Mağara

Öne Çıkan

Eflatun (Platon-M.Ö 428-348) ‘un bir “Mağara benzetmesi” vardır ; Yeraltında bir mağarada yaşayan bir grup insan düşünür. Bu insanları da, arkaları mağaranın girişine dönük olarak oturtur benzetmesinde, yalnızca mağaranın taş duvarını görebilmektedirler. Elleri ve ayakları da bağlıdır. Mağaradaki bakmakta oldukları bu duvar üzerinde bir takım görüntüler görürler, ışığın yarattığı gölgeler duvara yansır. Bu görüntüler tek gerçeklikleridir. Bir gölge oyunu gibi. Kendilerini bildiklerinden beri hep bu şekilde oturdukları için, varolan tek gerçekliğin gölgeler olduğunu sanırlar. Oysa, içlerinden birisi zincirinden kurtulsa ve bu gölgelerin nereden geldiğini araştırmaya başlasa mağara hala mağara mı olacaktır artık?

Doğa karanlık değildir, ancak düşünce karanlıktaysa her şey karanlıktadır. İnsan kendi mağarasını yaratabilir, ya da hikayesi bir mağarada başlamış da olabilir.

Adamlar milattan önce bu işlere kafa yorarken, insanların iç dünyasını anlamaya yönelik çabaların bir disipline dönüşmesi ancak 19.yüzyılın ikinci yarısında ele alınmaya başlanmış. Biyoloji ve fizik gibi doğa bilimlerinde kullanılan araç-gereçleri insanı incelemek için kullanmak istemişler. Böylece zihin, algı, hafıza, öğrenme kavramları üzerinde karanlıktan aydınlığa doğru bir yol izlenmeye başlamış. Psikoloji biliminin kuruluşu Wilhelm Wundt ile 1879 yılıdır… (büyük dedem doğar), 1979 (ben yedi yaşındayım geçişler baş döndürücü hızda), 2079 (en küçük torunum mağaradan kesin en önce çıkar)

Düşünüyorum da, felsefe olmasaydı psikoloji de olamazdı ama psikoloji olmasaydı felsefe de olamazdı… Değişen dünyadaki paradokslar geliyor aklıma ve sorguluyorum ister istemez, ses verin; soru geliyor:

Soru bir: Aydınlık mı Karanlık mı daha konforlu? Peki ya aydınlığın ve veya karanlığın zamansal dengesi (gece gündüz) bozulsa nasıl hissedersiniz?

Soru iki: Kendi görüşlerimden kesin/emin olarak mı hareket etmeyi yoksa öncelikle başkalarının görüşlerini almayı mı isterim?

Sevgiyle,

Ca

Virüs kaç akıl?

Öne Çıkan

Virüs kaç akıl… yani… açıkçası zihni sinir bir yazı notumu buldum, bir yere yazmışım, bulunca önce ne zaman yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra hangi zihin durumumla yazdığımı hatırlamaya çalıştım, sonra da bırak bu analitik çabalamaları koy gitsin dedim!

Bu virüs yaklaşık bir grammış. Bu 1 gram, yaklaşık 420 milyon ton insanı evine kapattı. Ozon tabakasını onardı. 1 milyar ton petrolü depolarda tuttu. 20 trilyon dolar kaynağı tüketti. 45 tane savaşı önledi. 100 milyon insanı işsiz bıraktı. Dünya üzerindeki toplam hava kirliliğinin %75’ini temizledi. Üretim ve tüketimi en alt seviyeye düşürdü, ülkelerin kapılarını kapattırdı ve bütün teknolojileri sarstı. Dünyanın gündemini değiştirdi, insanları eşit konuma soktu, sarstı, darmadağın etti.

Ve biz maalesef 1 gram bile akıllanamadık…

Paradoksal değil mi? Bazen çok az çok fazla olmuyor mu? (Less is more)

https://wordpress.com/block-editor/post/candanakkan.com/3669

Dipnot: Aziz Nesin’i saygıyla selamlatıyor bu haller.

Sevgiyle,

Ca

Bugün

Öne Çıkan

Kendimle buluşmak istedim az önce., Gün boyu aradım durdum kendimi, sonra bir yabancılaşma hissi geldi. Kendimle vakit geçirmeye, yazmaya ve düşünmeye başladığımda geçmeye başladı. Biraz tuhaf hissettim kendimi bu geçişte. Sanki kendime kendimi anlatırmış gibi, nasıl biri olduğuna dışarıdan bakarmış gibi. Gün içindeki beklentilerinle gün sonunda değerlendirme yapıyormuşsun gibi. Özümle konuşmaya başladım.Herkesi sevdiğimden daha çok sevmem gerektiğini düşündüm kendimi. Çevremdeki karakterler bana hep bir şeyler anlatıyorlar, ancak ben istersem görebiliyorum… Kendimle kalınca daha iyi görebiliyorum. Birbirinden farklı, renkli ve gerçekte her birinin herkes gibi hikayeleri olan bu insanlar birer suret aslında. Ne için yaşıyorum bu fedakarlığı diye durup kendime sorduğum zaman tek bir cevap verebiliyorum “istediğim için”. Çok istedim mutlu etmek, yardım etmek, çok istedim anlamak, çok istedim desteklemek, çok çok çok! Hatta düşünmedim o an o ister mi, düşünmedim o an istemesem ne olur…

Sonra oturup yazdım biraz.

Gerçek sevgi sorumluluk ister, sevmek bir sorumluluktur. Önce kendine karşı, sonra başkalarına karşı. Dar ve engebeli yollardan, çalkantılı ve bulanık zamanlardan geçerken de sever insan. Bu sorumluluk, karanlık bir tünelin içinden geçerken ileride aydınlık geleceğini düşünmek gibi sarmalıdır benliği. Kimse sarmaz yaraları, kimse senin iyileştirebileceğin kadar iyileştiremez yaraları. Dünya adil olsaydı bile bu böyle. İşte bu yüzden koşulsuz seviyorum evladımı.

Kendinle başla işe. Oksijen maskesini sen takmazsan, başkalarına da yardımcı olamazsın. Bu ancak nefes ile anlatabileceğim bir şey:)

Neticede, ertelememeli hiç bir şeyi. Bilhassa sevmeyi. Sevmek sorumluluk ister, kucaklar her anı o zaman.

Sevgiyle,

Ca

2009 yılında kızım ile Meydan Larousse’a son bir bakış atarken 🙂

Dönüşen dünya ve Paradokslar

Öne Çıkan

Bugün su hakkında biraz daha kavramsal düşündüm. Doğanın üstesinden gelmek zordur ama doğanın bize öğrettiklerini uygulamak mümkündür. Su nereye gittiğini bilir. Su, örneğin bir kaya gibi engellerle karşılaştığında, bir kaya ile mücadele etmez, dağdan aşağıya doğru akmaya devam eder (hedef / vizyon). Diyelim ki su etrafından dolaşamayan bir yola tökezledi. Sonra birikir, çoğalır ve üzerinden akar veya kayayı damla damla delmeye başlar (sabır / değişime uyum) ve yoluna devam eder. “Sabır, gece gündüz dikenli gülü hayal edebilmektir,” diyor Shams’lı Tebrizi. Ve su hep akar, akar, bazen nehirlerde su birikintileri oluşur ve çamurlanmaya başlar. Sonra dünden ayrılıp su gibi akmanız, yenilenmeniz ve yeni şeyler öğrenmeniz gerektiğini söylüyorlar. Su değişimi çok iyi tanımlar.

Değişen dünya ve yeni liderlik üzerine çalışırken, karşılaşılan hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne kadar zor olursa olsun … Benliğimiz ve yaşam yolumuz bilgiden uzak kalırsa ve kendimizi sorgulamazsak, bu kaçınılmaz olarak beslediğimiz diğer konuların yanlış yapısı olacaktır. Bu nedenle kişisel bilgi ve gelişimi bu yönde çok önemli buluyorum. Cahilce hareket edersek, bunun sonucunda olumsuz duygular davranışa dönüşecek zemin bulur. Sonuç olarak, hiçbir zaman tek bir yön (tek açı) yoktur. Bu nedenle, zaman zaman mevcut durumun üstüne çıkmak ve büyük resme yukarıdan bakmak için yeterince geniş bir açı elde etmek faydalı olabilir. Biz yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz olayların ve durumların sadece kendimizi etkilediğini düşünecek kadar bencil olamayız. Sadece kendi doğruluğumuz ve çok fazla şey bizi durduğumuz yerde ileri geri dolaştırır. Yukarıdan bakarsak (uzaklaştırırsak), mevcut durumumuzdaki diğer faktörleri görebilir ve resmin tamamını görebiliriz. Kulağımızı ve gözlerimizi açarsak ve başka fikir ve görüşler alma eğiliminde olursak, kendi fikir ve fikirlerimizle karşılıklı bir denge kurabiliriz.

Batı bilimi, yaşamın belirli yönlerini gözlemlemeye ve faktörleri belirli olaylara göre ayrıştırmaya çalışır. Ying-Yang Teorisi de gözlem ilkesine dayanmaktadır. Ancak, faktörleri izole etmek (izole etmek) yerine evrensel faktörleri belirlemeye çalışır. Yin-Yang Teorisi, fizik, tıp ve psikoloji gibi çeşitli alanlara eşit şekilde uygulanan evrensel, gözlemlenebilir doğa prensiplerini tanımlar. Paradoks Teorisi aslında Carl Jung’un kendi teorilerini geliştirirken yoğun bir şekilde çalıştığı Yin-Yang Teorisi’nin psikolojisine bir uygulamadır. Yang dinamizmdir. Mesela güneş. Yin ölçülü olmaktır. Örneğin. Dinamik özellik, ılımlı özellik ile dengelenmemişse, kişinin olumsuz senaryonun her zaman ana nedeni olacağı tahmin edilebilir. Dolayısıyla, kendi doğamızda dualite dengesi önemlidir. Bu denge, davranışta olgunluğu gösterir. İki yön demek aslında paradoksal bir özelliktir. Birbirlerine zıt görünen ama aslında sinerjik olan özelliklerdir. Örneğin gece ve gündüz paradoksal bir özelliktir, birbirine zıt görünürler, ancak her iki özellik bir araya gelerek günü oluşturur. Fiziksel yaşamda gece ve gündüzün dengesi, bir günün güneş ve gece ile olan döngüsüdür ve karanlık, hayatımızdaki ışığın önemi kadar önemlidir.

Bir diğer paradoksal özellik ise çok sevdiğim sağ ve sol kol örneğidir. Kürek çekiyorsanız, sağ ve sol kolunuz arasındaki gücünüzün ve ritminizin dengeli olduğunu hayal edin, böylece istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Sol kolunuzun sağ kolunuzdan daha fazla çalıştığını hayal edin, böylece ulaşmak istediğiniz nokta sandığınızdan çok daha fazla olur.

Bu dengeleyici özellikler, bireyin farkındalık arzusuyla başladığı ve olgun davranışın aslında iki zıtın dengesinde olduğunu öğrendiği bir keşif ve gelişim yolculuğudur. Karşıtlıklar, çatışmalar ve dengesizlikler her yerde ve herkeste mevcuttur.

Yeni Normal?
Değiştir …. “Yeni normal” terimini çok anlamsız buluyorum. Eski olanın yeni olması için normal olan nedir? Normal olan nedir? İnsanları sınıflandırmaktan ya da sınıflandırmaktan uzaklaşmıyor. Tarih boyunca kriz, kaos ve yoksulluk gördük. Her birinden bir şeyler öğrendik ve tekrar bir araya geldik. Değerlerimizden vazgeçmedik, çalıştık, hedeflere göre yönetmeyi öğrendik. Kimse bizi dinlemese veya fikrimizi sormasa bile sorumluluk almayı öğrendik. Çünkü bir gemi kaptanı gibi nereye gittiğimizi bilmemiz ve sürekli yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyordu.

Bugün kafa karışıklığını vizyonla değiştirme zamanı. Çünkü değişen dünya ile nereye gittiğimizi bilmemiz ve yönümüzü kontrol etmemiz gerekiyor. Önce bireysel, sonra ekip olarak, sonra organizasyon olarak. İster küçük bir ekip, ister büyük bir ekip, günün sonunda hepimiz aynı gemideyiz.

Vizyon sahibi olmak, vizyon geliştirmek ve yetkinlik geliştirmek için öncelikle kişilerin ve ekiplerin üzerinde çalışacağı alt yetkinlikler vardır. Bu yetkinlikler geliştirilebilir. Gelişim kişisel boyuttan takıma, ardından tüm organizasyona yayılır ve bir kültüre dönüşmesi hedeflenir.

Dogmatiklik, vizyonun önündeki en büyük engellerden biridir. Bilgi tek taraflıysa (sadece ben biliyorum), düşünme gelişimini durdurur, dolayısıyla kişinin her şeyi bildiğini düşünerek tatmin olduğu yanılsaması vardır. Başkalarını dışlar ve dışlama etkisi yaratır. Her şeyi bildiğimizi düşündüğümüzde hiçbir şey bilmediğimiz gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmazdır. Gemi hareket edemez. Ve ne yazık ki, zaman zaman hayatımızda en güçlü olduğumuzu düşündüğümüz yerde zayıflıyoruz. Kendi fikir ve düşüncelerimizi hissedeceğimize dair güvence hissi sol kolumuzsa, sağ kolumuzla dengelemek için diğer fikir ve düşünceleri dikkate almak vizyona netlik sağlayacaktır.


Sevgiyle kalın,
CA

Sosyal Pandemi

Öne Çıkan

Bugün, geçtiğimiz on günden sonra ilk defa biraz daha iyi uyudum. Uyandığımda ilk işim çekirdeklerini öğüterek hazırladığım sıcacık kahvemle balkondaki sandalyeye oturup, bahçedeki mimoza ağacına bakmak oluyor hep. Her geçen gün daha güzelleşiyor ağaç. Sabahın erken saatlerinde günü karşılayan kuşların cıvıltılarını dinleyecek kadar erken kalkmak istiyorum ama beceremiyorum henüz. Sevdiklerimin sesi, kimi zaman da görüntüleriyle birlikte şanslı başladığım bu tuhaf günlerde, zaman zaman Kafka’nın Dönüşüm adlı romanındaki baş karakteri “Gregor Samsa”nın gözleriyle bakar gibi buluyorum kendimi. Önce avucumun içine oturan bardağımı seçiyor, mis gibi kokan minik kahve çekirdeklerini öğütüyor, elimin karışı kadar suyu kaynatıp kahvemi demliyor ve ardından bedenimi saran sandalyeme oturup güne ya da belki de kendime uyanıyorum. Bunu her gün yapıyorum.

Mimoza ağacını iki yıl önce eski apartman görevlimiz dikmişti. Nevruz bey, bir sonbahar ayazında adımı seslenince balkona çıkmıştım.

– Bunu sana getirdim

– Nedir ki o dedim (Bir sopa da olsa, beni düşünmüş olmasına sevinerek)

– Mimoza ağacı* bu dedi..

Yanakları al al, üzerinde her zamanki gibi yeleği ve yarım kollu tişörtü ile hızlı hızlı yürüyor, kucağında kel  bir  saksı, bir de saksıdan bir metre yükselmiş bir sopa taşıyordu. Sanki saksıyı tez zamanda toprakla buluşturabilmek için acele ediyordu. Sopayı balkonumun tam karşısına dikti ve gitti. Teşekkür ettim kendisine. Bu dalı henüz bir şeye benzetemesem de işin içinde içten bir niyet vardı. Sopa ümit vadediyordu. İki yıl gelip gidip suladı. Fidan tam iki yıl sonra, bu yıl ilk çiçeklerini açtı.

*

Yaşadığımız apartmanda komşularla bir mesaj grubumuz var. Geçtiğimiz hafta içinde yöneticimizden mesaj grubuna gelen mesaj beni epey endişelendirdi. Günaydın diyerek başlıyor, ardından yan apartmanda yaşayan iki komşumuza covid 19 teşhisi konulduğunu ve bu sebeple yoğun bakımda olduklarını haber veriyordu. Site taksisinin kendisini uyardığını, dışarı çıkmamamızı ve dışarı çıkarsak hiç bir yere dokunmamamızı tembih ediyordu. Herkes teşekkür etti, merak edenler oldu ve mesajlar uzadı, geride içimde tasa bırakarak, bu günlerde sıklıkla sığındığım dalgınlığımla baş başa kaldım. Kısa bir süre sonra, bu mesajlara başka bir boyut geldi – açıkçası bitti sanıyordum-  Yeni bir haber mi var endişesi ile okumaya başladım. Meğer aynı konuymuş. Neymiş; Aslında bu koronalı komşular,  apartman etrafında iki köpekleriyle dolaşıyorlarmış, her görüldüklerinde uyarılmışlar çünkü kesinlikle taşıyıcı olabilirlermiş. Bu vesileyle o apartman yöneticisi de uyarılmış ve dezenfektan ilaçlaması  yapan firmanın telefonu verilmiş. Köpek gezdiren komşular maske takıyorlarmış ama ya bir köpek varmış yok iki köpek varmış aslında biri büyük tasmalı diğeri küçük tasmalıymış sonuçta son karar iki köpekliymişler ve tasmaları varmış ve bizim komşulardan biri onları kesinlikle onları görmüş, diğeri gördüğünü sanmış, aslında böyle bir aile var mıymış yok muymuş ve nasıl varoluyorlarmış detaya ulaşılamıyormuş   ve bizim yan apartman dış merdivenlerinin trabzanları da çamaşır suyu ile silinmeliymiş. Yeni apartman görevlisine talimat verilecekmiş. Bu korona aile günde üç kere çıkıyormuş; Gece on bir gibi mesela ama kesinlikle yöneticisiyle konuşulmuş ve şiddetle uyarılmış : çıkarlarsa hemen şikayet edileceklermiş ve bilinçsiz insanlar yüzünden kimsenin sağlığı riske atılamazmış. Bu komşular aslında zehirli bir böcekmiş…

İki gün sonra tek satır bir mesaj geldi: “Yan komşunun testi negatif çıkmış”diye.. Sevindim tabi, şükür. Nitekim, ilerleyen günler ve aylar hepimizi daha zor günler bekliyor olabilir. Tanrı kimseyi sevdikleriyle sınamasın.

Bu mesaj grubu şahane..  Aradan iki gün geçti. Evde oturuyoruz sakin sakin. Mesaj gelince ilk anda bakıyoruz elbette. Yöneticimiz yazıyor yine:

– İyi akşamlar komşular, evim sucuk kokusu ve dumanı ile doldu. Daire 7 ve Daire 9’dan şüpheleniyorum. Hangi kat olduğunu bileyim ki çözüm üretebileyim. Geç saatte popcorn kokusu da var…

Takip eden cevaplarda da herkes ama herkes şikayet ediyor. Kim bu sucukçu yahu? Hele bir de popcorn! İçim gıcıklanıyor. Bana kokusu filan da gelmedi ki… Yöneticimiz teşhis için tehdite meğil ediyor, değişik bu, neredeyiz yahu biz, birazdan daire 7 ve daire 9 ile çapraz sorguya başlayacak. Daire 9 diyor ki:

-Vallahi evimizin tüm pencereleri açık kokudan kurtulmak için. Yöneticimiz daire 9’a teşekkür edip şükran emojisi paylaşıyor. Ardından daire 7 diyor ki;

-Bize de geldi o koku ama biz pişirmedik. Kim pişirdi bilmiyoruz. Kaçak var bir yerden herhalde, koku sızıyor galiba..

