmak önemlidir. Karmaşayı önleyemezsek yüksek oranda belirsizlik dönemlerinde, bilinmeyen değişimlere açık oluruz. Bu durumda öncelikli olarak, kendi sorumluluklarımıza ve takımımızın ortak hedeflerine odaklanabiliriz.

12. Bisikletini kontrolde tut, ne zaman vites değiştireceğini bil

Ne zaman yavaşlayacağımızı ve ne zaman ileri vitese geçeceğini bilmeliyiz. İş ortamında genellikle bu duygusal zeka ile ilgildir. Duygusal zeka, kendi duygusal durumumuz ile ilgili farkındalık ve kontrol becerisi sağlar. Böylece, başkalarının durum ve duygularını anlayabilir, empati kurabilir, söylenmeyen işaretleri anlayabiliriz. Gergin ve çatışmalı durumlarda duygusal alanda kontrol ve algı sağlamak, çatışmayı çözecek ve başkalarını motive ederek performansı arttıracaktır.

Serinlemek (Cool Down)

13. Performansını Değerlendir

İşini ciddiye alan bisikletçiler her zaman performanslarını geliştirmeye çaba gösterir. Son sürüşlerindeki deneyimlerini ölçümleyerek daha iyi, daha güçlü ve sağlam bir yeni sürüş için bazı kararlar alırlar. Kariyer performansımız da çeşitli yöntemlerle hem yöneticilerimiz, hem çalışma arkadaşlarımız hem de kendi kendimize yapacağımız değerlendirme yöntemleriyle ölçümlenebilir. Kariyer hedeflerimizi ve organizasyonun içinde olmak istediğiniz yerdeki ihtiyaçları analiz edelim. Eğer bu değerlendirmeleri yapmazsak, bir sonraki sürüşte kendimizi tekrarlarız. Bizi bir üst seviyeye taşıyacak olan nedir?

14. Yeni Sürüş İçin Yeni Bir Plan Yap

Bisikletçiler, bir sonraki yolculuklarını düşünürken kendilerini geliştirecak ve fark yaratmalarını sağlayacak bir eğitim, bir antreman ya da bir teknik donanım arayışına girerler.

Bizler de, iş ortamında sürekli olarak daha iyi performansı hedefliyorsak geribildirimlere açık olmalıyız. Aldığımız geribildirimleri analiz ederek, beceri ve yetkinliklerimizdeki gelişim alanlarını güçlendirmeliyiz.

Başarmak kendi elimizdedir. İyi dileklerimle The Well Wisher/EST http://youtu.be/wgnENxZeBmw

Kaynak: Lee Hecht Harrison/Thought Leadership

Ankara’m

Geç bile kalmışım

Kavuştum gölgelerime

Sesim yırtılırcasına and içtiğim günlere

Duymadı kimse sesimi

*

Kucakladım

Sıkıca sıktım boynunu

Kıpırtısız sokakların kaşıntılı, susuz ağaçlarını

Çömelip gölgelerine saydım kırka kadar

*

Göremedi kimse gözlerimde

Grinin kederli ve mağrur sessizliğini

Ürkek elbisesindeki  değişmeyen sırdaşlığını

Duyurmadım kimseye isyanımı

*

Dinledim cilalı örtülerin ardındaki taş duvarları

Bulvarın sessiz çığlığını

Cesaretsiz asalete

Çaresiz selam durdum

Ankarama

*

Kırk kırık parçaya ayrıldım

Onsekiz otuzbeşte

Özlemimle geziyordum memleketimi sanki dershaneden az önce çıkmış eve geliyordum

Gerisini hatırlamıyorum

 ***

Ca, İstanbul

Yürüyen Ağaçlar-11

Karar

Seçimler yaklaşıyor, evet. Ümit ediyorum “seçilmiş davranışlarımızın” “Seçimlere” bir etkisi olur? Çünkü bu sefer otorite, bizim seçimimize bağlı.

Reaktif(tepkisel) olmamak seçilen bir davranıştır. Seçimler hayatımızı belirler. Tepkisel olunduğunda, değerlendirmeden yargı verilir. Konuyu gözden geçirmeden ceza verilir. Reaktif kişilere örneklemek, anlatmak ve gösterdikleri , geliştirdikleri tutumun sonuçlarını gözden geçirmeleri için rehberlik etmek gerekir. Ancak çok ince bir çizgidir bu rehberlik, manüpilasyona kayabilir. Reaktif kişiler stres yönelimli yaşarlar ve bir kibritle alev almaları çok ama çok kolaydır. Hele ki çatışma ortamının körüklendiği ortamlarda, işlerin barışla çözümlenmesini istemez “gücü elinde tutanlar çıkar sahipleri.

Bizlerin, ayrıştırıldığı bu dönemde reaktif olmamız beklenmektedir. Hatta, gelecekte daha çok ayrıştırılmak üzere ince çizgiler üzerinde hesaplanmış oyunlar oynanmaktadır. Bu oyunları görenlerin görmeyenlere, göremeyenlere karşı anlatmak sorumluluğu bulunmaktadır. Hepimizin birinci sorumluluğu ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet korumak ve müdafaa etmektir.

Seçenekler arasından çözüm üretmek için sorumluluk, sağduyu, öngörü, cesaret ve güvenilirlik değerlerinden yoksunluk; Kontrolsüz, bilinçsiz ve sadece tepki odaklı sonuçlar doğurur. Önümüzdeki seçimin bir etkiye verilen tepki olarak değil, bilinçli bir uzak görüşlülükle sonuçlanmasını diliyorum. Ve, seçimlerimizi yaparken Cumhuriyet Devrimi’ni siyasetin dışına itecek, yerin altına gömecek tezgahları akıl yoluyla, el ele yeneceğimize inanmak istiyorum. Yıllar sonra “o zaman anlamamıştık” demenin bedeli çok ağır ödenebilir.

Birinci görevimiz, Cumhuriyet’in adayını çıkarmaktır.

 

Yürüyen Ağaçlar-12

Otorite; “istediğimi yaparsan, sana istediğin şeyi veririm” demek olarak algılanmıştır. Böyle bir otorite algısını yaşayarak tecrübe etmiş bugünkü birey ve toplumlar, güç göstermek yerine anlayışa, özveriye dayalı ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Bugün ebeveyn olan kişilerin çocuklarına olan yaklaşımlarında gözlemleyebiliriz. Bugün üç yaşındaki çocuk bile, üçüncü dondurma talebine red kararı çıkınca “neden” diye soruyor. Buyrun anlatın bakalım, neden? Bugün gençlik, zorla okutulan bir kitabı okumayı, dersi didaktik anlatan öğretmeni dinlemeyi reddediyor ve başka şeylerle ilgileniyor. Daha çok temiz hava, doğa , hayvan sevgisiyle büyüyor ve bunlardan yoksun olduğu ortamlarda otoriteye uyumsuzluk gösteriyor. Sadece aile otoritesini değil, toplumsal yaşama etki eden otoriter hatta dikte edilen kararları da sorguluyor. Bu gençlerin yaşlarından daha büyük dertleri oluyor ve sorgulamaya, hastalıklı güç yaklaşımlarına ve körükörüne uyum sağlaması beklenen her şeye karşı tepki geliştiriyorlar. Ve “İstediğimi yaparsan, sana istediğini veririm” yaklaşımına “o zaman ben istemiyorum” diye cevap verebiliyorlar. Çünkü, ancak kendileri inanır ve isterse yapmayı seçiyorlar. İstemeleri için ihtiyaçları olan yaklaşım geçmişteki otorite yaklaşımından çok uzakta. Diyalog bekliyorlar. Sordukları sorulara basmakalıp olmayan yanıtlar bekliyorlar. Otorite kavramını saygı ile bütünleştiriyorlar.

Gençler, bugün bir “tık” ile dünyadan haberdar oluyor. Bir “tık” ile dünyaya haber veriyor. “Yapma” deyince anlamıyor. Niye yapmamalı? Yaptığı şeyin etkileri ve sonuçları nedir? Ya da niye yapmalı? Klasik olarak “ben senin yaşındayken ..” ile başlayan cümlelere karnı tok onların. Kuşkusuz, onların bizim tecrübelerimizden çıkarttığımız yol göstericiliğe ihtiyaçları var. Çünkü herşeyi denemek istiyorlar. Çünkü sebep sonuç ilişkilerini merak ediyorlar. Bizi değil. Dolayısıyla, bir şeyi illa yaptıracaksak onları ikna etmemiz gerekiyor. İkna ise ancak ve ancak empati yoluyla oluyor. Otoriteye boyun eğmiş, hatta korkutularak büyütülmüş ebeveyinlerin çocukları onlar.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da gençleri yönlendiren bizleri ilgilendiriyor. Sadece gençler açısından değil, uyum sağlamaya çalıştıkları dünya açısından da… Biraz teknik bilgiye girelim.

Ego’nun temelde üç rolü vardır.

1.Çocuk

2.Ebeveyn

3.Yetişkin

Bu üç rolle sosyal ortamlarda varoluruz. “Etkileşimsel Analiz/ Transactional Analysis”* adını verdiğimiz bu yöntem; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceler.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür. Mesela; Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranabilir. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyebilir. Duygularını kontrol edemeyerek tepkisel , ya da reaktif olabilir.

Bir anne ya da baba, “ebeveyn” dir. Ebeveyn egosu ile iletişim kurarlar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayabilirler. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçabilirler. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, herşeye yukardan bakabilecek bir yetişkin ego ile hareket edebilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk, elbette büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Büyük resmi görür. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek. Ve etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu o kadar basit değildir.

Bugün, ülkemizin gidişatını sorgulayan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ve aslında kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir. Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır. Ve bu çocukların gelecekte doğru seçimler yapabilmeleri için bizlerin korkularına değil öngörülerine ihtiyaçları vardır! Bugün ve yakın gelecekte çok daha karmaşık, çok daha bunalımlı günler bizleri bekliyor olabilir. Yetişkin egomuzla hareket etmez, seçenekleri incelemeden, yeterli donanım kazanmadan harekete geçer, düşünmeden tepki gösterirsek reaktif* olmaktan öteye gidemeyiz.

Reaktif olmak, tepkisel olmaktır. O zaman değerlendirmeden yargı verilir. Konuyu gözden geçirmeden ceza verilir. Reaktif kişilere örneklemek, anlatmak ve gösterdikleri , geliştirdikleri tutumun sonuçlarını gözden geçirmeleri için rehberlik etmek gerekir. Ancak çok ince bir çizgidir bu rehberlik, manüpilasyona kayabilir. Reaktif kişiler stres yönelimli yaşarlar ve bir kibritle alev almaları çok ama çok kolaydır. Hele ki çatışma ortamının körüklendiği ortamlarda, işlerin barışla çözümlenmesini istemez “gücü elinde tutanlar çıkar sahipleri”. Maalesef sadece gençlik çağında reaktif olunmuyor. Düşünme pratiği geliştirmemiş, duyguları anlama tecrübesi kazanmamış ve olumlu değerlerle donanmamış bireyler, reaktif davranabiliyorlar. Görüyoruz. Seçenekler belirginken, yapılması gereken seçim açıkça görünmekteyken herkes üç aşağı beş yukarı bir akıl yürütebilir. Fakat doğru ile yanlış birbirine karıştığında, neyin doğru neyin yanlış ve bazı durumlarda da hangisinin daha az doğru ya da daha az yanlış olduğu birbirinin içine girdiğinde “iyi düşünmek” son derece önemlidir. Ancak iyi düşünerek akılcı çözümlere ulaşılabilir.

Reaktif olmamak seçilen bir davranıştır. Seçimler hayatımızı belirler. Seçenekler arasından çözüm üretmek için sorumluluk, sağduyu, öngörü, cesaret ve güvenilirlik değerlerinden yoksunluk; Kontrolsüz, bilinçsiz ve sadece tepki odaklı sonuçlar doğurur. Önümüzdeki seçimin bir etkiye verilen tepki olarak değil, bilinçli bir uzak görüşlülükle sonuçlanmasını diliyorum.

Ve, seçimlerimizi yaparken Cumhuriyet Devrimi’ni siyasetin dışına itecek, yerin altına gömecek tezgahlar olacaktır. Yıllar sonra “o zaman anlamamıştık” demenin bedeli çok ağır ödenebilir. Birinci görevimiz, Cumhuriyet’in adayını çıkarmaktır.

*reaktif; tepki oluşturan (tdk)

*transactional analysis (Eric Berne)

Dipnot:

Bu yazıya ilham veren yavru bir martıdır. Kendi gücünün sınırlarını denemektedir.

Yürüyen Ağaçlar-10

 

Bir Kapı Kapanırken

fec3cdb3bff75824c6d4d2b909fd6edfKöyde, kralın bile kıskandığı yaşlı bir adam yaşarmış. Dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral, bu at için neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değildir. Benim için bir dosttur. İnsan dostunu hiç satar mı” demiş hep.

Bir sabah, at ortadan kaybolmuş. Köylü ihtiyarın başına üşüşmüş. “Seni ihtiyar bunak..Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demişler. İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Sadece “At kayıp” deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez..”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. “Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.” İhtiyar adam “Yine karar vermek için acele ediyorsunuz” demiş. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “İhtiyar sahiden gerzek” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden genç adam, şimdi uzun zaman çalışamayacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir ve daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar ise “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez”.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle, eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına pek imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler. “Yine haklı çıktın” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” “Ne olacağını kimse bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Hikayeyi anlatan Lao Tzu, şu nasihatle tamamlarmış: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durma halidir. Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa yolculuk asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz”…

Şeytan Kim?

IMG_5882İkizdiler. Birinin adı “Mono”, diğerinin “Dio”. Biri tamir ederken öbürü bozardı.

Aslında ikisi de kimya biliminde madde, gaz.. Ama biri melek, diğeri şeytan..

Dio, namı diğer “karbondioksit” yaşamımızın işlevsel bir parçası, her soluk alışverişimizde…

Mono, namı diğer “karbonmonoksit” yaşamımızın ölümcül bir parçası, bile bile mono koklar mı insan? Bile bile şeytanla anlaşma yapar gibi? Siz hiç karbonmonoksite mağruz kaldınız  mı?

Soma için söylenen 300, tahmin edilen 600, ama biliyoruz ki 900 civarı teşhis edilemeyen ışıklı madencimiz öldü. Dünya bizimle ayağa kalktı. Memleketi mülkiyeti gören klan, elini kolunu sallaya sallaya gösteri yaptı, konuştu, isyan edenleri kaba kuvvetle susturdu. Başta en baş bakan.

Şeytandı Mono, şeytanlaştırdı öyle değil mi? Suçlu Mono. Kötü Mono. Şeytan Mono.

*

İnsan, iş gücü, verimliliği ve verimliliğin gelişimi başarının odak noktasıdır.

Kurumların, sermayelerin, taş duvarların ses getirmelerini sağlayan bu odaktır. İnsan kaynağıdır.

Başarılı işlerin arkasında çalıştığınız insanları anlamak yatar. Risk ve önlem bilincini sağlamakta (İş Güvenliği) ve motivasyonu yükseğe taşımakta bir değer bilinci  yatar . Neticede, performans insanların çıktısıdır, binaların değil. Başarı insanların çabasıyla oluşur. Evler, aileler bu ışıkla aydınlanır.

Bugün Soma’da yaşanan trajedi, aslında iş güvenliğinin, insan odağının memleketimizde ne kadar önemsiz olduğunu vurgulamıştır. Soma, önlem bilincinin gelişmemişliğini, gereksiz ve masraflı görülmesini, ülkemizde insan yönetiminin ve insana verilen değeri açıkça fotoğraflamıştır.

*

Madencilerimizi toprağa vermişiz. İki gün olmuş. İstiklal Caddesindeyim, Beyoğlu, yürümekteyim. Her yerde toma, her yerde Akrep, her yerde önlem. Her sokak kapalı, üniformalılarla. Hayırdır? Sokak mesafeleriyle ortalanmışlar. Nihayetinde Galatasaray Lisesi’nin önünde gövde gösterisindeler, 50m2’ye 100 polis, esas duruşta..

Dayanamayıp soruyorum bir polise -elinde kocaman tabancası- heybetle dikilmiş eski “Galatasaray Postanesi” önünde. Aslında merakım ağır basmış, gerçekten korktuğumdan değil. Ne diyeceklerini merak ediyorum. Çünkü memleketim böyle bir acı yaşarken, iki kişiye bir polis düştüğünü gördüğüm eski mahallemde inanılmaz bir güvenlik önlemi var. Şaşkınım. Ve aklma geliyor; Yürürken içlerinden biri beni sulasa, sorgulamadan kapısında izbandut bekleyen akrebe bindirse, coplasa, gazlasa korkusundan durmayıp kaçışacak insanlar var etrafımda. İnsanlar, kendilerini kurtaracaklar beni değil. Peki, bu olağanüstü güvenlik önlemi niye, kime, senin kardeşin değil miydi nefesini madende bırakan? Sonra soruyorum özgüven ihtişamındaki genç ya da çocuk polise:

-“Neden buradasınız, korkuyorum sizi görünce?”
-“Gezebilirsiniz. Şu an korkmanıza gerek yok, ama bizim olduğumuz yerlerde karşılaşmayalım”

Oldu. Karşılaşmayalım. Ne olacak? Soma desem Sobe diyerek beni darp mı edeceksiniz? İçeri mi alınacağım? Ne demek bu? ….

Çokluğun alıştığı devletin polisi görüntüsününün yüzü çocuk. Komut bekleyen çocuklar. Bir düğme. Hadi. Hırslandırılmış, motive edilerek şişirilmiş bu çocuklar  acınası bir özgüven içindeler. Hele ki  19 Mayıs haftasındayız, her yer Türk bayrağı ile kuşanmışken bu yaşadıklarımız bir film sanki…Ama berbat bir kurgudan ibaret bu film.

*

Soru: Şeytan kim Mono mu?

Cevap: …

 

 

 

Yürüyen Ağaçlar-9

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Kadını

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bedri Rahmi Eyüboğluİslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasındaki eşitlik temel bir kuraldı. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlardı. Ülke yönetiminde de kadın, söz sahibiydi. Güçlü ve etkiliydi. Çok eşli bir yaşam yoktu, kadın ve erkek birbirine aitti.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başladı. Daha sonra; Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşandı.  Tüm bu dönemler,  kadınların toplumsal ortamdaki yaşamı ile ilgili çeşitli aşamaları da gündeme getirdi. İslâmiyet dönemi, Türk kadını açısından kritik bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsünü geriledi ve kadının rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlı kaldı. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayıldı ve saygı gördü.Aslında, bir konunun altını önemle çizmekte fayda var; İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanması Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmıştır.

İslamiyetin kabulü ile birlikte, Türk kadınının Türk erkeği ile eşit yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle, zekadan yoksun olduğu inancı yayılmaya başladı. Erkek egemen anlayışın mimarı tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğuda filizlenerek Anadolu’nun uygarlık yapısına karıştı. Oysa İslam, Arap toplumu kadınını bir eşya konumundan çıkararak haklarını tanımaya başlamıştı. Mesela, İslâmiyet’ten önce Arap toplumunda, kadın ailesi tarafından satılan bir eşya gibiydi ve evlilikten sonra da kocanın malı sayılırdı.  Kocalar, kayıtsız şartsız tek taraflı olarak karılarından boşanabilirlerdi. Zamanla, Türk kadınları, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başladı. Erkek çocukları, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişti. Evlilik ve boşanma konularındaki dini kurallar kadının aleyhine dönüştü ve miras ve mahkemede tanıklık alanlarındaki geleneksel hakları ise hemen hemen ortadan kaldırıldı. Kadınlar, tek başlarına bile sokağa çıkamaz oldu, vücutlarını tamamıyla örten ve çarşaf denilen bir manto giymek ve yüzlerini örten peçeyi takmak zorunda bırakıldılar. İslamiyetin kitabında, kadınların örtünmesi ile ilgili böyle bir açıklama olmadığı halde, kadınlar bu kurallara uyum göstermeye başladılar. Ayrıca bir süre sonra, insandan sayılmayıp, nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başladılar. Evlerine hapis oldular. Erkeklerle birlikte sosyal hayata katılamaz oldular. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrıldı. Ucubelere ayrılan yerler gibi. Genellikle kadınlar, sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebildiler ve ardından herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslekler sahibi de olamadılar.

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal yapısının gerileme nedenlerinin başında, kadının toplumdan dışlanmasını saymaktadır.

18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duydular. Bir “Batılılaşma” hareketi başladı. Kadın haklarım savunan ilk reformcular “Genç Türkler” oldu ve bunlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurguladılar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlandı. Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açıldı. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izledi. Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam (1939) Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiş çok değerli bir eğitimcidir. Annem(1946) Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu bir devlet sanatçısıdır. Büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir. 19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başladı. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlandı, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye idi. Arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip edecekti. Mesela, yazar Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasal bir lider olarak Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen ertesinde ortaya çıkan dramatik durum, kadınları evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamıştı. Kadınların alışageldikleri değerleri  geçerliliklerini yitirmeye başlamıştı.

Artık kadınlar da, erkeklerin yanı başında, dünya kamuoyunun karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını savunmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kadınlar gönüllü olarak savaşmaktaydı. Yine bu dönemde, Anadolu’da sadece kadınlardan oluşan ve amacı bağımsız bir Türkiye yaratmak ve bu devleti diğer Avrupa ülkelerine tanıtmak olan ilk cemiyetler de kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının gereğine inanmaktaydı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biridir. Böyledir, çünkü diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıdır. 1926 yılında yeni Medenî Kanunun kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiştir. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayıldı. Ardından, Köy Enstitüleri faaliyetiyle, toplumsal dengemiz yerini bulmaya başladı. Sadece eğitim, gelişim ve düşünsel verimlilik ile değil aynı zamanda kadın erkek eşitliğinin hakim olduğu bir ortam olarak da.

Büyük bir toplumsal devrim yaşandı Türk insanının tarihinde. Cumhuriyetin kurulması, ihtimali olmayan bir baba ile, annenin plasentasında oluşması bile mümkün olmayan bir bebeğin doğması gibidir. Bu bebek doğmuştur, aslında bu, tüm şartlara meydan okumadır. İçte ve dışta. Tüm şartlara. Bu aşktır. Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiştir. Ancak, hayatın matematiğini düşünürsek, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayarak, karşılaşabileceğimiz zorluklar olabileceğini biliriz. Cumhuriyet bebeğimiz de, güzel bir çocukluk döneminden sonra, çan eğrisinin etkisini hissetmeye başlamıştır. Yine içten ve dıştan her türlü etki, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamıştır. Çan eğrisi, matematiksel bakış açısında: her çıkışın bir inişi ve her inişin de bir çıkışı olacağının açıklamasıdır. Hayatı matematiksel açıklamak, teselli gibi görünebilir, ancak matematik hayatın kendisidir.

Cumhuriyet bebeğimiz bugün, 90 yaşındadır. Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 90 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. 2013 yılındayız, ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’ li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik. Tek parti, tek lider olan, ama mucizeler yaratmış olan bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk sonrası aynı kalibrede bir lider çıka gelemezdi zaten. İnsanların temel benzersizlikleri üzerine düşünürken, belki de en temel tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızdır, stratejilerimiz ya da… Ve hep böyle kalmalıdır.

Büyük ve zengin bir orman kurulmuştur, bin bir çeşit ağacın hüviyetinde.

Orman, gelecek nesillere verilecek en büyük armağandır.

Yaşamın dengesinde…

Yürüyen Ağaçlar-7

Diyalektik

Düşünüyorum da, birine açılmam lazım.

Açıldıktan sonra pişman olacağım biliyorum ama açılmazsam da pişman olacağım.

Açılsam da açılmasam da pişman olacağım.

Yaşamdaki tüm saçmalıklara gülebilmek istiyorum.

Hele tüm iktidar saçmalıklarına…

Güldükten sonra pişman olacağım, biliyorum ama gülmezsem de pişman olacağım. Hele hiçbirşey yapmazsam daha çok pişman olacağım…

Kanıtlamak istiyorum. Ağaçlara sarılma nedenimi, neden ağaçlar olmadan Ben olamayacağımı anlatmalıyım. Evet, bir süre sonra pişman olacağım. Ama aksi halde de  pişman olacağım.

Kurtarıcı olmak istiyorum, kurtarmak!!.. Pişman olacağım kuşkusuz da kurtarmazsam da pişman olacağım. Birini, birilerini savunmuş ve ortalığı ayağa kaldırmış olsam da olsam da… Bu sefer keşke demeyeceğim.

Ve etrafımdaki senaryo ile dalga geçmek istiyorum. Esas, dalga geçmezsem pişman olacağım.

Geleceğe pişman olmamışlıklarla dolu hikayeler bırakmak niyetindeyim aslında.

Bugün ya ölseydim diyorum bazen. Pişman olur muydum diyorum. Ve, pişmanlıklara yer yok hayatta diyorum.

Ben de bir ağacım

Ve

Yürüyorum.

Buyrunuz…

Yürüyen Ağaçlar-6

Anma

ın memorium2014 yılı, Mart ayının ikinci haftasıydı. Yürekleri burkan bir haber geldi Berkin’den. Acı yayıldı vücutlarımızdan. Gezi olaylarından bu güne (Haziran 2013) başından aldığı darbeden dolayı uyuyordu. Çocuğum ile aynı yaştaydı. 15 Haziran 2013’te elele verip meydanı çiçek tarlasına dönüştüren bizler – ana yürekler soldu, soluksuz kaldı. Berkin gibi İsmail gibi Ethem gibi Abdullah gibi Mustafa gibi Mehmet gibi. Uzun bir süre. Nefeslerimiz bu topraklara helal olsun ama Çocuklarımıza iyi bakamadık be anam.?. Bu topraklarda evladını gömen nice anaların ağıtları yokluyor kulaklarımı ara sıra. Boğazım düğümlenip, gözlerimi herkesten sakladığım, herşeye rağmen güçlü görünmeye çalıştığım günlerin gecelerinde saçlarını fırçalayarak yatağına yatırdığım pembe beyaz yüzünü uyurken sevdiğim çocuğum teskin ediyor bir tek beni.

Bu yüzden, sana bir mektup yazdım. Yaşananlarla geçinemediğim için.

Anam,

Toprağım, dilim, derdim, emeğim, aşkım, insanlarım, hikayelerim, mavim yeşilim, memleketim anam

Bu toprakları seninle kokladım, seninle büyüdüm ben. Tüm maskaralıklara, bizi birbirimizden ayırmaya baş koymuş tüm kurgulara rağmen, seni sevdim , seni korudum. Peki ne oldu sana anam? Yoğun bakımda yatıyorsun şu an… Provokatör diye itham edilen çocukların ayakta, haykırıyorlar “bir tutam yeşil, bir tutam umut” diye. Nerede bulacağız ümidi, öngörüldüğü gibi “Duraklama” devrinde mi? Fetihsel eril enerjinin hüküm sürerek zihinlerimizi felç ettiği, ezbere düzende hatip katip uyutan, birlik beraberlik derken kırıp kırıştıran, bir de üstüne refah ve egemenlik temasına yaslanan çalıp çırpıcı zihniyette mi? Yoksa ümit dediğimiz, dış mihrakların kuklası haline dönüşen başkalaşmışlıklarımızda mı? Ahh.. Yalan bunlar!