Yöneticimiz daire 7’ye de teşekkür edip şükran emojisinde bulunuyor. Ardından sanki orta sahadan daire 4 çıkıyor ve “değişik zamanlarda patlamış mısır soğan sarımsak  kokuları da basıyor evleri” diyerek topu savuruyor. Top kale çizgisine yaklaştı. Herkes topa koşuyor:

-Aynen – Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen – -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen  -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen -Aynen

Sonunda top tekrar orta sahaya dönüyor :  yöneticimizin görüşü: “Bacalar sıvasız maalesef, bu sorunu en kısa sürede çözeriz inşallah” oluyor.

Aynen kelimesi bana, sanki herkesin gol atmak amacıyla topa vururmuş gibi yapıp aslında vurmamak için mahsusçuktan düştüğü ve topu kaçırmış olduğu ana şahitlik eder. Baca sorunu varsa çözülür ama olmasa da çocukluğuma döndüren bu mesajlara Teşekkürler! Keşke bi sucuk kokusu bizi yalasa, portakal esansı burnumuzun ucundan geçse ve akşam kestane soyan babaannemi görür gibi olsam.

Bu pandeminin sosyal psikoloji ve nevi şahsi psikolojim üzerine güncel etkileri bizi epey meşgul edeceğe benziyor.

Yarın daha erken kalkacağım, sevdiklerimin sesini duyacağım, küçük mutluluklar peşinde koşacağım. Belki bugün gibi yine Beethoven dinlerim,  1. senfonisini epeydir dinlemedim. Yine kahvemi alıp mimoza ağacına günaydın derim. Öyle büyüdü ki, dalları sapsarı ve solmuyor her şeye rağmen. Her şeye rağmen yarın yeni bir gün.

Bugün tüm dünyada çeşitli zorluklarla mücadele eden insanlara yaşam gücü diliyorum. Kaybedenler ışıkla uyusun. Toprakları bol olsun. 

Sevgiyle,

*Not: Mimoza çiçeği anlamı, özellikleri ve yetiştirilmesi

İtalya 1946 yılında ikinci dünya savaşından yıkık dökük çıkmış; insanlar bir coşku, yaşama dair bir umut aramaktalardı. Derken İtalyan Kadın Birliği üyesi olan 3 kadın, toplumun yeniden inşasının “kadın dayanışmasına” bağlı olduğunu düşündüler: Teresa Mattei, Rita Montagnana ve Teresa Noce.

Üç güçlü kadın, bu yaklaşımlarını sembolize etmesi için bir çiçek seçmeyi teklif ettiler. Sunulan tüm teklifler arasında üç tanesi öne çıktı: Karanfil, anemon ve enfes kokusuyla mimoza çiçeği. Aşağıdaki özellikleri sayesinde kazanan mimoza çiçeği oldu.

Mimoza çiçeği anlamı

  • Dayanışma
  • Ölümsüzlük ve diriliş
  • Hassasiyet, coşku ve umut

https://enguzelcicekler.com/çiçek-cesitleri/mimoza-cicegi.html

(kopyalayıp adres çubuğunuza yapıştırabilirseniz mimoza ile ilgili yazının tamamını okuyabilirsiniz)

Pandemiz

Öne Çıkan

Yaşamlarımızda süreci yönetmemizi sağlayan özellik aslında “duygusal dayanıklılık” tır (resilience).

Duygusal dayanıklılık, müziğin abc’sinde bulunuyor. Bir armoni ve ritm arasındaki bağlaç görevini görüyor. Müzik zaman zaman hızlanır, zaman zaman yavaşlar. Zaman zaman yükselir ve iner. Arada hep bağlaçlar bulunur, hareketler arasında esnekliği sağlarlar. Anlam, müziğin duygularımızı yükselttiği  ve dindirdiği zaman ortaya çıkar. Yani bağlam noktasında. Bu bağlam, farklı duygular arasındaki dengeyi kurar ve bu denge şarkının anlamını ortaya çıkarır. Ne duyuyorsun?

Bazen her şey çok üst üste gelir. Yenilmemek için strateji üretmek gerekliliği bilinç altımızdadır. Ve bazen her şey çok umutsuzdur. Daha kötü olamaz. Öyle bunalırız ki,  karanlıklarda kaybolmaktan korkabiliriz. Yaşama dair umudumuzu kaybetmek ve kaybetmemek arasında bir düello başlar. Müzikteki gibi,

Bağlaç görevi gören duygusal esneklik, umutsuzluğa kapılmamak için bir yükselmeye meğil et der ve strateji üretmeye ne dersin diye fısıldar kulağımıza. Harekete geç, alışmadığın bir şey yap, şaşırt her şeyi ve anla ki hareket etmezsen, nasıl mücadele edebilirsin ki karanlıkta?

Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal,

parçalan ki yenilen”

Özüne dönüyorsun aslında…

Üzülme, çekinme, yenilgiler bizi besler. İtiraf et, kendin ol ve cesaretle söyle: Ne yapmak istiyorsun?

Bazen her şey  olumsuz gelişebilir, insanın eli kolu adeta bedenine yapışır. Zor durumlarda hareket edebilme isteği, bağlaç olarak duygusal dayanıklılığa işaret eder. Duygusal dayanıklı kişiler, “zorluklarla mücadele” etmeyi seven kişilerdir. 

Duygusal dayanıklı kişiler, geleceğin olumlu olacağına dair inançlarını korurlar.

Duygusal dayanıklılık için birey, yaşamın içinde olumsuzluklarla karşılaştıkça bu olumsuzlukları kendini geliştirme isteği yolunda bir fırsat olarak görecektir.

 

Devam edeceğim sevgiyle,

Bana yaz lütfen, nasıl hissediyorsan. Birlikteyiz.

Ve gülümse

candanakkan@gmail.com / https://www.facebook.com/sinerjik.ca

 

Maslow için Ağıt

Öne Çıkan

 

2017’de yazmış olduğum “Maslow için Ağıt” ı bugün yaşadığımız küresel pandemik ile biraz daha yeni normali düşünerek tekrar yayınlıyorum. Güvende kalın, evde kalın. Teknolojiyi kullanma beceri ve yetkinliklerinizi güçlendirin ama daha çok kendinizi iyi hissetmeye yatırım yapın. Kişisel farkındalıklarımız ve ailemiz en büyük sermayemiz. Sevgiyle, Candan

25.04.2020,İstanbul

*

Maslow hiyerarşisini bilirsiniz. Ben severim. Teknolojiyi de severim.

Maslow’da en alt seviyede fiziksel ihtiyaçlar yer alır. Bu ihtiyaçlar en temel olan ihtiyaçlarımızdır. Bugün, bu ihtiyaçlarımız için teknoloji etkin olarak kullanılmaktadır. Mesela yataklarımız vardır. Evlerimize gıdalar, taze zincir ile ulaşmaktadır. Evlerimiz ısınmaktadır. Arıtma sistemlerimiz sayesinde temiz ortamlarda yaşarız. Kapılarımız vardır, kilitleriz. Bugün hayatımızda en temel ihtiyaç duyduğumuz her şey için teknolojiden faydalanmaktayız.

İkinci seviyede güvenlik ihtiyacı vardır. Kendimizi ve sahip olduklarımızı güvence altında tutmak. Sahip olduklarımızın elimizden alınmasını istemeyiz. Bir iş sahibi olmak, sağlıklı olmak önemlidir.  Daha çok, yaşamsal nicelikler diyebiliriz. Yaşamsal konularda örneğin; Sağlık, ilaç, bankacılık , güvenlik alanlarında etkin olarak gelişen teknolojilerden faydalanmaktayız.

4ded2c8c50f9b1088fbbd3b9db4c40fe

Üçüncü seviyede sevgi ve ait olma vardır. Aile, ilişkiler, arkadaşlık ihtiyaçları gündeme gelir. Bugün bu seviyede, teknolojinin etkisini gün geçtikçe arttırdığı söyleyebiliriz. Bugün akıllı telefonlarımız, internet uygulamaları ve bilhassa Facebook gibi uygulamalar geçmiş alışkanlıklarımızı karşılamaya çalışmaktadır. Bugün seksüel yakınlık için internet ortamı fırsatlar sunmaktadır. Hiç bir zaman gerçek iletişimin, yakınlığın ve seksüelliğin yerini tutamayacak olan bu yapay fırsatlara tamamen ihtiyaç duyuyorsak, bir yerlerde yanlış yapıyoruz diye düşünüyorum. Maslow teorisinde, bu seviyede ihtiyaçlar, nicelikten niteliğe geçiş yapmaktadır. Kaliteye. Sanırım bu seviyede denge ihtiyacı başlıyor. Hayatın felsefesi , tercihlerimizle ortaya çıkıyor.  Çünkü;

Bir sonraki seviyede, özgüven-güven-başarma ve saygı ihtiyacını görürüz. İçsel yolculuğumuzda, teknolojinin muhtemelen bize katkısı yoktur. (Kendi gelişimimiz ve evden çalışma ortamı için teknolojiden faydalanmak dışında)

Beşinci ve en son seviyede ise, kendini gerçekleştirme ihtiyacı ortaya çıkar. Bu ne demektir? Kendini gerçekleştirme; Yaşamdaki problemleri yaratıcı olarak çözebilmek, potansiyelimiz doğrultusunda yaşayabilmektir.  Bu konularla ilgili bir teknoloji bulunmamaktadır. Bizler, bu seviyede birey olma özgürlüğünü, farkındalığını arzular ve bu yoldaki ihtiyaçlarımızı karşılamaya, karşımıza çıkan problemleri çözmeye odaklanırız.

Bu çocuklar mutlu görünüyor, iç dünyamda bana mutluluğun basit şeylerde olduğunu söylüyor. (Bu günlerde mutluluğun ve iyi olmanın (korunarak) aslında özüne dönen birliklerimizde (unity) olduğunu söylüyor) Ben bir mega kentte yaşıyorum ve yaşam koşullarım iyi durumda. Bu çocukların gözlerindeki mutluluğa bakınca, piramidin altı üstü birbirine karışıyor. Onların piramide filan ihtiyacı yok. Onların ne küresel ısınmadan, ne kodlu yaşamlardan ne de çoğumuzun uykusunu kaçıran olaylardan haberleri var. Onlar anlam yüklü. Birbirlerine ve bağlı bulundukları topluluğa bağlılar. Bizlerin bu çocuklar gibi, hayatı anlamla yüklü insanlardan öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yakın gelecekte teknoloji daha da hızlanacak kuşkusuz. Yakın gelecekte yeni işler, yeni yaşam tarzları olacak. Yakın gelecekte robotlara da örnek olacağız. Bu yolculukta iç dünyamızı anlamak, kendimize dair farkındalıklarımızı arttırmak ve  hassas ruhlarımızı korumak durumundayız. Teknolojiler bunu çözemez. Biz çözeriz.

Böylece, teknolojinin çözebileceği alanlar için daha çok inisiyatif alınmasını sağlayabiliriz.

Aşağıdaki bağlantı konuyu masamda düşünür ve yazarken karşıma çıkan bir makale. Benden fazlası.

http://howdoesshe.com/with-new-eyes-my-humanitarian-experience-in-ethiopia/

 

Sevgiyle,

Candan

Bir anne-baba öyküsü

IMG_9627Bu yıl kırk dört yaşımı bitirdim. Annem 72, babam da 73 oldu. Beni bir Eylül günü dünyaya getirmişler. Eskiden başak burcuydum, şimdi daha çok oğlak oldum. Biraz annem babam gibi, biraz da fazlasıyım. Özgüvenimi onlara borçluyum.

Aralık ayı değerlidir benim için. Yaşam rehberimlerim olan anne ve babamın, birer hafta arayla doğum

günlerini kutlarız. İki oğlak ebeveynin çocuğu olunca, kural ve hedeflerle büyüyor insan. Ne sorun varsa, sorunun analizi, çözüm planı ve organizasyonunda çok yönlü düşünme becerisi gördüm. Hep vaktinden önce orada olundu. Hep doğruları oldu, haksızlıklar karşısında duruldu, mücadeleden hiç vazgeçilmedi. Kendi tecrübelerini aktardılar, olumsuzları süzüp, olumlu düşünceye işaret ettiler. Akıl olgunlukları yaşlarının da üzerindedir ve tabiki ikna etmesi zor insanlardır (oğlak, keçinin yavrusudur ayrıca takımyıldızıdır) İkisini de dinlemeyip kendi bildiğini yaparsan dünyanın sonu gelmese de sonunda onların dediğine gelirsin.  Çok güzel bakarlar sana. Bazen duygusal yanları ağır basar, çocuk gibi alınır küserler ki bu durumun şiddetli etkisini ayrı olsalar da aynı zamanda yaşamışlığım olduğu için çekinirsin onları küstürmekten.

Her ikisi de emeklilik yaşamından keyif almanın yollarını bulunca daha da tatlı oldular. Sağlıkları el verdiğince geziyor, sosyalleşiyor ve yeni şeyler öğreniyorlar. Yeni şeyler öğrenmek önemli. Birisi sudoku, diğeri ingilizce çalışıyor. Bilgisayarda vakit geçiriyor, bolca okuyorlar. Küçükken hediye telaşına düşerdim. Birbirlerine çok benzer annem ve babam. Hediye istemezler, gözlerinin içine sevgiyle baktığın ve güzel hikayeler anlattığın zaman mutlu olurlar. Yine öyle yapmaya gayret ettim. Emeklilik bir değişim dönemi yaşamda. Bir son ve yeni bir başlangıç. Ömür boyu istihdam çağının son temsilcileri için ise geçiş hiç kolay değil, bocalıyorlar. Her ikisi de kırk yılı aşkın bir süre aynı iş yerinde çalıştılar. Mesleklerini çok sevdiler. Sonra boşlukta kaldılar. Sağlık bozulabilir. Bir yere ait hissetmiyor insan kendini. Hayatta açılan bu yeni sayfa ile, kendine daha çok soru sormaya başlıyorsun. Organizasyonel bir amaç olmadan, kendi inisiyatifin ile ve kendin için olan yaşamı kucaklıyorsun. Keşke bu genç yaşlarda da olsa, insanlar emekli olduktan sonra istedikleri gibi yaşamak için daha az enerjiye sahip oluyor.

Sahip olduğumuz değerlerin farkındalığıyla, sevdiklerimizle daha çok birlikte olmak lazım. Anlara sarılarak verilen ömür hediyesini sürdürmekteyiz. Bu anlar, değerlerimizin hayat bulmuş halleridir. Düşünce bulutlarını aralamanın en iyi yolu harekettir. Bazen içinden, bazen dışından. Her fırsatta onları kucaklamak, dilin çözülerek anlatmak, kapılarından içeri beklemedikleri zamanda anahtarınla girmek, tüm sevdiklerini bir mekana toplayıp onları sarmak, kucaklamak ve gözlerindeki mutluluğu izlemek, bir müzik açıp dans etmek, bir peruk takıp taklit yapmak, alışmadıkları zaman mesaj atıp “iyi geceler/günaydın ya da afiyet olsun” demek, ya da sesini değiştirip yenimahalle’deki ermeni komşu gibi konuşmak, doktora birlikte gitmek, heyecanlandığında sakinleştirmek, biraz gezelim deyip üç saat dolaşmak, seni aradığında ilk çalışta telefonu açmak  hala mümkün. Üç kat mutlu oluyor insan onların sesini duyduğu, onları mutlu ettiği zaman.

annem ve babam için,

Sevgiyle

 

Motivasyon

Öne Çıkan

img_3450Behramkale, Büyükhusun köyündeyiz. Bayram tatilinde geldik. Bayram hikaye, Dut teyze ise şahane! Dut teyze diye çağırıyorum onu. Asıl adı; Egeli Gülsüm, yetmiş yaşında ve ağaçlara tırmanıp meyve topluyor. Özellikle de bu mevsimde karadut. Gözlerinin içini görseniz; ışıl ışıl! Ona bakarken neden bilmiyorum, babaannem bakıyor gibi bana geçmişten. Hani o yaramaz haylaz, evden kaçıp sokakta misket oynadığı günlerden…

İlk günden sevdik birbirimizi.

Dut teyze ve kocası Rıfkı, taş evde yaşıyorlar. Rıfkı bey her sabah çıkıp hayvanları yemliyor, sonra kahvehaneye gidip pinekliyor gün batana kadar. Her gün bir telaş bir uğraş öğlene kadar günün naif yemeklerini bitirip sokağa atıyor kendini Dut. İlk durak genelde ağaçlar oluyor. Elbette konu komşuyla, olası tüm dedikodu da beraberinde ilerliyor ağaca doğru olan yolda Dut. Her gün nasıl da çok iş buluyor bu kadar inanılmaz. Acaip çalışkan. Bir gün bakıyorsun bahçede bir örtü üzerinde açmış bacaklarını ceviz ayıklıyor, bir gün zeytin, bir gün de baklava açıyor. Genellikle her gün eve dönerken elinde hep bir sepet ve içi meyve dolu oluyor.

Bayramını kutlamaya gittim. Telaşlandı biraz. Ortalık karışık belli ki ya da için için yabancılaşıyoruz bilmem ki. Bence sorun değildi, ağzım bir karış,  “Dut teyze biz geldik” diye bağırıyorum. “Amaniiiin, gil gil yıkarrı” … Sobaları var dışarda, taş ocakları var iç holde. Holün devamında çamaşır makinesi taşın üzerinde. Dönüyorsun küçük mavi tahta kapıların ardında rafsız kireç duvarlar. Buyur ediyor tekrar orada, elini öpüyorum. Salona geçiyoruz, ikinci el bir plazma televizyon varmış burada bozuk, dikkatimi çekiyor. Neyi var deyince, yayının çırpışıyormuş olduğunu öğreniyorum. Dut teyce daha ziyada evlilik programlarını seviyor ama izleyemiyor ayarı bozuk diye ve düzeltiyorum. Uğraşırken ben, yüzüne ciddiyet hakim oluyor ve tuhaf,  silme sessizlik. Yayın gelince, sevinciyle beraber sesi cıvıldıyor, “aha işte bu bu proğramm gıızımmm sağollasın” . Sonra da bayram ya, yemek yedirmeye uğraşıyor. Yahu tokum, seni görmeye geldim sadece! Zar zor itirazımı kabul ediyor ama gözüm sıra sıra raflardaki tencelereler ilişiyor yemek deyince. O kadar çok tencere var ki, kendi evimdeki kitaplar kadar neredeyse. Üstelik, bu tencerelerin içine çocuk girip banyo bile eder. Evinde olmama hem seviniyor hem de dünyasını beğenmeyeceğimi düşünüyor sanki. Hep yüzü yerleri arıyor. Muhtemelen, Dut teyze evinden çok sokaklarda olmayı seviyor çünkü. Sanki mahallenin muhtarı gibi, herşeyden haberdar olmayı ve o küçücük köyün dokusunu hissetmeye bayılıyor. Onun manzarası bu! Dedikodusuz bir günü geçmiyor belli. Öyle şiringari serseri bir suratı var ki, bir yaş yaşlanmamış on beşinden sanki. Bir de gelininden dinlemeli mutlaka, çatalkara gözlerini devirmesinden elimi tutup bırakmamasından ve kaçıp kaçıp bize gelmesinden belli; iki değil üç çocuğu var gelinin…

Aldığım bayramlık lavanta kolonyası ile bir de yazdım elimle paketlediğim sarı kuru kağıdın üzerine Gülsüm teyze yerine “Dut teyzeme” diye.. Resmi olarak Dut adını aldı kısacası… Baktım okuyacak mı? Okumazsa torunlar var nassısa diyecek dedim ama okuması da varmış. Dut teyze ismini duyunca gözlerinin içi güldü. Böylece, kendimce bayramını kutladım. İçtenlikle.

Geceleri üfüren pencereden gelen sese dayanıp yaslanıyorum yatağıma. Sabahları da hakikaten horozlarla beraber fırlıyorum yerimden. Gün gözüme doğuyor sanki. Köy bizden önce uyanıyor besbelli. Bir erken vakit yolda bir başka teyze görüyorum. Haldır dıldur otoyola doğru yürüyor. Teyze hastaneye gidiyormuş, yani bu şekilde beş kilometre daha yürüyecek. Dönüp arabayı alıyorum, yol boyu konuşuyoruz. Gelini, kaynatası ve çucukları gelmişeler. Bayram boyu yirinden kalkmamış gelini, saba öğlen akşşam hep yemek pirimiş canı cıkmış. Tansiyonu atmış kendinii gelemirmiş. Dün gece gitmişler, bu vakit erkencikten hastaneye koşormuş. Teyze hapçiklerle iyileşirmiş, ama evden de pek çıkmaz imiş. Gülsüm teyzeyi tanımazmış, başka komşularla da tanışmamışmış. Arkadaşı yokmuş pek göyde. Aynı köyde…

img_3415

Ertesi sabah bir baktım bir koca tabak taze karadut. Amanin. Kadın kalkmış 3 kat basamak tırmanmış, boş kaseyle geri gitmesine içim elvermiyor. Ama koyacak birşey yok, günlük yaşıyoruz. Merdivenleri ağır ağır inmeye başlarken yahu gel koluna gireyim demiş bulunuyorum. Gızıııııııım diye başlıyor; “Şimdi yardım etceyn sonra sen gitceyn ben ne etceym gızım, bırak ben inerim basamakları” diyerek koluna aldığı boş tabak çanağı, boş pet şişe ve streç film rulosuyla trabzana tutuna tutuna inip gidiyor.

Hay allahım kadına bak, “yardım etme bana” dedi ve doğru söylüyor!  Düşünüyorum, bugüne kadar yardım et teklifi gelmeden koşturduklarım, yardım et diyenler için koştuklarımı beşe katlar. Oysa ne iyi olurdu, birinin de çıkıp bana “yapma, ihtiyacım olunca söylerim. Ama olur mu, ben her zaman ihtiyaçları sezen ve yardım teklif eden oldum bugüne bugün. Hatta kendimi daha değerli hissettim yardım ettim diyerekten! Tam anlamıyla 43 sene 9 ay sonra kal geldi bugün bana!!!! “Hem sen yokken yanımda ben naparım” dedi yahu! Dut teyze özetle bana diyor ki; boş bunlar. Kendini boşa yorma.

Tam içeri girdim bulaşıkları topluyorum “canaaan canaan” diye bir ses. Bu sana dedi arkadaşım. Çıktım, teyze yüksek basamakları aynı hızla geri tırmanmış bana kendi yaptığı zeytinyağından da bir bidon getirmiş. “Bu en kalitesi” diyor ve dönüp inerken teşekkür ediyorum kendisine, onlarca öpücük göndererek sevgiyle.

Yerle bir olan motivasyonumu geri getirdiği için. İyi ki varsın Dut teyze…

Saflık

Duyguları birbirine gerçekten bağlayan saf olmalarıdır. Saf oldu mu duygular,  karşılıksız bir berraklık sunar. Sanki aklından ve kalbinden geçirdiğin herşey bir cümleye dönüşür ve sen bu cümleyi çok düşünmeden söylersin. Aslında karşındakini iyi etmek için söylersin. Ama bazen iyi etmeyebilir sözlerin. Yine de böyle düşünen insanlar saftır. Onları, diğerlerinden ayıran da budur. Saflık, asla eziklik anlamına gelmemektedir gerçekte. Bir arkadaşına gerçek, içten gelen ve düşüncelerinle bütünleşmiş bir duygunu söyleyebilirsin. “Seni kaybetmekten korkuyorum” gibi.. mesela

Bir kaç yıl önce, çok yakın bir arkadaşım ile aramızda bir diyalog geçmişti. Bu arkadaşım, buluşmuş olduğumuz bir sofrada, açıklıkla, bir daha eskisi gibi olamayacağımızı söylemişti. Medeni durumum değiştikten sonra açıkçası arkadaşlarımın da değişeceği hiç aklıma gelmemişti. Bu yakın arkadaşım, açıklıkla, eşiyle birlikte olan hayatlarında bir çok arkadaşlarının medeni durumunun değişmesinden psikolojik olarak olumsuz etkilendiklerini ve arkadaşlık edemeyeceğimizi belirtmişti.  Bundan sonra arkadaş değildik özetle. Kendi ailesinin önceliği olduğunu bana beni kırdığını fark etmeden ifade ederken, evimin duvarlarını süsleyen doğa temalı ağaç çizimini düşünüyordum. Gravür ağaç gözümün önünde, toprağa hükmeden dalları yaptığında, ilk sergisiydi. Onu desteklemek için bu resmi o günkü imkanlarımla, 3 taksitte satın almıştım.  Sonra da evimin baş köşesine asmıştım. Bana dünya üzeri bir ifade katan bu resim, içindeki figürlerin enerjisiyle yaşam enerjimi hep yüksek tutmamı telkin ediyordu. Bunu çizen, benim arkadaşımdı. Ben ona koşulsuz bağlıydım. Fakat maalesef, o benim medeni durumum değiştiği için artık eskisi gibi olamayacağımızı ifade ediyordu… Kendi  içinde bir çok nedeni vardı belli ki, ancak mideme bir gülle oturmuştu. Önce ne yapacağımı bilememiş, sonra saatlerce nereye gittiğimi düşünmeksizin kaybolmayı seçmiştim saatlerce. Aylar ve belki de daha uzun zaman geçti. Çok üzücüydü, bir kaç yıl sonra, çok sevdiğim eşinin vefatının haberini almak. Kulağımdaki ses, başka bir boyuttan bana “yanında olmalısın arkadaşının” diyordu. Oldum da. Hiç bir şey beklemeden, böyle bir günde, arkadaşın yanında olunmaz mı?

Uzaklık ile saflık arasında samimi bir ilişki var bence.

Uzaklık, ulaşılması zorluk anlamını taşırken Saflık, ulaşılması kolaylık anlamına gelmez mi?

Sufilikteki gibi…

dahası ne diyim, bu yaşamı nasıl algıladığımızla doğrudan ilgili ve de nasıl bir yolculukta olduğumuzla…

sevgiyle,

ca

Karşıtlıklar Arasında

Bin sözcük hesapladım, bir nefeste söylenecek . Her güne iki nokta yedi kelime düşüyor. Belki bazıları bileşik, bazıları sade, bazıları da türemiş olabilirler. Hesap yaparsam yazamam, hesapsız hiç yazamam. Bu sebeple kelimelerimi biriktire biriktire yazıyorum, hesapsız ifadelerden kaçınmak için. Tortularını hissederek dokunduğum kelimeler, dans etsin istiyorum. Her ne kadar şairane her ne kadar edebi olduklarını hesap etmeksizin, yaşamı hissettirsinler kafi.

Kendimi iyi hissetmediğim zamanlarda kelimeler biriktiyor-dum, ki sorduğumda kendime “neden kendini -iyi- hissettiğinde kelimeler biriktirmiyorsun” diye, “onlar zaten havaya karışıyorlar” cevabını aldım. Olması gerektiği gibiymişler,  saf enerjiye dönüşüyorlarmış çünkü. İyi ya, kelebekler uçuşurken de iki kelime seçip kenara yazabilsek ya? Bin sözcük nasıl tamamlanır sonra?

Güzel ve karlı bir yılbaşı gecesinde tüm dostlarımı , birlikte biriktirdiğimiz anıları  tek tek aklımdan geçirirken; Şu çılgınca hızlı dönen dünyada değiştiremeyeceğim şeyler için fazla kafa yormamayı ve değiştirebileceklerime odaklanmayı öğütledim yine kendime. Yine de görüşüp kucaklaşsak ne güzel olurdu. Bu sebepledir ki yeni yıl için birşey dilemedim, çünkü birşey beklemedim. Aksine, ben ne katabilirim diye düşündüm.Yenileri hedeflerken dürttüm kendimi, asla sahip olduklarımın değerini unutmamak için.

İşini severek yapmanın başarıya giden yolda en önemli iradeyi sağladığını, ama daha çok da sevdiğin işi yaptığın zaman fark yarattığını gördüm. Bunu hep tavsiye ettim. Zaman zaman sevdiği işten emekli olup kendini boşlukta hisseden tanıdıklarımın aslında sevdikleri başka işler de olduğunu fark etmelerini ve beklemediği zamanda işinden çıkarılan tanıdıklarım için yeni kapıların açılmasını sağladım.

Kollektif olumsuzluğun beyin hücrelerini esir alması an meselesiymiş. Geçmiş bütün yıl boyunca bu durumla baş etmeye çalıştım. Zaman zaman kağıdı kalemi bıraktığım ve kendimden soğuduğum günlerim oldu. Ama her gün yeni bir gün, her gün yeni bir şafak doğuyor dedim her sabah gözlerimi açtığımda. Başarmamak sadece insanın kendi elinde dedim ve moralsizliğin esir alacağı her sinir hücreme kalın bir savunma kalkanı geliştirmeye çalıştım.

Neticede, değişmek zorunda kalmadan ben değişeyim en iyisi….

İyi Seneler!

 

 

Okumaya devam et

Güneşle

Hafta başladı. Hafta dediğin şey aslında zamanı planlamak için uydurulmuş bir düzen. Peki ya günler? Pazar günü nedir mesela? Pazar günü, güneşin doğduğu, muhteşem bir gündür. Tek farkı diğerlerinden, o gün insanın mecburiyetlerini kendisinin belirleyebilmesidir belki.  Salı nedir?: Haftanın ikinci günü! Çarşamba, hafta ortası?? Kim neyi ortalar hiç bilmem de Perşembe gelince insan tuhaf bir rahatlık içine girer. Cuma hele, ah o cumalar yok mudur.  En az Cuma’ları çalışılır. Bazı ülkelerde tatildir de bu yüzden. Oysa Pazar, Çarşamba’ya Perşembe Cumartesiye karışabilir. Gece ile gündüzden daha belirleyici hiçbirşey olmayabilir bazılarımız için. Gün dediğin nedir? Güneşin batışıyla ayaklarını uzatıp bugünü de huzurla, sağlıkla geçirdim demektir. Bu huzura sahipse , insanın kendini mesut hissetmesidir. Peki günler olmasaydı noolurdu? Hiçbirşey.. Zaten dinlenmek için, kendine vakit ayırmak için bir zamanın olurdu, çalışmak için olduğu gibi. Ama aylar da olmazdı. Oysa aylar ve yıllar hep belli bir saat düzenine göre gitsin diye, günler sessiz kalmış zamanında.. Kimse sormamış günlere, sen ne yapmak istiyorsun diye.. Sınırlar gibi.

Ülkelere de sormamışlar. Hatta aya bile sormamışlar, üstelik gidip bir de bayrak dikmişler. “Burada Amerikan Bayrağı var”!! Ne iyi yahu.. Ayın da umrundaydı. Kim Kime iktidar şu ölümlü dünyada, nedir bu mesele yaşadığımız dünyadan istediklerimiz bitmedi bir türlü…

Sınırlar olmasa ne olurdu? Efendim, kuzey evrupa coğrafyasındaki ağaçlar benim sınırımda değil. Onları sevemem mi diyecektik? Günlere sorsaydık, ne fark eder ki derlerdi eminim. Güneş doğudan doğar batıdan batar. Sen hangi gün olursan ol, yaşamı hissetmedikçe, şu eşsiz dünyada şikayet etmekten, etrafına öfke saçmaktan, sınırlar koyup insanları ayrıştırmaktan vazgeçmedikçe senin iktidarın da hükmün de bana gelmez derlerdi. Güneş de göz kırpardı günlere.. Yaşamın yirmi dört saati olan günlere..

Bu sabah, günüme başlarken kulağıma bir şarkı üfledi güneş. Gün boyu mırıldandım içimden.

Sevgiyle

Uykuda

Öne Çıkan

IMG_5882 2Uyku hali, bir ormandayım. Titriyorum ter içinde uykumda ama uyanamıyorum bir türlü offf. Gördüklerimi anlatırsam rahatlayacağım bir nebze:

Burası büyük bir orman, her yerde en aşağı üç metre kalınlığında, on metre boyunda dev ağaçlar var. Ne güzel bir görüntü… Ama genç ve dipdiri görünümlü ağaçlara yakınlaştıkça gövdelerini sofu sarmaşıkların sardığını ve boğarcasına, nefes aldırmamaya çalıştıklarını farkediyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Güneş gölgelendi. O berrak sıcaklığı gölgeleyen örtü, amerikan bezinden kirli beyaz, yersiz-yurtsuz ülkede dokunmuş bir kumaş. Bir branda.Ve orman korucuları bu kumaştan yapılmış üniformayı giyerek bu bakımsız ormanın sahipleri gibi dolaşıyorlar.

Bu korucuların başı bir adam var, çok iyi konuşuyor. Herkesi kendine inandırabilme yeteneği var. Büyük güçler -brandacılar- ona da demişler ki “sen bu ormandan sorumlusun ama bak sana daha yakın gelecekte daha büyük ormanlar vereceğiz sen sadece dediklerimizi yap”. Böylece küçümsenmiş gururunu tedavi etmişler. Kendini önemli hissettirmişler bu adama. O da inanmış, inanmak istemiş böyle büyük bir görev olduğunu hayal etmiş. Koca bir bez vermişler eline ve demişler ki “şimdi bunu yavaş yavaş, yedire yedire gün ışığına karşı ormana kapatacaksın. Yavaş yavaş karartacaksın ormanı ve öldüreceksin canlıları ama acele etme. Biz senin yanındayız. Bunu başarırsan eğer, dile benden ne dilersen demişler. Çok büyük olacaksın çok! Adam inanmış, almış eline brandayı sağa sola köşeye ortaya doğru kapatmaya uğraşırken kendisine karşı gelebilecek tüm canlılara hükmetmeye başlamış harfi harfine ne gerekiyorsa. Bir süre sonra ışığın kaçamak yaptığı köşeleri elleriyle kapatmak yerine bu görevi etrafındakilere dağıtmaya başlamış. En sonunda da kendi kendini ormanın kralı ilan etmiş. Ahh ne sevinmiş ama, ilk defa çok değerli hissetmiş kendini. Oysa gel zaman git zaman, ormandaki ağaçlar kurumaya, çiçekler solmaya, canlılar su bulamamaya başlamış. Sonra almış eline testereyi kesmeye başlamış. Önce soldan kes demişler, soldan kesmiş. Sonra dur napıyorsun sağdan kes demişler, ihtirasını sağa vermiş. Ne yapsın, yüzüğü takmış bir kere. Küçüklüğünde babasının ayaklarından asarak ceza verdiği günlerden hınç almış. O da kaçkınca ezmenin keyfine varacakmış ve kendisine karşı gelenleri de en acımasız şekilde cezalandırmış. Bir melunu hayata geçirmiş böylece. Fırsat bu fırsat. Önce herkesi sevdirmiş kendine, sonra da istediği etki altına almaya başlamış. Kendine hayran bırakmış kimilerini. Uğruna canını verenler bile çıkmış.

Adam bu dev aynası ile öyle güçlenmiş ki, kendi gücünün büyüsüne kapılmış. 400 destekçisi de olsa de Olsa 500 de farketmemiş, böylece!

İçindeki bu kaçkın yüzük ihtirasına karşılık ormanda her gün canlılar ardı ardına ölmeye başlamışlar. Kendinden geçmişçesine kesip doğramış, biçmiş, birbirine katmış, ormandaki canlıların tekrar bir yaşam yolu bulmalarını engellercesine. Çevresindekileri de inandıracak nedenler bulmuş, yüce güçler ve dini kitaplara sığınmış. Oysa ne yüce güçler anlamış onu ne de dini kitaplar böyle yazmış. Ve, zamanında kuşların, sincapların, uğur böceklerinin, kelebeklerin, kertenkelelerin, arıların cirit attığı ve çocukların dalından kiraz topladıkları ormana canlı uğramaz olmuş. Adam bir süre sonra, ormanın orta yerinde yatıp kalkmaya, tuvaletini yapmaya başlamış. Mikroplar üredikçe daha da asil amacına ulaşıyormuş adeta. Bütün bunlar yetmemiş gibi, bir de tabela dikmiş ayan beyan herkesin göreceği biçimde: “Cennet Ormanı” diye.

Bu soysuz, inancının esiri olmuş oysa inanırken başını koyduğu toprak, ormanıymış ve kararmış gün geçtikçe orman, ışıksızlaştıkça…

*
Uyanmaya çabalıyorum fakat manzarayı görürken uyanmak için benim de canımın acıması mı lazım? Uzandığım yerden düşününürken “ben de değerliyim” diye çağıran canlıların sesini duyabiliyor muyum?

Ama hissediyorum, uzak değil ağaçların ayak sesleri.

Moment of Truth

This article is for the women whom are facing violence and the gentleman whom are in such a feeling of despair and shame about violence. #ÖzgecanAslan

479841_10151500795216630_140265047_nThey didn’t burn me to kill me. They burned me to hide my body and escape from the truth.

This was not just like a “pervert crime” the news tell… And I was not the only woman victim.

This is how my story happened: I took a minibus. Everyone left and I was there by myself. Probably, the driver “he” noticed that my phone charge was off and he took advantage of this. I realized him changing the road. I began asking why and then began shouting. Then he pulled over to the dark land. He stopped the vehicle. He swept down on me. I tried to resist with my pepper sprey. My fingernails were roasted by his skin. He was armed. I was resisting still. He stabbed me repeatedly as if I am a monster. Then he hit me with the lever. Then he cut my wrists. My blood was everywhere. Then others came. They set me on fire. They wanted to burn everything and escape. Their eyes were covered with rage and fear. They were feeling themselves  right to do these to me. All these happened because of my resistance to the three minute of pleasure.  I knew, I refused, it was because of my beautiful outlook and the symbol of my innocence can be filled with holes. If I didn’t resist, this pervertness would’t be heard.

If I haven’t had resisted,he may have told this creepy lust to his friends. His friends would damn him and say “you ruined your three years for an instant pleasure”. If he weren’t arrested, they would probably say “well done” to him. He would have found guilty just because he was arrested.

I am not dead and I will not die. I am not a Park name neither a politic party symbol, I am not a daily agenda. I am just a woman trying to live, have education for a better life. I am Can (I am life)

Wear black or red, defend execution or castration. Being aware is not enough, take challenge and fight against it. Like me. Do whatever you can. Think, write, talk, draw, move, think, teach or act. Don’t leave me alone. Unless, you don’t struggle to change the paradigm for violence against women, you will not be helping me. Eventually, I will die like others have died.

Thank you

2015’e Doğru

f56ae9f90fab9a1ea52dbb364b258cef Üç yıl önce, blog yazmaya başladım. Paylaşılabilecek en güzel konular, o güne kadar biriktirdiğim eğitimlerimdi. Her bir yazım, bir eğitimimle ilgilidir bu yüzden. Hatta ilk yazılarım uzundur belki bu sebeple. Gezi olayları ile birlikte, “Yürüyen Ağaçlar” teması ortaya çıktı.  Aslında inanarak savunuyor olduğum “birlikte yaratabileceklerimizin kendi toplamımızdan çok daha fazla olduğu” olgusu, güncel tarih ile birleşti…

Zaman zaman kişisel gözlemlerimi de paylaştım. Desteğinizi ve yorumlarınızı almak beni hep motive etti. Yazmak beni hep motive etti. Bu yazıları güncelleyerek biraraya topluyorum şimdi.  Danışmanlık ve eğitim verdiğim kişilerden gelen yoğun taleple kitap konusu gündeme geliyor.