Medeniyetler beşiği anam, susuyorsun. Sanki içine akıyor göz yaşların. Sanki yorulmuşsun bitmeyen kavgalardan. Ellerimizi havaya açıp, herşeyin iyi olmasını dilemekten başka yapacak bir şeyimiz yok mu? Mucize mi bekliyoruz? Mucize… Anam anam, burada her kafadan ayrı bir ses çıkıyor! Bu sesler bir türlü ahenk tutturamadığı gibi, üstelik kimsenin dediği de birbirini tutmuyor! Herkes senin için çalışıyor, seni sevdiğini söylüyor, oysa maskeler düştüğünde doktor sandığımız tüccarlar, adalet adamı sandığımız hırsızlar ve üniformalı katiller sokaklarda cirit atıyor. Yalanlar üzerine kurulu kurgularda birbirimizin yüzleri aynamız oysa…

De ki Bana: “Evlat, yitirme ümidini, ben pek hastayım ama geçecek.  Göçüp gideceğim sanılabilir, istenebilir ama bana birşeycik olmaz. Ben beklerim aslında. Beklerim hastalığa sebep mikroplar geçip gidiversin diye. Ama  sen, sen evladım,  güçlü olmalısın. Bir tek bu çocuklar göçüp gitmediler ki, henüz bıyığı terlememiş gençler ne destanlar yazdı bu topraklarda. Canlarını bana emanet ettiler, varlıkları medeniyete, ruhları ebediyete intikal etti. Sen çocuğun suçsuz yere toprağa girmesini kabul etme, etme ama güçlü olmalısın. Unutma, dünyanın her yerinde yaşam hakkı elinden alınan, özgürlükleri ve düşünceleri kısıtlanan insanlar, arkalarından gelecek olanlar için göze alırlar ölümü. Sen başını dik tut, yıkma kendini. Sahip çık yaşama, ümitlerine, değerlerine!”

De ki Bana: “Evlat, bahane yarattığın sürece, çözüm için ihtiyaç duyacağın eyleme yönelik inancı da yitireceksin. Gerçekle yüzleşmeli ve sorunun çözümü için adım atmalısın. Ve yılmamalısın. Durum nedir? Sokaklarda hesaplaşarak mı çözebilirsin bu durumu sence? Bilgin ve değişime olan inancınla hareket et, deneyimlerin rehberin olsun. “Neden bu güne kadar başarısız oldum” diye de düşünme. Deneyim bunlar, hepsi yaşamın içinden. Sonuca  odaklanmalısın. Bu yaşanılanlar seni nereye götürüyor? Tek başına çözebileceğin bir durum mu sence? İnsanlar genellikle çözüme değil soruna odaklanıyor olabilirler ve böyle odaklanmanız da bekleniyor olabilir. Aklını ferah tut, etki edebileceğin işlere bak, boş niyet etme, fikir sahibi ol ve aydınlatmak için çok çalış. Sonuca dönüşmeyen niyetler seni hiç bir zaman bir yere götüremez, hatta gerilemene yol açar… Zaten istenen de bu değil mi?”

Toprağım dilim derdim emeğim aşkım insanlarım hikayelerim mavim yeşilim canım , memleketim anam…

***

Güncelleme :  30.Mayıs.2017; Ölümlerinin 4.Yılında Sevgiyle Anıyorum. Sırasıyla;

  1. Mehmet Ayvalıtaş, 20 yaşındaydı. 2 Haziran 2013, Gezi Parkı’na destek için otoyol kapatıldığı sırada üzerine süren aracın çarpması sonucu öldü.
  2. Abdullah Cömert, 22 yaşındaydı, 3 Haziran 2013, eylem sırasında başına aldığı darbe sonucu öldü.
  3. Mustafa Sarı, 27 yaşındaydı, polis komiseriydi, 5 Haziran 2o13, eyleme müdahale ederken tedbir alınmamış bir alt geçit inşaatından geçerken düşerek hayatını kaybetti.
  4. Ethem Sarısülük, 26 yaşındaydı, 12 Haziran 2013. 1 Haziran’da eylem sırasında polis tarafından başından vurularak ağır yaralandı. 12 Haziran’da beyin ölümü gerçekleşti.
  5. Medeni Yıldırım, 18 yaşındaydı, 28 Haziran 2013’te protestolar sırasında vurularak hayatını kaybetti.
  6. Ali İsmail Korkmaz, 19 yaşındaydı, 10 Temmuz 2013 tarihinde dövüldü, başına aldığı darbenin etkisiyle beyin kanaması geçirirken  polise ifade vermeye gönderildi. 20 saat geciken müdahalenin ardından 1 ay yoğun bakımda kaldıktan sonra hayatını kaybetti.
  7. Ahmet Atakan, 22 yaşındaydı, protestolara destek vermek için  yapılan eylemde başından aldığı gaz fişeği sebebiyle vurulup, çatıdan düşerek öldü.
  8. Berkin Elvan, 15 yaşındaydı, 15-16 haziran gecesi, evinden ekmek almak için çıktı, gaz fişeğiyle başından vuruldu. 269 gün komada kaldı, 15. yaşına komada girdi. 11 Mart 2014’te öldüğünde 16 kiloydu.

Yürüyen Ağaçlar-5

Candan Akkan

Ben Anadolu

Toplum temalı bir resime bakarken, önce bütünü görürüz. Resmin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırız. Bir süre sonra, tümden gelerek detay çizimleri seçmeye başlar gözlerimiz.  Birbirinden bağımsız çizimler görürüz. (Özellikle 20.yüzyıl ressamlarından itibaren) Büyük resim, toplumsaldır. Resmin içindeki detaylarsa, hayatlarımızı yaşayış biçimlerimizin tasviridir.  Bir bütünün içindeki detayların karakteri, birbirlerinden bağımsız olmalarıdır. Her bir çizim başka bir karakterdedir. Hep birlikte, bütünü oluştururlar.

Memleketimizde, bir halk plajına gittiğimiz zaman çeşit çeşit insan görürüz. Birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı alışkanlıklarımız, adetlerimiz vardır. Kimseyi bu sebeple eleştirmeyiz de. Bu panoramada, denize kıyafetiyle gireni de görürüz, ipli bikinisiyle gireni de. İlerleyen yaşına rağmen simidine sarılmış teyzeyi veya çocuklarla alt alta üst üste su savaşı yapan amcaları da. Kimi uzun donlu kimi kısa, kimi karpuzunu keser, kimi mangalını yakar kumda. Kimi de çantasından çıkardığı sigarası ile birasını içer aynı anda. Mısır satıcısı plajı arşınlarken çocukları peşinden sürükler. Güzeldir bir arada onca farklı insan, amaç birdir: Güzelce vakit geçirmek. Beraber…

Bir parka gittiğimiz zaman, çeşit çeşit insan görürüz, özellikle  İstanbul’da. İstanbul karmaşıktır. İstanbul çok büyüktür. İstanbul’da her ilçeden insanın aynı parka gelmesi de ancak bir mucizedir. Diyelim ki toplandık, birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı oturuşlarımız, farklı alışkanlıklarımız vardır. Her yaştan, her kesimden insan parka gelebilir, farklı amaçlarla. Çocuklar oyun oynar, büyükleri peşlerinde dolaşır, bazıları kitap okur, kimi buluşur, kimi ayrılır, kimi sohbet eder, kimi boş boş çekirdek çıtlatır, kimi, elinde sigarası dalar gider uzaklara, kimi de uyur. Tüm bunlar ortak bir park ruhunu yansıtır.

Hayatlarımızı nasıl yaşarsak yaşayalım, başkaları ile sürekli etkileşim içindeyizdir. Bizlere, kendimizi yine en iyi yansıtan; Başkalarının gözlerindeki görüntümüzdür. Büyük şehirlerin en büyük farkı, her zaman daha çok etkileşim içinde olunmasıdır belki de. Bu etkileşim, bir nar tanesini hatırlatır bana.  Etkileşimi bütün tanecikler hisseder. Ortak değerlerimiz vardır çünkü. Aynı anda ayağa kalkarak öfkelenebilir, aynı anda hoplayıp zıplayacak kadar da neşelenebiliriz. Vatan bir nar meyvesiyse, bizler de milyonlarca tanecikten biriyiz.

Güzel zamanları paylaşırken de, sorunları dile getirirken de önemli olan; Ortak duygularda ve aynı safta var olabilmektir.  Aynı safta varolabilmek, bütüne hizmet etmektir. Bütünsel düşünce için istek göstermektir. İstek olmadan hiç bir şeye ulaşılamaz. Karşılaştığımız engeller, çok istekliysek ve çaba göstermekten vaz geçmiyorsak ancak, bizlerin olumlu sonuçlar almasını sağlayabilir. Bütüne hizmet edebilmek; dinamik bir kavramdır; Değişim süreklidir. Çünkü, yeni koşullar doğar ve yeni tavırlar alınması gerekir. Aynı safta varolabilmek, bilinç ve sağduyu gerektirir. Engeller içten veya dıştan hep varolacaktır. Önemli olan; Direnebilmek ve bütünsel düşünceye hizmet edebilmektir. Bir  marşı, bir bayrağı ve bir vatanı  sahiplenebilmektir. Bazen bir çocuk yetişkin olana, bir yetişkin de ihtiyarlayana kadar sürebilir . Bu çaba, engelleri ortak bir hayale dönüştürebilecek cesareti ve sabrı koruduğu sürece… Yeter ki yüreklerdeki ışıklar sönmesin!’

Abidin Dino

Hepimiz “Ne Mutlu Türküm” diyerek başladık hayata! Aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Bayramlarımız bir. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Sanatçı, Doktor, Polis, Akademisyen, Öğrenci, Asker, Ev Kadını, Muhafazakar, Ateist, Genç, Yaşlı, Çocuk , farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu ve her şeyin ötesinde kutuplaştırılmışlıktan bıkmış bir toplumuz. Biz Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarıyız. “TC“. Atatürk’ün vatanı emanet ettiği gençleri, emanetini koruyan askerleriyiz. Biz ev sahibiyiz. Biz uykusuz, biz dirençli , biz çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hisseden bir halkız.

Biz Anadolu’yuz. Biz Ağaçlarız…Yürürüz…Ya hep beraber, ya da hiçbirimiz.

Yürüyen Ağaçlar-4

Toplumsal Liderlik

Toplum bilimciler araştırmalarına konu yapıncaya dek, liderliğin doğuştan geldiğine inandık durduk. Güçlü sosyal engellerin herhangi bir kişinin lider olmasına olanak vermediği eski kuşak dünyalarda lider kişiler ya ayrıcalıklı ailelerden ya da katı hiyerarşilerin içinden çıkardı. Liderlik, bir nevi babadan oğula miras kalırdı. Geçmiş zaman,  bizleri, liderlik özelliklerinin devir teslim ile geçtiğine inandırdı.

Değişen dünyada, özellikle sanayi devriminden sonra, hiyerarşiye dayalı olan  klasik yönetim anlayışı ortadan yok olmaya başladı. İkinci dünya savaşından sonra, yeniden organize olan siyasi ve toplumsal kavramlarla birlikte sanayi devrimi yaşandı. Öncesinde  toplumsal değişimler her 20-25 yılda bir yaşanırken, 1950’lerden sonra her 10 yılda bir olmaya başladı. 1980’ler ile birlikte teknoloji devrimi,  2000’li yıllarda, teknoloji devriminin bizlere hazırladığı “bilgi çağına” girdik. Bilgi çağı ile, kolayca bilgiye ulaşabilmeye başladık. Yerel yaşamların aslında global olduğunu anladık. Tarih bilincine, araştırma ve kaynaklara, güncel haberdarlık ve farkındalığa sahip olmak için tek tuş yeterli olmaya başladı. Uluslararası dolaşıma kolaylıkla ulaşırken, sosyal medyanın büyüsüne kapıldık.

Değişim,  yirmi beş yıllardan on yıllara, beş, dört, üç , iki, bir derken aylara, günlere ve dakikalara indi. Kapalı dünyalarımızın artık “dünya ile bir” olduğu bir olguyu kavramaya başladık. Teknoloji devriminin birey üzerindeki en önemli etkisi budur. Elbette, teknoloji devrimini gönülden besleyen devasa kapitalizm olgusunu göz ardı etmemekte fayda var. Bugün, iyi kötü değiştiremeyeceğimiz bir global ideolojidir kapitalizm. Dolayısıyla, kapitalizmin zemin hazırladığı değişim olgusu bireyselliğin güçlenmesini ve yeni liderlik anlayışını gündeme getirmektedir.

Değişmeyen tek şeydir değişim… (Klasik bir söz olsa da…)

Eski liderlik anlayışı, “ Talimat ver Kontrol et ” der. Yeni liderlik anlayışı, değişimi anlayan

ve değişimi yönetebilen liderlere olan ihtiyacı ön plana alarak, “planla, uygula, kontrol et ve önlem al” döngüsünü ortaya koymuştur. Bu döngüde lider, “Değişimi Yöneten Kişi” olarak tanımlanabilir.

Vizyon

Klasik anlayışta lider, bir “otorite” dir. O ne derse, o olur. Dolayısıyla, otoritesini  kabul edecek kişilere muhtaçtır. Yeni yönetim anlayışındaysa, lider değişimi yönetir. Dolayısıyla, liderliğini hem kabul edecek hem de sorgulayacak kişilere ihtiyacı vardır. Yeni lider, etkileşimde olduğu kişilerin neden kendisini “kabul ettiğini” veya “reddettiğini” anlayabilirse bir değişim etkileşimi başlatabilecektir. Böylece; Yeni lider için verilebilecek ilk tanım: “ Lider olarak nasıl desteklenebilirim, nasıl etkileşim yaratabilirim ve değişimi nasıl yönetirim” düşüncesidir.

Adalet

Toplumunun ve veya kitlesinin ihtiyaçlarını karşılayan kişi, “etkili bir lider” olur sonucuna varmak yeni liderlik anlayışına göre yeterli bir ifade değildir. Çünkü bir lider, kendisini kabul etmeyenlerin ihtiyaçlarını da gözetmelidir. Liderler, kitlelerin beklentilerini karşılamak için çözüm yolları bulamazlarsa liderliklerini, uzun  sürdüremezler.

“Karşılıklılık”, insan ilişkilerinin temel kalıplarından biri olarak sosyal psikolojide tanımlanmıştır. İnsanlar birbirlerine karşılıklılık ilişkisine göre ihtiyaç duyarlar. Yeni lider, organizasyonunun ihtiyaçlarını gözetirken, kazanamadığı kitlenin ihtiyaçlarını da “kazan kazan” ilişkisini kurarak sürdürmelidir. Lider burada bir denge unsurudur.  Denge; Adil olmak, tüm organizasyonların faydasına hareket etmeyi benimsemektir. Lider eğer, sadece kendi organizasyonunun çıkarlarını ve hatta gelecek çıkarlarını gözetirse, doğal olarak etkililiği sadece kendi organizasyonu yönünde kabul edilir. Yeni lider için verilebilecek ikinci tanım: “Eğer lider, “karşılıklı fayda” sağlayacağına inanmaz ve aksi tutumda davranırsa, liderliği tüm kesimler tarafından kesin olarak sorgulanacaktır”.

Etkililik

Yeni liderlik anlayışında “etkili olmak”, “adil olmak” kadar önemlidir. Etkili lider, hem sorumluluğundaki sorunlarına odaklanarak adil çözüm yollarını aramalı, hem de kitlesinin içindeki çatışmaları etkililik ve esneklikle çözme istekliliğine sahip olmalıdır. Etkililiğin atar damarı; “Empati sağlayabilmek”tir. Empati, sıklıkla sempati ile karıştırılır. Kendini karşısındakinin yerine koyabilmek olan sempatinin tersine, empati; Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayarak ve farkında olarak çözümler sunabilmektir.  Sempatide oturur, üzülen kişiyle ağlarsınız, empatide üzülmesine neden olan etkenleri tespit ederek çözüm yollarını bulmaya çalışırsınız kişiyle birlikte. Kişiyi yönlendirirsiniz. Lider kişinin temel özelliklerinden biri de, dolayısıyla, empati sağlayabilmesidir. Ancak bu şekilde çatışmaların önüne geçebilir ve çözümler sunulması için uygun zemini yaratabilir. Yeni lider için verilebilecek üçüncü tanım: liderin etkili bir lider olabilmesi için empati sağlayabiliyor olmasıdır. Toplumda yaşayan her bireyin vatanını evi gibi görmesi, ancak çatışmanın değil, çözümün bir parçası olduklarına inandıkları zaman mümkün olabilecek bir olgudur. Bu, toplum için ideal bir seçenektir.

Sinerji

Hiyerarşi, ilişkileri organize eder. Her toplumun kendine özgü bir yapısı vardır. Toplumu oluşturan bireyler, coğrafyalarına göre şekillenen ağaçlar gibidir. Hem kardeş, hem de özgür. Ortak değerler vardır, bireysel özellikler. Toplum canlı bir organizmadır. Nar taneleri gibi, toplumu oluşturan bireylerin amaç birliği, o toplumu güçlü yapar.  Doğada bu amaç ve güç birliği vardır. Örneğin, göçmen kuşların “uçma” davranışının aynı olduğu gözlemlenmiştir. Biri, diğerinden farklı değildir. Göçmen kuşlar, birbirlerinden aldıkları destek ile daha uzun uçabilirlerken, hava koşullarından ve sabit nesnelerden de korunmayı bilirler. Kuşlar, bu güç birliğini “V” şeklinde uçarak sağlarlar. Her kuş, yanındaki ile en yakın mesafeyi korurken, aynı hızda uçar. Bununla birlikte kuşlar, liderlerini durumsal olarak değiştirirler. Doğada , “birlikte”, “aynı anda”, “korunarak”, “hedefli” ve “sinerji” içinde hareket etmek mümkün olabilir. Peki ya insanların doğasında? Sinerji yaratmak mümkün değil midir?

Eylemlerimiz değerlerimizin yansımasıdır. Bir toplum, öz değerlerine ne kadar bağlıysa o doğrultuda hareket edecektir. Böyle bir toplumu bölen, ayrıştıran, karmaşıklaştıran, bilinçsizleştiren, körleştiren ve ezen değerler varsa ve toplum sinerji yaratamıyorsa bu toplumun sinerji yaratması da istenmemektedir. Lidersiz toplum olmaz, ancak liderlik kavramı tekelleşmiş olan bir toplumun da özgür bir toplum olduğundan söz edilemez.  Lidere her zaman ihtiyaç vardır, liderin eylemleri toplumsal değerlerin yansıması olmalıdır. Yeni liderin için verilebilecek dördüncü tanım: kitlesinin sinerji yaratmasını sağlayabilmesidir.

Önlem Almak

Liderlik koltuğuna oturmak önemli bir başarıdır, hele ki kitlelerin liderliği koltuğuna oturmak! Ama daha önemlisi, bu koltuğun gerektirdiği özellikleri yerine getirebilmektir. İlköğretim çağlarında yaşamadık mı? Mesela sınıfın başkanı seçildik, veya takım kaptanı, başarılı hissettik kendimizi. Ya da tuhaf bir onore edilme duygusu yaşadık, anlık olarak. Her şey bu aşamadan sonra başlar aslında, bizi takip edecek kişilerin beklentilerini “lider” koltuğunda oturarak gerçekleştirmenin sadece bir düzenlemeden ibaret olduğunu anlarız. Karşılaştığımız olumsuz durumlarla ne ölçüde baş edebildiğimizdir aslında bizi lider yapan. Karşıt görüşler, kıskançlıklar, ayak çelmeler ve yeni stratejilere karşı direnç… Yeni liderlikte amaç,  karşımızdaki kişileri inisiyatif ile yönetirken  sinerji yaratılmasını sağlamaktır. Bu noktada klasik yönetim anlayışıyla arasındaki fark, olayları kontrol etmekten farklı olarak alınabilecek önlemleri bulmak arasında başlar. Çünkü, aslında insanı yönetmek ve yönlendirmek dünyanın en zor işidir.

Zorlayıcılık

Her bir lidere kendisine bağlı kişinin “geçmişteki iç çocuğu” miras kalır. Aslında her birimizin çocukluk yıllarımızda birden fazla otorite figürü olmuştur. Çocuk yıllarımızda öğrendiğimiz “güç ve otoriteyle” baş edebilmek için çeşitli davranışlar geliştiririz. Karşı koyma, meydan okuma, gücenme, kızgınlık, gülünç duruma düşürmeye çalışma, saklanan duygular ve bir çoğu.  Bu davranışlardan bazıları otoriteye karşı etkili olur, bazıları da etkisiz. Lider, çocukluk yaşlarımızda ebeveyindir,  öğretmendir. “Lider, otoritedir.” Otoriteye karşı geliştirilen “karşı gelme davranışı” etkili olduğu taktirde, çocuk bu davranışı benimser ve hayatı boyunca, her otorite simgesine karşı geliştirmiş olduğu bu davranışı devam ettirir. Bir çeşit alışkanlığa dönüştürür. Çocuğun otoriteye karşı geldiği davranışını “alışkanlık” haline dönüştürmemesini sağlamak, ebeveynin görevidir. Bu, bir diğer deyişle “yetişkin ego rolüdür.” (Bkz: Blog yazısı,”Ego”) Lider kişi, “güç ve otorite” hevesinde olmasa bile, karşısındaki kişiler tarafından “hükmeden ve hükmüne karşı hep alternatif yollar geliştirilmesi gereken kişi” olarak da algılanabilir. Ancak , zorlayıcılık söz konusu ise, liderin aşırı otoriter ve sertlik yanlısı  uygulamaları, karşısındaki kitlenin duruma direkt karşı gelme isteğini karşı konulmaz hale getirebilir. Böylesi bir otoriteye karşı insanlar gruplar, kitleler halinde birleşebilir. Yeni lider için verilebilecek altıncı tanım: kitlesinin psikolojisini iyi değerlendirebilmesi ve yetişkin egosu ile hareket edebilmesidir.

Değişime Açıklık

Seçimlerimizi sanıldığının aksine çok erken yaşlarda yapıyoruz. Kişiliğimiz geliştikçe karşılaştığımız engeller karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı ve sorunlarla nasıl baş edeceğimizi anlıyoruz. Aslında bizler, bir arada ve bir düzen içinde olmayı böylece öğreniyoruz. Toplumsal düşünceye bireysel olarak hizmet verebilmek, ortak bilince sahip olmak  ve sinerji yaratabilmek için uyum sağlamanın bir ihtiyaç olduğunu fark ediyoruz. Hepimiz lider olabiliriz. Hepimiz sinerji yaratabiliriz. Peki nasıl kuvvetli etki bırakarak, daha kalıcı bir lider olabiliriz? Kalıcı olanı keşfedebilmek, biraz da farklı olanı ortaya koyabilmek değil midir? Herkesin düşünemediğini, göremediğini, cesaret edemediğini yapabilmek? Bir ormanda kalabalık bir ekip halinde kaybolduğumuzu varsayalım, yolu bulabilmek için ağaca tırmanan ve işaret eden kişi lider değil midir? Günlük olayların etkisiyle girdiğimiz kısır döngülerinden yaratıcı bakış açısıyla bizi çekip çıkaran kişinin fikirlerinden etkilenip, onu dinlemez miyiz? Batmakta olan bir geminin içinde herkes debelenirken, elindeki aynasını inatla güneşe yansıtıp işaret vermeye devam eden kişi lider değil midir? Lider zaman zaman kurtarır, zaman zaman rehberlik eder, zaman zaman da kimsenin onayını beklemeden hareket edebilir. Yeni lider için verilebilecek yedinci tanım: farklı ve yaratıcı düşünebilmesi, sonuca yönelik olması ve karar almasıdır.

Karşılıklı Bağımlılık

Yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız. Bağımlılık “Benim için sen yaparsın” , bağımsızlık ise “Bunu ben yaparım ” düşüncesidir. Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu, “Karşılıklı Bağımlılıktır”. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirerek en büyük başarılara erişirler. Bağımsızlık, bağımlılıktan daha olgun bir düzey olsa da daha üstün olan düzey karşılıklı bağımlılıktır. 10 Kasım 2012’de İzmir Cumhuriyet Meydanında başka türlü nasıl 2400 gönüllü kişi bir araya gelerek tek yürek olmuş, Atatürk’ün portresini oluşturmuşlardır? Bu resim ile, her birimizin ülkemizin ortak değerlerinin bir parçası,  Ulu Önder Atatürk’ün  bir DNA’sı – olduğumuzun ifadesini yurdumuzun her bir köşesindeki insanı hissetmemiş midir? İzmir’liler, bu etkinlik ile, öz varlıklarını diğer insanlarla anlamlı bir biçimde paylaşma seçeneklerini kullanmışlardır? Karşılıklı bağımlılığı seçmişlerdir. Belki de gözden kaçmaması gereken; Bu yürekleri bir yapanın hangi değer olduğudur. Ata’ya bağımlılık mı, yoksa bir araya gelerek yaratılacak etkiye duyulan ihtiyaç mı? Coşku mu? Bağımsızlığımıza yönelik inanç mı? Bu seçim, ancak bağımsız düşünen insanların verebileceği bir karardır. Bağımlı kişiler bu seçimi başkalarının yapmasını beklerler, karşılıklı bağımlı olmayı başaramazlar. Harekete geçemezler.

Büyük matematikçi Sir Isaac Newton, “Principia” adlı kuramsal eserinde, eylem yasasını tanımlamıştır. Newton hareket yasaları olarak bilinen üç yasada temel prensip: “Her etkiye karşı ona eşit bir tepkinin var olmasıdır”. Newton, hareket yasaları ile, evrenin bir düzen içinde ve karşılıklı ihtiyaç içinde olduğu sonucuna varmıştır. Newton’un bu kuramı felsefeyi de etkilemiştir: İnsanların etki etmeye ihtiyaçları vardır. Newton’un bilimsel olarak açıkladığı eylem, insanların dünyasına da uygulanabilir. Ne var ki;  insanlar duygu kütlelerinden oluşmaktadır. Doğru düzlemde olacak bir etkileşim, insanların bu etkiyi kendi istekleriyle kabul etmeleriyle başlar. Bir diğer deyişle, insanları istemedikleri bir şeyi yaptırmaya zorlarsanız isyan çıkar.