2015 ile birlikte;

Umudun ve sevginin kanatlarımızdan eksik olmadığı çok güzel bir yıl olsun.

Sağlıkla Sevgiyle!

 

Vay İyimser Vay…

544fc3f43464275d9d450eea930c374eYeni yerleri görmek ve yeni insanlarla tanışmak için güçlü bir nedenim var; Çünkü yaşam sadece bulunduğum yerden ibaret değil. Ayrıca, zaman da bulunduğum an’dan ibaret değil. Bazen yazarken aklıma geliyor, belki de bu söylediklerimin hiçbir anlamı yok, çünkü zaten söylendiler. Tuhaf olan da bu. Yine de söylemek ve yazmak. Bu bir çeşit meydan okuma gibi…

Öğrenecek çok şey var hayatta. Kimi zaman bir eğitimcinin, eğitirken öğrendiği gibi, en iyi bildiğini sandığın zaman bile hiçbir şey bilmediğini farkedebilmek. Tüm akıllar birbirine her an her şeyi öğretebilir.  Bunun dışında, ne yaş ne akademik bilgi ne de eğitim bilişsel çağla boy ölçüşebiliyor artık. Bugün bilişsel, matematiksel bir çağdayız. “Yenilikçilik Dönemi”.  Bu dönemde bilgi; her yerden ve herkes tarafından ulaşılabilir durumdadır. “Tek tuş”. Bugün, kendim de dahil, ezbere öğrenmişlerin kendini güncellemesi gereken bir çağdayız.  Değişime uyumlu olan ayakta kalıyor günümüzde.

Son zamanlarda düşündüğüm ve kendime ders çıkarttığım “kendime geribildirim” diyebileceğim görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Bir süre önce, yurt dışında orta yaş ve üzeri meslektaşlarım tarafından bazı kişisel diyebileceğim sorular soruldu. İşimle ilgili sorular sormalarını tercih ederdim oysa, fakat bu sorular beni “Yeni Türkiye” ile ilgili düşündürdü. Örnekliyorum, birlikte düşünelim;

Lars: Senin ekibin Türk ama sen İngilizsin, Türkiye’de yaşamak nasıl senin için?

Ben: Anlamadım?

Amanda: Sen Türkiye’de bir yabancı değil misin?

Ben: Pardon, siz sanırım bir yanılgı içindesiniz. Ben Türküm.

James: Ama İngilizceniz İngiliz aksanı.

Ben: Olabilir, benim gibi çok Türk var.

Amanda: Pardon…

Jason: Sen kendini Avrupalı mı hissediyorsun yoksa Asyalı mı daha çok?

Ben: Türk’üm ve kendimi Türk Vatandaşı olarak hissediyorum. Hem Asya’yı hem Avrupa’yı birleştiren büyük bir ülkenin vatandaşıyım. Ayrıca bir dünyalıyım.

Patrick: Dünyalı derken?

Ben: Siz nerelisiniz?…

Gertrude: Başını örtüyor musun eve dönünce? (ülkene dönünce)

Ben: Hayır, ben başımı örtmüyorum. Benim ülkemde baş örtmek mecburi bir durum değil. (Acınası bir soru ve cevap)

Jade : Senin ülkende senin gibi insanlar var mı o zaman?

Ben: Senin soruna cevap vermeyeceğim. Çünkü, anladığım kadarıyla sen Türkiye hakkında biraz araştırma yapmalısın.

Değişime uyum derken “benim ya da bizim” değil, dünyada yaşayan herkesin uyumundan bahsettiğimi vurgulamalıyım. Çünkü karşılaşmış olduğum tesadüfler, bana dünyanın neresinde olursak olalım aklımız kadar büyük ya da küçük olabileceğimizi kanıtladı.

Yine de, onların gözünden gördüklerimi önemsedim. Çünkü önemlidir kendi görüntümüzün nasıl algılandığını bilebilmek.

Ülkeme uzun seyahatlerden sonra döndüğüm her gün, tuhaf ama, hiç bir toprağa tercih etmeyeceğimi söylüyorum. Samimiyetle.

Beni İngiliz sanabilirler, Fransız ya da İsveçli. Sanıyorlar da işin tuhafı. Ne yapayım, ben Selanik göçmeni bir Türk’üm. Ama beni ne sandıkları hiç önemli değil. Gittiğim her toprağa kolayca uyum sağlayabilirim. Açıkçası bu da önemli değil. Bence asıl önemli olan şu; Benim ülkem, benim toprağım işgal altında olabilir. Benim yazarlarım, benim medyam gerçekleri konuşamayabilir. Benim insanlarım iş bulamayabilir, iş bulanlar işlerini kaybetmemek için en ağır koşulları kabullenmek durumunda kalabilir, benim sanatçılarım devletimin kuklası olmaya zorlanabilir, benim bilim insanlarım ve benim uzman insanlarım çaresizlik içinde olabilirler, düşünen insan keçileri kaçırabilir. Ama gelecek için olumlu düşünmeyi çok önemsiyorum, kısacası iyimser olmayı.  Gelecekte her şey çok güzel olmayacak, bizler de masal kahramanları değiliz zaten.

İyimserlik nedense yanlış yerleşmiştir bazılarımızın zihinlerinde. “Polyanna etkisi” sanırım. İyimser olmak, olumlu olmaktır.

Eğer geleceğe olumlu niyetler ile bakmazsak, bir hedefe yönelik bakış açımız olmaz. Olumsuz gördüğümüz her şeyi ortaya koyar, bir daha bir daha söyler dururuz. Sonra kendimizi de olumsuz buluruz.  Olumsuzluk üzerimize çöktükçe, başkalarını da olumsuz buluruz ve aslında komple bir güven duygusu yitimini yaşarız. Her an her yerde bir olumsuzluk, bir tehdit  düşünsenize! Amanin. İşte o zaman dua etmeye, kendimizden çok başka güçlerin bizlere yardım edeceğine inanç besleriz. “İnşallah modu”…

Bizler olumsuzluklar ya da -krizler- ile yaşamaya alıştıkça, küresel komiteler bizi canavarca ham yapar.

Olumsuz düşünceyle bakmazsam, Polyanna’cılık oynuyor olmam. Polyanna, stres altında olan bir çocuğun hayata körlemesine olumlu bakmasının hikayesidir. Strese gerek yok. Stressiz düşünelim, daha sağlıklı böylesi. Olasılıkları hesaba katarak iyimser olalım. Herşey önce kendimize inanmakla başlıyor aslında. Kendi içimizde öğrenmeye ve gelişmeye duyduğumuz olumlu heyecanı ülkemizin içinde bulunduğu akıl durgunluğuna meydan okumaya odaklayabilirsek, sorunları aşmak için “birbirimize ihtiyacımız olduğunu” kabul edersek, geleceğe daha olumlu bakmaya çalışarak dengeli çözümler içinde olmayı başarırsak o zaman , şimdilik, “işte bu yeni bir başlangıç diyebiliriz.

Sevgili Bağımlılığım

Öne Çıkan

A-Universal-ParadoxBu kadar bağımlı olmuş olduğumu farketmek için kaybetmem mi gerekiyordu? Burnumdan soluyarak ya da kendimi kasarak bırakıverseydim ya bir kenara? İlişkimize yeni bir boyut katıp, onu delicesine özlemeyi seçseydim! Arada bir dönüp baksaydım ona sadece.. Yok.. Olmadı. Bu dersi zor yoldan öğrendiğime göre biraz aşırıya gitmiş olmalıyım. Farklı bir ülkede, farklı yollarda kaybolmamaya uğraşırken sevgili bağımlılığım ile vedalaşmaya fırsat bile bulamadım. Oysa sekiz dakikada bir, dokunmatik bir ilişkimiz vardı.

Her neyse… Bir süre kendime gelemedim. Yürüdüm, sakinleşmeye çalıştım ama nafile. Kaldığım otele döndüğümde, kendimi içinde bulunduğum durumdan çıkmak için mücadele ederken buldum. Üzücü olan, ara ara diyordum ki kendime “Sen iyisin, sana bir şey olmadı, daha kötüsü de olabilirdi, bütün bunları düşünmen seni sadece daha çok yoracak ve yoruyor da” ama yapamıyordum. Sanki sevgilim gibi anlatıyorum öyle değil mi? Belki de öyleydi. O benim not defterim, o benim sevdiklerimle bağlantım, o benim yol göstericimdi. İşimle ilgili herşeyimdi. Bir anda bomboş kalıverdim. “Şimdi nereye bakacağım” derken buldum kendimi..

Ben bir bağımlıyım, telefonum olmadan yapamıyorum. Telefonum yok şimdi, yaklaşık 36 saat oldu. Epey değişik bir gün geçirdim. Bir şekilde –öncelikle- onu kaybettiğimi ve ciddi bir maddi zarara uğradığımı kabul ettim. Başka bir seçeneğim yoktu zaten. Başka yollar aradım sonra kendime ve idare de ettim açıkçası. Bana moral vermeye çalışan arkadaşlarım oldu, güldürdüler beni. Düşünmeyi bırakmaya başladım. Hala tam atlatamadım ama daha iyiyim. Şu da var; Belleğimden çağırdığım cep telefonsuz 25 yıl! İyi bir süre öyle değil mi? “Napıyorduk o zaman yahu” diye başlayan sohbetler bir yana, hakikaten çok da güzel idare ediyor olduğum gerçeğini hatırlatmak kendime, beni daha da rahatlattı. Cebinde taşıdığın telefon kartı ya da jeton, restoranlarda bulunan ve parayla çalışan telefonlar, arkadaşlarının evlerinden açılan “eve bildirim” aramaları, yurt dışında yaşayanlarla “ödemeli arama” seçenekleri ve veya mektuplar. Özlem dolu mektuplar. Bu yazıyı hakikaten ve yine, kişisel deneyimime dair yazıyorum. Bir ders çıkartılsın diye değil. Zaten dersi ben çıkarttım, fatura da cabası. Biraz ağır yoldan oldu sadece. Hafif travmatik.

Bugün, telefonuyla konuşurken insanların duygularını ifade ediş biçimlerine, araba kullanırken bir yandan el kol hareketleriyle derdini anlatmaya çalışan insanlara baktım. İş arkadaşlarımla yaptığımız toplantılarda telefonlarını sürekli kontrol eden insanları izledim. “Çok pardon” ifadesiyle, önemli telefon geldiği için ortamdan uzaklaşan insanları gözlemledim. Sonra kendime döndüm yine; İşte sen de busun, böylesin. Aynı bu izlediğin insanlar gibisin.

Başka ne gibi bağımlılıklarım var onu düşünüyorum şimdi. Aklıma ilk gelen, olumsuz olan işlere bağımlılık duyuyor olmam. Neden olumlu gitmiyor? Yahu sanane! Gitmiyorsa gitmiyor işte. Ama açıkçası bu bazen çok işe yarıyor, kimsenin çözemediği bir meseleyi de hallediverebiliyorsunuz. İyi mi? Bilmiyorum açıkçası iyi mi.. Soruyu kendime sorup, cevaplayamayıp bir de burada yazdığıma göre hala çözememiş olmalıyım. Belki de bağımlılık, kontrol etmek kadar keyif duymak ile de ilgili bir durumdur. Bir şeyi yapmaktan keyif aldığım zaman daha çok yapmak istiyorum. Daha çok yaptığımda daha çok tekrar etmiş de oluyorum. Çokça tekrar edilen bir eylem, gittikçe daha iyi yapılır hale dönüşüyor ve daha çok keyif veriyor. Üstelik, bu sefer, sizin dışınızdakiler de sizin bu eylemi “iyi” yaptığınızı fark ederek sizi takdir etmeye başlıyorlar. Oysa belki de siz, bu eylemi tekrarlarken kendinizden birşeyler tüketiyorsunuz. Farkında olmadan.

Hadi şimdi, “bağımlılık” kelimesinin yerine “alışkanlık” kelimesini yerleştirerek yazının dozunu biraz hafifletelim. Hoş bu sefer “iyi” ve “kötü” diye de şekillendirilmişlik var. Neyse, eskilerin bir sözü vardır “her şey kararınca” diye. Kararınca sözü aslında dilimize yanlış yerleşmiş olmalı. “Hep ortalamayı tuttur” ya da “aman çok da uç olma, farklılaşma sen, ortada ol” gibi. Aslında, her uç davranışın içinde diğer ucu doğuran bir başka davranış olabileceğini söyleselerdi ya, daha etkili olurdu. Çünkü, bundan sonra telefon kullanmamak da aklımdan geçti, geçmedi değil!

Not: Zihni sinirim; “Peki, bağımlılığın telefonun olmasaydı bu kadar rahat yüzleşebilir miydin diye soruyor şimdi…”

Çerçeve

İnsan beyni, karmaşanın içinden çıkarak düzen yaratabilme becerisine sahiptir. Buna analiz denir. Zaman zaman, bir şeyi anlamak için takıntılı hale de gelebilir. Bu da paralizdir. Bir diğer deyişle, analiz safhasına takılıp kalmaktır.

Bazen bir problem çözmeye çalışırken, sağlık olur iş olur aşk olur para olur ne olursa olsun, takılıp kalıyorsak eğer, yaşadığımız dünyaya duyarsız kalmıyor muyuz? Anlamaya çalışmak, anlayış aramak hayat boyu önemsenmesi gereken çok asil bir değerdir. Ancak, paralize kapılmamak için:

Bazen, görünen köy kılavuz istemez
Bazen, boş yere kafa yormanın anlamı yoktur
Bazen, anlamak gerekmeyebilir
Bazen de, bir sonuca ulaşmak için harcanan uzunca zaman sonucun doğru olduğunu göstermeyebilir

Çerçeveye dikkat:)

 

madra

20 seconds

Öne Çıkan

I’ve written this in a 20 seconds of moment!

I am willing to remind my essay(2014) for those who have lost their motivation during the pandemic 2020, for those also who feels trapped and think there is no way out.

“I’m comfortable and I like sitting right here, why should I go with this? What do you want me to do? You’re disturbing me! Moreover, this is something that nobody needs, nobody gets that!” Said Wozniack, to Steve Jobs. Noone needs a computer.

Steve-jobs-quote-2   And it was impossible to discourage Jobs… It was impossible to accept for a man who invented frequency counter circuits and the parts for the telephone directory at the age of 12. It was also impossible to sit down and wait for a man who has called Bill Hewlett who was in charge of HP for this invention. After a 20minute telephone conversation he got more than what he needed; The parts for the frequency device and a summer job! There wasn’t a word for Jobs like “giving up”. He also has said to Wos; “how can people buy anything if they haven’t seen it?”

In today’s competitive work of life, we live in a risky mood. We need to take risks to achieve our goals more than ever… By taking risks, we need to move from our comfort zone. It’s like opening a door like Alice in Wonderland. We step outside of our comfort zone to challenge, to welcome the next step, and hug the battle, although facing and getting disturbed by many uncertainties.

It’s a matter of making a choice with courage or not. This is it..

Courage is something striker which lies beneath decision making, result orientation, and leadership when it is meaningful.

If we think of any time in our lives that we have stepped out from our comfort zone e.g for education, for work, or for personal reasons, from the things we were accustomed to living, we may remember that feeling. That feeling is a shock feeling. It’s a shock to face difficulties, complexities, and uncertainties for a while. To change a job, to be promoted, to lose a job, to change a city or a country, to change a habit, to move, to accept the death of a loving person, to fall in love or to start something new. They are all stressful. Stress is something that we cannot live with it all the time. We whether show anger or hide in our tranquil area or lose health. We deceive our balance when we feel stress. But stress is also controllable when we now ourselves, and helps sometimes to achieve. Otherwise, we can sit comfortably. Somethings will change anyway?!

We can find or create new opportunities only by stepping out of our secure areas so that we can develop and in today’s world, “hoping” to achieve is a paradox of risk of failure and is not easily gifted without disturbance from comfort.

Ok, I’ve no doubt for “fear of failure” or “ fear of facing failure” stops us, prevents us from taking action. But, we need to ask a question for our personal coaching; Do I prevent myself from taking action? Am I stressed? What makes me stress? Do I prevent myself from building relationships? Is it “the conditions” or is it “just us”?

A few questions for selfie coaching:

Do I try a new way of solutions when I encounter problems?
Do I search for new opportunities to change or improve my conditions proactively?
Do I take the risk of being open and vulnerable or I’m trying to keep my strength and pride?
Do I really ask myself what I want to or do I only think of what would people give to me?
Do I make the effort to be recognized about my talents or do I wait to be recognized?
Do I criticize everything all the time?

I can easily say now, willing to take risks does not mean that we will try everything! Let’s look into the lives of successful people; The most common trait is that; Success is never promised. It never guaranteed. People focus on their strengths and take the step. So that success is created and earned.

There was a movie, I have watched a few years ago. The man was telling his son about his life-changing decision was taken insanely in 20 seconds. It’s insane but, sometimes it’s sufficient time to take action in mind. If we think too much, we cannot leave our securities.

Now think in advance! What will you be doing in ten years, or five? With whom? Where? Why? How? How would you like to become in ten years?

Ten years’ time from today, there will be people who will be achieving their own goals. We do not know who they are, but we know that they will be the ones who will act proactively. They will be the ones who will be taking the risk of failure, looking stupid and they will be the people widening their opinions when everything is even okay. They will be the people who believe in “never taking a risk is a big risk”

The question is; Would you step outside from your comfort zone for 20 sec?

Ankara’m

Öne Çıkan

Geç bile kalmışım

Kavuştum gölgelerime

Sesim yırtılırcasına and içtiğim günlere

Duymadı kimse sesimi

*

Kucakladım

Sıkıca sıktım boynunu

Kıpırtısız sokakların kaşıntılı, susuz ağaçlarını

Çömelip gölgelerine saydım kırka kadar

*

Göremedi kimse gözlerimde

Grinin kederli ve mağrur sessizliğini

Ürkek elbisesindeki  değişmeyen sırdaşlığını

Duyurmadım kimseye isyanımı

*

Dinledim cilalı örtülerin ardındaki taş duvarları

Bulvarın sessiz çığlığını

Cesaretsiz asalete

Çaresiz selam durdum

Ankarama

*

Kırk kırık parçaya ayrıldım

Onsekiz otuzbeşte

Özlemimle geziyordum memleketimi sanki dershaneden az önce çıkmış eve geliyordum

Gerisini hatırlamıyorum

 ***

Ca, İstanbul

Yürüyen Ağaçlar-11

Karar

Seçimler yaklaşıyor, evet. Ümit ediyorum “seçilmiş davranışlarımızın” “Seçimlere” bir etkisi olur? Çünkü bu sefer otorite, bizim seçimimize bağlı.

Reaktif(tepkisel) olmamak seçilen bir davranıştır. Seçimler hayatımızı belirler. Tepkisel olunduğunda, değerlendirmeden yargı verilir. Konuyu gözden geçirmeden ceza verilir. Reaktif kişilere örneklemek, anlatmak ve gösterdikleri , geliştirdikleri tutumun sonuçlarını gözden geçirmeleri için rehberlik etmek gerekir. Ancak çok ince bir çizgidir bu rehberlik, manüpilasyona kayabilir. Reaktif kişiler stres yönelimli yaşarlar ve bir kibritle alev almaları çok ama çok kolaydır. Hele ki çatışma ortamının körüklendiği ortamlarda, işlerin barışla çözümlenmesini istemez “gücü elinde tutanlar çıkar sahipleri.

Bizlerin, ayrıştırıldığı bu dönemde reaktif olmamız beklenmektedir. Hatta, gelecekte daha çok ayrıştırılmak üzere ince çizgiler üzerinde hesaplanmış oyunlar oynanmaktadır. Bu oyunları görenlerin görmeyenlere, göremeyenlere karşı anlatmak sorumluluğu bulunmaktadır. Hepimizin birinci sorumluluğu ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet korumak ve müdafaa etmektir.

Seçenekler arasından çözüm üretmek için sorumluluk, sağduyu, öngörü, cesaret ve güvenilirlik değerlerinden yoksunluk; Kontrolsüz, bilinçsiz ve sadece tepki odaklı sonuçlar doğurur. Önümüzdeki seçimin bir etkiye verilen tepki olarak değil, bilinçli bir uzak görüşlülükle sonuçlanmasını diliyorum. Ve, seçimlerimizi yaparken Cumhuriyet Devrimi’ni siyasetin dışına itecek, yerin altına gömecek tezgahları akıl yoluyla, el ele yeneceğimize inanmak istiyorum. Yıllar sonra “o zaman anlamamıştık” demenin bedeli çok ağır ödenebilir.

Birinci görevimiz, Cumhuriyet’in adayını çıkarmaktır.

 

Yürüyen Ağaçlar-12

Seçim

Ayır

Otorite; “istediğimi yaparsan, sana istediğin şeyi veririm” demek olarak algılanmıştır. Böyle bir otorite algısını yaşayarak tecrübe etmiş bugünkü birey ve toplumlar, güç göstermek yerine anlayışa, özveriye dayalı ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Bugün ebeveyn olan kişilerin çocuklarına olan yaklaşımlarında gözlemleyebiliriz. Bugün üç yaşındaki çocuk bile, üçüncü dondurma talebine red kararı çıkınca “neden” diye soruyor. Buyrun anlatın bakalım, neden? Bugün gençlik, zorla okutulan bir kitabı okumayı, dersi didaktik anlatan öğretmeni dinlemeyi reddediyor ve başka şeylerle ilgileniyor. Daha çok temiz hava, doğa , hayvan sevgisiyle büyüyor ve bunlardan yoksun olduğu ortamlarda otoriteye uyumsuzluk gösteriyor. Sadece aile otoritesini değil, toplumsal yaşama etki eden otoriter hatta dikte edilen kararları da sorguluyor. Bu gençlerin yaşlarından daha büyük dertleri oluyor ve sorgulamaya, hastalıklı güç yaklaşımlarına ve körükörüne uyum sağlaması beklenen her şeye karşı tepki geliştiriyorlar. Ve “İstediğimi yaparsan, sana istediğini veririm” yaklaşımına “o zaman ben istemiyorum” diye cevap verebiliyorlar. Çünkü, ancak kendileri inanır ve isterse yapmayı seçiyorlar. İstemeleri için ihtiyaçları olan yaklaşım geçmişteki otorite yaklaşımından çok uzakta. Diyalog bekliyorlar. Sordukları sorulara basmakalıp olmayan yanıtlar bekliyorlar. Otorite kavramını saygı ile bütünleştiriyorlar.

Gençler, bugün bir “tık” ile dünyadan haberdar oluyor. Bir “tık” ile dünyaya haber veriyor. “Yapma” deyince anlamıyor. Niye yapmamalı? Yaptığı şeyin etkileri ve sonuçları nedir? Ya da niye yapmalı? Klasik olarak “ben senin yaşındayken ..” ile başlayan cümlelere karnı tok onların. Kuşkusuz, onların bizim tecrübelerimizden çıkarttığımız yol göstericiliğe ihtiyaçları var. Çünkü herşeyi denemek istiyorlar. Çünkü sebep sonuç ilişkilerini merak ediyorlar. Bizi değil. Dolayısıyla, bir şeyi illa yaptıracaksak onları ikna etmemiz gerekiyor. İkna ise ancak ve ancak empati yoluyla oluyor. Otoriteye boyun eğmiş, hatta korkutularak büyütülmüş ebeveyinlerin çocukları onlar.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da gençleri yönlendiren bizleri ilgilendiriyor. Sadece gençler açısından değil, uyum sağlamaya çalıştıkları dünya açısından da… Biraz teknik bilgiye girelim.

Ego’nun temelde üç rolü vardır.

1.Çocuk

2.Ebeveyn

3.Yetişkin

Bu üç rolle sosyal ortamlarda varoluruz. “Etkileşimsel Analiz/ Transactional Analysis”* adını verdiğimiz bu yöntem; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceler.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür. Mesela; Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranabilir. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyebilir. Duygularını kontrol edemeyerek tepkisel , ya da reaktif olabilir.

Bir anne ya da baba, “ebeveyn” dir. Ebeveyn egosu ile iletişim kurarlar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayabilirler. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçabilirler. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, herşeye yukardan bakabilecek bir yetişkin ego ile hareket edebilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk, elbette büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Büyük resmi görür. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek. Ve etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu o kadar basit değildir.

Bugün, ülkemizin gidişatını sorgulayan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ve aslında kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir. Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır. Ve bu çocukların gelecekte doğru seçimler yapabilmeleri için bizlerin korkularına değil öngörülerine ihtiyaçları vardır! Bugün ve yakın gelecekte çok daha karmaşık, çok daha bunalımlı günler bizleri bekliyor olabilir. Yetişkin egomuzla hareket etmez, seçenekleri incelemeden, yeterli donanım kazanmadan harekete geçer, düşünmeden tepki gösterirsek reaktif* olmaktan öteye gidemeyiz.

Reaktif olmak, tepkisel olmaktır. O zaman değerlendirmeden yargı verilir. Konuyu gözden geçirmeden ceza verilir. Reaktif kişilere örneklemek, anlatmak ve gösterdikleri , geliştirdikleri tutumun sonuçlarını gözden geçirmeleri için rehberlik etmek gerekir. Ancak çok ince bir çizgidir bu rehberlik, manüpilasyona kayabilir. Reaktif kişiler stres yönelimli yaşarlar ve bir kibritle alev almaları çok ama çok kolaydır. Hele ki çatışma ortamının körüklendiği ortamlarda, işlerin barışla çözümlenmesini istemez “gücü elinde tutanlar çıkar sahipleri”. Maalesef sadece gençlik çağında reaktif olunmuyor. Düşünme pratiği geliştirmemiş, duyguları anlama tecrübesi kazanmamış ve olumlu değerlerle donanmamış bireyler, reaktif davranabiliyorlar. Görüyoruz. Seçenekler belirginken, yapılması gereken seçim açıkça görünmekteyken herkes üç aşağı beş yukarı bir akıl yürütebilir. Fakat doğru ile yanlış birbirine karıştığında, neyin doğru neyin yanlış ve bazı durumlarda da hangisinin daha az doğru ya da daha az yanlış olduğu birbirinin içine girdiğinde “iyi düşünmek” son derece önemlidir. Ancak iyi düşünerek akılcı çözümlere ulaşılabilir.

Reaktif olmamak seçilen bir davranıştır. Seçimler hayatımızı belirler. Seçenekler arasından çözüm üretmek için sorumluluk, sağduyu, öngörü, cesaret ve güvenilirlik değerlerinden yoksunluk; Kontrolsüz, bilinçsiz ve sadece tepki odaklı sonuçlar doğurur. Önümüzdeki seçimin bir etkiye verilen tepki olarak değil, bilinçli bir uzak görüşlülükle sonuçlanmasını diliyorum.

Ve, seçimlerimizi yaparken Cumhuriyet Devrimi’ni siyasetin dışına itecek, yerin altına gömecek tezgahlar olacaktır. Yıllar sonra “o zaman anlamamıştık” demenin bedeli çok ağır ödenebilir. Birinci görevimiz, Cumhuriyet’in adayını çıkarmaktır.

*reaktif; tepki oluşturan (tdk)

*transactional analysis (Eric Berne)

Dipnot:

Bu yazıya ilham veren yavru bir martıdır. Kendi gücünün sınırlarını denemektedir.

Yürüyen Ağaçlar-10

 

Bir Kapı Kapanırken

Öne Çıkan

fec3cdb3bff75824c6d4d2b909fd6edfKöyde, kralın bile kıskandığı yaşlı bir adam yaşarmış. Dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral, bu at için neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değildir. Benim için bir dosttur. İnsan dostunu hiç satar mı” demiş hep.

Bir sabah, at ortadan kaybolmuş. Köylü ihtiyarın başına üşüşmüş. “Seni ihtiyar bunak..Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demişler. İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Sadece “At kayıp” deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez..”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. “Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.” İhtiyar adam “Yine karar vermek için acele ediyorsunuz” demiş. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “İhtiyar sahiden gerzek” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden genç adam, şimdi uzun zaman çalışamayacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir ve daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar ise “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez”.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle, eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına pek imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler. “Yine haklı çıktın” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” “Ne olacağını kimse bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Hikayeyi anlatan Lao Tzu, şu nasihatle tamamlarmış: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durma halidir. Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa yolculuk asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz”…

Şeytan Kim?

IMG_5882İkizdiler. Birinin adı “Mono”, diğerinin “Dio”. Biri tamir ederken öbürü bozardı.

Aslında ikisi de kimya biliminde madde, gaz.. Ama biri melek, diğeri şeytan..

Dio, namı diğer “karbondioksit” yaşamımızın işlevsel bir parçası, her soluk alışverişimizde…

Mono, namı diğer “karbonmonoksit” yaşamımızın ölümcül bir parçası, bile bile mono koklar mı insan? Bile bile şeytanla anlaşma yapar gibi? Siz hiç karbonmonoksite mağruz kaldınız  mı?

Soma için söylenen 300, tahmin edilen 600, ama biliyoruz ki 900 civarı teşhis edilemeyen ışıklı madencimiz öldü. Dünya bizimle ayağa kalktı. Memleketi mülkiyeti gören klan, elini kolunu sallaya sallaya gösteri yaptı, konuştu, isyan edenleri kaba kuvvetle susturdu. Başta en baş bakan.

Şeytandı Mono, şeytanlaştırdı öyle değil mi? Suçlu Mono. Kötü Mono. Şeytan Mono.

*

İnsan, iş gücü, verimliliği ve verimliliğin gelişimi başarının odak noktasıdır.

Kurumların, sermayelerin, taş duvarların ses getirmelerini sağlayan bu odaktır. İnsan kaynağıdır.

Başarılı işlerin arkasında çalıştığınız insanları anlamak yatar. Risk ve önlem bilincini sağlamakta (İş Güvenliği) ve motivasyonu yükseğe taşımakta bir değer bilinci  yatar . Neticede, performans insanların çıktısıdır, binaların değil. Başarı insanların çabasıyla oluşur. Evler, aileler bu ışıkla aydınlanır.

Bugün Soma’da yaşanan trajedi, aslında iş güvenliğinin, insan odağının memleketimizde ne kadar önemsiz olduğunu vurgulamıştır. Soma, önlem bilincinin gelişmemişliğini, gereksiz ve masraflı görülmesini, ülkemizde insan yönetiminin ve insana verilen değeri açıkça fotoğraflamıştır.

*

Madencilerimizi toprağa vermişiz. İki gün olmuş. İstiklal Caddesindeyim, Beyoğlu, yürümekteyim. Her yerde toma, her yerde Akrep, her yerde önlem. Her sokak kapalı, üniformalılarla. Hayırdır? Sokak mesafeleriyle ortalanmışlar. Nihayetinde Galatasaray Lisesi’nin önünde gövde gösterisindeler, 50m2’ye 100 polis, esas duruşta..

Dayanamayıp soruyorum bir polise -elinde kocaman tabancası- heybetle dikilmiş eski “Galatasaray Postanesi” önünde. Aslında merakım ağır basmış, gerçekten korktuğumdan değil. Ne diyeceklerini merak ediyorum. Çünkü memleketim böyle bir acı yaşarken, iki kişiye bir polis düştüğünü gördüğüm eski mahallemde inanılmaz bir güvenlik önlemi var. Şaşkınım. Ve aklma geliyor; Yürürken içlerinden biri beni sulasa, sorgulamadan kapısında izbandut bekleyen akrebe bindirse, coplasa, gazlasa korkusundan durmayıp kaçışacak insanlar var etrafımda. İnsanlar, kendilerini kurtaracaklar beni değil. Peki, bu olağanüstü güvenlik önlemi niye, kime, senin kardeşin değil miydi nefesini madende bırakan? Sonra soruyorum özgüven ihtişamındaki genç ya da çocuk polise:

-“Neden buradasınız, korkuyorum sizi görünce?”
-“Gezebilirsiniz. Şu an korkmanıza gerek yok, ama bizim olduğumuz yerlerde karşılaşmayalım”

Oldu. Karşılaşmayalım. Ne olacak? Soma desem Sobe diyerek beni darp mı edeceksiniz? İçeri mi alınacağım? Ne demek bu? ….

Çokluğun alıştığı devletin polisi görüntüsününün yüzü çocuk. Komut bekleyen çocuklar. Bir düğme. Hadi. Hırslandırılmış, motive edilerek şişirilmiş bu çocuklar  acınası bir özgüven içindeler. Hele ki  19 Mayıs haftasındayız, her yer Türk bayrağı ile kuşanmışken bu yaşadıklarımız bir film sanki…Ama berbat bir kurgudan ibaret bu film.

*

Soru: Şeytan kim Mono mu?

Cevap: …

 

 

 

Yürüyen Ağaçlar-9

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Kadını

Öne Çıkan

Bedri Rahmi Eyüboğluİslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasındaki eşitlik temel bir kuraldı. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlardı. Ülke yönetiminde de kadın, söz sahibiydi. Güçlü ve etkiliydi. Çok eşli bir yaşam yoktu, kadın ve erkek birbirine aitti.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başladı. Daha sonra; Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşandı.  Tüm bu dönemler,  kadınların toplumsal ortamdaki yaşamı ile ilgili çeşitli aşamaları da gündeme getirdi. İslâmiyet dönemi, Türk kadını açısından kritik bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsünü geriledi ve kadının rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlı kaldı. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayıldı ve saygı gördü.Aslında, bir konunun altını önemle çizmekte fayda var; İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanması Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmıştır.

İslamiyetin kabulü ile birlikte, Türk kadınının Türk erkeği ile eşit yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle, zekadan yoksun olduğu inancı yayılmaya başladı. Erkek egemen anlayışın mimarı tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğuda filizlenerek Anadolu’nun uygarlık yapısına karıştı. Oysa İslam, Arap toplumu kadınını bir eşya konumundan çıkararak haklarını tanımaya başlamıştı. Mesela, İslâmiyet’ten önce Arap toplumunda, kadın ailesi tarafından satılan bir eşya gibiydi ve evlilikten sonra da kocanın malı sayılırdı.  Kocalar, kayıtsız şartsız tek taraflı olarak karılarından boşanabilirlerdi. Zamanla, Türk kadınları, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başladı. Erkek çocukları, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişti. Evlilik ve boşanma konularındaki dini kurallar kadının aleyhine dönüştü ve miras ve mahkemede tanıklık alanlarındaki geleneksel hakları ise hemen hemen ortadan kaldırıldı. Kadınlar, tek başlarına bile sokağa çıkamaz oldu, vücutlarını tamamıyla örten ve çarşaf denilen bir manto giymek ve yüzlerini örten peçeyi takmak zorunda bırakıldılar. İslamiyetin kitabında, kadınların örtünmesi ile ilgili böyle bir açıklama olmadığı halde, kadınlar bu kurallara uyum göstermeye başladılar. Ayrıca bir süre sonra, insandan sayılmayıp, nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başladılar. Evlerine hapis oldular. Erkeklerle birlikte sosyal hayata katılamaz oldular. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrıldı. Ucubelere ayrılan yerler gibi. Genellikle kadınlar, sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebildiler ve ardından herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslekler sahibi de olamadılar.

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal yapısının gerileme nedenlerinin başında, kadının toplumdan dışlanmasını saymaktadır.

18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duydular. Bir “Batılılaşma” hareketi başladı. Kadın haklarım savunan ilk reformcular “Genç Türkler” oldu ve bunlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurguladılar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlandı. Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açıldı. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izledi. Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam (1939) Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiş çok değerli bir eğitimcidir. Annem(1946) Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu bir devlet sanatçısıdır. Büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir. 19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başladı. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlandı, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye idi. Arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip edecekti. Mesela, yazar Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasal bir lider olarak Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen ertesinde ortaya çıkan dramatik durum, kadınları evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamıştı. Kadınların alışageldikleri değerleri  geçerliliklerini yitirmeye başlamıştı.

Artık kadınlar da, erkeklerin yanı başında, dünya kamuoyunun karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını savunmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kadınlar gönüllü olarak savaşmaktaydı. Yine bu dönemde, Anadolu’da sadece kadınlardan oluşan ve amacı bağımsız bir Türkiye yaratmak ve bu devleti diğer Avrupa ülkelerine tanıtmak olan ilk cemiyetler de kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının gereğine inanmaktaydı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biridir. Böyledir, çünkü diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıdır. 1926 yılında yeni Medenî Kanunun kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiştir. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayıldı. Ardından, Köy Enstitüleri faaliyetiyle, toplumsal dengemiz yerini bulmaya başladı. Sadece eğitim, gelişim ve düşünsel verimlilik ile değil aynı zamanda kadın erkek eşitliğinin hakim olduğu bir ortam olarak da.

Büyük bir toplumsal devrim yaşandı Türk insanının tarihinde. Cumhuriyetin kurulması, ihtimali olmayan bir baba ile, annenin plasentasında oluşması bile mümkün olmayan bir bebeğin doğması gibidir. Bu bebek doğmuştur, aslında bu, tüm şartlara meydan okumadır. İçte ve dışta. Tüm şartlara. Bu aşktır. Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiştir. Ancak, hayatın matematiğini düşünürsek, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayarak, karşılaşabileceğimiz zorluklar olabileceğini biliriz. Cumhuriyet bebeğimiz de, güzel bir çocukluk döneminden sonra, çan eğrisinin etkisini hissetmeye başlamıştır. Yine içten ve dıştan her türlü etki, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamıştır. Çan eğrisi, matematiksel bakış açısında: her çıkışın bir inişi ve her inişin de bir çıkışı olacağının açıklamasıdır. Hayatı matematiksel açıklamak, teselli gibi görünebilir, ancak matematik hayatın kendisidir.

Cumhuriyet bebeğimiz bugün, 90 yaşındadır. Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 90 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. 2013 yılındayız, ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’ li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik. Tek parti, tek lider olan, ama mucizeler yaratmış olan bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk sonrası aynı kalibrede bir lider çıka gelemezdi zaten. İnsanların temel benzersizlikleri üzerine düşünürken, belki de en temel tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızdır, stratejilerimiz ya da… Ve hep böyle kalmalıdır.

Büyük ve zengin bir orman kurulmuştur, bin bir çeşit ağacın hüviyetinde.

Orman, gelecek nesillere verilecek en büyük armağandır.

Yaşamın dengesinde…

Yürüyen Ağaçlar-7

Diyalektik

Düşünüyorum da, birine açılmam lazım.

Açıldıktan sonra pişman olacağım biliyorum ama açılmazsam da pişman olacağım.

Açılsam da açılmasam da pişman olacağım.

Yaşamdaki tüm saçmalıklara gülebilmek istiyorum.