Büyük devlet adamlarını düşünün, politik liderler, holding patronları, sanatçılar, yazarlar ya da sadece küçük kitlelere hitap eden liderler. Ortak yönleri, hedef kitlelerinin olması ve etkilemeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu kitleleri tanırlarsa, anlarlarsa ve ihtiyaçlarını, sorunlarını bilirlerse onları etkileyebilecek çözümleri geliştirebilir, karşılıklı bağımlılık yaratabilirler. Eğer Newton’un yasalarındaki gibi davranmaları gerekiyorsa-kaldı ki liderler zaman zaman “zorlayıcı” davranış biçimi gösterebilirler– o durumda sadece mevcut krizi çözebilirler. Ya da darbe yaparlar. Böylece sorunu geçici olarak ortadan kaldırdıklarını düşünürler. Ancak esas sorun bu darbe sonrasında oluşacaktır. Tarihteki bir çok darbe veya ihtilal, sonrasında demokratik sorunların oluşmasna zemin hazırlamıştır. Bu sorunların demokratik çözümleri, medeniyetlerin ekonomik, etnik, kültürel ve demokratik alt yapılarına göre değişiklik göstermiştir, göstermektedir.

Bir yarayı üzerindeki cerahati alıp, dikip, kapatabilirsiniz. Ancak iltihabın neden kaynaklandığını tespit etmemişseniz, bu yara aynı veya başka yerlerde ve  daha kritik boyutlarda, daha büyük yaraları oluşturacaktır. Yeni lider için verilebilecek sekizinci tanım: demokratik çözüm yollarını temel alarak, kişilerin hak ve ifade özgürlüklerine karşı saygılı olması ve kendi saygınlığını da korumasıdır.

Özgür İradeye Değer

Etkili liderler, zaman zaman son sözü, zaman zaman da ilk sözü söylemeleri gerekir. Zaman zaman bazı kararları kendi içlerinde vermeyi bilmeli, zaman zaman kitlelerine danışmayı seçmelidirler. Buradaki kilit liderlik özelliği, insanlarını tanımaları, insanlarının “biricik” özelliklerini bilerek iletişim kurmalarıdır. Kitlelerini anlamaları, saygı duymaları, empati kurmaları ve kendilerine “bağımlı hale” dönüştürmemeleridir. Bir diğer deyişle, hiç bir insan, liderin bir uzvu değildir. Olamaz. Lider de, kitlesini kendi “organı” gibi yönetemez. Yeni lider için verilebilecek dokuzuncu tanım: kitlesini kuyruğundaki insanlar gibi görmemesidir.

Duygusal Zeka

Kitlelere liderlik edebilmek tek boyutlu bir kavram değildir. En iyi okullardan mezun olmakla veya en olgun tecrübeleri edinmekle lider olunmaz. Liderlik, bir duygusal zeka becerisidir. Yeni liderin,  “etkili ve iyi bir lider” olabilmesi için belki de öncelikle kendi kişisel özelliklerini tanıması en önemlisidir. Zaaflarını, güçlü yönlerini ve nasıl daha iyi bir insan olabileceğini bilmesi, kendisini tanıması, kendisiyle barışık olması açısından önemlidir. Çünkü lider de bir insandır! Kendisiyle barışık olmayan bir insan, nasıl başkalarıyla sorunlar yaşarsa, bu bir lider için de farksız değildir.  Yeni lider için şimdilik son ama esas tanım: kendisiyle barışık bir insan olabilmesi, duygusal zekasını geliştirebilmesi yönündedir.

Böylece kitleler, “V” biçimini alabilir, birbirlerinden ayrışmadan “birlikte” ve “en verimli” biçimde varolabilir. Hedeflerine ulaşabilir. İçte ve dışta tüm zorluklarla mücadele edebilir.  Bayrağını göklerde özgürce salındırabilir. Yazarları, çizerleri, tiyatrocuları, dansçıları, operacıları, karikatüristleri, sinemacıları ve tüm sanatçıları, bilim adamları bu ülkenin bir vatandaşı olmaktan gurur duyabilir. Ülkesi için canı pahasına özgürce ve titizlikle üretebilir. Polisi, esnafı, sanayicisi, holding patronları, doktorları, askerleri, öğretmenleri, öğrencileri, hukukçuları, yatırımcıları, bankacıları, devlet memurları, sendikacıları ve işçi sınıfı ükesinin her karışının ve her insanının kıymetini, ürettikleri gücün büyüklüğünü görebilir.

Benzersiz bir kardeşliktir bu. İnsanın ülkesi ile düşüncesi arasında.

Lider, lider,lider…

 

Yürüyen Ağaçlar-3

Ego

Tüm bu yaşananları düşündüğümde, içimi garip bir huzur kaplıyor. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak. Toplumun her kesiminden insanın değişik seviyelerde de olsa uyanmışlığı, her bir haberde ve her bir olayda daha güçlü farkındalıklara yönelecek. Son on yıldır, kendi menfaatleri uğruna iktidar rüzgarını destekleyenler bile, kendilerine güvenilir yeni zeminler aramaya başladı. İçte ve dışta, itibar kaybeden iktidarın kendini kabul ettirmek için deneyeceği her türlü yol, yaşattığı faşizan uygulamalardan sonra sandıkta yeniden başarı kazanamaması ile sonuç bulacak. Geri tepecek mancınık. Bugün ülkemin insanları tek tek veya hep birlikte, ne istediğini ve ne istemediğini anlamaya, farkına varmaya başladı. Ufak ufak da olsa, önümüzde çok zorlu mücadeleler de olsa, bu mücadelelerde çok çetrefil yollar da olsa, iyi günler çok uzakta değil.

Ülkemin her köşesinde adalet sistemi ile ilgili, özgürlük ve demokrasi ile ilgili başkaldırılar olacağını hissediyorum. Huzur ise enteresan; Gezi olaylarını bir başka pencereden değerlendirmek gerekiyor. O da bu işin psikolojik boyutu. Bu boyuttan baktığımda, geleceğe yönelik endişelerim biraz olsun azalıyor.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da bizlerin Gezi direnişine tepki gösteren değerli ebeveynlerimiz ile ilgili. Hani, hastaların çocuksu ve uygunsuz etkileşim biçimi biraz da konumuz. Hasta koltuğunda iktidar.

Ego’nun temelde 3 rolü vardır. Çocuk, Ebeveyn ve Yetişkin olarak sosyal ortamlarda bazı roller oynarız. “Etkileşimsel Analiz”* adını verdiğimiz bu yöntemde; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceleriz.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür.

Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranacaktır. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyecektir. Duygularını kontrol edemeyebilecektir.

Bir anne ya da baba, ego rolü olarak “ebeveyn rolü” oynar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayacaklardır. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçacaktır. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk elbette, büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek.

Etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu kadar basit değildir.

Gezi direnişine katılan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ancak kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir.

Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır.

* Eric Berne , Transactional Analysis

Yürüyen Ağaçlar-2

 

Gezi

Uyuyabiliyorum neden sonra, sabahın ilk ışıklarını kaçırıyorum elimde olmadan. Neticede birkaç saat de olsa uyumam gerektiği telkinleriyle başa çıkamıyorum. Yatağa girdiğimde üzerimde ağırlaşan her şeyden kurtulduğumu hissediyorum. Dışarıda, sokaklarda, köprüde bir çantanın üzerine başımı yaslayarak kıvrılmış, sırtıma da ceketimi almış olmalı hissediyorum kendimi oysa. Telefonumu yatağın içine koyuyor, kulaklıkları da kulağıma geçirip -olası her türlü uyarıya karşı uyanık olmak için- uyuyakalıyorum. Son bir aydır böyle yaşıyorum. Son bir aydır bir kaç saat uyku bana yeter oldu.

Ülkemde bir şeyler oluyor… Ülkemde ağaçlar yürümeye başladı!

Bir değişim var, ben, sen, o, her şey, herkes değişiyor. Birleşiyor.  Bakkalım, manavım, yöneticim ,iş arkadaşlarım, sanatçılarım, öğrencilerim, öğretmenlerim, küskünlerim, farklı inanışta olanlarım, memleketimin her bir köşesinden ve dünyanın her bir köşesinden iletişim kurabildiklerim! Sanki aynı anda bir düğmeye basılmış ve her birimizi harekete geçirmiş gibi, üzerimizdeki kabuktan sıyrılıyoruz. Bu düğmeye, tanımsız, lidersiz, içten gelen bir güçle en gençlerimiz basıyor ve ağaçlar yürümeye başlıyor.

Kişisel olarak itiraf etmeliyim ki; Her hücremi hisseder gibiyim ve sanki çoğalıyorlar; İnanılmaz mutlu ve heyecanlıyım! Gün geceye on binlerce insanla karışıyor ve yalnız olmadığımı hissediyorum. Çevremdeki dünyayı her zamankinden çok hissediyorum. Tüm endişeleri, korkuları cesaretim ve sevgimle kucaklıyorum. Uzaklık kalmadı, hepimiz düşüncelerimizin, değerlerimizin ve ruhumuzun götürdüğü yerdeyiz. Bu uğurda her şeyi göze almışız biz.

 “Gençler, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.”

Mustafa Kemal Atatürk

Dilediğim her şey yakın, çünkü ben yakınım. Hiç tanımadığım insanlarla konuşuyorum, onlar için kaygılanıyorum. Sürekli bir heyecan halindeyim, biraz stresli belki de çok, bilmiyorum. Ama aksini düşünemiyorum.  Ertesi gün işte, sokakta, metro’ da, parkta karşılaştığım her çift gözde kendimi görüyorum. Her şeye rağmen mücadele etmeye kararlı, kendini ve ideallerini gerçekleştirecek direnci birlikte gösterecek bakışlar görüyorum. Elimden kitaplar düşmüyor ve sürekli düşünüyorum. Belki de tek bilgi kaynağı kitaplar. Koca ülkede eminim, penguen yayını yapan televizyon kanallarını seyretmeye devam eden yurttaşlarım vardır ama eli bilgi tutan herkes duruma uyanıyor.

Dün gece nihayet ben de oradaydım, olaylar çıkmadan önce orada olduğum gibi. Üç günümü uykusuz bilgisayar başında geçirdikten sonra, mutlu ve yorgundum. Orada, tepeden tırnağa dövmeli, uzun saçlı bir delikanlının yaralarına pansuman yapan türbanlı gönüllüler gördüm. Bira içen minili kızla termosunda çay getiren başörtülü teyze meydanda yan yana oturuyordu. Olaylar durulduğunda vardiyası biten polisleri ve protestocuları bir araya toplayıp çay, biraz da öğüt veren esnafları gördüm. Sokaklarda yanan ateşleri evlerinden su taşıyan yaşlı teyzeler söndürdü. Kurdukları barikatı kaldırıp polislere “abi yolu trafiğe açtık” diye seslenen gençleri duydum. Bir çevik kuvvet, evine dönmek isteyen protestoculara taksi durduruyordu. Bu ülkenin insanları hala çok güzel. Ve kimse onların kalbini bozamamış, bozamayacak. Gördüm, gördük, tüm acımasızlıklara, yaşanan tüm adaletsizliklere rağmen yüreklerdeki kardeşliği gördüm.

“Günümüz düşünürlerinden Slavoj Zizek –Cennette Sıkıntı adlı makalesinde bizden bahsediyor. Türkiye’den. Marx’ın ilk dönem yazılarında Almanya’da yaşanan sorunları anlatırken, “bireysel sorunlara” karşı tek cevabın “evrensel bir çözüm” ya da “küresel bir devrim” olduğunu savunduğunu söylüyor.”

Marks’ı bilemem, ama ben ve biz bugüne kadar sessiz bir çoğunluk olarak geldik. Bugün ağaçlar bize çok büyük bir ders verdi. Artık kimseye odun diyemeyeceğim! Buradayız çünkü, geldiğimiz son nokta burasıdır. Biz hiçbir şeyi planlamadık. Biz, hiçbir örgüte mensup değiliz. Biz, hiçbir provakasyona alet olmadık ve olmayacağız. Biz, bir olduğumuzu bu anda gördük, burada. Biz, ortak bir bilince sahip olarak burada bulduk birbirimizi. Bize ne derseniz deyin, nasıl çağırırsanız çağırın ama bilin ki biz bu vatanın evlatlarıyız, ağaçlar gözlerimizdeki tül perdeleri kaldırdı. Gördük. Ve ağaçlarla yürümeye başladık.

 gezi çadır30.05.2013 – Gezi Parkı, Taksim, İstanbul, Türkiye

Buradayım. Geç saatlere kadar kaldım, insanlarla konuştum, dinledim, müziklerine katıldım. İstediysem de kalamadım, sorumluluklarım benden yaşça daha genç olanlardan daha farklı. İş hayatı, çocuğum ve imkanlarım özgürlüğümü kısıtlıyor ister istemez. Şu satırları kaleme aldım eve döndüğümde:

Gezi Parkında ağaçlar insanlar tarafından korunuyor, gece yarısı bile iğne atsan yere düşmez:) Tek yürek birliktelik, özlem duyulan! Ağaçlarda insanlar oturuyor, kendilerine yer yapmışlar. Çadırları sayamadım. Ritm sazlar ile insanlar dans ediyor, şarkılar söylüyorlar. Doğa ritmler eşliğinde kendini çağırıyor. Her ne kadar tomalar etrafta dört dönse de kimse kılını kıpırdatmıyor. Bir köşede şiirler okunuyor, insanlar oturmuş dinliyor. Çimlerde oturanlar, koyu sohbetler, dalgın ve yorgun bakışlar ve bekleyiş, pilavcılar karpuzcular salatalıkçılar köftecilerle hareketleniyor. Herkes aynı, dayanıyor. Bu direnişin sonunu ümitle bekliyoruz. Maalesef kalamadım.”

31.05.13…. Ve sabaha karşı 5 sularında, bu şekilde bırakmış olduğum ortam kendi milletinin polisi tarafından acımasızca, tazyikli su ve gaz ile baskına uğradı…  Gezi parkında kalan insanlar, arkadaşlarım yaralanıyor, çadırları yanıyor, yakılıyor, ortalık meydan savaşına dönüyor ve hepimiz uyanıyoruz! Sosyal medyanın gücünün farkına varırken, daha da önemlisi, bu güne kadar apolitik olarak değerlendirdiğimiz Y kuşağı (1980-2000) gençlerin hepimizi temsil ettiğine şahit oluyoruz! Bilgi çağı çocuklarının direnişi, ülkemdeki her duyarlı varlığı faaliyete geçiriyor.

Çok kısa bir sürede yaşanan olaylar milletimizi sararken, 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece yarısı on binlerce insan sokaklara dökülüyor İstanbul’da. Mesajlar saniyeler hızıyla uçuşuyor, uyarılar, doktor, avukat, kablosuz ağ şifreleri, sığınaklar ve an an haberler.  Sabaha karşı da, insanlar sokaklara dökülüyor, Anadolu yakasından yürüyenler, Avrupa yakasından yürüyenlerle buluşuyor. Boğaz Köprüsü, sabaha karşı 05:00 sularında tarihe tanıklık ediyor. Ezeli rakiplerin taraftarları tek çatı altında toplanıyor ve on binlerce insan, amacı aslında “çevreyi koruma bilinciyle bir araya gelerek mağdur olmuş bir grup insanın” bulunduğu yere doğru yürümeye başlıyor. Aynı anda Ankara’da, aynı anda İzmir’de, aynı anda Antalya’da, aynı anda Afyon’da, aynı anda Gaziantep’te, Eskişehir’de, Londra’da, Berlin’de, New York’ta, Amsterdam’da, Brüksel’de, Stockholm’de, Berlin’de, Madrid’te…

dayanışmaŞimdi , her şey kristal bir berraklığa kavuşuyor. Bu güne kadar tanıdığımızı zannettiğimiz insanları daha iyi görüyoruz.. Oy verdiğimiz vermediğimiz.. Ya da yakın dediğimiz demediğimiz, kültür farkları bulduğumuz, farkında olmadan ayrım yaptığımız ve ortak paydada olamadığımızı düşündüğümüz insanlara bakıyoruz. Bir de ortak olduğumuzu düşündüklerimize… Hem mutlu, hem de kırgınım içimden. Ancak, yine de kabul ediyorum ve çareler düşünüyorum kırgın olduklarımı etkileyebilmek için, korkularından, cesaretsizliklerinden ya da kölesi oldukları yanlış inançlarından. Ancak bazılarından da  şaşırarak uzaklaşıyorum. Hiç bir enerji hissedemediklerimden, demek ki hiçbir enerji hissetmiyorlar diyorum kendi kendime… Demek ki doğada, coğrafyada değiller, demek ki dersi dinlemiyorlar. Keşke görseler “ben” olayı yok, yoğun bir “biz” duygusu var. Büyük bir enerji yükseliyor, görüyorum.

böyleHepimizin cüzdanlarındaki paracıklarda aynı resim var, hepimiz aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Kapitalizm Karşıtı, Sanatçı, Doktor, Akademisyen, Öğrenci, Ev Kadını, Başı bağlı, Hippi, Genç, Yaşlı, Çocuk , Farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu, dindar, inanan, ateist ve her şeyin ötesinde karşıtlaştırılmışlıktan, kısıtlandırılmışlıktan bıkmış kitlelerin ev sahipliğine sahne oluyor bu meydan. Bu meydanda yürümeye başlıyor ağaçlar.

Hepimiz uykusuz, hepimiz dirençli , çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hissediyoruz. Bu bir uyanıştır, bu bir başlangıç. Bu tarihten sonra küçücük çocuklara bile kimse yaşanan haksızlıkları, çarpıklıkları unutturamayacaktır. Her şey bilincimize kazınmıştır.

Bu günlerde George Orwell’in 1984 adlı romanını tekrar okuyor gibiyim, kodlandırılarak ve kutuplaştırılarak  yaşayan insanların sessiz görüyorum. Dikta rejimlerin geleneksel ve güç odaklı anlayışının ortaçağdan kalma eserini kah izliyorum. Bu günlerde, yaşamın tüm boyutlarıyla bir değişim içinde olduğunu bir kez daha kabul ediyorum.

Değişmeyen hiçbir şey olmadığını, hiç bir şeyin aynı kalmadığını, yaşanmışlıklara dayanmayan hiçbir teorinin geçerli olamayacağını, kabul görmeyeceğini, korkuların ve bastırılmışlıkların özgür ve bilgiye dayanan bilinçle el ele yenilebileceğini, karmaşa ortamını yaratanların gerçekteki  emellerini, yıllarca birbirine kırdırılan azınlıkların kardeşliğini, korku dolu olan polisi ve korkudan saldırganlaşan devlet güçlerini görüyorum. Ayrıca, betonlar dikilerek talan edilen topraklardaki doğanın ve medeniyetin sesini duyuyorum. Serbest pazar inancı ile kökten dinciliğin birbirini dışlamadığını hissediyorum.  Her an yaşam, her an özgürlük, her an mizah, her an sanat, her an bir yenilenme kokuyor!

Irk, din, dil, mezhep, ülke, toplum, yaş, cinsiyet, meslek ,yönelimler , engeller ve fiziksel özellikler fark etmeksizin kenetlenmenin mümkün olabildiğine şahit oluyorum. Gençleri, genç düşünen ve hissedenleri daha çok seviyorum ve ben de genç olmayı benimsiyorum.

“Genç olmayı, genç düşünmeyi benimsiyorum.”

Dünkü çocukların liseden arkadaşlarıyla çıkıp geldiklerine, diğerlerini de getirdiklerine, diğerlerinin diğerlerini de getirmiş olduklarına, her şeyin bir çığlık anında yayılmış ve arkasında abi ablalarının da aralarına katılmış olduklarına, sonra anneleri, babaları, öğretmenleri, mahalleden arkadaşları, tanıdıkları tanımadıkları, bir çığ gibi büyüdüklerine tanık oluyorum. Belki de sevgi ve anlayışla karşılık görseydik bu kadar ses getiremezdik, lakin bilir miydik böyle karşılık göreceğimizi? Bir de “çapulcu” olarak yaftalandık!

Gezi’ye giderken telefonuma bir harita fotoğrafı indirmiştim. Belki beş bin insanın birlikte olduğu bir yere gittim, aralarına karıştım, oturdum. Ve belki 20 belki 30 insan benden yol tarifi istedi. Kimi reviri, kimi yemek, kimi kıyafet, kimi de kitapları nereye bırakabileceğini soruyordu. Ellerinde koca koca torbalar, yardım getirmişlerdi. Sordum onlara, neden yanımdakilere değil de bana sorduklarını, bir işaret yoktu neticede üzerimde… Bilmiyorlardı. Ama aslında ben biliyordum. Bu benim iç çağrımdı, onlar da duyuyordu. Yaşadıklarımız, nerede olursak olalım aramızda güçlü bir bağ olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağ ile küllerimizden doğduk tekrar, yaşamlarımıza aşk getirdi, artık hiç bir şey için “keşke” demek zamanı değil. Değişim henüz yeni başladı, bir gün bu günleri de hatırlayacağız.

31. Mayıs.2013, ülkemde bir uyanışın başlangıcı oldu. Bir rüyadan gerçeğe yürüdük. Yeni bir yaşam umudu soluyan karanlıktaki bu ışık ile şimdi iç içeyiz. Işık bizim içimizde, biz ışığın… Candan diliyorum, aydınlık günleri, çünkü, ben, biz, kendimizi  bu ışıkta buluyoruz.  Yaşamın içinden tekrar nefes alıyoruz. Aydınlığa bırakıyoruz bedenlerimizi, cesaretle feda ediyoruz, sevgiyle ve hoşgörüyle kenetleniyoruz ve ben, dua ediyorum tüm kalbimle bu ışık hiç sönmesin!

Her şey birkaç ağaçla başlamıştı, kim derdi ki bu ağaçlar bu kadar meyve verecek?

Hikayemiz burada başlıyor…

1.07.2013/03:00 İstanbul

Yürüyen Ağaçlar -1

Işık

Geçtiğimiz hafta İzmir’de özel sektördeki kurumsal ve büyük şirketlerden birisinde, değişim sebebiyle işten çıkarılan birbirinden değerli kıdemli uzman ve yöneticilerle eğitim için bir araya geldim. Yeni iş hayatlarına adım atmaları için ihtiyaç duyacakları rehberliği verdim. Bizim bu işimiz biraz yaşam koçluğu gibidir. Değişimi yönetme becerileri aşılarız. Ben on yıla yakın bir süredir, bu konuda bilgi sahibiyim. İşimde, kazanç kaygısı duymam. Ukalaca gelmesin. İşimi iyi yaptığım zaman karşıma çıkan ödül, kazanacağımdan bin kat önemlidir. Öyle de oldu. “Işığınızla bizi kendimize getirdiniz” cümlesi, bana büyük bir elmas. O elması, zihnimin ve kalbimin buluştuğu o özel yerde saklayacağım.

Hepimiz, yaşamlarımızda değişim dönemleri geçiriyoruz. Çoğunlukla direniyoruz değişime, olduğumuz gibi kalmak rahat geliyor. Popüler kültürde “konfor alanı” deniyor ya.. Bu alanda çalışmaya başladığım ilk yıllarda ben de yoğun bir sempati gösterirdim karşımdaki kişilere. Uzun yıllar kendilerini bularak çalıştıkları , aileleri ile geçirdiklerinden çok vakit geçirdikleri ve arkadaşları ile aile gibi oldukları ortamlarında bir gün, bir tarih gelip “bu güne kadar verdiğiniz hizmetler için çok teşekkür ederiz, şirketimizdeki değişim sebebiyle bölümünüz kapanıyor” açıklaması yapıldığında tabiri caizse sudan çıkmış balığa dönüyor bu değerli insanlar. Bir gün, bir ay ya da üç ay sonra ne yapacakları endişesi sarıyor benliklerini. Nitekim, ülkemiz iş ve istihdam koşulları açılarından gelişmekte olan bir pazar. Üniversite mezunu da olsanız, yabancı dil de bilseniz kaynaklar belli. Bu kaynakları en iyi şekilde kullanmak ve aynı zamanda ve hatta daha çok “kendi profesyonel kimliklerimizin farkında olmak” gerekiyor. Eski bir deyiş vardır: “bir kapı kapanırsa diğeri açılır”. Aslında, değişim yönetiminin esası da bu deyişle bütünleşiyor. Değişim için, yeni kapıyı bulacak gücü ve motivasyonu hissetmek önemli, bir de profesyonel iş yaşamındaki dinamiklerin artık “ömür boyu aynı yerde çalışma” lüksünü bizlere sunamadığını farkederek yaşamayı. Dedim ya, sempati gösterirdim. Hakikaten üzülür, karşımdaki kişilerin durumlarının bazen içinden çıkamazdım. Şimdi farklı düşünüyorum. Şimdi empati gösteriyorum. Problemlerini çözmek için heyecanlanıyorum; Kendi güçlerinin farkına varmaları için çaba sarfediyorum, kendi istedikleri işi bulmaları için ve kendi adıma da onların bu sorununa ışık tutabildiğim için.

Bir örnek olarak bahsedeyim; A kişisi 18 yıl boyunca aynı masada çalışmış. A konusunda uzmanlaşmış. B konusunda çalışan arkadaşına destek olmuş. C konusunda çalışan arkadaşıyla aynı projede çalışmış. Şimdi, bu A kişisinin aslında, A,B,C konularında edindiği deneyimlerini değerlendirmek (bir de kurumsal ve büyük ölçekli şirkette çalışmışlığını eklersek-yaşadığı en az 3 kriz dönemini, tüketici deneyimini, sektör ve kurum algısını, iş insanı etiğini) bu A kişisinin bir sonraki kariyerinde en az üç seçeneği bulunuyor A,B ve C alanları. Bu alanlarda, aynı veya benzer sektörlerde çalışabilir. Hatta farklı sektörlerin bu alanlardaki pozisyonlarında da çalışabilir. Bunun için yapması gereken şey farkındalık. Önce farkındalık, sonra doğru bir sunum ve araştırma. Araştırma safhası son derece önemli. Bu neye benziyor biliyor musunuz, “doğru kerteriz noktasını bulmaya”.. Kısacası, doğru yerde doğru derinlikte balık tutmaya. Bankacılık sektöründe 10 yılı aşkın bir süre müşteri ilişkileri yönetiminde deneyim kazanmış bir kişi bundan sonra ne yapabilir? Sağlık, eğitim, telekomünikasyon, endüstriyel satış sektörlerine bilgilerini transfer edebilir. Farklı konuları kısa sürede müşteri ilişkileri yönetimi konusunda kazandığı yetkinliklerle yeni alana adapte edebilir. Böyle çok örnek var. Hatta, yeni iş yapış şekilleri ve yeni iş aileleriyle hayatlarına renk geldiğini bildiğim yüzlerce kişi var.

Bu noktada hiç bir şeye tam kesin gözüyle bakmamak gerektiğini belirtmeliyim. Zaten, yaşamın kendisinde “kesin” dediğimiz ne var ki? Bir düşünelim.. İş yaşamında, bireysel farkındalıklar ile, güçlü alanlara odaklanılarak, düzgün bir araştırmayla, etkin bir sunumla, çevre ilişkileriyle (networking) ve herşeyden önemlisi güvenli bir duruşla değişime cesaret etmek , değişimi yaratmak mümkün. Işık, herkesin içinde.

Benzer işler, benzer sektörler, farklı sektörler, çalışma biçimleri ve girişimcilik.

Değişim kaçınılmaz, dünyanın farklılaşmaya yöneldiği bir çağdayız. Yüz elli sene önce de değişim vardı, sadece bu hızda değildi. Picasso çizerken, buhar makinesi icat olunduğunda, Atatürk bir ulusu cesaretlendirdiğinde, televizyonlu bir hayata merhaba dediğimizde, telefon tuşlarını çevirirken “mouse” kullanarak görüntülü konuşmaya başladığımızda, her saniye haber akışı tazelendiğinde veküçük çocuklar ellerini sağdan sola hareket ettirerek tv kanalını değiştirmeye çabaladıklarında, gencecik nüfusumuz ağaçların tepesinde “Chomsky” okuduğunda, değişmeyecek tek şeyin değişim olduğunu sadece buna daha hazır olmak gerektiğini farketmedik mi? Yüz sene once de değişim vardı, toplumlar farkında değildi. Elli sene once de değişim vardı, uyum süreçleri daha sancılıydı. Bugün, değişim dediğimiz olgu 2000’li yıllarda her zamankinden daha hızlı, kolaylıkla farkedilebilir ve uyum gösterilebilir durumda. Teknoloji ve inovasyon çağı, bireyler üzerindeki bilinç düzeyini ciddi olarak yükseltti. Ve bu olgu, iş yaşamlarına da yansıdı. Kaçınılmaz olarak. Ancak bugün işgücü daha dinamik, eskiye oranla. Profesyonel uzmanlıklar çağındayız. Bu uzmanlıklar, geride bırakılan geleneksel iş kültüründeki varlığını korumuyor artık. Bu uzmanlıklar, bireylerin “bireysel olarak uzman” ve “fayda edebilecekleri projeler” yaratmalarını öngörüyor.

Sonuç olarak, eğitim iyi geçti. Ümit ederim, herkes çok farklı ve yaratıcı deneyimler edindi kendileriyle ilgili olarak. Gelecek günlerde “iyi” haberlerini bekliyorum. Değişimi yönetmeleri için. Bu arada, ışık bende değil sadece, her birimizde 🙂

 

 

Etki/İlgi

“Hayatta karşımıza çıkan gerçek sorunlar, bunalmış akıllarımızdan asla geçmeyecek şeylerdir; avare bir Çarşamba gününde akşam üzeri dörtte bizi gafil avlayacak türden şeyler.”

Yaşam bizlere verilmiş birer armağan. Peki yaşamlarımızda kontrol edemediğimiz için kendimizi yiyip bitirdiğimiz ne kadar çok şey olduğunun da farkında mıyız? Kurt Vonnegut’un dediği gibi, kontrol edemeyeceğimiz o kadar çok şey var ki. Aslında gerçek sorunlar, baş edemeyeceğimizi düşündüğümüz şeyler gibi görünse de, hiç bir zaman kontrol edemeyeceğimiz alanlardan çıkmıyorlar.  Gerçek sorunlar etki edebileceğimiz halde etkisiz kaldığımız zaman ortaya çıkmıyorlar mı?

Kendi etki alanımızda neler var? Sağlığımız, hedeflerimiz, sorumluluklarımız ve yakın ilişkilerimiz. Peki etki alanımız dışında neler var? İlgili olduklarımız özetle. Değiştiremesek de Geliştirmek için çaba göstereceklerimiz belki de.. Geliştiremiyorsak da kafamızı çok yormamamız gerekenler aslında. Çünkü; Etki edemediklerimizi kontrol etmeye çalıştığımız zaman gerçekte boşa kürek çekiyoruz.

Güzel Bir Hafta Dileriz!

SinerjİK (Sermayemiz İnsan Kaynağımız)

Ayna

Empathy
Empathy

Başkalarına kendileri hakkında neler yansıtırız? Yansıttıklarımız, onların yaşamlarını nasıl etkiler? İnsanların gizli potansiyellerini görebilmek için baktığımızda, hayal gücümüzü de bu yönde daha etkili kullanabiliriz. Böylece, belki de, başkalarına etiket yapıştırmaktan vazgeçeriz. Bir araya geldiğimizde, yepyeni bir biçimde görebiliriz. Onları zengin, üretici ilişkiler kurmalarını sağlayan, bağımsız düşünen  ve olumlu insanlar olmaları için teşvik edebiliriz.

İngiltere’de bulunan önemli okullardan birinde, bir gün zeka düzeylerine gore çocukları sınıflandırmak istemişler. Bu görevi de bir bilgisayara vermişler. Bilgisayardan çıkan hatalı rapora gore de öğretmenleri bilgilendirmişler. Rapor, akademik olarak “zeki” olan çocuklara “aptal” etiketini ve sözde aptal olan çocuklara da “zeki” etiketini basmış. Eğitim yılı başında, bu sonuçları ellerine alan öğretmenlerin öğrencileriyle olan ilişkilerini doğrudan etkileyen bir değer yargısı olmuş bu sonuç maalesef. Okul yönetimi, bu hatayı beş-altı ay sonra fark etmiş ve gizlice bir sınav daha yapmaya karar vermiş. Bu sefer, sonuçlar şaşırtıcı çıkmış. “Zeki” çocukların puanı düşük, “aptal” çocukların puanı daha yüksekmiş.

Öğretmenler, zeki olmadığını düşündükleri çocukların zihinsel kapasitelerinin kısıtlı, işbirliğine yanaşmayan ve eğitilmesi güç olduklarını zannetmiştir.  Buna karşılık, sözde aptal olan ancak puanları yükselen çocuklara öğretmenler zeki oldukları enerjisiyle, umutla ve iyimserlikle yaklaşmışlar ve çocukların değerlilik duygusunu yükseltmişlerdir. Öğretmenlerin bu talihsizlikteki rolü öğrencileri doğrudan etkilemiştir. Bir başka deyişle, öğrencilerin başarısı öğretmenlerin ensekliğiyle doğru orantılı olmuştur.

Yaşamlarımızın her bir döneminde, biz kendi kendimize inanmazken bize inanan birileri olmuştur. Bize birşeyler söylemişler ve belki de değerlilik duygumuzu yükseltmemize yardımcı olmuşlardır. Böylece, yaşamlarımızda karşılaştığımız engelleri daha güçlü atlatmayı başarmışızdır. Belki de bazen, biz başkalarına bir şeyler söylemişizdir. Onlara ayna tutarak, dinleyerek ve empati sağlayarak kendi doğrularını ve başarı, mutluluk, olumluluk odaklarını bulmaları için ilham vermişizdir. Bu ilhamla, onlar yaşamdaki sorumluluklarına daha çok sarılmışlar ve ellerinden gelenin fazlasını yapmak için güçlenmişlerdir.

Goethe’nin bir sözü ile veda:

Bir kişiye onun olduğu gibi davranırsanız, olduğu gibi kalır. Olabileceği, olması gerektiği gibi davranırsanız; Olabileceği ve Olması gerektiği gibi OLUR.

Gianni Arone/Watercolor Gauche and India Ink/ A young boy once fell into the mouth of the great river. During his last lights of breath, he clutched his arms and legs around moving soft rock. When awoke, he lay atop the wamth of a stallion. In the movement of the wind, sun and remaining dampness of the rivers water, the two beings were graced with communion and empathy, for each became one with the other.

2014’e girerken

new-year-arround-world-21621594Yeni bir yıl başlıyor. Hepimize yeni ufuklar, mutluluklar getirmesini diliyorum. Geçtiğimiz senenin zor bir sene olduğunu düşünüyorum. Yüreklerimizi ısıtan gelişmeleri ümitle bekliyorum.
2013’de, siyasi ve politik olayların etkisinin ülkemiz ekonomisine olumsuz yansımalarını toplumumuzun her kesiminde hissetmeye ve bu değişime şahit olmaya başladık. Bu sefer, kriz sinyallerini geniş bir zaman diliminde verir oldu. Olaylar yaşandı, dolar fırladı, olaylar gelişti borsa düştü, olaylar gelişti, anlaşmalar bozuldu. Özellikle Gezi olayları, Dersane konuları ve beraberinde tırmanan cemaat ile Akp düellosu ve yıl bitmeden patlayan, kabinedeki on bakanın değişmesi ve sayın başbakanın itibarının geri alınamaz derecede sarsılmasıyla sonuçlanan süreçte kriz “ben geldim” dedi. Yıl kapanırken ülkemizde doruğa ulaşmış karmaşıklık , gelecek yılda özellikle bu karmaşıklığın etkilerini ekonomik alanda yaşayacağımızı gösterdi.
İş hayatıma başladığımdan bu yana 3 ekonomik krize şahit oldum. 1998, 2001 ve 2008. Her birinin farklı özellikleri olsa da neticede kriz krizdir. Aslında ortak noktaları, ülkenin yönetilme biçimiyle doğrudan etkilidir. Bu krizlerde , kimi firmalar ayakta kalmayı bilmiş kimileriyse kaybolup gitmiştir. Ayakta kalan şirketlere baktığımızda, bu kriz dönemlerinde, başarı planlarından vazgeçmemiş olmadıklarını gözlemleriz. Geçirdikleri sarsıntılara –ya da artçı şoklara- rağmen, yatırımlarına devam etmişlerdir. Bu yatırımlar nelerdir?
•    Hedef operasyonlar(iş geliştirme)
•    Çalışan bağlılığı ve gelişimi (insan kaynağı)
Her krizde özellikle gelecek için “yatırım” olarak tespit edilmiş olan konular askıya alınır. Sebep, tasarruf tedbirleridir. Bu biraz şuna benzer; Yangın çıkacak, evden çıkalım! Oysa, yangın çıkar ve ev gerçekten yanmaya başlarsa bir daha o eve giremeyebiliriz. Ancak, yangın çıkacağı ihtimalini göz önüne alarak bazı tedbirler almamız ve yangının evimizi kül etme ihtimalini ortadan kaldırmamız da mümkündür.
Bu önlemlerin en başında kuşkusuz çalışmaya devam etmek yer almaktadır. Birinci sırada! Ne olursa olsun, başarının devamını sağlamak için çalışmak. Belki de daha çok çalışmak! Sonra, daha yalın bakarsak: Şirket bir binadan oluşmuyor diyebiliriz öyle değil mi? Şirketi şirket yapan sadece hedefleri ve itibarı da değildir. İçinde bu hedefler ve itibar için çalışan insanlar olmadıkça hangi başarıdan söz edilebilir? Hiç . Öyleyse, krizi atlatmayı sağlayacak bir başka önemli unsur da çalışanlardır. Siz, çalışanlarınızı çok gerekli olmadıkça ayırmıyorsanız, onların başarılı olması için gerekli destek ve gelişim imkanlarını sağlıyorsanız, o zaman evinizde güvenlisinizdir.  Çünkü; ancak koşulsuz aidiyet duygusuyla ve mazeret sunmadan  başarıya odaklandırılmış çalışanlar ile bu yangınlar en az kayıpla atlatılabilir.
Demokratik anlamda ise, 2013 ile birlikte, daralmanın aksi bir açılım geliştiğini söyleyebiliriz. “Hiçbirşey eskisi olmayacak” diye konuşulan biraz da bu açılımın dile geliş biçimidir. 2013, daha uyanık, daha kardeşçe ve daha iyi organize olma ihtiyacının ortaya çıktığı bir farkındalık yaratmıştır. 2014 yılı ile birlikte, değişim olgusu daha da etkin bir biçimde yaşanacaktır. Çünkü, bu değişim sadece yerel coğrafyalarla ilgili değil küresel olarak bir farkındalık çağını işaret etmektedir. Ülkemizde yaşanan sıkıntıların yansımaları ya da benzerlerinin örneklerinde olduğu gibi. Değişim dönemleri sıkıntılı olabilir, çünkü geçiş süreçleridir. Geçişi iyi yönetebilmek de etkili yönetim anlayışlarıyla mümkündür.
İster siyasi yönetimlerde, ister çalışma hayatında yönetimi etkili kılan olgunun liderlik yaklaşımı olduğunu düşünürüm. Kazanmak için kaybetmeyi göze alan değil, kazanarak kazanmayı hedefleyen liderlik yaklaşımıdır esas strateji sanırım.

Daha güzel günler göreceğiz, “birlikte olarak”, kuşkusuz! İyi bir yıl dilerim. Tüm güzellikleriyle yaşamı kucaklayacağımız, barış ve dostluğun yol göstericimiz olacağı bir yıl olsun!

Bu arada;

72a1b2fd9bfc2ad3a6eb86fe4cc7c6a5

2014 ile, “SinerjİK” birinci yılını doldurdu, benimle olduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Ufacık da olsa, bu da benden bir hediye sizlere…

“Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın
Daha çok, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun. Birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin
Ekmeklerinizi paylasın; ama birbirinizinkini yemeyin
Beraberce sarkı söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup, yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi.
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil
Çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir
Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez”
Halil Cibran

Yükselmek

mirrorleftrightBu güne kadar liderlikle ilgili, bir liderin “sahip olması gereken özellikler” başlığı altında bolca bilgi aktardım. Yazılarımda, bilgileri belirli kaynaklardan, özellikle de bu işin kitabını yazmış insanlardan derleyerek aktardım. “Türk Kadını” isimli son yazımda ise, biraz tarihten dem vurarak bu güne Türk toplumundaki kadınının konumunu özetlemeye çalıştım. Çünkü, dişinin liderlikteki özelliklerini anlatacağım. Son yazımda amacım, tarihten dersler vermek filan değil, aksine, Türk toplumunun kadına verdiği yeri ve önemi biraz olsun vurgulamaktı. Değişik eleştiriler de aldım. Atatürk’ün kadına verdiği yer ve önemin altını çizerken, İslamiyetin yanlış yorumlanabilmesinin yarattığı etkileri vurgulamaya çalışırken, bazı okur kesimim içinde kendi gölgesinde kaybolanlar olduğunu da gördüm. Bu çok üzücüdür. Oysa, açıklıkla belirtilmiş tarihi belge ve bilgiler ışığında bazı olguları sunarken, bugünkü politik ve siyasi ortamımızın hangi zihinler tarafından gübrelendiğini de görebiliyorum. Bir nevi, kıl’sal durumlar bunlar!

Hepimiz kardeşiz bu topraklarda, bu besbelli sahip çıkmamız gereken bir olgu. Bu olguyu yükselmek olarak tanımlayabilirim şimdiden.

Yükselmek

Bir kadın, düşünmez, söyleneni yapar, “neyse o”

Bir kadın, yaratmaz, verileni yerine getirir, görevi neyse odur

Bir kadın, şaşırtmaz, şaşırtmaya meğili olmaz

*

Bir erkek, bir kadın gibi düşünemez, söyleneni yapar

Bir erkek, yaratamaz, verileni yerine getirir, görevi neyse odur

Bir erkek, şaşırtmaz, şaşırtmaya meğili olmaz

*

Ne var ki bir kadın, düşündüğünü söyler paylaşır

Ve erkek, kadının  söylemini dinler

Ne var ki bir erkek, kadın gibi düşündüğünü söyler paylaşır

Ve kadın, erkeğin söylemini dinler

*

Ne var ki bir kadın yaratır, erkeğe yüreğiyle verir;

Ve erkek, kadınının farkına varır, “anlar, sarılır”

Ne var ki bir kadın, “farklı” olan bir fikri savunur

Ve erkek, fikri alır yükseklere taşır

*

Ne erkek ne kadın, kalmaz birbirlerinden farkı

İnsan olmaktan başka, yükselmekten başka…

 

 

 

Türk Kadını

Görsel

İslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasında eşitlik temel bir kuralmış. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlarmış. Ülke yönetiminde de kadın söz sahibiymiş. Güçlü ve etkili. Çok eşli bir yaşam yokmuş, kadın ve erkek birbirine aitmiş.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başlamış. Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşanırken  kadınların toplumsal yaşantısı ile ilgili değişiklikler gündeme gelmiş.

İslâmiyet döneminde kadının toplumdaki statüsü gerilemiş ve rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlandırılmış. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayılmış ve saygı görmüş.

İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanmış olma hali; Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmış olabilir mi? Kur’an-ı Kerim’i on kez okuyan çok değerli bir yakınımın rehberliğinde, şüpheyle yaklaşmaktayım…

İslamiyetin kabulü ile birlikte; Erkek egemen, tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğu’da filizlenerek Anadolu’nun köklü ve medeni uygarlık yapısına karışmaya başlamış. Türk kadınının Türk erkeği ile eşit(=) yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle zekadan yoksun olduğu inancı bir virüs gibi yayılırken, kadın ikinci sınıf bir vatandaş kimliğine büründürülmüş. Ailesi tarafından satılan,  evlilikle birlikte kocanın malı sayılan bir eşyaya dönüşmüş, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başlamış. Erkek çocuklarının, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme – Araplaşma- döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişmişt. Din kavramının siyasal ve toplumsal yaşantıdaki baskın etkisi ile kurallar kadının aleyhine dönüşmüş, miras ve mahkemede tanıklık etme hakları bile ortadan kaldırılmış.Tek başlarına bile sokağa çıkamaz olmuş, vücutlarını tamamıyla örten ve “çarşaf” ile yüzlerini örten “peçe” takmak zorunda bırakılmışlar. Zamanla nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başlamış, evlerinden bile çıkmamaya başlayan kadınlar, erkeklerle birlikte sosyal hayata da katılamaz olmuş. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrılmış. Ucubelere ayrılan bir yer gibi.
Sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebilmişler, sonrasında herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslek sahibi olamamışlar Türk Kadınları.

İslamiyetin kitabında, kadınlarla erkekleri ayrıştıran bir söylem olmamasına karşı…

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme nedenlerinin başında, kadınların toplumdan dışlanmasını saymaktadır. 18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duymuşlar. Bir “Batılılaşma” hareketi başlamış. Kadın haklarını savunan ilk reformcular “Genç Türkler” olmuş ve Onlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurgulamışlar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlanmış! Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açılmış. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izlemiş.

Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam(1939) Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiştir. Rahmetli büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir.

19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başlamış. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlanmış, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye, arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip etmişler. Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasi bir lider olmuş ve Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını almış. Birinci Dünya Savaşı, kadınların kendilerini evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamış. Kadınlar boyun eğdikleri zulme baş kaldırma cesaretini göstermişler ve aklarını geri kazanma yönünde ilk adımları atmaya başlamışlar.

Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının önemine inanmış. Cumhuriyet’in ilânından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biri olmuş. Diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıymış. 1926 yılında yeni Medenî Kanun’un kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiş. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayılabilir.

Büyük bir devrim yaşanmış Türk toplum ve medeniyet tarihinde. Cumhuriyetin kurulması tüm imkansızlıklara yönelik bir meydan okuma olmuş. Tüm şartlara. İçte ve dışta. Aşkla.

Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiş. Ancak, gün gelmiş, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayan hayatın matematiği gibi, karşılaşabileceğimiz Cumhuriyet, güzel bir çocukluk döneminden sonra, yine içten ve dıştan her türlü baskı ve zulümle, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamış.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana 92 yıl geçti. Ben de bir Cumhuriyet Kadınıyım. Cumhuriyet ilan edildiğinde Babaannem 8 yaşındaydı. Ben bugün 42 yaşındayım. Ülkemde eğitim aldım. Ülkemde başım açık ve çalışıyorum. Ailemin geçiminden sorumluyum. Toplumsal tehditlere karşı kalkanımı kuşanıyorum, Cumhuriyet değerlerini, Anayasasını ve laik, demokratik, eşitlikçi anlayışı yaşamsal bir değer olarak görüyorum kaldı ki benim gibi sayısız hemcinsim ve karşı cinsim var. 

Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 92 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. Bugün 2015 yılındayız ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik emperyal stratejileriyle zamanda 200 yıl birden geri gidebileceğimizi.. Mustafa Kemal Atatürk sonrası  belki de en temel öz tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızmış, stratejilerimizmiş, emanet ettiği gerçekleştirilmiş hedeflermiş…

Bugün Türkiye Cumhuriyetinin Vatandaşları olarak bizler, kadın erkek eşitliğini cinsel ayrımcılığı kullanarak dini değerleri laiklik ve demokrasi karşısına oturtan bir toplumsal anlayışa doğru sürüklenmekteyiz. Aynı, İslamiyetin Türk’ler tarafından kabulü esnasında yaşandığı dönemdeki gibi. Toplumsal özgürlükler kısıtlanmakta ve safi inanca odaklı, fetih kültürünün (ortaçağ) uzantısı bir gelecek planlanmakta. Cumhuriyet bilincine erişmiş Türk kültür, medeniyet ve ilkeleri karşısında Türk toplumu bilinçsizce değer kaybetmekte.

 

 

 

 

 

 

 

 

Eylem

Image 4Milyonlarca bağlantıya sahip insan beyni, karmaşık yapısı ile çevresindeki dünyayı analiz edebiliyor, fotoğraflıyor ve kaydediyor.  Çevresindeki tüm karmaşayı düzenleyebilme becerisine sahip. Bazen kısa bazen uzun sürüyor bu düzenleme fakat, bittiğinde birey, eyleme geçiyor. Eyleme geçmek hepimiz için aynı sürelerde gerçekleşmiyor, çünkü her birimiz birbirimizden farklı “biricik” özelliklere sahibiz. Aslında her birimiz duygu kütleleriyiz. Sadece bilişsel zeka ile değil, duygusal zeka bağlantılarımızla birlikte karar alıyoruz. Bilişsel zeka, (IQ) bize ne yapmamız gerektiğini söylerken, duygusal zeka (EQ), bize nasıl yapmamız gerektiğini söylüyor.

 Mesela bizden bir kağıda elma çizmemiz istendiğinde –genellikle- bir elma çizeriz. Kırmızı veya sarı, ya da yeşil. Oval, bir sapı olur bir de yaprağı sapında. İşte elma.. Ne çizecektik? Bir elma.. Çizdik. Gerekeni yaptık. Oysa bir kağıda çocukluğumuzdaki elmayı çizmemiz istenseydi  –genellikle- elmadan başka bir dolu şey çizerdik. Mesela komşunun ağacından o elma için düştüğümüz günü çizeriz, ya da büyüklerimizin bize elmanın kabuklarını soyarak yedirdiği, öksürüğümüz geçsin diye bir de kaynatıp içirdiği anlar geçer resmimize, kendi elma dünyamızı çizeriz.

Yaşamlarımızda eylemlerimizi belirleyen de aslında, nasıl karar verdiğimizdir. Kararlarımızın büyük çoğunluğunu geçmiş zihin haritalarımızla veririz. Bununla birlikte, aslında seçimlerimizi belirleyen, duygusal zeka potansiyelimizdir. İş dünyasında da sıklıkla karar veririz. Bazen, karar verip eyleme geçmekte zorlanırız. Zihnimizde, geçmişte olan şeyleri anlamak için takıntılı bir hale gelebilir ve ilerleme sağlayamayabiliriz. Analiz safhasına takılıp kalmak, büyük resmi görmemizi engelleyebilir. Özellikle vizyon isteyen, girişimcilik ruhu ile hareket edilen işlerde ise risklidir bu durum. Bazen geçmiş düşüncelerimizin gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta olduğunu düşünürüm. Neler yaşamış olduğumuzu kabul ederek, gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta. Böylece bugüne daha kuvvetli odaklanabiliriz. Nerede olduğumuza,  ilerlemek için ihtiyaç duyduklarımıza.

Bir bilgenin dediği gibi dün geçmişte kaldı, yarın ise bilmece.. Hep geçmişi düşünerek ilerlemeye çalıştığımız zaman donup kalırız aslında. Kendimizi tekrar etmeye başlarız. Kariyerimizde, yaşamlarımızda kendi kendimizi tekrar etmek tehlikeli bir süreçtir,  bizi mutsuz eder. Dünyanın geri kalanında var olan veya olmayan bir şeyleri aramaya, anlamaya çalışarak devam etmek dururken.

Analiz yüzünden felç geçirdiğim zamanlar için yıllar içinde kendime bir kaç şeyi hatırlatmayı öğrendim.

  1. Bazen, bariz olan açıklama doğru olandır.
  2. Bazen hiç bir anlamı yoktur.
  3. Bazen anlamak zorunda değilizdir.
  4. Bazen, bir sonuca ulaşmak için harcanan uzun zaman, sonucun doğru olduğunu göstermez.

Eyleme geçmeden yine de, gözü kapalı olmamaya özen göstermekte fayda var. Çünkü; bazen gözler açık bile olsa gerçekten göremeyebiliriz.

İlgili linkler

http://www.careerealism.com/4-reasons-stop-thinking-start/#8kXKvIhU7W4yFUIQ.01

http://www.enderbozkurt.com/?p=52

Belki

Image 16Bir Cumartesi sabahı yolum Şişhane’ye düşecekti. Sabahın ilk ışıkları, devasa İstanbul’umun üzerindeki basık, gri rengi deliyordu ve ben maalesef farkında değildim. Mekanik hareketlerle, karanlığın ve serinliğin dehlizlerinden  geçerek ulaştım oraya, rayların sürtünme gıcırtıları ve duvarlarda çınlayan topuk sesleri arasında. Güne başlarken, her şey gözümde büyüyordu. Oysa gideceğim yer, ilk gençliğimin geçtiği mekanlardandı. Her ne olursa olsun, bir şeye karar verirken geçmişe dair düşünceler yön veriyor, her halukarda kanıtlanmış bir sosyal psikoloji. Hem de tahmin ettiğimizden de öte; oran %85! Yani, bugünü yaşarken, aslında  geçmiş anılar sürükleyici. Uyandıkça, bu düşünceyle kendimi motive ettim sanırım: “O toplantının benim için Cumartesi eziyeti olmamasının mutlaka bir nedeni vardır, oralara gitmek benim için tazeleyici de olabilir” diye düşündüm. Herneyse, anlatmayacağım daha fazla. Çünkü, her zamanki gibi yine çantamdan defterimi ve kalemimi çıkartıp birşeyler çiziktirdim sonra… serbest usül bir şiir, naçizane…

b e l k i

bilmiyorum, orada değildim

görmedim

elimde değildi, ya da elde edemedim

belki, belki bir gün

*

ben, Galata Kulesini bilirim Kız Kulesini ve onların özlemlerini

Kaçındıklarını, hayallerini, hüzünlerini ve özlerinde bıraktıkları tarihlerini

Kendini uçabilecek kadar hazır hissedenleri

Sevdiğinin o gün, orada, hazır olacağını bilenleri

Bilgeler ve bilgelik dolu hikayeleri

*

Yaprakların cıvıltıları arasından sızan gün ışığını

Fark ederek anlamını, parçacıklarının

Görmek, görebilmek, görebildiğini s e v m e k,

göremediğinden vazgeçmek

Korkudan korkmuş ve cesaretle, hissettiğin o en güçlü

ışığı takip ederek

Uçabileceğini, hatta kavuşabileceğini hissetmek

*

Belki de gitmeme gerek yok

Yakınımdadır, yine görebilirim

Belki içimdedir, hissedebilirim

Ve belki de bir gün görerek, dokunarak sevebilirim

Belki

4.07.13

***

Image
Metro çıkışı uyandım

Image 3
Farkına vardım

Kazanmak

coincidence“Kazanma Sanatı” adlı sinema filmi (Moneyball), gerçek bir olaya dayanır. Bir zamanlar beyzbol yıldızı olma yolunda ilerleyen Billy Beane , sahada kendisinden beklenen performansa yeterince karşılık veremez. Rekabetçi  kişiliğiyle yöneticiliğe yönelmeye karar verir. Oakland Takımının başına geçer ve yeni sezona hazırlanmaya başlar. Ancak, sezonun henüz başındayken yöneticiliğini yaptığı küçük çaplı takım -bir kez daha- yıldız oyuncularını büyük takımlara,  astronomik transfer ücretleriyle kaptırır. Beane’nin tek seçeneği, takımını, sıfırdan tekrar kurmaktır. Takımını baştan kurarken de, bütçesi, rakip takımların bütçelerinin üçte biridir. Kazanmaya odaklı olan Beane, yanına aldığı Bill James ile, beyzbol oyununun temel ilkelerine meydan okuyan, temeli bilgisayar üzerinde verisel istatistiksel analize dayalı bir sistem geliştirirler. Aslında, yaptıkları, alışılmış oyun ve oyuncu teorilerini yıkarak, geleneksel düşünce yapısına kafa tutmaktır.