Hele tüm iktidar saçmalıklarına…

Güldükten sonra pişman olacağım, biliyorum ama gülmezsem de pişman olacağım. Hele hiçbirşey yapmazsam daha çok pişman olacağım…

Kanıtlamak istiyorum. Ağaçlara sarılma nedenimi, neden ağaçlar olmadan Ben olamayacağımı anlatmalıyım. Evet, bir süre sonra pişman olacağım. Ama aksi halde de  pişman olacağım.

Kurtarıcı olmak istiyorum, kurtarmak!!.. Pişman olacağım kuşkusuz da kurtarmazsam da pişman olacağım. Birini, birilerini savunmuş ve ortalığı ayağa kaldırmış olsam da olsam da… Bu sefer keşke demeyeceğim.

Ve etrafımdaki senaryo ile dalga geçmek istiyorum. Esas, dalga geçmezsem pişman olacağım.

Geleceğe pişman olmamışlıklarla dolu hikayeler bırakmak niyetindeyim aslında.

Bugün ya ölseydim diyorum bazen. Pişman olur muydum diyorum. Ve, pişmanlıklara yer yok hayatta diyorum.

Ben de bir ağacım

Ve

Yürüyorum.

Buyrunuz…

Yürüyen Ağaçlar-6

Anma

ın memorium2014 yılı, Mart ayının ikinci haftasıydı. Yürekleri burkan bir haber geldi Berkin’den. Acı yayıldı vücutlarımızdan. Gezi olaylarından bu güne (Haziran 2013) başından aldığı darbeden dolayı uyuyordu. Çocuğum ile aynı yaştaydı. 15 Haziran 2013’te elele verip meydanı çiçek tarlasına dönüştüren bizler – ana yürekler soldu, soluksuz kaldı. Berkin gibi İsmail gibi Ethem gibi Abdullah gibi Mustafa gibi Mehmet gibi. Uzun bir süre. Nefeslerimiz bu topraklara helal olsun ama Çocuklarımıza iyi bakamadık be anam.?. Bu topraklarda evladını gömen nice anaların ağıtları yokluyor kulaklarımı ara sıra. Boğazım düğümlenip, gözlerimi herkesten sakladığım, herşeye rağmen güçlü görünmeye çalıştığım günlerin gecelerinde saçlarını fırçalayarak yatağına yatırdığım pembe beyaz yüzünü uyurken sevdiğim çocuğum teskin ediyor bir tek beni.

Bu yüzden, sana bir mektup yazdım. Yaşananlarla geçinemediğim için.

Anam,

Toprağım, dilim, derdim, emeğim, aşkım, insanlarım, hikayelerim, mavim yeşilim, memleketim anam

Bu toprakları seninle kokladım, seninle büyüdüm ben. Tüm maskaralıklara, bizi birbirimizden ayırmaya baş koymuş tüm kurgulara rağmen, seni sevdim , seni korudum. Peki ne oldu sana anam? Yoğun bakımda yatıyorsun şu an… Provokatör diye itham edilen çocukların ayakta, haykırıyorlar “bir tutam yeşil, bir tutam umut” diye. Nerede bulacağız ümidi, öngörüldüğü gibi “Duraklama” devrinde mi? Fetihsel eril enerjinin hüküm sürerek zihinlerimizi felç ettiği, ezbere düzende hatip katip uyutan, birlik beraberlik derken kırıp kırıştıran, bir de üstüne refah ve egemenlik temasına yaslanan çalıp çırpıcı zihniyette mi? Yoksa ümit dediğimiz, dış mihrakların kuklası haline dönüşen başkalaşmışlıklarımızda mı? Ahh.. Yalan bunlar!

Medeniyetler beşiği anam, susuyorsun. Sanki içine akıyor göz yaşların. Sanki yorulmuşsun bitmeyen kavgalardan. Ellerimizi havaya açıp, herşeyin iyi olmasını dilemekten başka yapacak bir şeyimiz yok mu? Mucize mi bekliyoruz? Mucize… Anam anam, burada her kafadan ayrı bir ses çıkıyor! Bu sesler bir türlü ahenk tutturamadığı gibi, üstelik kimsenin dediği de birbirini tutmuyor! Herkes senin için çalışıyor, seni sevdiğini söylüyor, oysa maskeler düştüğünde doktor sandığımız tüccarlar, adalet adamı sandığımız hırsızlar ve üniformalı katiller sokaklarda cirit atıyor. Yalanlar üzerine kurulu kurgularda birbirimizin yüzleri aynamız oysa…

De ki Bana: “Evlat, yitirme ümidini, ben pek hastayım ama geçecek.  Göçüp gideceğim sanılabilir, istenebilir ama bana birşeycik olmaz. Ben beklerim aslında. Beklerim hastalığa sebep mikroplar geçip gidiversin diye. Ama  sen, sen evladım,  güçlü olmalısın. Bir tek bu çocuklar göçüp gitmediler ki, henüz bıyığı terlememiş gençler ne destanlar yazdı bu topraklarda. Canlarını bana emanet ettiler, varlıkları medeniyete, ruhları ebediyete intikal etti. Sen çocuğun suçsuz yere toprağa girmesini kabul etme, etme ama güçlü olmalısın. Unutma, dünyanın her yerinde yaşam hakkı elinden alınan, özgürlükleri ve düşünceleri kısıtlanan insanlar, arkalarından gelecek olanlar için göze alırlar ölümü. Sen başını dik tut, yıkma kendini. Sahip çık yaşama, ümitlerine, değerlerine!”

De ki Bana: “Evlat, bahane yarattığın sürece, çözüm için ihtiyaç duyacağın eyleme yönelik inancı da yitireceksin. Gerçekle yüzleşmeli ve sorunun çözümü için adım atmalısın. Ve yılmamalısın. Durum nedir? Sokaklarda hesaplaşarak mı çözebilirsin bu durumu sence? Bilgin ve değişime olan inancınla hareket et, deneyimlerin rehberin olsun. “Neden bu güne kadar başarısız oldum” diye de düşünme. Deneyim bunlar, hepsi yaşamın içinden. Sonuca  odaklanmalısın. Bu yaşanılanlar seni nereye götürüyor? Tek başına çözebileceğin bir durum mu sence? İnsanlar genellikle çözüme değil soruna odaklanıyor olabilirler ve böyle odaklanmanız da bekleniyor olabilir. Aklını ferah tut, etki edebileceğin işlere bak, boş niyet etme, fikir sahibi ol ve aydınlatmak için çok çalış. Sonuca dönüşmeyen niyetler seni hiç bir zaman bir yere götüremez, hatta gerilemene yol açar… Zaten istenen de bu değil mi?”

Toprağım dilim derdim emeğim aşkım insanlarım hikayelerim mavim yeşilim canım , memleketim anam…

***

Güncelleme :  30.Mayıs.2017; Ölümlerinin 4.Yılında Sevgiyle Anıyorum. Sırasıyla;

  1. Mehmet Ayvalıtaş, 20 yaşındaydı. 2 Haziran 2013, Gezi Parkı’na destek için otoyol kapatıldığı sırada üzerine süren aracın çarpması sonucu öldü.
  2. Abdullah Cömert, 22 yaşındaydı, 3 Haziran 2013, eylem sırasında başına aldığı darbe sonucu öldü.
  3. Mustafa Sarı, 27 yaşındaydı, polis komiseriydi, 5 Haziran 2o13, eyleme müdahale ederken tedbir alınmamış bir alt geçit inşaatından geçerken düşerek hayatını kaybetti.
  4. Ethem Sarısülük, 26 yaşındaydı, 12 Haziran 2013. 1 Haziran’da eylem sırasında polis tarafından başından vurularak ağır yaralandı. 12 Haziran’da beyin ölümü gerçekleşti.
  5. Medeni Yıldırım, 18 yaşındaydı, 28 Haziran 2013’te protestolar sırasında vurularak hayatını kaybetti.
  6. Ali İsmail Korkmaz, 19 yaşındaydı, 10 Temmuz 2013 tarihinde dövüldü, başına aldığı darbenin etkisiyle beyin kanaması geçirirken  polise ifade vermeye gönderildi. 20 saat geciken müdahalenin ardından 1 ay yoğun bakımda kaldıktan sonra hayatını kaybetti.
  7. Ahmet Atakan, 22 yaşındaydı, protestolara destek vermek için  yapılan eylemde başından aldığı gaz fişeği sebebiyle vurulup, çatıdan düşerek öldü.
  8. Berkin Elvan, 15 yaşındaydı, 15-16 haziran gecesi, evinden ekmek almak için çıktı, gaz fişeğiyle başından vuruldu. 269 gün komada kaldı, 15. yaşına komada girdi. 11 Mart 2014’te öldüğünde 16 kiloydu.

Yürüyen Ağaçlar-5

Candan Akkan

Ben Anadolu

Toplum temalı bir resime bakarken, önce bütünü görürüz. Resmin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırız. Bir süre sonra, tümden gelerek detay çizimleri seçmeye başlar gözlerimiz.  Birbirinden bağımsız çizimler görürüz. (Özellikle 20.yüzyıl ressamlarından itibaren) Büyük resim, toplumsaldır. Resmin içindeki detaylarsa, hayatlarımızı yaşayış biçimlerimizin tasviridir.  Bir bütünün içindeki detayların karakteri, birbirlerinden bağımsız olmalarıdır. Her bir çizim başka bir karakterdedir. Hep birlikte, bütünü oluştururlar.

Memleketimizde, bir halk plajına gittiğimiz zaman çeşit çeşit insan görürüz. Birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı alışkanlıklarımız, adetlerimiz vardır. Kimseyi bu sebeple eleştirmeyiz de. Bu panoramada, denize kıyafetiyle gireni de görürüz, ipli bikinisiyle gireni de. İlerleyen yaşına rağmen simidine sarılmış teyzeyi veya çocuklarla alt alta üst üste su savaşı yapan amcaları da. Kimi uzun donlu kimi kısa, kimi karpuzunu keser, kimi mangalını yakar kumda. Kimi de çantasından çıkardığı sigarası ile birasını içer aynı anda. Mısır satıcısı plajı arşınlarken çocukları peşinden sürükler. Güzeldir bir arada onca farklı insan, amaç birdir: Güzelce vakit geçirmek. Beraber…

Bir parka gittiğimiz zaman, çeşit çeşit insan görürüz, özellikle  İstanbul’da. İstanbul karmaşıktır. İstanbul çok büyüktür. İstanbul’da her ilçeden insanın aynı parka gelmesi de ancak bir mucizedir. Diyelim ki toplandık, birbirimize hiç benzemeyiz. Farklı oturuşlarımız, farklı alışkanlıklarımız vardır. Her yaştan, her kesimden insan parka gelebilir, farklı amaçlarla. Çocuklar oyun oynar, büyükleri peşlerinde dolaşır, bazıları kitap okur, kimi buluşur, kimi ayrılır, kimi sohbet eder, kimi boş boş çekirdek çıtlatır, kimi, elinde sigarası dalar gider uzaklara, kimi de uyur. Tüm bunlar ortak bir park ruhunu yansıtır.

Hayatlarımızı nasıl yaşarsak yaşayalım, başkaları ile sürekli etkileşim içindeyizdir. Bizlere, kendimizi yine en iyi yansıtan; Başkalarının gözlerindeki görüntümüzdür. Büyük şehirlerin en büyük farkı, her zaman daha çok etkileşim içinde olunmasıdır belki de. Bu etkileşim, bir nar tanesini hatırlatır bana.  Etkileşimi bütün tanecikler hisseder. Ortak değerlerimiz vardır çünkü. Aynı anda ayağa kalkarak öfkelenebilir, aynı anda hoplayıp zıplayacak kadar da neşelenebiliriz. Vatan bir nar meyvesiyse, bizler de milyonlarca tanecikten biriyiz.

Güzel zamanları paylaşırken de, sorunları dile getirirken de önemli olan; Ortak duygularda ve aynı safta var olabilmektir.  Aynı safta varolabilmek, bütüne hizmet etmektir. Bütünsel düşünce için istek göstermektir. İstek olmadan hiç bir şeye ulaşılamaz. Karşılaştığımız engeller, çok istekliysek ve çaba göstermekten vaz geçmiyorsak ancak, bizlerin olumlu sonuçlar almasını sağlayabilir. Bütüne hizmet edebilmek; dinamik bir kavramdır; Değişim süreklidir. Çünkü, yeni koşullar doğar ve yeni tavırlar alınması gerekir. Aynı safta varolabilmek, bilinç ve sağduyu gerektirir. Engeller içten veya dıştan hep varolacaktır. Önemli olan; Direnebilmek ve bütünsel düşünceye hizmet edebilmektir. Bir  marşı, bir bayrağı ve bir vatanı  sahiplenebilmektir. Bazen bir çocuk yetişkin olana, bir yetişkin de ihtiyarlayana kadar sürebilir . Bu çaba, engelleri ortak bir hayale dönüştürebilecek cesareti ve sabrı koruduğu sürece… Yeter ki yüreklerdeki ışıklar sönmesin!’

Abidin Dino

Hepimiz “Ne Mutlu Türküm” diyerek başladık hayata! Aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Bayramlarımız bir. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Sanatçı, Doktor, Polis, Akademisyen, Öğrenci, Asker, Ev Kadını, Muhafazakar, Ateist, Genç, Yaşlı, Çocuk , farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu ve her şeyin ötesinde kutuplaştırılmışlıktan bıkmış bir toplumuz. Biz Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarıyız. “TC“. Atatürk’ün vatanı emanet ettiği gençleri, emanetini koruyan askerleriyiz. Biz ev sahibiyiz. Biz uykusuz, biz dirençli , biz çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hisseden bir halkız.

Biz Anadolu’yuz. Biz Ağaçlarız…Yürürüz…Ya hep beraber, ya da hiçbirimiz.

Yürüyen Ağaçlar-4

Toplumsal Liderlik

Toplum bilimciler araştırmalarına konu yapıncaya dek, liderliğin doğuştan geldiğine inandık durduk. Güçlü sosyal engellerin herhangi bir kişinin lider olmasına olanak vermediği eski kuşak dünyalarda lider kişiler ya ayrıcalıklı ailelerden ya da katı hiyerarşilerin içinden çıkardı. Liderlik, bir nevi babadan oğula miras kalırdı. Geçmiş zaman,  bizleri, liderlik özelliklerinin devir teslim ile geçtiğine inandırdı.

Değişen dünyada, özellikle sanayi devriminden sonra, hiyerarşiye dayalı olan  klasik yönetim anlayışı ortadan yok olmaya başladı. İkinci dünya savaşından sonra, yeniden organize olan siyasi ve toplumsal kavramlarla birlikte sanayi devrimi yaşandı. Öncesinde  toplumsal değişimler her 20-25 yılda bir yaşanırken, 1950’lerden sonra her 10 yılda bir olmaya başladı. 1980’ler ile birlikte teknoloji devrimi,  2000’li yıllarda, teknoloji devriminin bizlere hazırladığı “bilgi çağına” girdik. Bilgi çağı ile, kolayca bilgiye ulaşabilmeye başladık. Yerel yaşamların aslında global olduğunu anladık. Tarih bilincine, araştırma ve kaynaklara, güncel haberdarlık ve farkındalığa sahip olmak için tek tuş yeterli olmaya başladı. Uluslararası dolaşıma kolaylıkla ulaşırken, sosyal medyanın büyüsüne kapıldık.

Değişim,  yirmi beş yıllardan on yıllara, beş, dört, üç , iki, bir derken aylara, günlere ve dakikalara indi. Kapalı dünyalarımızın artık “dünya ile bir” olduğu bir olguyu kavramaya başladık. Teknoloji devriminin birey üzerindeki en önemli etkisi budur. Elbette, teknoloji devrimini gönülden besleyen devasa kapitalizm olgusunu göz ardı etmemekte fayda var. Bugün, iyi kötü değiştiremeyeceğimiz bir global ideolojidir kapitalizm. Dolayısıyla, kapitalizmin zemin hazırladığı değişim olgusu bireyselliğin güçlenmesini ve yeni liderlik anlayışını gündeme getirmektedir.

Değişmeyen tek şeydir değişim… (Klasik bir söz olsa da…)

Eski liderlik anlayışı, “ Talimat ver Kontrol et ” der. Yeni liderlik anlayışı, değişimi anlayan

ve değişimi yönetebilen liderlere olan ihtiyacı ön plana alarak, “planla, uygula, kontrol et ve önlem al” döngüsünü ortaya koymuştur. Bu döngüde lider, “Değişimi Yöneten Kişi” olarak tanımlanabilir.

Vizyon

Klasik anlayışta lider, bir “otorite” dir. O ne derse, o olur. Dolayısıyla, otoritesini  kabul edecek kişilere muhtaçtır. Yeni yönetim anlayışındaysa, lider değişimi yönetir. Dolayısıyla, liderliğini hem kabul edecek hem de sorgulayacak kişilere ihtiyacı vardır. Yeni lider, etkileşimde olduğu kişilerin neden kendisini “kabul ettiğini” veya “reddettiğini” anlayabilirse bir değişim etkileşimi başlatabilecektir. Böylece; Yeni lider için verilebilecek ilk tanım: “ Lider olarak nasıl desteklenebilirim, nasıl etkileşim yaratabilirim ve değişimi nasıl yönetirim” düşüncesidir.

Adalet

Toplumunun ve veya kitlesinin ihtiyaçlarını karşılayan kişi, “etkili bir lider” olur sonucuna varmak yeni liderlik anlayışına göre yeterli bir ifade değildir. Çünkü bir lider, kendisini kabul etmeyenlerin ihtiyaçlarını da gözetmelidir. Liderler, kitlelerin beklentilerini karşılamak için çözüm yolları bulamazlarsa liderliklerini, uzun  sürdüremezler.

“Karşılıklılık”, insan ilişkilerinin temel kalıplarından biri olarak sosyal psikolojide tanımlanmıştır. İnsanlar birbirlerine karşılıklılık ilişkisine göre ihtiyaç duyarlar. Yeni lider, organizasyonunun ihtiyaçlarını gözetirken, kazanamadığı kitlenin ihtiyaçlarını da “kazan kazan” ilişkisini kurarak sürdürmelidir. Lider burada bir denge unsurudur.  Denge; Adil olmak, tüm organizasyonların faydasına hareket etmeyi benimsemektir. Lider eğer, sadece kendi organizasyonunun çıkarlarını ve hatta gelecek çıkarlarını gözetirse, doğal olarak etkililiği sadece kendi organizasyonu yönünde kabul edilir. Yeni lider için verilebilecek ikinci tanım: “Eğer lider, “karşılıklı fayda” sağlayacağına inanmaz ve aksi tutumda davranırsa, liderliği tüm kesimler tarafından kesin olarak sorgulanacaktır”.

Etkililik

Yeni liderlik anlayışında “etkili olmak”, “adil olmak” kadar önemlidir. Etkili lider, hem sorumluluğundaki sorunlarına odaklanarak adil çözüm yollarını aramalı, hem de kitlesinin içindeki çatışmaları etkililik ve esneklikle çözme istekliliğine sahip olmalıdır. Etkililiğin atar damarı; “Empati sağlayabilmek”tir. Empati, sıklıkla sempati ile karıştırılır. Kendini karşısındakinin yerine koyabilmek olan sempatinin tersine, empati; Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayarak ve farkında olarak çözümler sunabilmektir.  Sempatide oturur, üzülen kişiyle ağlarsınız, empatide üzülmesine neden olan etkenleri tespit ederek çözüm yollarını bulmaya çalışırsınız kişiyle birlikte. Kişiyi yönlendirirsiniz. Lider kişinin temel özelliklerinden biri de, dolayısıyla, empati sağlayabilmesidir. Ancak bu şekilde çatışmaların önüne geçebilir ve çözümler sunulması için uygun zemini yaratabilir. Yeni lider için verilebilecek üçüncü tanım: liderin etkili bir lider olabilmesi için empati sağlayabiliyor olmasıdır. Toplumda yaşayan her bireyin vatanını evi gibi görmesi, ancak çatışmanın değil, çözümün bir parçası olduklarına inandıkları zaman mümkün olabilecek bir olgudur. Bu, toplum için ideal bir seçenektir.

Sinerji

Hiyerarşi, ilişkileri organize eder. Her toplumun kendine özgü bir yapısı vardır. Toplumu oluşturan bireyler, coğrafyalarına göre şekillenen ağaçlar gibidir. Hem kardeş, hem de özgür. Ortak değerler vardır, bireysel özellikler. Toplum canlı bir organizmadır. Nar taneleri gibi, toplumu oluşturan bireylerin amaç birliği, o toplumu güçlü yapar.  Doğada bu amaç ve güç birliği vardır. Örneğin, göçmen kuşların “uçma” davranışının aynı olduğu gözlemlenmiştir. Biri, diğerinden farklı değildir. Göçmen kuşlar, birbirlerinden aldıkları destek ile daha uzun uçabilirlerken, hava koşullarından ve sabit nesnelerden de korunmayı bilirler. Kuşlar, bu güç birliğini “V” şeklinde uçarak sağlarlar. Her kuş, yanındaki ile en yakın mesafeyi korurken, aynı hızda uçar. Bununla birlikte kuşlar, liderlerini durumsal olarak değiştirirler. Doğada , “birlikte”, “aynı anda”, “korunarak”, “hedefli” ve “sinerji” içinde hareket etmek mümkün olabilir. Peki ya insanların doğasında? Sinerji yaratmak mümkün değil midir?

Eylemlerimiz değerlerimizin yansımasıdır. Bir toplum, öz değerlerine ne kadar bağlıysa o doğrultuda hareket edecektir. Böyle bir toplumu bölen, ayrıştıran, karmaşıklaştıran, bilinçsizleştiren, körleştiren ve ezen değerler varsa ve toplum sinerji yaratamıyorsa bu toplumun sinerji yaratması da istenmemektedir. Lidersiz toplum olmaz, ancak liderlik kavramı tekelleşmiş olan bir toplumun da özgür bir toplum olduğundan söz edilemez.  Lidere her zaman ihtiyaç vardır, liderin eylemleri toplumsal değerlerin yansıması olmalıdır. Yeni liderin için verilebilecek dördüncü tanım: kitlesinin sinerji yaratmasını sağlayabilmesidir.

Önlem Almak

Liderlik koltuğuna oturmak önemli bir başarıdır, hele ki kitlelerin liderliği koltuğuna oturmak! Ama daha önemlisi, bu koltuğun gerektirdiği özellikleri yerine getirebilmektir. İlköğretim çağlarında yaşamadık mı? Mesela sınıfın başkanı seçildik, veya takım kaptanı, başarılı hissettik kendimizi. Ya da tuhaf bir onore edilme duygusu yaşadık, anlık olarak. Her şey bu aşamadan sonra başlar aslında, bizi takip edecek kişilerin beklentilerini “lider” koltuğunda oturarak gerçekleştirmenin sadece bir düzenlemeden ibaret olduğunu anlarız. Karşılaştığımız olumsuz durumlarla ne ölçüde baş edebildiğimizdir aslında bizi lider yapan. Karşıt görüşler, kıskançlıklar, ayak çelmeler ve yeni stratejilere karşı direnç… Yeni liderlikte amaç,  karşımızdaki kişileri inisiyatif ile yönetirken  sinerji yaratılmasını sağlamaktır. Bu noktada klasik yönetim anlayışıyla arasındaki fark, olayları kontrol etmekten farklı olarak alınabilecek önlemleri bulmak arasında başlar. Çünkü, aslında insanı yönetmek ve yönlendirmek dünyanın en zor işidir.

Zorlayıcılık

Her bir lidere kendisine bağlı kişinin “geçmişteki iç çocuğu” miras kalır. Aslında her birimizin çocukluk yıllarımızda birden fazla otorite figürü olmuştur. Çocuk yıllarımızda öğrendiğimiz “güç ve otoriteyle” baş edebilmek için çeşitli davranışlar geliştiririz. Karşı koyma, meydan okuma, gücenme, kızgınlık, gülünç duruma düşürmeye çalışma, saklanan duygular ve bir çoğu.  Bu davranışlardan bazıları otoriteye karşı etkili olur, bazıları da etkisiz. Lider, çocukluk yaşlarımızda ebeveyindir,  öğretmendir. “Lider, otoritedir.” Otoriteye karşı geliştirilen “karşı gelme davranışı” etkili olduğu taktirde, çocuk bu davranışı benimser ve hayatı boyunca, her otorite simgesine karşı geliştirmiş olduğu bu davranışı devam ettirir. Bir çeşit alışkanlığa dönüştürür. Çocuğun otoriteye karşı geldiği davranışını “alışkanlık” haline dönüştürmemesini sağlamak, ebeveynin görevidir. Bu, bir diğer deyişle “yetişkin ego rolüdür.” (Bkz: Blog yazısı,”Ego”) Lider kişi, “güç ve otorite” hevesinde olmasa bile, karşısındaki kişiler tarafından “hükmeden ve hükmüne karşı hep alternatif yollar geliştirilmesi gereken kişi” olarak da algılanabilir. Ancak , zorlayıcılık söz konusu ise, liderin aşırı otoriter ve sertlik yanlısı  uygulamaları, karşısındaki kitlenin duruma direkt karşı gelme isteğini karşı konulmaz hale getirebilir. Böylesi bir otoriteye karşı insanlar gruplar, kitleler halinde birleşebilir. Yeni lider için verilebilecek altıncı tanım: kitlesinin psikolojisini iyi değerlendirebilmesi ve yetişkin egosu ile hareket edebilmesidir.

Değişime Açıklık

Seçimlerimizi sanıldığının aksine çok erken yaşlarda yapıyoruz. Kişiliğimiz geliştikçe karşılaştığımız engeller karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı ve sorunlarla nasıl baş edeceğimizi anlıyoruz. Aslında bizler, bir arada ve bir düzen içinde olmayı böylece öğreniyoruz. Toplumsal düşünceye bireysel olarak hizmet verebilmek, ortak bilince sahip olmak  ve sinerji yaratabilmek için uyum sağlamanın bir ihtiyaç olduğunu fark ediyoruz. Hepimiz lider olabiliriz. Hepimiz sinerji yaratabiliriz. Peki nasıl kuvvetli etki bırakarak, daha kalıcı bir lider olabiliriz? Kalıcı olanı keşfedebilmek, biraz da farklı olanı ortaya koyabilmek değil midir? Herkesin düşünemediğini, göremediğini, cesaret edemediğini yapabilmek? Bir ormanda kalabalık bir ekip halinde kaybolduğumuzu varsayalım, yolu bulabilmek için ağaca tırmanan ve işaret eden kişi lider değil midir? Günlük olayların etkisiyle girdiğimiz kısır döngülerinden yaratıcı bakış açısıyla bizi çekip çıkaran kişinin fikirlerinden etkilenip, onu dinlemez miyiz? Batmakta olan bir geminin içinde herkes debelenirken, elindeki aynasını inatla güneşe yansıtıp işaret vermeye devam eden kişi lider değil midir? Lider zaman zaman kurtarır, zaman zaman rehberlik eder, zaman zaman da kimsenin onayını beklemeden hareket edebilir. Yeni lider için verilebilecek yedinci tanım: farklı ve yaratıcı düşünebilmesi, sonuca yönelik olması ve karar almasıdır.

Karşılıklı Bağımlılık

Yaşamaya, başkalarına bağımlı olarak başlarız. Büyüdükçe bağımsızlık kazanırız. Bağımlılık “Benim için sen yaparsın” , bağımsızlık ise “Bunu ben yaparım ” düşüncesidir. Olgunlaştıkça, doğada her şeyin birbirine ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu olgu, “Karşılıklı Bağımlılıktır”. Karşılıklı bağımlı insanlar, kendi çabalarını diğerlerinin çabalarıyla birleştirerek en büyük başarılara erişirler. Bağımsızlık, bağımlılıktan daha olgun bir düzey olsa da daha üstün olan düzey karşılıklı bağımlılıktır. 10 Kasım 2012’de İzmir Cumhuriyet Meydanında başka türlü nasıl 2400 gönüllü kişi bir araya gelerek tek yürek olmuş, Atatürk’ün portresini oluşturmuşlardır? Bu resim ile, her birimizin ülkemizin ortak değerlerinin bir parçası,  Ulu Önder Atatürk’ün  bir DNA’sı – olduğumuzun ifadesini yurdumuzun her bir köşesindeki insanı hissetmemiş midir? İzmir’liler, bu etkinlik ile, öz varlıklarını diğer insanlarla anlamlı bir biçimde paylaşma seçeneklerini kullanmışlardır? Karşılıklı bağımlılığı seçmişlerdir. Belki de gözden kaçmaması gereken; Bu yürekleri bir yapanın hangi değer olduğudur. Ata’ya bağımlılık mı, yoksa bir araya gelerek yaratılacak etkiye duyulan ihtiyaç mı? Coşku mu? Bağımsızlığımıza yönelik inanç mı? Bu seçim, ancak bağımsız düşünen insanların verebileceği bir karardır. Bağımlı kişiler bu seçimi başkalarının yapmasını beklerler, karşılıklı bağımlı olmayı başaramazlar. Harekete geçemezler.

Büyük matematikçi Sir Isaac Newton, “Principia” adlı kuramsal eserinde, eylem yasasını tanımlamıştır. Newton hareket yasaları olarak bilinen üç yasada temel prensip: “Her etkiye karşı ona eşit bir tepkinin var olmasıdır”. Newton, hareket yasaları ile, evrenin bir düzen içinde ve karşılıklı ihtiyaç içinde olduğu sonucuna varmıştır. Newton’un bu kuramı felsefeyi de etkilemiştir: İnsanların etki etmeye ihtiyaçları vardır. Newton’un bilimsel olarak açıkladığı eylem, insanların dünyasına da uygulanabilir. Ne var ki;  insanlar duygu kütlelerinden oluşmaktadır. Doğru düzlemde olacak bir etkileşim, insanların bu etkiyi kendi istekleriyle kabul etmeleriyle başlar. Bir diğer deyişle, insanları istemedikleri bir şeyi yaptırmaya zorlarsanız isyan çıkar.

Büyük devlet adamlarını düşünün, politik liderler, holding patronları, sanatçılar, yazarlar ya da sadece küçük kitlelere hitap eden liderler. Ortak yönleri, hedef kitlelerinin olması ve etkilemeye ihtiyaç duymalarıdır. Bu kitleleri tanırlarsa, anlarlarsa ve ihtiyaçlarını, sorunlarını bilirlerse onları etkileyebilecek çözümleri geliştirebilir, karşılıklı bağımlılık yaratabilirler. Eğer Newton’un yasalarındaki gibi davranmaları gerekiyorsa-kaldı ki liderler zaman zaman “zorlayıcı” davranış biçimi gösterebilirler– o durumda sadece mevcut krizi çözebilirler. Ya da darbe yaparlar. Böylece sorunu geçici olarak ortadan kaldırdıklarını düşünürler. Ancak esas sorun bu darbe sonrasında oluşacaktır. Tarihteki bir çok darbe veya ihtilal, sonrasında demokratik sorunların oluşmasna zemin hazırlamıştır. Bu sorunların demokratik çözümleri, medeniyetlerin ekonomik, etnik, kültürel ve demokratik alt yapılarına göre değişiklik göstermiştir, göstermektedir.

Bir yarayı üzerindeki cerahati alıp, dikip, kapatabilirsiniz. Ancak iltihabın neden kaynaklandığını tespit etmemişseniz, bu yara aynı veya başka yerlerde ve  daha kritik boyutlarda, daha büyük yaraları oluşturacaktır. Yeni lider için verilebilecek sekizinci tanım: demokratik çözüm yollarını temel alarak, kişilerin hak ve ifade özgürlüklerine karşı saygılı olması ve kendi saygınlığını da korumasıdır.

Özgür İradeye Değer

Etkili liderler, zaman zaman son sözü, zaman zaman da ilk sözü söylemeleri gerekir. Zaman zaman bazı kararları kendi içlerinde vermeyi bilmeli, zaman zaman kitlelerine danışmayı seçmelidirler. Buradaki kilit liderlik özelliği, insanlarını tanımaları, insanlarının “biricik” özelliklerini bilerek iletişim kurmalarıdır. Kitlelerini anlamaları, saygı duymaları, empati kurmaları ve kendilerine “bağımlı hale” dönüştürmemeleridir. Bir diğer deyişle, hiç bir insan, liderin bir uzvu değildir. Olamaz. Lider de, kitlesini kendi “organı” gibi yönetemez. Yeni lider için verilebilecek dokuzuncu tanım: kitlesini kuyruğundaki insanlar gibi görmemesidir.

Duygusal Zeka

Kitlelere liderlik edebilmek tek boyutlu bir kavram değildir. En iyi okullardan mezun olmakla veya en olgun tecrübeleri edinmekle lider olunmaz. Liderlik, bir duygusal zeka becerisidir. Yeni liderin,  “etkili ve iyi bir lider” olabilmesi için belki de öncelikle kendi kişisel özelliklerini tanıması en önemlisidir. Zaaflarını, güçlü yönlerini ve nasıl daha iyi bir insan olabileceğini bilmesi, kendisini tanıması, kendisiyle barışık olması açısından önemlidir. Çünkü lider de bir insandır! Kendisiyle barışık olmayan bir insan, nasıl başkalarıyla sorunlar yaşarsa, bu bir lider için de farksız değildir.  Yeni lider için şimdilik son ama esas tanım: kendisiyle barışık bir insan olabilmesi, duygusal zekasını geliştirebilmesi yönündedir.

Böylece kitleler, “V” biçimini alabilir, birbirlerinden ayrışmadan “birlikte” ve “en verimli” biçimde varolabilir. Hedeflerine ulaşabilir. İçte ve dışta tüm zorluklarla mücadele edebilir.  Bayrağını göklerde özgürce salındırabilir. Yazarları, çizerleri, tiyatrocuları, dansçıları, operacıları, karikatüristleri, sinemacıları ve tüm sanatçıları, bilim adamları bu ülkenin bir vatandaşı olmaktan gurur duyabilir. Ülkesi için canı pahasına özgürce ve titizlikle üretebilir. Polisi, esnafı, sanayicisi, holding patronları, doktorları, askerleri, öğretmenleri, öğrencileri, hukukçuları, yatırımcıları, bankacıları, devlet memurları, sendikacıları ve işçi sınıfı ükesinin her karışının ve her insanının kıymetini, ürettikleri gücün büyüklüğünü görebilir.

Benzersiz bir kardeşliktir bu. İnsanın ülkesi ile düşüncesi arasında.

Lider, lider,lider…

 

Yürüyen Ağaçlar-3

Ego

Tüm bu yaşananları düşündüğümde, içimi garip bir huzur kaplıyor. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak. Toplumun her kesiminden insanın değişik seviyelerde de olsa uyanmışlığı, her bir haberde ve her bir olayda daha güçlü farkındalıklara yönelecek. Son on yıldır, kendi menfaatleri uğruna iktidar rüzgarını destekleyenler bile, kendilerine güvenilir yeni zeminler aramaya başladı. İçte ve dışta, itibar kaybeden iktidarın kendini kabul ettirmek için deneyeceği her türlü yol, yaşattığı faşizan uygulamalardan sonra sandıkta yeniden başarı kazanamaması ile sonuç bulacak. Geri tepecek mancınık. Bugün ülkemin insanları tek tek veya hep birlikte, ne istediğini ve ne istemediğini anlamaya, farkına varmaya başladı. Ufak ufak da olsa, önümüzde çok zorlu mücadeleler de olsa, bu mücadelelerde çok çetrefil yollar da olsa, iyi günler çok uzakta değil.

Ülkemin her köşesinde adalet sistemi ile ilgili, özgürlük ve demokrasi ile ilgili başkaldırılar olacağını hissediyorum. Huzur ise enteresan; Gezi olaylarını bir başka pencereden değerlendirmek gerekiyor. O da bu işin psikolojik boyutu. Bu boyuttan baktığımda, geleceğe yönelik endişelerim biraz olsun azalıyor.

Gençlerle ilgili bir çok şey söyledik. Psikolojik boyut biraz da bizlerin Gezi direnişine tepki gösteren değerli ebeveynlerimiz ile ilgili. Hani, hastaların çocuksu ve uygunsuz etkileşim biçimi biraz da konumuz. Hasta koltuğunda iktidar.

Ego’nun temelde 3 rolü vardır. Çocuk, Ebeveyn ve Yetişkin olarak sosyal ortamlarda bazı roller oynarız. “Etkileşimsel Analiz”* adını verdiğimiz bu yöntemde; Egonun birey üzerinde ağır bastığı rolü inceleriz.  Kişilerin tercih ettikleri benlik rolü, kişinin iletişiminde ağır basan rolüdür.

Yetişkin bir insan, eğer çocuk rolü ağır basıyorsa “ebeveyn” gibi davranmayabilir. Kendisinden yetişkinliğe özgü beklenen davranışlar yerine kendi canı nasıl istiyorsa öyle davranacaktır. Seçilmiş davranışlar yerine,  içinden geldiği gibi davranışlar sergileyecektir. Duygularını kontrol edemeyebilecektir.

Bir anne ya da baba, ego rolü olarak “ebeveyn rolü” oynar. Ancak hep “ebeveyn egosu” ile etkileşim kurarlarsa çocukları ile iletişimlerinde sorunlar yaşayacaklardır. Çocuklar, korumacı, şefkatli, kural koyan ve kendi dediğinin olması için sınırlı iletişim kuran anne babadan kaçacaktır. Ebeveyn ego rolünden zaman zaman sıyrılarak çocuk ego rolüne bürünmeyi bilmeleri, empati sağlamalarına olanak verecektir. Sağlıklı iletişim için.

Bir çocuk elbette, büyüme çağındayken ve kişilik gelişimi tamamlayana kadar çocuk ego rolündedir. Diğer rolleri gözlemleyecek ve dengesini seçecektir.

Yetişkin ego rolü  ise, bir çeşit bilgisayar sistemi gibidir. Öğrenilmiş anne baba ve çocuk davranışlarını süzer, gerekli olana karar verir. Ego gelişiminde ideal olan, her iki ego düzeyini de dengeli halde kullanabilmektir. Hem anne baba, hem çocuk etkileşimini dengeli yürütebilmek.

Etkileşimde, bir insana nasıl davranırsak o şekilde karşılık aldığımızı söyleyemeyiz. Bu kadar basit değildir.

Gezi direnişine katılan gençlerden “çocukmuş” gibi davranmalarını bekleyen ancak kendisi “çocuk ego rolünü benimseyen” iktidara en sert cevap, aslında aynı gençlerin “anne baba ego rolünü” oynamaları ile gelmiştir.

Bizler ancak çocuktan alınabilecek bir cevabı alırken, karşılaştığımız psikolojik hastalık boyutları ise, büyük resmin oluşmasını hızlandırmıştır.