Hayal gücüne meydan okuyan sonuçlara varan ikili, beyzbol camiası tarafından çok yaşlı, çok sakat ya da çok belalı oldukları gerekçesiyle bir köşeye atılmış ama her biri kendine özel yeteneği olan oyuncuları seçeceklerdir. Güçlü olan özelliklerin üzerine giderek, takımı kullandıkları yeni yöntemlerle diğerlerinden farklı kılacaklardır. İşbirliği ortamını sağlayabilmek için her bir takım üyesinin verimli olması yönünde kararlar alacaklardır. İşbirliğini bozan etmenleri ise kafaya çok takmayacaklardır.  Sonuçta, bu çalışmaları sadece beyzbol oyununun oynanış tarzını değiştirecek bir önemde görülmeyecek, aynı zamanda Oakland Takımı, efsanevi bir başarıya imza atacaktır.

Ülkemizde lig maçları başlayalı birkaç hafta oldu.  Beşiktaş’ın yeni Teknik Direktörü Slaven Bilic, dün Gaziantepspor’u 2-0 mağlup ettikleri maçtan sonra önemsenecek açıklamalarda bulundu. Tecrübeli teknik adam, “Hem taraftarlarımıza hem de herkese güzel bir oyun izlettik. Rakibimiz de buraya futbol oynamaya gelmiş. Oyunun bazı bölümlerinde zorlansak da gollerin gelmesiyle rahatladık. 2-0 iyi bir skor gibi gözükse de, bir gol yemiş olsaydık, zorlanabilirdik. Bugün buradan hak edilmiş bir galibiyet çıkardık” diye konuşuyordu.

Slaven Bilic bu değerlendirmesine ek olarak “Sosyalist biri için takım oyunu ne kadar toplumsal?” gibi bir soruya ise şöyle cevap veriyordu:  “Takım olarak oynuyoruz. Takımın buradaki felsefesi “Güç halkındır” felsefesidir. Burada  fakirler ve zenginler yoktur. Sınıflar yoktur. O yüzden sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim. Finansal olarak harika durumda olmadığımız için hali hazırda bulunan oyuncularımızdan en iyi şekilde faydalanmaya çalışıyoruz. İyi bir seçenek ortaya çıkarsa, bir transfer harika olur tabii. Ama olmazsa da kötü olmaz.” diye konuşurken “herkesi kazanmaya çalıştığını ve takımda mutsuz insan görmek istemediğini” sözlerine ekliyordu.

İş dünyasında da takım anlayışını benimseyen yöneticiler var. Hangi sektörde, hangi iş alanında olursa olsun, büyük veya küçük bir takımın “herkesin mutlu olmasını” hedefleyen bir yöneticisinin olması önemli bir şanstır kazanmak için. Burada liderlik fonsiyonlarını değil, ekibi iyi organize edebilmeyi daha ön planda değerlendiririz. Hem Beane’de hem de Bilic’de ortak olarak gözlemlediğimiz yetkinlikler; Ekiplerini tanımaları ve her bir ekip üyesini güçlü oldukları özel yeteneklerine göre ortak hedefler doğrultusunda konumlandırmalarıdır. Topyekün başarı için topyekün aynı performans özelliklerini beklemek eski ya da geleneksel yönetim anlayışında yer almaktadır. Halen bu sistemle devam eden ekipler de maalesef bulunmaktadır. Burada farkı yaratacak olan, ekibi organize eden yöneticidir. Elbette liderlik çok daha kapsamlı özelliklere ihtiyaç duyar. Ancak takımını iyi tanıyan, seven, mutlu olunmasını isteyen ve ortak hedefler doğrultusunda tüm çabaları “oyunun bir parçası” olarak gören yöneticiler kazanmaya, diğerlerine göre bir adım daha yakındırlar.

Kazanmak, tesadüf gibi görünse de hiç bir zaman tesadüflere dayalı değildir.

Kazançlı bir hafta dileriz!

 

External Success

superkadınIn professional life, we are endeavoring to fulfill the expectations of others. It’s just for the sake of achieving success in for many years. Let’s face it, the others, except for the fact that we perceive ourselves are  “external factors”. The awards reached, the successes, money, status acquired are on the side of the outer environment.

It’s nice to have accomplishments , especially the way that we believe in and have spent  years for. As we struggled to stand  in order to exist in the outside world. So, now lets ask a question: What’s going on in our inner world while performing for high intensions?

Myself (my personality)

  • Me from the eyes of others
  • Me from my own eyes

Recently, I met a Turkish business woman  for career consultancy. Her name is Fusun and she is about to get retired from a multinational company. A young woman was sitting in front of me, incredibly nice and not showing her age.  This well maintained woman was about her late forties.

However, I could observe Fusun’s each state of passion to work! She was declaring that she very often travels for business occasions and she manages two hundred people. Meanwhile, she underlines the importance given to the family and talks about her responsibilities upon. She has lived as a “super mom” for years, finally her children stated to read at the university successfully. Although their marriage had ended with her husband, they’ve succeeded in keeping the  “best friend” status.  When she spoke about her personal life outside of work, I found the opportunity to ask her own goals.

She responded quickly as I was not expecting. There were some health issues she mentioned. Her main target is to overcome these issues. I asked what they were, and she came with an answer that she’got panic attack. She’s been seeing a doctor, and has some medical prescription right now to decide whether use or not.

Touching down when retirement gets in the corner, life is ending ….

Over the years, the role of being a successful business woman, as well as a “super mom” and “wife” Fusun, who had embraced the role of being “results-oriented” ; outside her family, friends and business focus, could not find anything to motivate her on self and she was a stranger to herself. However, everyone around Füsun knew her as an “extraordinary” person, rewardingly.  But she was listening them as if they were talking about a famous actress. “It’s not like …”

It was obvious, she has got used to be seeing herself through the eyes of others, not her own eyes, shehas had forgotten inner self. Who she was and what she was doing in? Over the years, the role of being a successful business woman, as well as a “super mom” and “wife” Fusun, who had embraced the role of being “results-oriented” ; outside her family, friends and business focus, could not find anything to motivate her on self and she was a stranger to herself.

Retirement, children’s growth, end of marriage have decreased the expectations associated with the house and she began questioning  her own identity. Accordingly, the “loneliness” ,”self-examination”and trying to be different from her appear tired of her effort. Nevertheless, still there were no need to take those  antidepressants…

As a Professional,as a Mother and as a Wife , she was “told to detect” perfectly through the years.  She successfully held the all the goals expected from her to today. But today, she was facing with an inner stimuli and it was as important as it was her external stimuli.  …

Rather than the exception in this case, most of the people are facing with similar problems. The point today is, facing an unknown or forgotton inner self  and lack of motivation to continue the potential through without external.

“Cannot we come to a point when bells begin to ring?”

Lets face the external factors

  • Family, Friends
  • Career
  • Education
  • The current situation
  • Wealth,look and outfit
  • Environment, “have got” issues
  • Politics
  • Being social, people following us
  • Internet and social media, video games, television,
  • Service and charitable organizations, social responsibility

What are the inner factors?

  • Obtain self-knowledge and personal purposes
  • As well as self-reflect
  • Vital to realize the objectives of, and intent to integrate
  • Provide empathy, manage stress, understand others, to accept and support the process of solution
  • Believe that creativity and develop a sense of their own creativity
  • Sincerity
  • Flexibility
  • Resilence

So lets say for example, being an intimate and friendly attitude can be perceived as  very often related in the work of others! Or, the person who appears cold and distant, may be “cautious” as a result of her experiences! A person who enjoys being lonely may seem very friendly and warm and “being helpful” to others can be mixed with a sense of ambition from the outside. And we can imagine that strong-minded people, may not find solutions to the problems in personal:) Examples can be  a lot more …

Neither of us are “super”, nor “defeat” in life, each of us are not … There are some fields  which we are “strong” and “weak”. The importance is to have a “peaceful me feeling” . The matter is” to be as you look, or be as you are.”

Let’s not forget: we can not be a superpower human… 🙂 It’s just a fantasy with an itching stretch costume!

Başarılı Kılıflar

Görsel

Profesyonel hayatımızda başarıya ulaşmak uğruna yıllarca başkalarının beklentilerini yerine getirebilmek için çabalıyoruz.

Kabul edelim, bu başkaları, aslında kendimiz dışında algıladığımız “dış etkenlerdir” Başarıya ulaştığımızda ödüllere de ulaşıyoruz; Para, statü, kazanılmış bir çevre ve yan imkanlar.

Güzel bir aşamadır bunlara sahip olmak, hele ki sahip olma dürtüsüyle yıllarımızı inandığımız yolda geçirmişsek. Peki ya dış dünyada var olabilmek için hedef edindiklerimizi gerçekleştirirken iç dünyamızda neler olup bitiyor?

 

Ben(Kişiliğim)

a) Başkalarının gözünden ben

b) Kendi gözümden ben

*

Geçtiğimiz günlerde, uluslar arası bir şirketten emekli olmak üzere olan deneyimli bir iş kadını olan Füsun ile bir araya geldik. Karşımda yaşını göstermeyen çok hoş ve bakımlı bir genç kadın oturuyordu.  Kırklı yaşlarının sonlarında, Füsun’un itibarı çarpıcıydı. Bununla birlikte, işine karşı tutkusu her halinden okunuyordu. Çok sık seyahat eden, kendisine bağlı iki yüz kişiyi yönettiğini belirten Füsun, sorumluluklarından bahsederken ailesine verdiği önemin de altını çiziyordu. Çocuklarını büyütene kadar bir “süper anne” gibi yaşadığını, bugün çocuklarının üniversitede başarıyla okuduklarını belirtiyordu. Eşi ile evliliklerini bitirdiklerini ama buna rağmen “iyi arkadaş” olarak görüştüklerini anlatıyordu.

Füsun, iş ve özel yaşamı hakkında anlattıklarının dışında kendisine yönelik olarak sorduğum ” şu an kendinizle ilgili hedefleriniz nedir” sorusu üzerine, bana sağlık sıkıntısını aşmak hedefinde olduğunu söylüyordu. Sakıncası yoksa ne olduğunu sorabilir miyim diye sorduğumda “panik atak” olduğunu öğreniyordum.  Füsun’u dinledikçe daha çok anlıyordum ki en büyük kaygısı , çoğunlukla “kendisinden bekleneni verememekten dolayı duyduğu derin endişe” idi.  Füsun, bu konu ile ilgili doktora gittiğini ve doktorun kendisine bir ilaç reçetesi yazdığını söylüyordu.

Emekli olmak darbeyi indirmişti, hayat bitiyordu….

Yıllar boyunca başarılı bir iş kadını olma rolünün yanı sıra bir “süper anne” ve “eş” olma rolünü de benimsemiş olan “sonuç odaklı” Füsun, kendisi dışındaki her şeye; ailesi, arkadaşları ve işine odaklanmaya alışmış olduğu için, bugün  kendinden başka odaklanacak bir şey bulamıyordu ancak, kendi kendine yabancı bir durumdaydı.

Oysa Füsun’un çevresindeki herkes onu olağanüstü bir kişi olarak tanıyor, tanımlıyor ve ödüllendiriyordu. Fakat o, sahnedeki bir oyuncudan bahsedermişlercesine dinliyordu. O, o değil sanki…

Anlaşılıyor ki, kendisini başkalarının gözünden görmeyi öyle kanıksamıştı ki kendisini kendi gözlerinden görmeyi unutmuştu. Emeklilik, çocukların büyümesi, eş ve ev ile ilgili beklentilerin azalması ile birlikte kendi kimliğini sorgulamaya başlamıştı. Buna bağlı olarak , “yalnızlık” ve ” kendini sorgulama”, “olduğundan farklı görünme” çabası yormuştu onu.  Yine de iyice çorbaya dönen kendi kendini yıpratma süreci antidepresan olmadan da atlatılabilirdi.. 

Bir profesyonel, bir eş ve bir anne olarak kendisinden beklenenleri “söylenmeden algılamaya” kusursuz biçimde alışmış olan Füsun, bu güne kadar kendisinden beklenen tüm hedeflerini başarıyla gerçekleştirmişti. Şimdi, dış uyaranlar ya da talepler azaldıkça kendini eskisi kadar önemli hissedememekteydi…

Kabul etmekte fayda var ki bu durumda Füsun istisna değil. Bugün bir çok profesyonel,  hem iş yaşamlarında hem de özel yaşamlarında şartlandıkları  “tamamlama” noktasına geldiklerinde benzer bir karmaşa ile karşılaşıyorlar. Asıl konu, bu güne kadar sahip oldukları dış motivasyonu kaybetmek ve tanımadıkları bir insanla-kendileriyle- karşılaşmak!

Bir işaret gelmeden, ziller ve çanlar çalmadan, ya da bir işin sonuna gelmeden anlasak “bu bize ait bir yaşam ve her parçasıyla bizim”  ve.. dış etkenler ile birlikte iç etken/dinamiklerimize odaklansak? 

Nedir bu “dış etkenler”

  • Aile, Arkadaşlar
  • Kariyer
  • Okul, yüksek öğrenim
  • Mevcut durum
  • Servet
  • Emlak ve Demirbaşlar
  • Siyaset
  • Sosyal olmak, başkalarının takip ettiklerini takip etmek
  • Internet ve sosyal medya, video oyunları, televizyon
  • Hizmet ve hayır kuruluşları, sosyal sorumluluk

Peki, bir de iç etken/dinamikler neler diye düşünelim:

  • Kendini tanımak ve bireysel amaçlar edinmek
  • Kendini olduğu gibi yansıtmak
  • Yaşamsal amaçlarını fark etmek, bütünleştirmek ve niyet etmek
  • Empati sağlamak, stresini yönetmek, başkalarını anlamak, kabul etmek ve çözüm sürecini desteklemek
  • Yaratıcılığa inanmak ve kendi yaratıcılık bilincini geliştirmek
  • Samimiyet
  • Esneklik
  • Sessizlik ve kendi kendini sakinleştirebilmek

Mesela…

Samimi ve canayakın görünen kişi belki de başkalarının işlerine maydanoz olarak algılanır

Soğuk ve mesafeli görünen kişi, belki de yaşadığı tecrübeler neticesinde “tedbirli” olmaya özen gösteriyordur

Yalnızlığından keyif alan bir insan, dışardan çok canayakın ve sıcak görünebilir

Başkalarına faydalı olmak, dışardan  hırs duygusuyla karıştırılabilir

Güçlü fikirlere sahip kişi, kendi özelinde küçük sorunlara çözüm bulamayabilir

…daha bir çok örnek…

Hiç birimiz “süper” değiliz, “mağlup” olmadığımız gibi… Yaşamın içinde her birimizin “güçlü” olduğu ve “olmadığı” alanlar var. Önemli olan, tüm bu alanlarla barışık “ben” duygusu yaratabilmek.

Başkaları bizi nasıl görüyorsa, öyle, nasılsak, başkalarına da aynı  davranabilmek! Ya olduğumuz gibi, ya da göründüğümüz gibi olabilmek.

Unutmayalım: süper güç olamayız…:) Bu sadece lastik donlu bir fantazi…

 

Yetenekleri Değerlendirmek

sedir1İş yaşamında çalışanlarınızı değerlendirmek, kurumsal dünyanın verimliliği ve verimliliğinin sürdürülebilirliği için önemlidir. Bu önem, üretim yaptığınız bahçenizde veya tarlanızdaki kaliteye gösterdiğiniz özenden farklı değildir… Eğer kumlu bir toprağa erguvan dikmek isterseniz, reddedecek ve tutunmayacaktır. Eğer bol gübreli bir toprağa çilek dikmek isterseniz ya da ahududu yine tutunmayacaktır.  Kalmayacaktır, gidecektir…

Bugün iş hayatında, çalışanlarımızı değerlendirmek her geçen gün daha öncelik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada, değerlendirmede en çok ihtiyaç duyulan alanlardan biri işe alım faaliyetleri olmaktadır.

Ne olacak, bakarız cv’lere, yaparız şöyle böyle, ya da dış kaynak yapsın… Oysa cv’lere bakarken organizasyonu düşünsek, toprağı düşünür gibi, bereketi düşünür gibi… Hangi yetkinlikler bizim için öncelikli ve önemliyse, hangi toprak türüysek ve nasıl daha iyi hayatta kalabiliyorsak, bu yöndeki “uygun” tohumlar ile bereketi planlamak gibi; Çalışanları da uygun pozisyonlara yerleştirebilmek, işe alırken doğru kararı verebilmek yaşamsaldır. Çünkü; bir kurumda “tutunan”, “kuruma bağlı” çalışanları seçebilmek, bir insan kaynakları bölümü ve üst yönetimin başarı kaynağıdır. İşini severek yapabilecek insanlar diğerlerine göre %75 daha iyi performans gösterirler. Her şey önce toprakla tohumun uyumuyla başlar. Seçilmiş insanlarıyla bir kurum, kurumsal hedefleri  doğrultusunda mevcut insan insan kaynağını doğru yönlendirebilmek ve geliştirebilmek için kaynağını ancak iyi tanırsa (analiz eder ve değerlendirirse) ne ekeceğini bilir. Eğer yanlış bir fideyi yanlış bir toprağa ekerse tutmayacağını tahmin eder.

Sayılı liderler hassasiyetle sarılmıştır bu mevzuya, nitekim bu sayede başarılı olmuşlardır. Mesela İacoca, Chrsyler öyküsünde sadelik ve içtenlikle anlatmaktadır ve Marcionne, Fiat ile ilgili olarak “Eğer çalışanlarımızın neyi başarabilip neyi başaramayacaklarını bilmeseydik asla bu yola baş koymazdık” demiştir. Neyin beceri, neyin uygunluk ve neyin risk olduğunu bilmek oldukça hassas bir konudur. Kaldı ki toprakta hangi bitkinin yetişebileceğini öngörmek gibidir. Elinizde bilgi yoksa bir hiçsiniz, deneme ve yanılma yöntemine tabisiniz! Ancak potansiyelinizi analiz eder ve değerlendirirseniz, hem işine tam uygun insanları hem de işinde en verimli olacak insanları belirlersiniz. Kimi geliştireceğinizi, kimi mutlu edeceğinizi ve kimi daha farklı işlere yönlendireceğinizi bilirsiniz.

Hem işe alım hem de gelişim odaklı çalışmalarda yeteneği iyi değerlendirmek kritik başarı faktörlerini yaratmanın ilk ve etkin bir kilometre taşıdır. Değerlendirmekteki amaç; İnsan kaynağının yetkinliklerini ve gelişim alanlarını anlamak, kurumu başarıya taşıyacak hedefleri ve başarıyı engelleyecek nedenleri anlamaktır.  Yanlış bir değerlendirmenin sonucu, hem kurumun finansal sonuçlarını hem de çalışan  bağlılığını  olumsuz etkiler. Doğru bir değerlendirme ile,  kurumun verimliliği artış gösterirken bu değer, paralel olarak çalışan bağlılığına da yansır. Organizasyonların her seviyesindeki çalışanlarına yönelik yetkinlik analizi ve yetkinliklere dayalı değerlendirme projeleri ile “gelişim haritaları” oluşur ve kurum, ihtiyaçlara yönelik etkin çözümler üretirken kendi gelişimine de yatırım yapar.

Belki bazen, çilek fidesi için karma toprak gerekir. Mevsimi gelince çokça çilek alabilmek için aylar öncesinden çalışmak gerekir. Büyüyen çam ağacının bazı dallarının biçilmesi büyümesi için gereklidir çünkü oksijen verir, heybetiyle tüm bitkileri gölgesinde korur. Sezonluk bitkiler de önemsiz değildir, renk verir, koku verir, neşe verir. Her şeyden önemlisi güzel ve sağlıklı bir bahçedir, bir de nereye ne ekeceğini bilen bir bahçıvan:)

Engellere Rağmen – Rem Dans

VB1Çalan telefon üniversite yıllarımdan bu yana arkadaşım Tuğçe’dendi. Rem Dans’ın gösteri tarihini haber veriyor, mutlaka gelmem gerektiğini yineliyordu. O kadar zor ki gitmem, aynı gün İstanbul’un bir diğer ucunda yurt dışından gelecek misafirlerimle çok önemli bir toplantım var. Yahu her şey aynı güne mi denk gelir diye hayıflanıyorum. Onları da al gel diyor.. Duralıyorum. Neden olmasın? Elini altına koyduğu taş o kadar ağır ki, benim ona verebileceğim hiç bir desteğin yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. O her ne kadar benim “onca işimin” arasında bir de kendisiyle ilgilendiğimi düşünüp mahçup hissetse de, onun o zarif ruhu beni onun için daha çok gayret sarf etmeye itiyor. Hemen bir kaç arkadaşımı arıyor, Rem projesinin dosyasını Tuğçe’den isteyerek haber değeri taşıyan bir konunun dikkate alınmasını istiyorum. Tuğçe Tuna, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Çağdaş Dans Ana Sanat Dalı Başkan Yardımcısı ve Avrupa’da isim yapmış bir sanatçı ve akademisyen. Hem Doçent, hem de bir girişimci. Yurt dışına göç etmek yerine ülkesinde kalmaya karar vermiş bir kişi. Rem Dans, kurucusu, yaratıcısı ve işçisi olduğu dans topluluğu. Rem Dans’ın “Farklı bedenlerle dans” projesinde amaç; Farklı fiziksel özellikleri olan kişilerle, bedenin düşünsel, duyusal ve plastik yapısına odaklanmak. Proje, bedenlerimize dürüst bir algı ile yaklaşmayı hedefliyor. En etkili iletişim dilimiz olan bedenimizin, %60 gibi bir oranı var sözlere, seslere göre. Eğer kalıplardan uzaklaşmayı amaçlıyorsak, bu iletişim dilimize ve bedenimize yansıyor. Tersine düşünelim; fiziksel engellere sahip kişiler de kalıplarından  uzaklaşarak ifadelerini yönlendirebilme biçimlerini yansıtamaz mı? DSC03954Rem Dans, bedeni; ‘yaşanılan, kişinin kendi politikasını sürdürdüğü sahip olunan tek gerçek alan’ olarak değerlendiriyor. 2001 yılından beri farklı fiziksel özelliklere sahip kişilerle birlikte ‘Farklı Bedenlerle Dans’ projesini yürütüyor. Düzenli atölye çalışmaları ve gösteriler gerçekleştiriyor. RemDans, 17 Mayıs 2015’te Caddebostan Kültür Merkezi’nde saat 20:00′de tekrar sahne alacak. 50 dakika boyunca bizleri engelsiz bir dünyaya götürecek, düşündürecek. fbdmay2013Projeyi destekleyecek bir sponsor arayışındayız, desteklenirse ve belki de bir firma olarak projeye sahiplenilirse “Sosyal Sorumluluk Projesi “olarak  “engellere rağmen” ideolojisini yaratacağız. Dans etmesem de projenin içindeyim, kim bilir belki ben de dans edebilirim sahnede bir gün:) Herkes dans edebilir… Güzel bir hafta ve desteklerinizi dilerim, Candan

Bir biber, bin biber

Geçtiğimiz gün, bağırmak ve nefes nefese kalmak suretiyle koşarak yanıma gelen 12 yaşındaki kızımdan Justin Bieber’ın (JB) “şu an” Atatürk  Hava limanına geldiğini öğrendim. “Eee” diye yanıtladım, ne yapabilirim ben o biberi?

Sincap sıçrayışıyla bir cevap geldi “hava alanına gidelim mi?”… “Olur canım, başka bir isteğin var mı,  istersen sen önce şu ödevlerini yap”

Yaklaşık bir saat kadar sonra aynı mizansen ile bu sefer şu soru geldi ”Şu an JB Cevahir’deymiş. Peki şimdi gidebilir miyiz?” .. Anlamsız bakan gözlerimi kaçırdım, kırmazsam kızı iyi olur, sonra da yarına yetiştirmem gereken önemli bir işim olduğunu söyledim.

Ertelemeyeceksiniz, neyi ertelerseniz sonradan başınıza daha büyük bir biçimde çıkageliyor. Çok gecikmedi, yaklaşık beş dakika sonra “anneeeee, konsere gidebilir miyiiiizzzz ben baktım bilet var senin biletix şifren neydii”…(Ödev yapıyordu oysa!!!)

Neyse, bilet de bakmış pek istekli.. Önceki gün doğum günüydü. Kırmayayım, sevinsin istedim. İşte hep böyle başlıyor kapasite üstü sabır ve esneklik hikayelerimiz! Aldık biletleri. Yerinde duramıyor. Ertesi günü sınavı var, uyuyamıyor. Kulaklarında kulaklık, JB’nin evdeki akustik versiyon şarkılarını değil You Tube versiyonlarını dinliyor, tekrar tekrar.

Konser günü, öğleden sonra okuldan erken çıkma talebi kesin olarak onaylanmadığı halde sabah 10,  11 ve en son olarak 12:45’de okuldan erken çıkmak için telefon ederek izin istedi. Sonuncusu, “ama lütfen anne ben dayanamıyorum” biçimindeydi… !?%! Metro ile başlayan yolculuğumuzda JB tişörtü, şapkası ve pankartları ile seyahat eden çocuklarla tuhaf bir yakınlaşma yaşadı:

Kızım     : Konsere mi?(Naber kanka tarzı, girişken)

Kız          : Evet, sen? (iyidir kanka der gibi)

Kızım     : Evvet! (sincap sıçrayışı)

Kız        : İyi o zaman tamam (anladın sen tarzı, karşılıklı kıyafetler incelenir, gözlerde pırıltılı kırpışmalar)

Kızım     : Hmm hmm (karşılıklı kıkırdama, sohbet biter)

Haklılar belki de, ne diyor JB:

“Senin herşeyin olmak isterim, hey kız! Seninle konuşmama izin ver”

Stadın dışında binlerce biber ile kapıların açılmasını bekledim. Yaş 020520132796ortalaması on üç bilemedin on dört. Yirmi beş kıza bir erkek düşüyor, ağabeyleriyle gelen kız grupları, başlarında bir veliyle gelen sınıflar da cabası… Kalabalıkta nefes almak zor, kapılar açılmış ama tek tek beden ölçülerimizi alıyorlar adeta. Hava alanı güvenliğinden daha sıkı, dakikada bir kişi belki geçiyor. Bir saat süren eziyette izdihamın etkisiyle kızımla birbirimizden bir helezona kapılarak uzaklaştık. Ben bir kapıdan o başka bir kapıdan güç bela geçtik sonra.

Stada  girince dikkatimi ilk çeken tüm çimlerin plastik bir 020520132807kaplamayla örtülmüş olmasıydı, en azından bir süre için. Kızım edindiği arkadaş grubuyla bana el sallayarak veda etti. Biçare ve tansiyonu kaymış bir biçimde içecek bir şeyler aradım. Uzun çabalardan sonra kantinde sıra bana geldiğinde önüme geçip su almak isteyen yirmi beşinci biberi fırçaladım. “Git önce fiş al sonra soldan sağa sırayı takip et ve git sıranın sonunda dur” … Başım dönmüş, midem bulanmış, hiç iyi değilim. Büfeciye dönüp aynı şiddetle “milli içkimizden istiyorum” dedim. Adam şaşkın bakınca “tansiyonum oynadı da” diye açıkladım.

Konserin başlamasına daha var, oyalanmaya başladım. Etrafımdaki ilginç şeyleri görmeye başladı gözlerim. Fotoğraf çektim, sohbet bile etmeye başladım. Biri Ankara’dan gelmiş, kızı ile. Kızı heavy metal dinlermiş, bateri çalarmış.

Ben       : JB de mi dinliyor?

Kadın    : Evet JB de dinliyor, ayrıca piyano da çalıyor kızım

Ben        :Güzel güzel (sessizlik) Maşallah!

Biri Sakarya’dan gelmiş, annesi babası ve kardeşi de onu yalnız bırakmamışlar. Çok olgun görünümlü, tatlı bir genç kız. Ta ki konser başlayıp kendini kaybettiğine tanık olana kadar. Dakikada iki sefer elleriyle uzun ve dalgalı saçlarının geriye geriye attı, çığlıklar atarak.

“Herşey sana bağlı, müzik seni ne zaman harekete geçirirse”

Biri Maltepe’de oturuyor, bugün ilk defa metroya binmişler. Arkasından unuttuğu çantasını vermek üzere koşturdum.

Bir çocukla tanıştık, “çakma JB” taktı kızım adını. Herkes onu yanına çağırıyor, o da fotoğraf çektiriyor. Ne bunalım bir durum tanrım, “gibi” olmak! Ne yapıyorsun diye soruyorum, liseden terkmiş. Üstü kapalı olarak makine atölyesinde çalıştığını söylüyor.

konserKonser başladı, yaklaşık dört buçuk saatlik bekleyişimiz sırasında çimlerin üzerinde plakaları önce çocuklar derken bir süre sonra büyükler de bir bir çıkarıp tek tek ayırmaya ve daha sonra üst üste koyarak yaptıkları kulelerin üzerlerine çıkmaya başladılar. Etrafımda avatarlar, iyice küçük ve bunalmış hissettim kendimi. Kaçış yolları ararken kızıyla gelmiş bir arkadaşım beni kurtardı, kızımı ona emanet ettim. Ve stadın dışına çıktım. Kaldırıma oturdum, başımı ellerimin arasına alıp müzikten daha çok duyduğum çığlıklar, enerji boşalmaları ve ağlama krizleriyle ezilen beynimi toparlamaya çalışırken sedyeyle bir kız çocuğunu ambulansa taşırlarken gördüm. Ambulansın kapıları açıldı, içerideki görevli “burası dolu, diğerine git” dedi. Önde bir ambulans daha varmış, sedye devam etti. Kapısı açık kalan ambulansın içinde iki tane kız çocuğu yatıyor, biri de oturuyordu. Serum bağlıydı. İçime fenalık geldi, kalktım kızımın yanına dönmeye çalışırken duvar dibinde bir kız gördüm, bir yakınını kaybetmişcesine hıçkıra hıçkıra ağlar durumda. Eğildim, konuşamıyor. Yardım ettim, bir süre nefes egzersizi yaptırdım.

Ben        : Yavrum neden ağlıyorsun?

Kız          : Bu şarkıyı çok seviyorum (belli ki onu derinden etkileyen sebepleri var)

“Beni sevdiğin sürece beş parasız, aç ve evsiz kalabiliriz”

Ben        : O halde kalk ve gidip izle, bu anı kaçırma!

Kız          : Tamam (kalktı, ilerledi)

Bir kaç adım sonra bana döndü ve teşekkür etti…

CIMG4500Tüm şarkıları ezbere söyleyen İngilizceyi sökmüş bir Türk gençliği, JB aşığı kızlar, başlarında kep ve kurdele bağlı pankart gibi yüzler, orantısız vücutlar ve özenilmiş giyim tarzları, babalarının sırtlarında izleyen 7 yaş altı çocuklar, arkadaş gruplarıyla gelen delikanlılar ve çığlık çığlığa yerlerde tepinen 10 yaş altı kız çocukları gerçekten bir şeye bağlanmanın ne demek olduğunu hatırlattı bana. Çocukluk ve gençlik yıllarımızda bağlandığımız ve ulaşılması imkansız görünen değerleri. JB çocuklar için bir değer, çocuklar şarkılarında kendilerini buluyorlar, onunla birlikte büyüyorlar. Onu sosyal medyadan anında takip ediyorlar. 80 ve öncesinde çocuk olanlarımızın sahip olmayı hayal bile edemeyeceği imkanlara sahip bugünkü çocuklar.

İmkanlar güzel, gönül ister ki yarın işlerine güçlerine ve aydınlık günlere giden yoldaki ilkelerine de aynı şekilde bağlansınlar.

Kızım, konserden  sonra aklına takılan bir soru ile  geldi; neden konserde bizi demirlerle ayırmışlardı, herkes eşit değil mi ?  

Biberlerin ezbere söylediği şarkıyı dinlemek için(İstanbul kaydını maalesef yükleyemedim, ama aynı biber:) 

Cesaret

“Rahat rahat otururken nereden çıktı şimdi, neden bu işe girelim ki, ne gerek var! Üstelik kimsenin ihtiyaç duymadığı bir şey bu, kimse almaz ki!” demişti  Wozniack, Steve Jobs’a. Kimsenin bir bilgisayara  ihtiyacı yok… Oysa Jobs’ı inandıklarından vazgeçirmek imkansıza yakındı. 12 yaşındayken frekans sayacı devreleri yapan ve ihtiyacı olan parçalar için telefon rehberini açıp HP’nin başındaki Bill Hewlett’i arayan Jobs, 20 dakikalık bir telefon konuşması sonunda sadece parçaları temin etmekle kalmamış, aynı zamanda o yaz HP’de çalışma imkanı da bulmuştu. Kişisel sözlüğünde “vazgeçmek” kelimesi yer almayan Jobs, nitekim Woz’a şöyle cevap vermişti: “insanlar hiç görmemiş oldukları bir şeyi nasıl isteyebilirler ki?”

Bu yaz vizyona girecek Jobs filminden kısacık da olsa bu sahne bir fikir veriyor.

Gittikçe daha hızlı, daha dikkatli ve rekabetçi olan günümüz yaşamında risk almaya duyduğumuz istek bizi konfor alanımızdan uzaklaştırıyor. Rahat olduğumuz alandan rahatsız olabileceğimiz bir alana adım atarken birçok belirsizlik ile karşılaşıyoruz çünkü.

Üniversite için alışmış olduğu hayat düzeninden çıkarak yeni bir şehre ve koşullara cesaretle adım atan bir çok kişiden biriyim, hayatımda aldığım ilk büyük risktir.  Daha büyük, daha karmaşık ve hatta kendi dilinden konuşmayan dünyada psikolojiniz üzerine şok etkisi yaratıyor bir süre. Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki değerli amaçlar rahat rahat otururken gerçekleşmiyor. Yeni fırsatları ancak güvenlik alanımızdan çıktığımız zaman yaratabiliyor, beceri kazanabiliyor ve etkisini büyütebiliyoruz.  Bugünün dünyasında; Değişimi kucaklamadıkça, başarısızlık riskinden rahatsız olmadıkça başarı kazanmayı umarak veya hayal ederek yaşamak mümkün değil.

Kuşkusuz, “başarısızlık korkusunun mu” yoksa kaybetmekle yüzleşmenin ağırlığının mı harekete geçmemizi engellediğini ve bizi konfor alanımıza çivilediğini sorgulamakta fayda var.  İlerlememizi sağlayacak bağlantıları, ilişkileri kurmamızı ve istediğimiz etkiyi sağlamamızı engelleyen kendimiz miyiz acaba?

Belki birkaç soruyla kendimizi değerlendirebiliriz:

  • Sorunlarla karşılaştığım zaman hep aynı çözüm yollarını mı kullanıyorum yoksa yeni çözüm yolları deniyor muyum?
  • İçinde bulunduğum koşulları değiştirebilmek ve iyileştirebilmek için yeni fırsatları proaktif olarak  araştırıyor muyum?
  • Açık ve savunmasız olma riskini alıyor muyum yoksa gururumu ve gücümü korumaya mı çalışıyorum?
  • Gerçekten ne istediğimi soruyor muyum yoksa sadece insanların bana ne verebileceğini mi düşünüyorum?
  • Başkalarının benim yeteneklerimi görmeleri için çaba gösteriyor muyum yoksa çalışmalarımın fark edilmesini mi bekliyorum?
  • Dudaklarımı ısırıp sesli düşünerek acaba her şeyi sürekli eleştiriyor muyum?

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, risk almayı istemek her şeyi deneyeceğiz anlamına da gelmiyor! Başarılı insanların hayatlarına bakalım – hatta en yakın kendi başarılarımıza bakalım- ortak bir özellik başarının garanti edildiği bir vaat ile karşılaşılmamış olmasıdır! Çünkü dikkat ederseniz hiçbir zaman başarı bize vaat edilemez, başarıyı biz yaratırız.

İzlediğim bir filmde, baba oğluna hayatını değiştiren “o önemli kararı” 20 saniyelik bir delilik anında aldığını söylüyordu. Harekete geçmek için yeterli bir süre, fazla düşünürsek konfor alanımızdan çıkamıyoruz..

Şimdiden düşünün, on sene sonra ne yapıyor olacaksınız? Kiminle, kimlerle? On yıl içinde nasıl biri olmak istiyorsunuz? Bugünden itibaren on yıl içinde olağanüstü başarılara imza atmış insanlar olacak. Kim olduklarını şimdi bilemiyoruz ama bir şey biliyoruz ki konfor alanlarından çıkmamış insanlar olmayacaklar. Tersine, her şey yolunda giderken bile kendilerini esnetmeye devam eden ve başaramama riskini, hatta “aptal görünme” riskini alan insanlar olacaklar. Hiç risk almamanın en büyük risk olduğunu bilecekler.

Soru şu, siz 20 saniye için rahatınızı bozar mısınız?

Steve Jobs’un 1990 yılında çekilen az sayıda röportajından biri olan “lost interview’ı seyretmek için tıklayın

Esin kaynağı: Forbes / Margie Warrel “why getting comfortable with discomfort is crucial to success”

Asla elimi bırakma

Görsel

Tüm çocuklarımızın ve ulusumuzun “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlu olsun.

Her 23 Nisan’da neşe dolmak adettir, kaynaştırmıştır bizi birbirimize bu neşe. Farkında olmadan ezberlemişizdir güfteleri hazırlanmışızdır coşkuyla günlerce törenlerimize ve kıskandırırcasına serpilmişizdir  gökkuşağına karşı! Sıra sıra olup ellerimizdeki kağıttan Türk bayraklarını yırtılana kadar savurmuşuzdur. Okulumuza gelen yabancı ülkelerden çocukları içimize almış, şarkılarımız ve danslarımızla bu günün neşesini kanıtlarcasına eğlenmişizdir.

Adettir ziyaret etmek Ata’mızı her bayramda, ve bu bayramda da gitmişizdir ona. Bu sefer kalem tutan küçük bir el yazmıştır: “Atam hiçbirşeyin imkansız olmadığını biliyorum, bunu da aşacağımı biliyorum çünkü sen yanımdasın” Ana babası hayatta olmayan küçük elden sonra bir başka küçük kalem de şöyle yazmıştır: ” Atatürk seni ziyarete geldim, senin bizlere emanet ettiğin değerleri okuyorum. İyileşip okuluma geri döndüğüm zaman en güzel şiirleri ben okuyacağım bayramlarda, söz veriyorum” Lösemi hastası bu küçüğün hayata rağmen gücü, küçük Nermin’i de cesaretlendirmiştir: Nermin, kendisine gönderilen tekerlekli sandalyesi sayesinde özgürce gidebilmiştir Ata’nın huzuruna ve heyecandan titreyerek yazdığı notunda, Ata hiçbir engeli tanımadığı için onu örnek aldığını yazmıştır.

Yukardaki fotoğrafta bu çocuklarımızı görebilirsiniz, geçen hafta gittiler ziyarete Anıtkabir’i.

Evlerine, yuvalarına, hastanelerine döndükleri gece yorgun bedenlerini yataklarına bırakıp dinlenirlerken girdi Ata rüyalarına.

Cevap olarak dedi ki:

“Çocuk! Asla elimi bırakma, düşme karanlıklara”

Mayonez Kavanozu

Hayatınızda ne zaman işler baş etmesi gerçekten imkansız gibi göründüğünde, 24 saat yetmediğinde, mayonez kavanozu ve iki fincan kahveyi hatırlayın.

mayonez kv.hocaBir üniversite hocası, vereceği felsefe dersine girmişti. Masası başında duruyordu ve masasında aslında dersle hiç alakalı olmayan objeler vardı. Sınıf doldu, ders başladı ve  hoca konuşmadan eline kocaman ve boş bir mayonez kavanozunu aldı. Öğrenciler bakakalmıştı. Hoca sonra, kavanozun  içine özenle golf toplarını  doldurdu. Sonra da sınıfa dönüp sordu, “kavanoz doldu mu?”. Sınıf onayladı.

Ardından, hoca bu sefer eline bir avuç çakıl taşı aldı ve tekrar aynı şekilde kavanozun içine doldurdu. Kavanozu hafifçe çalkaladı. Çakıl taşları, yuvarlanarak golf toplarının arasına yerleştiler. Sonra sınıfa dönüp, tekrar, “kavanoz doldu mu?” dedi. Sınıf onayladı.

Bu sefer hoca, bir kutu içindeki kumu aldı ve kavanoza boşalttı. Ve sonuç olarak, kum kavanozun her yerini kapladı.. Sonra sınıfa tekrar dönüp,  “kavanoz doldu mu?” diye sordu. Sınıf da hep bir ağızdan onay verdi: “EVET!”

Hoca, bu sefer masanın altında iki fincan kahve yapmaya başladı. Kahveleri fincanlara koydu ve sonra da öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında her şeyi kavanoza boşalttı. Kahve, etkin bir şekilde kavanozdaki boşluklarla kumun arasını kapattı. Ve öğrenciler gülmeye başladı…

“Şimdi” dedi hoca, gülüşmeler son bulunca: “Sizden ricam, bu kavanozun sizin hayatlarınızı temsil ettiğini düşünmenizdir. Golf topları, hayatlarınızdaki önemli şeylerdir: inanç, aile, çocuk, arkadaş, tutku duyduğunuz değerler. Hayatta her şeyi kaybetseniz de asla kaybetmeyeceğiniz, hep sizinle olacak şeylerdir. Böylece hayatınız hep dolu olacaktır. Çakıl taşları ise iş gibi, ev gibi, araba gibi değişebilecek değerleri temsil eder. Kum, diğer her şeydir…Küçük şeyler”

Sonra devam etti: “Eğer kavanoza önce kumu koyarsanız, çakıl taşlarına ve golf toplarına yer bulamazsınız. Ve eğer hayatınızda tüm zamanınızı ve enerjinizi küçük şeylere harcarsanız, hiçbir zaman sizin için gerçekten önemli olacak şeyleri gerçekleştiremezsiniz. Öyleyse, mutluluğunuz için kritik değere sahip şeylere önem verin. Ailenize, sevdiklerinize inanın, çocuklarla oynayın, sevgilinize sürpriz yapın, arkadaşlarınızla güzel zaman geçirin. Her zaman işlerle uğraşacak, dağınıklığı toplayacak vaktiniz olacaktır. Siz önceliği golf toplarına verin – gerçekten anlamı olanlara- önceliklerinizi belirleyin, gerisi sadece kumdan ibarettir.

O sırada, öğrencilerden biri elini kaldırdı ve kahvenin neyi temsil ettiğini sordu.

Hoca gülümseyerek cevapladı, “Sorduğuna sevindim. Onun da kavanoza girme amacı, hayatında her şey ne kadar dolu olsa da her zaman bir arkadaşınla iki fincan kahve içmek için zamanın olduğunu göstermektir.

İkilemler

Pablo Picasso

İnsanlar ikilemler yaşarlar. Yaşam, hiçbir zaman bize “en iyi seçimi” hediye etmez. Bu seçimi biz yaparız. İkilemi çözer, en iyiyi kendimiz için biz buluruz. Bazen talihsiz olduğumuzu düşünür, bazen cesaretsiz ve bazen de kararsız kalırız. Seçim yapmak bir “an” dır. Birçok bileşenin bir araya geldiği o an, ya hemen karar veririz ya da içimize sinmeyen bir şeylerden ötürü erteleriz. Çok ertelemeye gelmeyen ya da çok acele etmenin de bir faydası olmadığı yaşam dünyasında tüm bilgilerin ötesinde içimizin sesi her zaman galip gelir. Seçimlerimiz bizi biz yapan değerlerdir. Kararlarımızı duygularımızı dikkate alarak veririz, sonuçlarını düşünerek ve belki de en önemlisi vereceğimiz karar sonrasındaki süreci önemseriz. Kararlarımızı duygularımız olmadan veriyor olsaydık, tüm strateji ve planları mekanik olarak uygulamanın kime hizmet edeceğini bilemezdik. O halde çok basit bir kaç soruyu kendimize soralım: “Ne için yapıyorum?”, “Neden”, “Bu yaptıklarım kime hizmet ediyor”, “Kimi etkilemek istiyorum”, “Kimden destek almak istiyorum?

Çalışma hayatında, bugün, açık ve net tanımlanmış performans ölçütleri bulunuyor. Bir kişinin, bir ekibin başarısını performans ölçütlerine göre değerlendiriyoruz. Ticari odaktan, planlamadan, yaratıcılıktan, hedef odaklılığa ve problem çözmeye dek birçok performans ölçütümüz var. Aslında yetkinlik adını veriyoruz bu ölçütlere. Bugün çoğu büyük ölçekli kurum, belirlediği vizyon ve misyon çerçevesinde personelinin bu kavramlar üzerinde gelişmesini öngörüyor. Yetkinlik, doğuştan gelen özelliklerimiz ile sonradan kazanılan becerilerimizin bileşkesidir.

Özel yaşamında, bir gün bile vezneden fatura ödememiş olan Ahmet, bugün 1milyon Euro’Luk  ciroya sahip şirketin kurumsal satış direktörüdür. Yeni baba olan Ahmet, Harvard’lıdır ve evinin doğalgazı otomatik ödemedeki bir sorundan dolayı kesilmiştir. Ahmet ne yapar?

Eğitimi ve başarılı iş geçmişiyle itibar sahibi ancak yalnız kalmaktan korkan Seda’nın, şirketteki bölümü stratejik bir kararla kapatılmış ve tüm ekibi başka bölümlere dağılmıştır. Seda, geri göreve gelmiştir ve bu durum onu iyice yalnızlaştırmaktadır. Seda ne yapar?

Yardımseverliği ve dürüstlüğü ile tanınan, sosyal olarak çevresiyle iyi ilişkiler kuran bir yönetici olan Akil, şirketinin politikası gereği yalan söylemek zorunda kalsa ne yapar?

Her şeyden şikayet eden Cem,  tedavi gerektiren ciddi bir hastalığı olduğunu öğrendiğinde ne yapar?

Bir karar verirler… Değil mi?

Ahmet, muhtemelen bu problemin suçlusunu arar ve en çabuk, en etkili şekilde doğalgazı tekrar açtırır. Ne sıkıştıysa.. Hayatındaki sorunu hızla çözer…

Seda, tek başına çalışmaya alışmaya çalışsa da bu durum onu üzmektedir ve yeni bir iş arayışına başlar. Kalabalık bir organizasyonda ekip yöneteceği bir iştir aradığı.

Akil, yalanını bir süre sürdürür sonra çevresiyle iyi ilişkiler içinde olamamak yüzünden durumu yüzüne gözüne bulaştırır.

Peki ya Cem? O da tedavi olmaya başlar!

Neysek O’yuz neticede, ancak bir fırsat çıkarsa karşımıza ve biz o fırsatı görmek “istersek” değişebiliriz.

Ahmet, belki de ailesinin sayesinde rahat ve başarılı bir iş yaşamı olduğunu fark eder. Doğalgaz açılıp kapanır, kapanıp açılır. Belki bu bir işarettir, esas fark edilesi belki de hayatındaki her şeyin otomatik hallolmayacağıdır.

Seda, belki de tek başına çalışmayı öğrenmek bir fırsattır diye düşünebilir. Bu güne kadar hiç denememiş olmaktan dolayı korkaktır ama cesaret gösterebilir. Belki de geceleri karanlıkla barışmaya da başlar, kim bilir?

Akil, yapamayacağı şeylerin altına imza atmamaya karar verir bundan sonra. Hayır demeyi öğrenmesi için bir fırsattır belki de, işine mal olabilir ama gelecekte kendini daha mutlu hissedeceği bir çalışma ortamında çalışmayacağını kim bilebilir?

Cem, tedavi olmaya başlarsa da yine her şeyden şikayet etmeye devam eder. Kısacası, bu durumdan hiçbir şey öğrenemeyecektir. Fırsatın kendisi belki de tedavi gerektiren bir hastalığa sahip olmaktır. Gerçekleri görebilmek ve hayata tutunabilmek için.

Hayatlarımızda her birimizin farklı sorunları var. Fırsatları öngörebilmeyi, riskleri taşıyabilmeyi ve zorlukları aşabilmeyi istiyoruz. Sadece kendimiz için değil, hayatlarımızdaki insanlar için de. Aslında seçim yapmadan önce bir fırsatla karşılaşıyoruz. Seçimimiz hangi yönde yaparsak o yönde karar alıyor ve bağlanıyoruz.

Ya bir engeli aşıyoruz ya da durumu koruyoruz.

Farkındalık

Edvard Munch

Kurumsal gelişim projelerinde danışman olarak yürüttüğüm eğitim  ve insan kaynakları çalışmalarında  on beş yirmi kişilik gruplarla çalışırken, lider özellikleri taşıyan kişileri gözümle kısa bir sürede seçerim. Algıdaki hassasiyetim, tüm kişilere göre daha farkındalık sahibi olmalarıdır. Farkındalık belki ikiye ayrılabilir. Kurumla ve kendileriyle ilgili olarak.

Bu lider özellikli kişiler, kurumla ilgili farkındalıklarını genellikle şirket kurallarına uyumlu davranarak ve aldıkları hizmet için kurum adına teşekkür eder gibi gelerek gösterirler. Bu çalışmanın kurum tarafından talep edilen mecburi bir eylem olduğu kanısında değildirler. Sanki bu gelişim fırsatı kendilerine değil, temsil ettikleri amaca hizmet etmektedir. (Bu yaklaşımları ekip üzerinde de etkili olur) Bir danışman olarak amacınız, kimseye zorla bir şeyi benimsetmek olamaz. İnandırmanız esastır. Ancak, içeride inanan bir kişi ile karşılaşırsanız onun farkındalık sahibi olduğunu ve ekibini etkileyeceğini anlayabilirsiniz.

Bireysel özellikleri bakımından baktığınızda, farkındalık sahibi olarak gördüğünüz kişiler sebep sonuç ilişkilerini yorumlarlar. Burada bulunma ihtiyaçlarını, sonuçta elde edecekleri faydayı düşünerek kendilerini daha samimi ifade ederler. Açık davranırlar, soru sorarlar ve başkalarını da bu konunun içine katarlar. Bir de ne olursa olsun, iş memnuniyetsizliklerini dile getirmek için bu tarz ortamları fırsat olarak gören kişiler vardır ki herkes “evet” derken onlar hep “hayır” derler. Genellikle hep bardağın boş olan yarısını dile getirirler. Zaman kaybından, işleri ile aksaklıklardan rahatsızdırlar. İçlerini dökecekleri bir fırsat olarak görürler çalışmamızı. Eğer ekibin içinde kendilerine taraftar bulurlarsa diğer katılımcıları da olumsuz etkilerler.

Kişinin ihtiyacına yönelik farkındalık önemlidir. Kimi hazır cevaplar bekler, kimi alacağı bilgiyi nasıl kullanabileceğini düşünür, kimi sadece şirketi istediği için, kimi içini dökmek için, kimi de vaktini hoş geçirmek ister. Günün sonunda eğer ufacık bir farkındalık sağlıyorlarsa bu bir aşamadır, gelişim doğrultusunda atılmış bir adımdır. Her birey, kendine göre gelişim fırsatları çıkarabilir.

Sonuç olarak, her birimizin farklı ihtiyaçları var. Karşımıza çıkan olayları kendimiz seçme şansına sahip olamıyoruz genellikle. Ancak bu olayları fırsatlara dönüştürebilmek elimizde.  Belki de değişim için ihtiyacımız olan bu fırsatlardır, bu fırsatlarla riskleri daha güçlü taşıyabiliriz ve zorlukları aşabiliriz. Sadece kendimiz için değil, hayatlarımızdaki insanlar için de. Aslında seçimlerimizi yaparken  karşımıza çıkan olaylara bakış açımız rol oynuyor. Eğer olayları, değişim ve gelişim için fırsat olarak görürsek ve seçimlerimizi bu yönde yaparsak seçimlerimize bağlanıyoruz. Kararlarımızı da seçimlerimiz oluşturuyor.

Ya bir engeli aşıyoruz ya da durumu koruyoruz.

Uyum – Lider Ekipler

Cirque D’Soleil

Lider ekipleri ele alalım. Örnek bir özellikleri, farkındalık sahibi kişilerden bir araya gelmeleridir. Biraz açarsak, öncelikle dikkatli ve haberdardırlar. İkilemleri; Başarılarını birbirlerine emanet etmeleridir. Birisinin çok başarılı olması, eğer diğeri aynı başarıyı sağlayamamışsa geçersizdir. Bu paradigma, her bir ekip üyesi için aynı derecede önemli bir sorumluluk bilinci sahip olmayı gerektirir. İyi bir ekip, değişime karşı duyarlıdır. Ekip üyeleri, olası her riski göz önünde bulundurarak birbirlerine fayda sağlamaya çalışırlar. Bu tutum sadece benzer yetkinliklerde değil aynı zamanda benzer kişisel özelliklerdeki kişilerin bir araya gelmesini de gerektirir.

İyi ekiplerin birlikteliklerinde yarattıkları uyum davranışlarına yansır. Kabul etmekte fayda var ki hiç bir ekip birlikte çalışmaya başladığı ilk zamanlarda sorunsuz olmaz. Her kafadan ayrı bir ses çıkar, herkes farklı bir yönü işaret eder ve uyum söz konusu bile olmaz. Burada bu uyumu sağlayacak kişi, liderin yaklaşımıdır. Lider bu uyuma inandığı ve bu uyum doğrultusunda uygun çalışma ortamını sağladığı sürece başarıya yaklaşılır. Tek bir gözden kaçırmada, en ufak bir kontrol sorununda ise uyum yeniden bozulabilir.

Bizler, tek başına bir işi yapmayı nasıl kendimize göre farklı ama neticede tekrarlarla öğreniyorsak aynı şekilde bir ekibin de birliktelik uyumunu kazanması ortak tekrarlarına bağlıdır. İlacı birlikte geçirilen zamandır.

Neticede bu uyumu yakalayan ekiplerden tek melodi çıkar. Uyumlu ekipler, kendileri ile birlikte çevrelerini de etkilerler ve bu etkileşimle başkaları da aynı sesi çıkarır. İyi ve uyumlu ekipler, bu çabayı başlatırlar. Bu ses, farklı tonlardaki farklı tınılardan oluşabilir bir koro gibi ya da farklı çalgılardan oluşan bir orkestra. Ve ortak bir armonidir çaldıkları. Ancak bu sesi başlatan ve sürükleyen ana melodi her zaman belirgindir.

Dikkat, haberdarlık, sorumluluk bilinci ve ekip olarak başarıya duyulan isteklilik uyumu beraberinde getirir. Lider özelliği gösteren ekiplerin bir konuya yaklaşımları, diğerlerine göre daha objektiftir çünkü hem şu an edindikleri bilgiye dikkat ederler, hem de geçmişte edinmiş oldukları bilgilerden haberdardırlar. Bu değerleri  birleştirerek zihinlerinde objektif bir yaklaşım yaratırlar ve içinde bulundukları ana konsantre olurlar. “Bu an” çok önemlidir, çünkü içinde olduğumuz anda olumlu veya olumsuz gelişebilecek her etki birbirimizi etkileyecektir.  Şöyle düşünelim; Bir grup akrobat ip üzerinde gösteri yaparken birlikteliklerini o ana konsantre etmezlerse başlarına hayati kazalar gelebilir. Çalışma yaşamında bir ekipte de , hem kurumsal hem de bireysel riskleri ekip uyumu yaratarak güvence altına  almak mümkündür.

Uyum, bir amaca bağlı insanları bir arada tutan değerdir. Uyumlu bir ekip, aile duygusuna sahiptir. Uyuma uyum göstermeyen ekip üyeleri, orkestranın birlikte çıkaracağı sesin uyumsuz olmasına veya akrobat takımından bir kişinin her 100 sıçrayıştan birinde yere çakılmasına neden olabilirler. Her ikisi de vahim sonuçlar doğurur. Bir, orkestrayı bir daha kimse dinlemez. İki, akrobat şanslıysa sakat kalır.

Uzun bir video, vakit ayırın kendinize… Kendiniz için.. Bu filmi çok sevdiğim bir arkadaşım, 9 Eylül Sinema Televizyon Yönetmenlik bölümü mezunu sevgili Eren paylaştı benimle.  Filmin İngilizce olması çok da önemli değil, izlerken görüntülerin dili ile verilen mesajlar oldukça açık. Başlangıçta eski görüntüler var,  ancak film ilerledikçe günümüze doğru akıyor. Mesaj yüklü olması biraz yorucu, verdiği mesajlarla bir illüzyona sürüklüyor.  Propagandası olumlu düşünmek, yaşamdaki gücümüzün farkına varmak, duygu ve düşüncelerimizdeki titreşimin yarattığı enerjiyi aktarmak olan filmde ara sıra bizleri toplumsal olarak etkilemiş olan filmlerden-Matrix, 5.Element- görüntülerle çağrışım dili kullanıyor. Bu başlangıçta biraz popülist gibi göründe de filmin amacına hizmet ediyor. Bununla birlikte, tarihsel bir kronolojiyle toplumsal olarak yaşamış olduğumuz dramatik olaylar ile ortak bilincimizi uyandırmaya çalışıyor. Bugünün dünyasında birlik olmanın anlamını vurguluyor, hem de örneklerle.. Özellikle İsrail-Filistin çatışmasında sunduğu grafik kayda değer. Burada meditasyon yapan insanların ürettiği düşünce gücü ile savaştaki çatışma ile korelasyonu oldukça etkileyici.  Her şeyin ölçülebilir sonuçları var filmde. Bir su damlası ile başlayan, bu su damlasını milyonlarca kez büyüttüğümüz zaman ortaya çıkan “mükemmel 90 derece” görüntü geometrideki kesinliği çağrıştırırken bu kesinliğin bir damlacık su olduğunu düşünmek “gerçek mükemmeliyetin içimizde” olduğunu gösteriyor. Gerçek mükemmellik olağan sadeliğiyle içimizde, kanımızda, vücudumuzdaki suda, suyun kendisinde, yağan bir damlacık karda, yağmurda, ve evrende. Peki biz niye bunu göremiyoruz? Film bunun üzerine ilerliyor. Göremediklerimizin sonuçlarını gösterirken, “farkında” olan bakış açısını savunuyor. Baştan beri bekliyorum, quantum konusunu ne zaman ele alacak diye ve karşıma çıkıyor. Evren ve beden arasında ilişki kuruyor. Hep karşılaştığımız “what you give what you get” yani, “ne verirsen karşılığında onu alırsın” mesajına odaklanıyor. Kısacası, yine ve yeniden neden olumlu düşünmek sorusuna cevap veriyor somut kanıtlarla. Beni derinden etkileyen ise, Bach’ın G String Air eserinin sudaki titreşimi oldu.

Hep bir su damlası kadar naif, güçlü ve “bir” olmak dileğiyle, tekrar güç aldım yaşamdan. Teşekkür ederim.

Etki Yaratmak

Newton beşiği

Yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız.  Bağımlılık, “benim için sen yaparsın” düşüncesidir. Bağımsızlık ise “bunu ben yapabilirim” düşüncesidir.  Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu, “karşılıklı bağımlılıktır”. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirerek en büyük başarılara erişirler. Bağımsızlık, bağımlılıktan daha olgun bir düzey olsa da daha üstün olan düzey karşılıklı bağımlılıktır.

10 Kasım 2012’de İzmir Cumhuriyet Meydanında başka türlü nasıl binlerce kişi bir araya gelerek tek yürek olmuş, Atatürk’ün portresini oluşturmuşlardır? Bu yürekleri bir yapan nedir? Bağımlık mı? Yoksa bir araya gelerek yaratacakları etkiye duydukları ihtiyaç mı? Karşılıklı bağımlı insanlar olarak, öz varlıklarını diğer insanlarla anlamlı bir biçimde paylaşma seçeneklerini kullanmışlardır. Bu seçim, ancak bağımsız insanların verebileceği bir karardır. Bağımlı kişiler bu seçimi başkalarının yapmasını beklerler, karşılıklı bağımlı olmayı başaramazlar.

Bizler, birbirimize bağımlıyız. Ve bağımlı olduğumuz için yaşadığımız dünya ile iletişim kurarız.  Varlığımız ve kişiliğimiz “biriciktir”. Bağımsız düşünebildiğimizde birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varırız, biricik varlığımızın diğer insanlarla olan ilişkilerimizi nasıl etkilediğini görürüz.

Bir liderin en büyük eseri de birbirine bağımlı bir kitle yaratabilmesidir.

Büyük matematikçi Sir Isaac Newton, “Principia” adlı kuramsal eserinde, eylem yasasını tanımlamıştır. Newton hareket yasaları olarak bilinen üç yasa;

Hareketli bir cisim dışarıdan bir kuvvete maruz kalmazsa doğrusal hareketini sürdürür. Kütlesi m olan bir cisme uygulanan F kuvveti ile a ivmesi arasında F=ma bağıntısı vardır. Her etkiye karşı ona eşit bir tepki vardır.

Newton’ın hareket yasaları, evrenin bir düzen içinde ve karşılıklı ihtiyaç içinde olduğu sonucuna varmış ve sonrasında felsefeyi etkilemiştir.  Liderler etki etmeye ihtiyaçları vardır. Newton’un bilimsel olarak açıkladığı eylem, insanların dünyasına da uygulanabilir. Ancak  insanlar duygu kütlelerinden oluşmaktadır. Doğru düzlemde olacak bir etkileşim, insanların bu etkiyi kendi istekleriyle kabul etmeleriyle başlar.

Büyük devlet adamlarını düşünün, politik liderler, holding patronları,ya da sadece küçük bir kitlesi olan bir üretim şefi. Hepsinin ortak yönü, hedef kitlelerinin olması ve bu kitleyi etkilemeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu kitleleri tanırlarsa, anlarlarsa ve ihtiyaçlarını, sorunlarını bilirlerse onları etkileyebilecek çözümleri geliştirebilirler. Karşılıklı bağımlılık yaratabilirler. Eğer Newton’un yasalarındaki gibi davranmaları gerekiyorsa-kaldı ki liderler zaman zaman “zorlayıcı” davranış biçimi gösterebilirler- o durumda sadece kriz çözebilirler. Darbe yaparlar, sorun geçici olarak ortadan kalkar. Ancak esas sorun darbe sonrası değerler yaratabilmektedir.

Sergio Marchionne Fiat Holding tepetaklak giderken(2004) Ceo’luk görevine geldi. Finansal bir geçmişe sahip olması, firmanın içinde bulunduğu krizi aşmasında önemli rol oynadı. Firma krizi atlattı, Chrysler’i satın aldı(2009)

Marchionne, ilişkileri iyi yönetti, denetim sistemleri kurdu. Kitlesini başarının birlikte kazanılacağına ve  çok çalışmakla mümkün olacağına inandırdı. Cepheye indi, merkezi yönetimi kaldırdı, başarılarıyla çalışanlarının saygısını ve desteğini kazandı. Doğal, dürüst ve açık bir yaklaşımı benimsedi. İyi yöneticiler yetiştirmenin önemine el attı, çalışanlarını güçlendirdi.

Bülend Özaydınlı, Migros’un yönetimine atandığı zaman Migros için bir strateji belirledi.  Düşünceleri ile Vehbi Koç’u ikna ederek Koç Holding’in çizdiği stratejiye inanmasını ve destek vermesini sağladı. 34 Mağazadan bugün 1000 mağaza sayısına ulaşan Migros iç pazardaki hareketliliği arttırdığı gibi model gösterilen bir şirket haline geldi. Herşey kağıt üzerinde çizilen stratejilerle mi gerçekleşti?  Bu başarıyı Özaydınlı kendi kendine mi sağladı?

Çalışanlarına ortak bir vizyon sağladı, inandığı yolda müzakere etti, doğru insanlarla çalıştı ve insanları karar sürecine kattı, insanlarını güçlendirdi. Kurum için karşılıklı bir bağımlılık sağladı. Ben ne kadar çalışırsam kurumum da o kadar başarılı olur. Ne kadar fikir üretirsem, kurumum o kadar yenilikçi olur. Bu vizyon çerçevesinde mesleki uzmanlığı, inançı ve disiplin devreye girdi.

Bugün, Ali Sabancı isminin Sabancı Holding ile değil Pegasus firması ile anılması nasıl mümkün oldu? Ben yaparım olur mu dedi Ali Bey? Soy adını değil adını öne çıkarmayı nasıl başardı? Sıfırdan kurduğu Pegasus’u Türkiye’ye nasıl kabul ettirdi? Pegasus nasıl önde giden ve tercih edilen havayollarından biri haline geldi?

Ali Sabancı, iş dünyasına girişimcilik enerjisi ile yön verdi, kendini  doğallığı, açıklığı ve dürüstlüğü ile kabul ettirdi. Kitleyi nasıl etkileyeceğini belirledi, vizyon ve stratejilerini hayata geçirirken kendisini değil ekibini ön plana çıkardı. Nitekim bir ödül töreninde, Pegasus adına ödül alırken “ekibim çalışıyor, ben arkada kalıp ödülü almaya geldim” samimiyetiyle de açıklamıştır.

Etkili liderler, hitap ettikleri kitlenin beklentilerini ve kitle üzerinde nasıl etki uyandıracağını bilerek, ittifak oluştururlar. Birlikte yola çıktıkları insanları tanırlar, “biricik” özelliklerini bilerek iletişim kurarlar. Anlarlar. Anlamak için empati kurarlar.

Yöneticilikten Liderliğe

Görsel“İhtiyaçlarım var. Pişman olacağım biliyorum ama ihtiyaçlarım karşılanmadığı için bu işlere ve bu insanlara katlanmak için çaba göstermeyeceğim.”

“Ekibimdeki insanları seviyorum. Her biri birbirinden farklı özel niteliklere sahip. Pişman olacağım biliyorum ama patron bana böyle anlayışsız davranmaya devam ederse ben de ekibimi geliştirmek için gereken enerjiyi bulamayacağım.”

“Bugüne kadar olağanüstü bir çabayla geldik, bölgemizdeki ciroyu %44’lerden %86 seviyesine taşıdık. Müşteri memnuniyeti araştırmalarında son iki yılın verileri, bizim “tercih edilen kurum” olduğumuzu ortaya koyuyor. Şimdiden 2014 için siparişler alıyoruz. Bu motivasyonu korumayı çok istiyorum, pişman olacağım bir harekette bulunmak istemiyorum ve pişman olacağım biliyorum çünkü bir sürü teklif alıyorum ve X firmasından gelen teklif beni finansal olarak rahatlatacak.”

“Her şey yolunda giderken birden en ufak bir aksaklıkta moralim bozuluyor. Ekibimi koordine edemiyorum. Yeni atanan yardımcım çok daha soğukkanlı ve iş bitirici. Kendimi ona baktıkça yetersiz hissediyorum. Bu moral bozuklukları o kadar çok tekrarlanmaya başladı ki, işteki sorunlarımı eve de yansıtmaya başladım. Sanki evde her şey güllük gülistanlıkmış gibi.. Pişman olacağım biliyorum ama işten ayrılıp biraz kendime ve aileme vakit ayırmak en doğru seçenek gibi görünüyor.”

“Patrona sürekli yeni alanlar ile ilgili bilgi sunuyorum. Ama patron üç yıldır bölümümün gelişimi için getirdiğim önerileri kulak arkası ediyor. Sanırım bunaldım. Pişman olacağım biliyorum ama ekibimde sürekli gelişme gösteren insanların daha iyi yerleri hak ettiğini gördüğüm için onların bu yoldaki arayışlarına destek vereceğim.”

“Başkasının benim suyumdan içebilmesi için bardağımı hep dolu tutuyorum. Bardağımdaki su boşaldıkça yeniden dolduruyorum. Pişman olacağım, biliyorum ama bardağımı dolduracak kaynağı bulmaktan yoruldum. Artık boş bırakacağım. Herkes gitsin, başka yerden su bulsun…”

 “Beni anlamıyor? .. Performansıma göre daha iyisini hak ediyorum! .. Ne istediğini anlayamıyorum, benden ne bekliyor?.. Dün günaydın bile demeden geçti yanımdan, odasına girdiğimde de yüzüme bile bakmadı.. Aynı maaşı alıyoruz, ben daha çok çalışıyorum..Sürekli benden bir şeyler istiyor ve sonra teşekkür etmiyor.. Yeni gelen tanıdığı galiba.. Sanırım beni gözden çıkardı.. Biraz daha destek olsa…”

*

Lider konumunda bulunan kişi, hem kurumu ve kurum yönetimini, hem de kendine bağlı olan ekibin problemlerini etkin yönetmek becerisine sahip kişi olmalıdır. Dolayısıyla öncelikle ikilemleri, çatışmaları ve duyguları yönetme becerisi yüksek kişi olması beklenir. Ancak kendisine yönelik ikilemleri, çatışmaları ve duyguları yönetemeyen kişi liderlik fonksiyonunu etkin sergileyemez.  Liderin ikilemi, hem çalışanlarının hem de patronlarının beklentilerini karşılamaktır. Bu beklentileri karşılamak için lider, hem ekip hem de kurum yönetimine yönelik olmayı, “karşılıklı fayda” ilişkisini kurmayı başarır. Ancak lider, patronunu ile amaç birliği içinde hareket etmiyorsa bu fayda ilişkisi bir süre sonra kuruma ve insan kaynağına zarar verici olabilir.

Liderden hangi yetkinliklerini görmeyi bekleriz?

  • Duygularının esiri olamaz, proaktif davranır
  • İnsan kaynağına ve yaratacağı anlama odaklanır
  • Ani ve plansız karar veremez
  • Kararsız davranamaz
  • Herkes ümidini kaybetse bile o kaybedemez
  • Sonucunu görmeden hareket edemez
  • Herkesi dinler, dinlenmesini sağlar ve çözüme ulaştırır
  • Geleceği görür, riskleri taşır
  • İşi yapmasa bile o işin nasıl yapıldığını bilir
  • Herkesin göremediği ayrıntıyı görebilir
  • Çalıştığı insanları tanır, onları etkiler
  • Çalıştığı organizasyona bağlılığını korur

Böylece organizasyonun amaçlarına ulaşması ve verimli olması, liderden beklenilir. Lider bu doğrultuda sahip olduğu becerileri ve geliştirmiş olduğu yetkinlikleri üst yönetim ile amaç birliği sağlayarak kullanır.

Lidere bağlı olan çalışanlar ise öncelikle liderin kendilerine saygı göstermesini,  sorunlarına çözüm bulmasını, ekip ruhunu motive etmesini ve liderin “haberdar” olmasını beklerler. Değer görmeyi, karşılıklı yarar sağlamayı umut ederler. Lider bu doğrultuda çalışanlarını “empati”, “etkin iletişim”, “ekip yönetimi”,”delegasyon”, “geribildirim” sağlayarak gerçekleştirir. Lider tanrı değildir, kişilerin temel ihtiyaçlarına yönelik güvence yaklaşımı için kurum ile çalışanlar arasında ancak köprü olabilir.

Lider yetkinliklerine sahip olmak için ne lider olarak doğulur ne de bu yetkinlikler size hediye edilir. Herkes gibi lider, lider olmayı basamakları tırmanarak öğrenir. Çocukluktan başlayan bu yolculukta edindiğimiz beceri ve deneyimlerle, büyüdükçe kazandığımız bilgiler ve bu bilgileri nasıl kullandığımız ile yakından ilgilidir. Neticede lider olmayı seçeriz.

Kaynak: T.Gordon “ELE”

Bir Oyun ve İzlenimler

Yetkin Dikinciler
Bülent Emin Yarar

Profesyonel adlı oyun İstanbul Devlet Tiyatrolarında kapalı gişe oynuyor. İlk seyrettiğimde balkondan izlemiştim. Sahneye odaklanmak için gayret gösterirken arada gözlerim oyunu izleyen genç seyirciye takılıyordu. Oyun bir buçuk saat sürüyor ve tek perde. Seyirci profilinde yaş dağılımı 20-70 diyebilirim. Ancak yoğunluğa baktığımızda %50 genç seyircinin varlığı gözden kaçmıyor.

Ben genellikle oyuna konsantre olurum ama baktığım açıdan seyirciler de oyun kadar etkileyiciydi. Koltuklarında herhangi bir gevşeme emaresi olmadan dimdik oturan, sahneye anında karşılık veren, oyunun iç müziğine kendini kaptıran ve  elleri koparcasına alkışlayan bir seyirciyi izlemek çok keyifliydi. Aynı kitle, oyun çıkışında tebrik etmek için birbirleriyle yarışıyordu. Bir Cuma akşamında beklediğimin ötesinde bir heyecan ve mutlulukla döndüm evime.

İki hafta sonra, bu sinerjiyi yaratan oyunu tekrar izlemeye karar verdim. Acaba o güne yönelik bir seyirci miydi, yoksa bu çalışmanın arkasında nasıl bir olgu vardı ki insanlara ışık saçıyordu?

Aynı oyuna ikinci kere gittiğimde bana torpil yaptılar, en önden seyrettim! Nitekim, bu sayede oyunu çok daha iyi duyumsayabildim. Oyun sonunda kopan alkışlarla bu sefer arkama dönüp baktığımda tüm salonun ayakta olduğu gerçeği ile karşılaştım. Coşkuyla ben de fırladım ayağa.

Tiyatro, hayatın aynası denir değil mi? Aslında tiyatro hayatın kendisi, üstelik hayatı motive eden bir güç. Sahnedekilerin ve seyircilerin karşılıklı yarattığı sinerji. Yazar da yönetmen de tasarımcı da sahnede oyuncularla birlikte. Sanatları bir araya topluyor tiyatro, içinde yaşamın kendisi. Felsefesi,  bilimi, tarihi, siyaseti ile güldüren ve düşündüren sevgili tiyatro.

Oyunda entellektüel bir yazar, politik ve siyasi düzeni temsil ediyor. Geçmişte söylev veren, karşıt görüşlü, sisteme baş kaldıran bir çizgideyken bugünün hiyerarşisi içinde yer alan ve bugünkü konumunu önemseyen bir karakter bu yazar. Kendinden memnun, konumundan memnun.  Yazarı  ziyarete gelen sürpriz misafir ile yazarın geçmişine yolculuk başlıyor. Yer yer komedi unsuru ile yer yer de dramatik çizgisi ile bu hikayede yazarın geçmişi ile hesaplaşmasını sağlayan insani değerlerini sorguluyoruz hep birlikte.

Bir gün karşınıza hiç tanımadığınız biri ansızın  çıkıp size kendinizle ilgili unuttuklarınızı anlatsa ne yapardınız?

“Profesyonel” oyunun yazarı, Dusan Kovacevic (Yer altı filmi, senaryo yazarı olarak da hatırlanabilir, Emir Kustarica-1995) bu oyunu 1990 yılında yazmış. Ayrıca oyun filme de çekilmiş ve İstanbul Film Festivalinde “Jüri Özel Ödülü” almış (2004). Oyunu Işıl Kasapoğlu yönetmiş,  metni ve oyuncuları bu dünyanın içinde yaşatıyor, düşünceleri ve duyguları bir senfonik eser gibi bir yükseltiyor, bir indiriyor ve (crescendo/decrescendo) metin, yönetmen ve oyunculuk üç boyutlu bir etki yaratıyor.

Evimize doğru giderken 4.boyutu da bizim seyirci olarak kattığımızı fark ediyoruz. Çünkü hangi dönemde yazılırsa yazılsın oyun bugüne getiriyor bizleri. Bizlere kendimizi sorgulatıyor.

Yazar rolünde Yetkin Dikinciler, emekli polis rolünde Bülent Emin Yarar seyirciye beklediğinden fazlasını sunuyorlar. Oyuncunun metne hakimiyeti elbette çok önemli. Ancak metne hakim olmak sadece bir aşama. İçtenlikle ancak son derece yüksek bir kondisyonda oynadıkları rollerinde teknik yetkinlikleri tartışılmaz. Oyuncu olarak rollerini benimseyişlerine tanık oluyoruz. Oyun bitiminde genç seyircinin tebrik heyecanına verdikleri samimi karşılığa görüyoruz. Her birimizin içinde titreşim yaratabilmek için gereken en önemli güç içtenlik olsa gerek.

*

İçtenlik…

Oysa mış gibi yapmayı çok severiz biz;

İsteksizce yaptığımız her iş

Sevmeden sarıldığımız her insan

Anlamadan okuduğumuz her yazı

İnanmadan savunduğumuz her ülkü

Üretmeden sahip olduğumuz her değer

İçselleştiremediklerimizin kanıtıdır aslında

Kim anlar?

Herkesi aldatabiliriz ama

Kendimizi asla!

*

Yaşam oyununda hepimiz gerçek rollere bürünüyoruz.  Sahne hayatın kendisi ve Shakespeare’in dediği gibi hepimiz ancak birer oyuncuyuz. Zaman zaman oyundayız, zaman zaman da oyun dışındayız.  Her perdesinde hayatın, kim olduğumuzu ve ne söyleyeceğimizi, nasıl davranacağımızı yaşarken öğrendiğimiz bir oyun bu.  Bol paçaların içinde iki büklüm, elimizde bastonla da kalsak hayat oyununda bir çocuk enerjisiyle sevgi saçabiliriz. Kendi gerçeklerimizi kabul ediyorsak, tüm  karmaşıklıklara rağmen sadelik, esneklik ve olumlulukla yaklaşabiliyorsak kimseyi aldatamayız.

Kimliklerimizin iki yüzü vardır, biri içerden biri de dışarıdan görünen yüzlerdir. Dışardan görünen yüz, insanların bizi nasıl algıladıkları ile ilgilidir. İçerden görünen yüz ise bizim kendimizi nasıl algıladığımız ile ilgilidir.  Bu iki yüz, barış içinde olursa o zaman söylediğimiz ve yaptığımız bir olur.

Olmazsa hayat çekilmez olur hem kendimize hem başkalarına.  Samimiyetsiz olur. Aldatırız.

Başarının yedi ruhsal kuralı

 

Güç

  • Sessiz  olmak için her gün zaman ayıracağım. Doğayla baş başa kalabilmek ve her varlığın içindeki zekâya şahit olmak için her gün zaman ayıracağım.
  • Yargılamayacağım. Her gün, güne “bugün hiçbir şeyi yargılamayacağım” diyerek başlayacağım

Vermek

  •  Nereye gidersem, kime rastlarsam onlara bir hediye vereceğim. Bu hediye hoş bir söz, bir çiçek veya dua olabilir.
  • Bugün yaşamın bana vereceği bütün hediyeleri şükranla alacağım. Doğanın hediyelerini alacağım; bunlar, güneş ışını ve kuş sesleri, Başkalarından gelecek madde, para, kompliman veya dua şeklindeki hediyeleri almak için açık olacağım.
  • İnsanlara her rastlayışımda onlara mutluluk ve coşku dileyeceğim.

Seçmek

  • Yaptığım bütün seçimlerin şahidi olacağım. Gelecekteki herhangi bir ana hazırlık yapmanın en iyi yolunun şimdiki anın tam bilincinde olmak olduğunu bileceğim.
  • Her seçim yaptığımda kendime şu iki soruyu soracağım: “Yapmakta olduğum bu seçimin sonuçları neler olacaktır?” ve “Bu seçim bana ve bu seçimden etkilenen diğer insanlara doyum ve mutluluk getirecek midir?”
  • Yapmış olduğum seçim bana rahatlık veriyorsa, o seçime tamamen teslim olacağım. Yapmış olduğum seçim bana rahatlık vermiyorsa, hareketimin sonuçlarını iç görümle görürüm. Bu yol, kendim ve çevremdeki bütün insanlar için kendiliğinden doğru seçimler yapmamı sağlayacaktır.

Kabul

  • Bugün, insanları, durumu, şartları ve olayları olduğu gibi kabul edeceğim. Bu anın olması gerektiği gibi olduğunu biliyorum, çünkü bütün evren olması gerektiği gibi.
  • İçinde bulunduğum durumun sorumluluğunu kabul edeceğim. Sorumluluk almanın, içinde bulunduğum durum için hiç kimseyi ve hiçbir şeyi suçlamamak olduğunu biliyorum.
  • Görüşlerimi savunurken başkalarını benim görüşlerimi kabul için ikna etmeye çalışmayacağım. Bütün görüşlere açık olacağım ve hiçbir görüşe kaskatı bağlı olmayacağım.

İstek

  • İsteklerimin bir listesini yapacağım. Bu listeyi her zaman yanımda taşıyacağım. Sessizlik ve derin düşünmeye geçmeden önce bu listeye bakacağım. Gece uyumadan önce ve sabah uyandığımda bu listeye bakacağım.
  • Olayların istediğim gibi gelişmediği zamanlarda, bunun için bir sebep bulunduğuna ve evrenin düşünebildiğimden çok daha büyük olduğuna inanarak, arzularımın listesini serbest bırakıp onu yaradana teslim edeceğim.
  • Bütün hareketlerimde, şimdiki anın farkında olmam gerektiğini kendime hatırlatacağım. Engellerin dikkatimi dağıtmalarına izin vermeyeceğim. Şimdiki zamanı olduğu gibi kabul edeceğim ve geleceği, el üstünde tuttuğum niyetlerim ve isteklerimle gerçekleştireceğim.

Özgürlük

  • Bugün, kendime ve çevremdekilere oldukları gibi olmaları özgürlüğünü tanıyacağım. Belirsizliği kabulleneceğim, çünkü sorunların ve karışıklığın çözümü kendiliğinden oluşacaktır. Tüm olasılıkları kucaklayacağım ve sonsuz seçime açık olarak heyecan duyacağım.
  • Ruhumun derinliklerinde oluşmakta olan Tanrıyı sevgiyle besleyeceğim. Dikkatimi hem bedenimi hem de aklımı hareketlendiren ruha yönlendireceğim.

Amaç

  • Yeteneklerimin farkında olacağım. Bu yeteneklerimi ifade etme fırsatı bulduğumda; Onları insanlığın hizmetinde kullanacağım ve zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmadan hem kendi hayatımda hem de başkalarının hayatlarında bolluk yaratacağım.
  • Her gün, kendime, “Nasıl hizmet edebilirim?” ve “Nasıl yardım edebilirim?” diye soracağım. Bu soruların cevapları insanlara sevgiyle yardım ve hizmet etmemi sağlayacaktır.

Deepak
http://en.wikipedia.org/wiki/Deepak_Chopra

“Bir satış görevlisine öfkelenmeniz ile birkaç saat sonra komşunuzdan köpeğinizin havlamasıyla ilgili bir şikayet telefonu almanız arasında bağ kurmazsınız.

Öğle yemeğinde buluştuğunuz arkadaşınızla ortak bir arkadaşınızı çekiştirdikten sonra iş yerinde önemli bir müşterinizle sorun yaşamanız arasında bağ kurmazsınız.

Akşam yemeğinde haberlerdeki bir şeyle ilgili olumsuz konuşmanız ile gece mide ağrısından uyuyamamanız arasında bağ kurmazsınız.

Sokakta yere bir şey düşüren bir insana yardım etmek için durmanız ile on dakika sonra market kapısının önünde park yeri bulmanız arasında bağ kurmazsınız.

Akşam çocuğunuzun ödevine seve seve yardım etmeniz ile ertesi gün vergi iadesinin beklediğinizden fazla gelmesi arasında bağ kurmazsınız.

Bir arkadaşınıza iyilik etmeniz ile aynı hafta patronunuzun size iki maç bileti ya da konser davetiyesi vermesi arasında bağ kurmazsınız.

Oysa hayatınızın her anında verdiğinizi geri alırsınız. Siz arada bir bağ kursanız da kurmasanız da…”

Rhonda Byrne
http://en.wikipedia.org/wiki/Rhonda_Byrne

Başarı Üzerine Konuşmalar, Alain De Botton

Alain de Botton, 2009’un Temmuz ayında TED Konferansı çerçevesinde başarı ve başarısızlık üzerine etkileyici bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın arka metninde kendisinin İngiltere’de kurmuş olduğu “hayat okulu”-School Of Life projesinin varlığından bahsetmeden geçmemeli.

http://on.ted.com/jSOB #TED

http://www.alaindebotton.com

Etkilendiğim bir yazar, yüzyılın felsefecisi Botton Türkiye’ye de geldi ve konşma yaptı. Ülkemizde kitapları satılmaktadır. Özellikle “Felsefenin Tesellisi” favori kitaplarım arasındadır. Bu kitapta düşünürleri incelemiş ve bugünkü çağa yansımalarını aktarmıştır.

Botton’un üzerinde çalıştığı yeni konu ataist 2.0’dır. Bu konu ile din ve inanç kavramını ele almaktadır.

Alkış

İşimin önemli bir parçası insanları dinlemektir. Kağıtlarla dolu bir masada saatlerimi yine insanlara yönelik bir şeyler üretmek için çabalayarak geçiririm. Anlattıklarımı dinlediği zaman insanlar, gözlerindeki ışık çarpmalarını görmekten haz alıyorum. O zaman kendimi başarılı hissediyorum.  İşimi çok seviyorum, çünkü her geçen gün öğreniyorum. Ve işini severek yapan insanları da çok seviyorum. İşini severek yapan insanların da doğru adımlar attıklarını görüyorum.

İnsan hayatında meslek seçimi bir dönüm noktası derler, aslında benim hayatımdaki dönüm noktası anne olmam oldu. Evet, ben bir anneyim ve anne olmayı da diğerleri gibi hala öğreniyorum. İnsan evladı bebekliğinin 6-8.aylarında emeklemeye başladığında ilk önce geri geri gider. Şükür ki hiçbirimiz kendi geri gidişimizi hatırlamayız. Ama ebeveyn olan kişiler çocuklarının o komik geri gidişini ellerini çırparak seyrederler.  İnsan bir daha hiçbir zaman geri geri gitmez. Gidemez. İki ayağımız vardır, şanslıysak. Ve iki ayağımızın üzerinde durmayı öğrendikten sonra sağlam basmayı öğrenmemiz yıllarımızı alır. Her adımımızda bir ayağımız, diğer ayağımıza eşlik eder. İleri doğru. Hep ileri doğru.Görsel

Meslek yaşamlarımızda çeşitli zorluklarla karşılaşırız. Bu zorlukların biri stres derecesi en yüksek ilk üç stresten biridir. “İş kaybı”.  Diğer ikisi yakın aile bireyi kaybı ve taşınma olarak söylenir. İş kaybı, istenmeyen nedenlerle değişime boyun eğmeyi gerektirir. Çalışmadan yaşamak fikri ne kadar keyifli gelse de çalışmadan yaşayamayız. Bir şekilde bir şeyler üretmemiz, hayatımızı idame ettirmek için belli bir miktar parayı kazanmamız ve sosyal bir çevre içinde olma ihtiyaçlarımız vardır çünkü. İş kaybı, insanın hayatında önüne açılabilecek fırsatları da belirleyebilir. Bu konumdaki kişi, değişimi iyi yönetmeli ve psikolojisini yüksek tutmalıdır. Bu da öğrenilebilir.

Ne var ki, sahip olduğumuz işlerin rutine dönmesi, zaman zaman bizi bunaltması da söz konusudur. Belki içinde bulunduğumuz çevreden de sıkılabiliriz. Olasıdır. İşimizi değiştirmek isteriz. Yeni bir konu, pozisyon, çevre ve imkanları kovalarız. İş değişimi sinyalleri için dünyada istatistikler, ortalama artı eksi 5 yıl vermektedirler.  Yani, kıdem süreleri ortalama 5 yıl olarak belirtilmektedir.

İş değiştirme düşüncesinde olan kişiler, yeni kariyer planlarında ileri doğru ilk adımı atarken eşlik edecek ikinci ayak adımlarını da düşünürlerse faydalı olur. Bir başka kişiye aşık olup eş değiştirmeye benzer sıkılıp iş değiştirmek. Yeni ilişkisine başlarken, %85 oranında eskisindeki tecrübe ve alışkanlıkları ile hareket edecektir. (Zihin haritası yüzde seksen beş oranında geçmiş yaşantılara odaklanır, yüzde on beş yeniye)

Yeni her başlangıçta, geçmişimizi de beraber taşırız. Bu geçmiş ne kadar uyumlu bir beraberlik getirecektir, tartmak lazım. Bir adım ileri giderken diğeri geri geri giderse kimse bizi alkışlamaz.

Bir mırıltı ile tamamlayalım mı?

Mutluluk

Mutlu olmamak daha zor, mutlu olmak içinse istemek yeterli. Mesela gülmek, insan beynine giden oksijenin gizemli ilacıdır. Güleriz çünkü kendi kendimizi gıdıklayamayız. Kendi kendimizi gıdıklamak işe yaramaz çünkü beyin vücudun kendi hareketini kontrol ederek dış dünyadan gelen uyaranlara odaklanır. Dolayısıyla, gülmek için bir dış uyarana ihtiyaç duyarız.

Gülmek ayrıca bulaşıcıdır. 1962’de kanıtlanmış. Tanzanya’daki bir yatılı okulda üç genç kızın kıkırtı ile başlayan ve üç saat süren kahkahaları okuldaki diğer 159 öğrenciye de bulaşmış. Bu kahkaha krizi tam on altı gün sürmüş. On altıncı günde, okul yönetimi okulu tatil etmiş ve kızları evlerine göndermiş. Böylece salgın, yanlışlıkla çevredeki kasabalara yayılmış. Tam iki yıl sürmüş, kimse ölmemiş ancak günlük yaşam oldukça sekteye uğramış. İnsanlar yanlarında birileri olduğunda yalnız oldukları zamana göre 30 kez daha sık gülerler.

Mutlu olmak için harcadığımız çaba, kendimizi mutsuz etmek için harcadığımız çabayla kıyaslanamaz. Hayatı kendimizle çerçeveliyor ve içinde bulunduğumuz şartları yaratıyoruz otomatik olarak. Sonra aşılması gereken hedefler belirliyoruz. İlişkilerimizde  karşılıklılık bekliyoruz. Gün başlıyor, her gün bir rutin düzenin içine giriyor ve bu rutinin içinde bağımlısı haline dönüştüğümüz eylemlerimizi yapıyor ve gün sonunda da tamamlıyoruz. Beklentilerimizle yaşıyoruz. Yalnızlaşıyoruz, insanlarla telli yakınlıklar kuruyoruz. Bazense tüm bunları aşmaya güç ayırıp delicesine çıldırmak istiyoruz. Bir maçta, bir eğlencede, bizi rahatlatacak her hangi bir eylem ile güç buluyor tekrar aynı rutinin içinde kalmak için enerji topluyoruz.

Nedir amaç, mutlu mesut yaşamak. Mutlu olmak için çok eziyet var, öyle değil mi? Öyleyse dayanalım mutsuzluklara ve sonra mutlu olalım! Bu mu çözüm? Görsel

Başardığımız zaman çok mutlu oluyoruz, başaramadığımızda pişman. Mutsuz. Mutlu olmak için bir gerekçe yaratıp, “şimdi başaramadım, başarmak çok sinir bozucu da olabiliyor, bir sonrakinde daha çok çalışmam gerekecek” diye kendimizle dalga geçebilsek biraz ve sonra yeniden başarmak için olumlu enerji toplasak nasıl olur?

Sevmek mesela. Sevgisiz kalmak berbat bir durum, kimse sevgisiz kalmasın hayatta ve duygularımızın karşılıksız olduğunu hissettiğimizde trajedi başlar nedense. İlişki çatışmaları, küskünlükler, mesafeler. Belki de duyguları bir tek beklenti noktasına odaklarken kendi mutsuzluğumuza yatırım yapmışızdır. İlgilenmiyor, aramadı, yazmadı, yüzüme bakmadan konuştu,  hatırımı sormadı, emir verir gibi, şimdi de şöyle yaptı böyle yaptı..  Gizli ajandamıza sürekli not alır, kendimizi rahatlatmaya çalışırız. Oysa biraz daha zaman geçip işler yoluna girdiğinde kendimizi mutsuz etmek için ne kadar uğraş vermiş olduğumuzu fark ederiz. Trajikomiktir.

Sağlığımız bir mutsuzluk kaynağı olsaydı, belki de psikoloji olarak hep bu olguyu aşmaya çalışırdık. Oysa sağlıklı insanlar olarak beslenmemizle, alışkanlıklarımızla sağlığımızı bozmak için rutin olarak elimizden geleni yapıyoruz. Sanırım bağımlılıkların en görünür halidir mutsuz kişide sağlıksızlık. Çünkü gözlemlenebilir. Kilo alır veririz, öksürürüz, cansız ve isteksiz bakarız, saçlarımız parlaklığını yitirir, dişlerimiz sararır ve ruhumuzu saran bir melankolinin esiri oluruz. Doğanın mucizesi bedenimiz, sağlıklı bir uyku uyuduğunda, düzenli bir fiziksel aktivite yaptığında, düzgün beslendiğinde her sabah aslında bizi tazelenmiş olarak uyandırır. Sahip olduklarımızın yarısına bile sahip olamayan insanların hayata tutunuşlarının ardında mutlu olmayı tercih etmek vardır.

İçinde yaşadığımız dünyanın acı ve travmatik gerçeklerini biliyor ve duyumsuyoruz. Üzülecek ve mutsuz olacak çok şey var. Yaşadığımız coğrafyada isyan etmemize neden olacak her gün yüzlerce sebeple karşılaşıyoruz. Olumsuz duygular yükleniyoruz. Olumsuz duygulardan arınamıyoruz, üzerimize çöküyor. Kendimizi mutsuz etmek için elimizden geleni yapıyoruz.  Elbette hayat kolay ve adil olsaydı, burada olmazdık.  Eğri oturup doğru konuşalım, en etkili silah mutlu enerjisi ile hayata bakmak. Mutlu olmak için nedenler yaratmak, zorluklarla mücadele gücünü kamçılar.

Bir de; Yarın kendimizi mutsuz etmiş olmak için uğraştığımız dün hakkında ne düşüneceğiz? Neyi farklı yapardık? Nasıl davransak mutsuz olmazdık?

Bugünkü gülme nedenim:

Altı ay önce Bodrum’a taşınan çok yakın arkadaşımın şiddetle gitmesini önerdiğim Dibeklihan’a bugün gidip de beni aramasıyla “orası neydi?” demem.  Gülüyorum, balık hafızama! (İç ses: Hayır..Yaşlanmıycam…)

Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Tanganyika_laughter_epidemic

GörselGünümüz globalleşen iş dünyasında çalışan psikolojisi gün geçtikçe önem kazanmaya başladı. Çalışanın beklentileri, gelişimi, performansı, çalışan yeteneklerin yönetimi gibi alanlar insan kaynaklarının odağına giriyor. Ve geçmiş zamanlardan bahsedip konuyu otobiyografik özelliklerle sürüklememeliyiz.

Bugün potansiyel insan kaynağını iyi yönetebilmek için kurumlar, çalışanlarına değerlendirmeler yapmakta, eğitimler sunmakta ve geleceklerine yatırım yapmayı amaçlamaktadır. İK alanlarının her biri ayrı ayrı uzmanlık gerektirmekte ve gün geçtikçe daha önem kazanmaktadır. İK bir işletme olsa, her bir alan işletme faaliyetini sağlayan çarklar olacaktır. Tüm çarkların sağlıklı dönmesi, yine insan ile olacaktır. Ancak doğru insan ile.

İşe alım, ya da dilerseniz “seçme ve yerleştirme” diyelim, bugün sadece operasyona dayalı bir alan değil aynı zamanda stratejik bir alana dönüşmektedir. Nedeni çok gizli bir yerlerde değildir. Doğru insanı seçmek, doğru insana yatırım yapmak ve doğru insanı geleceğin yöneticileri arasına yerleştirmek ancak doğru işe alım stratejileriyle başlar. Ortalama kıdem süresinin +-5 yıl olduğu günümüz iş ailelerinde , sektörlere göre bu ortalama değişen çalışan devir hızı oranlarıyla da anlıyoruz ki biz İk’cılar olarak “işe alım” faaliyetlerine gereken önem ve değeri vermemişiz.

Bir görüşme örneği:

İşe alım dediğimiz zaman ne yapacağız?

Plan. Aşamalarla bir süreç planlayacağız. Sonra bu planı takip edeceğiz ve ilgili tüm kişileri de haberdar edeceğiz.

Amacımız nedir?

Personel almak.

Neden?

Kurumun iş gücü ihtiyacını karşılamak için.

Nasıl bir plan izleyeceğiz?

Önce …sonra…sonra da….ve en son olarak…..

Bu planı kimlerle izleyeceğiz?

İnsan kaynakları, x,y,z bölümleri ile de….

Peki, neden x,y,z bölümlerine iş gücü ihtiyacı duyuyoruz?

Bu konuda bilgim yok, talep bu şekilde geldi.

Peki, x-y-z bölümlerine istihdam edeceğimiz iş gücünü hangi değer ve yetkinliklere göre seçeceğiz?

İş tanımlarını soruyorsanız size e-mail atabilirim.

Kaç kişi işe alacağız?

X bölümüne 10, y bölümüne 15, z bölümünde 45 kişi alacağız.

Seviyeleri nedir?

2 orta kademe müdür seviyesi, 3 yönetici seviyesi, 5 uzman ve geri kalan 60 kişi de mavi yakalı olacak.

İk bu projede kaç kişi çalışacak?

Biz 5 kişiyiz. Emre ve ben işe alımdan sorumluyuz. Ahmet personel işlerinden sorumlu. Diğer iki arkadaş da eğitimlere bakıyor. Sanırım biri destek verir bize. Bir de bölüm müdürleri destek verecektir.

Personel devir hızımızı bana söyleyebilir misin?

Tabi, bir saniye hemen bakayım. Kasım ayında %33 müş.

Ayrılan kişilerle çıkış mülakatı yaptık mı?

Evet, bazıları ile yaptık.. Genellikle çalışma koşularından rahatsızlar.

Biz aynı koşullar kapsamında işe alım yapacağız değil mi?

Evet, aynı koşullarla işe alım yapacağız.

Teşekkür ederim, kolay gelsin.

Doğru insan, kuruma en uygun insandır. Seçimler bugün için değil, yarın içindir. Her seçim gelecek için bir yatırımdır. İK’nın kurum için değer yaratabilecek bireyleri görebilmesi için kurumun ortak değerlerini bilmesi, insan ile ilgili stratejilerinden haberdar olması ve kurumun kültürünü anlaması gerekir. Bu konulardan habersiz bir İK kurumda güven yaratamayacaktır. Yanı sıra dış kaynak kullanımına yöneldiği zaman da dış kaynağı etkili yönlendiremeyecektir.

Dış kaynaklı çalışmaları da kuruma taşırken bu çalışmaların kurum organizması ile uyumsuzluğunu göze alamayacaktır.

“Yalnızlığını sev, korkma.  Başkalarından önce, kendin kendini anlamaya başlarsın, kendine yaklaşırsın.  Ayakların  yerin bir 40 fersah altına girer, bir de gökyüzüne kadar uzanır sessizce… Bir büyür, bir küçülür, kalıbını ölçer ve ertesi güne yine emin adımlarla yürürsün. Kendini tanıdığın ve anladığın sürece, kendi gücünün farkında olursun.  Aferin sana o zaman, belki o zaman sen de bana aferin dersin kimbilir? Ama çok da havaya girme, alacağın en büyük ödül huzurlu bir uykudur.”

Eğlenmek

blenderÇalışmayı severim. Bir şeyler ürettiğimde, sonuçları beni mutlu da ederse daha çok çalışmak isterim. Bu bir eğlencedir. Küçükken de böyleydim. O zamanlar işler ters gittiğinde kendimi çalışmaya vermeyi öğrenmişim. Dolayısıyla, hayatın içinde zorluklarla mücadele etmeyi seçmişim farkında olmadan. Hocalar gelmiş, hocalar gitmiş. Kimilerinden öğrendiklerim biçim vermiş hayatıma, kimileri ise sadece yol arkadaşı olmuş. Büyüyüp kocaman olunca da herkes gibi en güzel yılların, hep öğrenmeyle dolu okul yılları olduğunu söyler olmuşum. Eğlenceliymiş.

Konu şu ki; Ben hala çalışmak ve öğrenmek kavramlarını birbirinden ayırmayı beceremiyorum. Mesela yapacağım işleri sırasına koyup, tıkır tıkır hallederek, şimdi de sıra “öğrenmeye geldi” diyemiyorum.

Aslında çalışma hayatımın hangi evresine bakacak olursam olayım, “yatarak” mutlu olduğumu hatırlamam. Bitmek bilmeyen tecrübeler zinciri olarak gördüğüm çalışma yaşamında, öğrendiklerimi bir sonraki aşama için farkında olmadan harç yapmışım. İç sesim “kendinden fazla bahsetme” dese de gerçek şu ki, eğer hala okuyorsanız bana “ben de” demenizi istiyorum. Zaten kendimden bahsetmemi isteseniz belki ben lafı dolandırır anında size getirebilirim…

Okulda, evde, çarşıda, işte ve her yerde her şey öğrenmek için bir fırsattır. Bazen küçücük bir çocuktan, bazen yolu süpüren temizlik görevlisinden, bazen de hala annenizden bir şeyler öğrenirsiniz. Hepimiz farklı farklı öğreniriz. Ben deneyerek öğrenirim. Bizim okulun onur talebesi Esra dinleyerek öğrenirdi. İyi dinlerdi. Bizim okulun fırlamalarından Volkan, en az üç ikmal ile geçtiği lise ve ortalama bir üniversite hayatını tamamladıktan sonra atıldığı iş yaşamında müthiş başarılı oldu. Öğrenmeye ihtiyacı olan şeyleri es geçmedi belki de.. Neticede hepimiz bir biçimde ama hepimiz tekrar ede ede öğreniriz. Bir seferde öğrenmek öğrenmek değildir, algılamaktır. İlgili problemleri çözmedikçe, olası sorunlarla baş etme yollarını bulmadıkça konuyla farklı biçimlerde karşılaşmaya devam ederiz. Ve her karşılaşmamız, öğrenmemiz için sunulmuş bir fırsattır.

Ve eğer bir insan duymak istemiyorsa,  dünyada ondan daha sağır bir kimse bulamazsınız.

Uzun yıllar x sektörde çalışmış olmak, y pozisyonlarda bulunmuş olmak iki ucu sivri bıçak gibidir. Hem o konuda çok şey bilirsiniz, hem de “gel bu işi burada yap” dediklerinde bildiklerinizi unutmanız gerekir. Değişmeyen tek şey değişimdir, o veya bu işi çok iyi bilmek, yarın başka bir işte öğrenme potansiyelinin yüksek olacağı anlamına gelmez.

Bir bakıma; Çalışmak ve öğrenmek çalışma hayatımızda birbirinden ayrılmayacak iki değer. Aksi pek keyif vermeyebilir.

Peki ya yaşamda?

Ayırt etmiş miydik?

Kişisel misyon önerileri:

1-      Her işe/iletişime başlarken kendine “neden” diye sor.

2-      Her iş/iletişimin ortasında kısa bir reklam arası ver.

3-      Her iş/iletişimin sonunda “ben bundan ne kazandım” diye sor kendine.

4-      Mikser’ı iyi kullan…

Değişim ve Liderlik

Gerçek şu ki; Her nerede olursa olsun liderlik çok çalışmaya bağlı değildir, pusula-liderlik5çabanın doğru yönde ve doğru koordinatta olup olmamasına bağlıdır.

Bu koordinatı lidere içindeki pusula gösterir. Her lider, bir pusulaya ihtiyaç duyar. Neye inandığı, neyi tutarlı ve dürüst bulduğu, nelerin risk taşıdığını, nelerin öngörülebilir bir başarı temin edebileceği ve gelecekte kurumunu nelerin beklediğini hissetmek ve nasıl yapabileceğine odaklanmak için.

Bazen içinde bulunduğumuz arazinin özelliklerini ve bu araziden geçmek için ne karar alacağımızı bilemeyiz. Bazen, engelleri aşmaya o kadar kaptırırız ki kendimizi, yanlış koordinatları takip ettiğimizin farkına bile varmayız.

Çağımız sürekli değişim çağı ve etkili bir yön göstericiye olan ihtiyacı daha da önemli kılıyor. Eskiden hayatımızda değişim bugünkü kadar önem taşımıyordu. Bugün, teknolojik, ekonomik, kültürel, yasal , siyasi ve politik değişimlerle birlikte çalışma alanımız sürekli değişim halinde. Bu sürekli değişim, her alanda hammadde, üretim, ürün, fiyat, hizmet, vergi, servis, reklam, dağıtım kanalları, müşteri odağı ve benzeri dinamiklere doğrudan yansımaktadır.

İnsan, bugün bu değişim dinamiklerinden ayrı ve ayrıcalıklı olarak “kaynakları kullanan” ve  “yön veren”  değerdir. Dolayısıyla kaybolma şansı yoktur. Aksi halde değişime direnç gösterir, etkisizleşir.

Etkili lider, “neyi başarmak istiyorum” diye sorar , “bu işleri nasıl başarabilirim” yerine. Başarmak için önce ağacın tepesine tırmanır ve doğru yönü gösterip göstermediğine bakar.  Dolayısıyla, iyi ve etkili bir lider olmak “yönetici” olmaktan önce gelir. Uzağı görmedikçe, neyi neden ve nasıl yöneteceğimizi bilemeyiz. Lider bununla da yetinmeyerek, uzakta gördükleriyle çevresini etkiler.

Etkili lider, etkili bir hikaye anlatır.