* Eric Berne , Transactional Analysis

Yürüyen Ağaçlar-2

 

Gezi

Öne Çıkan

Uyuyabiliyorum neden sonra, sabahın ilk ışıklarını kaçırıyorum elimde olmadan. Neticede birkaç saat de olsa uyumam gerektiği telkinleriyle başa çıkamıyorum. Yatağa girdiğimde üzerimde ağırlaşan her şeyden kurtulduğumu hissediyorum. Dışarıda, sokaklarda, köprüde bir çantanın üzerine başımı yaslayarak kıvrılmış, sırtıma da ceketimi almış olmalı hissediyorum kendimi oysa. Telefonumu yatağın içine koyuyor, kulaklıkları da kulağıma geçirip -olası her türlü uyarıya karşı uyanık olmak için- uyuyakalıyorum. Son bir aydır böyle yaşıyorum. Son bir aydır bir kaç saat uyku bana yeter oldu.

Ülkemde bir şeyler oluyor… Ülkemde ağaçlar yürümeye başladı!

Bir değişim var, ben, sen, o, her şey, herkes değişiyor. Birleşiyor.  Bakkalım, manavım, yöneticim ,iş arkadaşlarım, sanatçılarım, öğrencilerim, öğretmenlerim, küskünlerim, farklı inanışta olanlarım, memleketimin her bir köşesinden ve dünyanın her bir köşesinden iletişim kurabildiklerim! Sanki aynı anda bir düğmeye basılmış ve her birimizi harekete geçirmiş gibi, üzerimizdeki kabuktan sıyrılıyoruz. Bu düğmeye, tanımsız, lidersiz, içten gelen bir güçle en gençlerimiz basıyor ve ağaçlar yürümeye başlıyor.

Kişisel olarak itiraf etmeliyim ki; Her hücremi hisseder gibiyim ve sanki çoğalıyorlar; İnanılmaz mutlu ve heyecanlıyım! Gün geceye on binlerce insanla karışıyor ve yalnız olmadığımı hissediyorum. Çevremdeki dünyayı her zamankinden çok hissediyorum. Tüm endişeleri, korkuları cesaretim ve sevgimle kucaklıyorum. Uzaklık kalmadı, hepimiz düşüncelerimizin, değerlerimizin ve ruhumuzun götürdüğü yerdeyiz. Bu uğurda her şeyi göze almışız biz.

 “Gençler, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.”

Mustafa Kemal Atatürk

Dilediğim her şey yakın, çünkü ben yakınım. Hiç tanımadığım insanlarla konuşuyorum, onlar için kaygılanıyorum. Sürekli bir heyecan halindeyim, biraz stresli belki de çok, bilmiyorum. Ama aksini düşünemiyorum.  Ertesi gün işte, sokakta, metro’ da, parkta karşılaştığım her çift gözde kendimi görüyorum. Her şeye rağmen mücadele etmeye kararlı, kendini ve ideallerini gerçekleştirecek direnci birlikte gösterecek bakışlar görüyorum. Elimden kitaplar düşmüyor ve sürekli düşünüyorum. Belki de tek bilgi kaynağı kitaplar. Koca ülkede eminim, penguen yayını yapan televizyon kanallarını seyretmeye devam eden yurttaşlarım vardır ama eli bilgi tutan herkes duruma uyanıyor.

Dün gece nihayet ben de oradaydım, olaylar çıkmadan önce orada olduğum gibi. Üç günümü uykusuz bilgisayar başında geçirdikten sonra, mutlu ve yorgundum. Orada, tepeden tırnağa dövmeli, uzun saçlı bir delikanlının yaralarına pansuman yapan türbanlı gönüllüler gördüm. Bira içen minili kızla termosunda çay getiren başörtülü teyze meydanda yan yana oturuyordu. Olaylar durulduğunda vardiyası biten polisleri ve protestocuları bir araya toplayıp çay, biraz da öğüt veren esnafları gördüm. Sokaklarda yanan ateşleri evlerinden su taşıyan yaşlı teyzeler söndürdü. Kurdukları barikatı kaldırıp polislere “abi yolu trafiğe açtık” diye seslenen gençleri duydum. Bir çevik kuvvet, evine dönmek isteyen protestoculara taksi durduruyordu. Bu ülkenin insanları hala çok güzel. Ve kimse onların kalbini bozamamış, bozamayacak. Gördüm, gördük, tüm acımasızlıklara, yaşanan tüm adaletsizliklere rağmen yüreklerdeki kardeşliği gördüm.

“Günümüz düşünürlerinden Slavoj Zizek –Cennette Sıkıntı adlı makalesinde bizden bahsediyor. Türkiye’den. Marx’ın ilk dönem yazılarında Almanya’da yaşanan sorunları anlatırken, “bireysel sorunlara” karşı tek cevabın “evrensel bir çözüm” ya da “küresel bir devrim” olduğunu savunduğunu söylüyor.”

Marks’ı bilemem, ama ben ve biz bugüne kadar sessiz bir çoğunluk olarak geldik. Bugün ağaçlar bize çok büyük bir ders verdi. Artık kimseye odun diyemeyeceğim! Buradayız çünkü, geldiğimiz son nokta burasıdır. Biz hiçbir şeyi planlamadık. Biz, hiçbir örgüte mensup değiliz. Biz, hiçbir provakasyona alet olmadık ve olmayacağız. Biz, bir olduğumuzu bu anda gördük, burada. Biz, ortak bir bilince sahip olarak burada bulduk birbirimizi. Bize ne derseniz deyin, nasıl çağırırsanız çağırın ama bilin ki biz bu vatanın evlatlarıyız, ağaçlar gözlerimizdeki tül perdeleri kaldırdı. Gördük. Ve ağaçlarla yürümeye başladık.

 gezi çadır30.05.2013 – Gezi Parkı, Taksim, İstanbul, Türkiye

Buradayım. Geç saatlere kadar kaldım, insanlarla konuştum, dinledim, müziklerine katıldım. İstediysem de kalamadım, sorumluluklarım benden yaşça daha genç olanlardan daha farklı. İş hayatı, çocuğum ve imkanlarım özgürlüğümü kısıtlıyor ister istemez. Şu satırları kaleme aldım eve döndüğümde:

Gezi Parkında ağaçlar insanlar tarafından korunuyor, gece yarısı bile iğne atsan yere düşmez:) Tek yürek birliktelik, özlem duyulan! Ağaçlarda insanlar oturuyor, kendilerine yer yapmışlar. Çadırları sayamadım. Ritm sazlar ile insanlar dans ediyor, şarkılar söylüyorlar. Doğa ritmler eşliğinde kendini çağırıyor. Her ne kadar tomalar etrafta dört dönse de kimse kılını kıpırdatmıyor. Bir köşede şiirler okunuyor, insanlar oturmuş dinliyor. Çimlerde oturanlar, koyu sohbetler, dalgın ve yorgun bakışlar ve bekleyiş, pilavcılar karpuzcular salatalıkçılar köftecilerle hareketleniyor. Herkes aynı, dayanıyor. Bu direnişin sonunu ümitle bekliyoruz. Maalesef kalamadım.”

31.05.13…. Ve sabaha karşı 5 sularında, bu şekilde bırakmış olduğum ortam kendi milletinin polisi tarafından acımasızca, tazyikli su ve gaz ile baskına uğradı…  Gezi parkında kalan insanlar, arkadaşlarım yaralanıyor, çadırları yanıyor, yakılıyor, ortalık meydan savaşına dönüyor ve hepimiz uyanıyoruz! Sosyal medyanın gücünün farkına varırken, daha da önemlisi, bu güne kadar apolitik olarak değerlendirdiğimiz Y kuşağı (1980-2000) gençlerin hepimizi temsil ettiğine şahit oluyoruz! Bilgi çağı çocuklarının direnişi, ülkemdeki her duyarlı varlığı faaliyete geçiriyor.

Çok kısa bir sürede yaşanan olaylar milletimizi sararken, 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece yarısı on binlerce insan sokaklara dökülüyor İstanbul’da. Mesajlar saniyeler hızıyla uçuşuyor, uyarılar, doktor, avukat, kablosuz ağ şifreleri, sığınaklar ve an an haberler.  Sabaha karşı da, insanlar sokaklara dökülüyor, Anadolu yakasından yürüyenler, Avrupa yakasından yürüyenlerle buluşuyor. Boğaz Köprüsü, sabaha karşı 05:00 sularında tarihe tanıklık ediyor. Ezeli rakiplerin taraftarları tek çatı altında toplanıyor ve on binlerce insan, amacı aslında “çevreyi koruma bilinciyle bir araya gelerek mağdur olmuş bir grup insanın” bulunduğu yere doğru yürümeye başlıyor. Aynı anda Ankara’da, aynı anda İzmir’de, aynı anda Antalya’da, aynı anda Afyon’da, aynı anda Gaziantep’te, Eskişehir’de, Londra’da, Berlin’de, New York’ta, Amsterdam’da, Brüksel’de, Stockholm’de, Berlin’de, Madrid’te…

dayanışmaŞimdi , her şey kristal bir berraklığa kavuşuyor. Bu güne kadar tanıdığımızı zannettiğimiz insanları daha iyi görüyoruz.. Oy verdiğimiz vermediğimiz.. Ya da yakın dediğimiz demediğimiz, kültür farkları bulduğumuz, farkında olmadan ayrım yaptığımız ve ortak paydada olamadığımızı düşündüğümüz insanlara bakıyoruz. Bir de ortak olduğumuzu düşündüklerimize… Hem mutlu, hem de kırgınım içimden. Ancak, yine de kabul ediyorum ve çareler düşünüyorum kırgın olduklarımı etkileyebilmek için, korkularından, cesaretsizliklerinden ya da kölesi oldukları yanlış inançlarından. Ancak bazılarından da  şaşırarak uzaklaşıyorum. Hiç bir enerji hissedemediklerimden, demek ki hiçbir enerji hissetmiyorlar diyorum kendi kendime… Demek ki doğada, coğrafyada değiller, demek ki dersi dinlemiyorlar. Keşke görseler “ben” olayı yok, yoğun bir “biz” duygusu var. Büyük bir enerji yükseliyor, görüyorum.

böyleHepimizin cüzdanlarındaki paracıklarda aynı resim var, hepimiz aynı coğrafyayı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Türk, Kürt, Sağcı, Solcu, Kapitalizm Karşıtı, Sanatçı, Doktor, Akademisyen, Öğrenci, Ev Kadını, Başı bağlı, Hippi, Genç, Yaşlı, Çocuk , Farklı cinsel yönelimlerde olan, farklı parti ve görüşlerin mensubu, dindar, inanan, ateist ve her şeyin ötesinde karşıtlaştırılmışlıktan, kısıtlandırılmışlıktan bıkmış kitlelerin ev sahipliğine sahne oluyor bu meydan. Bu meydanda yürümeye başlıyor ağaçlar.

Hepimiz uykusuz, hepimiz dirençli , çiçeği, böceği, ağacı, kediyi, köpeği, duran insanı, kendini, karşısındakini  ve kendinden gerçek manada uzak olan her şeyi ve herkesi daha çok hissediyoruz. Bu bir uyanıştır, bu bir başlangıç. Bu tarihten sonra küçücük çocuklara bile kimse yaşanan haksızlıkları, çarpıklıkları unutturamayacaktır. Her şey bilincimize kazınmıştır.

Bu günlerde George Orwell’in 1984 adlı romanını tekrar okuyor gibiyim, kodlandırılarak ve kutuplaştırılarak  yaşayan insanların sessiz görüyorum. Dikta rejimlerin geleneksel ve güç odaklı anlayışının ortaçağdan kalma eserini kah izliyorum. Bu günlerde, yaşamın tüm boyutlarıyla bir değişim içinde olduğunu bir kez daha kabul ediyorum.

Değişmeyen hiçbir şey olmadığını, hiç bir şeyin aynı kalmadığını, yaşanmışlıklara dayanmayan hiçbir teorinin geçerli olamayacağını, kabul görmeyeceğini, korkuların ve bastırılmışlıkların özgür ve bilgiye dayanan bilinçle el ele yenilebileceğini, karmaşa ortamını yaratanların gerçekteki  emellerini, yıllarca birbirine kırdırılan azınlıkların kardeşliğini, korku dolu olan polisi ve korkudan saldırganlaşan devlet güçlerini görüyorum. Ayrıca, betonlar dikilerek talan edilen topraklardaki doğanın ve medeniyetin sesini duyuyorum. Serbest pazar inancı ile kökten dinciliğin birbirini dışlamadığını hissediyorum.  Her an yaşam, her an özgürlük, her an mizah, her an sanat, her an bir yenilenme kokuyor!

Irk, din, dil, mezhep, ülke, toplum, yaş, cinsiyet, meslek ,yönelimler , engeller ve fiziksel özellikler fark etmeksizin kenetlenmenin mümkün olabildiğine şahit oluyorum. Gençleri, genç düşünen ve hissedenleri daha çok seviyorum ve ben de genç olmayı benimsiyorum.

“Genç olmayı, genç düşünmeyi benimsiyorum.”

Dünkü çocukların liseden arkadaşlarıyla çıkıp geldiklerine, diğerlerini de getirdiklerine, diğerlerinin diğerlerini de getirmiş olduklarına, her şeyin bir çığlık anında yayılmış ve arkasında abi ablalarının da aralarına katılmış olduklarına, sonra anneleri, babaları, öğretmenleri, mahalleden arkadaşları, tanıdıkları tanımadıkları, bir çığ gibi büyüdüklerine tanık oluyorum. Belki de sevgi ve anlayışla karşılık görseydik bu kadar ses getiremezdik, lakin bilir miydik böyle karşılık göreceğimizi? Bir de “çapulcu” olarak yaftalandık!

Gezi’ye giderken telefonuma bir harita fotoğrafı indirmiştim. Belki beş bin insanın birlikte olduğu bir yere gittim, aralarına karıştım, oturdum. Ve belki 20 belki 30 insan benden yol tarifi istedi. Kimi reviri, kimi yemek, kimi kıyafet, kimi de kitapları nereye bırakabileceğini soruyordu. Ellerinde koca koca torbalar, yardım getirmişlerdi. Sordum onlara, neden yanımdakilere değil de bana sorduklarını, bir işaret yoktu neticede üzerimde… Bilmiyorlardı. Ama aslında ben biliyordum. Bu benim iç çağrımdı, onlar da duyuyordu. Yaşadıklarımız, nerede olursak olalım aramızda güçlü bir bağ olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağ ile küllerimizden doğduk tekrar, yaşamlarımıza aşk getirdi, artık hiç bir şey için “keşke” demek zamanı değil. Değişim henüz yeni başladı, bir gün bu günleri de hatırlayacağız.

31. Mayıs.2013, ülkemde bir uyanışın başlangıcı oldu. Bir rüyadan gerçeğe yürüdük. Yeni bir yaşam umudu soluyan karanlıktaki bu ışık ile şimdi iç içeyiz. Işık bizim içimizde, biz ışığın… Candan diliyorum, aydınlık günleri, çünkü, ben, biz, kendimizi  bu ışıkta buluyoruz.  Yaşamın içinden tekrar nefes alıyoruz. Aydınlığa bırakıyoruz bedenlerimizi, cesaretle feda ediyoruz, sevgiyle ve hoşgörüyle kenetleniyoruz ve ben, dua ediyorum tüm kalbimle bu ışık hiç sönmesin!

Her şey birkaç ağaçla başlamıştı, kim derdi ki bu ağaçlar bu kadar meyve verecek?

Hikayemiz burada başlıyor…

1.07.2013/03:00 İstanbul

Yürüyen Ağaçlar -1

Ayna

Empathy

Empathy

Başkalarına kendileri hakkında neler yansıtırız? Yansıttıklarımız, onların yaşamlarını nasıl etkiler? İnsanların gizli potansiyellerini görebilmek için baktığımızda, hayal gücümüzü de bu yönde daha etkili kullanabiliriz. Böylece, belki de, başkalarına etiket yapıştırmaktan vazgeçeriz. Bir araya geldiğimizde, yepyeni bir biçimde görebiliriz. Onları zengin, üretici ilişkiler kurmalarını sağlayan, bağımsız düşünen  ve olumlu insanlar olmaları için teşvik edebiliriz.

İngiltere’de bulunan önemli okullardan birinde, bir gün zeka düzeylerine gore çocukları sınıflandırmak istemişler. Bu görevi de bir bilgisayara vermişler. Bilgisayardan çıkan hatalı rapora gore de öğretmenleri bilgilendirmişler. Rapor, akademik olarak “zeki” olan çocuklara “aptal” etiketini ve sözde aptal olan çocuklara da “zeki” etiketini basmış. Eğitim yılı başında, bu sonuçları ellerine alan öğretmenlerin öğrencileriyle olan ilişkilerini doğrudan etkileyen bir değer yargısı olmuş bu sonuç maalesef. Okul yönetimi, bu hatayı beş-altı ay sonra fark etmiş ve gizlice bir sınav daha yapmaya karar vermiş. Bu sefer, sonuçlar şaşırtıcı çıkmış. “Zeki” çocukların puanı düşük, “aptal” çocukların puanı daha yüksekmiş.

Öğretmenler, zeki olmadığını düşündükleri çocukların zihinsel kapasitelerinin kısıtlı, işbirliğine yanaşmayan ve eğitilmesi güç olduklarını zannetmiştir.  Buna karşılık, sözde aptal olan ancak puanları yükselen çocuklara öğretmenler zeki oldukları enerjisiyle, umutla ve iyimserlikle yaklaşmışlar ve çocukların değerlilik duygusunu yükseltmişlerdir. Öğretmenlerin bu talihsizlikteki rolü öğrencileri doğrudan etkilemiştir. Bir başka deyişle, öğrencilerin başarısı öğretmenlerin ensekliğiyle doğru orantılı olmuştur.

Yaşamlarımızın her bir döneminde, biz kendi kendimize inanmazken bize inanan birileri olmuştur. Bize birşeyler söylemişler ve belki de değerlilik duygumuzu yükseltmemize yardımcı olmuşlardır. Böylece, yaşamlarımızda karşılaştığımız engelleri daha güçlü atlatmayı başarmışızdır. Belki de bazen, biz başkalarına bir şeyler söylemişizdir. Onlara ayna tutarak, dinleyerek ve empati sağlayarak kendi doğrularını ve başarı, mutluluk, olumluluk odaklarını bulmaları için ilham vermişizdir. Bu ilhamla, onlar yaşamdaki sorumluluklarına daha çok sarılmışlar ve ellerinden gelenin fazlasını yapmak için güçlenmişlerdir.

Goethe’nin bir sözü ile veda:

Bir kişiye onun olduğu gibi davranırsanız, olduğu gibi kalır. Olabileceği, olması gerektiği gibi davranırsanız; Olabileceği ve Olması gerektiği gibi OLUR.

Gianni Arone/Watercolor Gauche and India Ink/ A young boy once fell into the mouth of the great river. During his last lights of breath, he clutched his arms and legs around moving soft rock. When awoke, he lay atop the wamth of a stallion. In the movement of the wind, sun and remaining dampness of the rivers water, the two beings were graced with communion and empathy, for each became one with the other.

2014’e girerken

new-year-arround-world-21621594Yeni bir yıl başlıyor. Hepimize yeni ufuklar, mutluluklar getirmesini diliyorum. Geçtiğimiz senenin zor bir sene olduğunu düşünüyorum. Yüreklerimizi ısıtan gelişmeleri ümitle bekliyorum.
2013’de, siyasi ve politik olayların etkisinin ülkemiz ekonomisine olumsuz yansımalarını toplumumuzun her kesiminde hissetmeye ve bu değişime şahit olmaya başladık. Bu sefer, kriz sinyallerini geniş bir zaman diliminde verir oldu. Olaylar yaşandı, dolar fırladı, olaylar gelişti borsa düştü, olaylar gelişti, anlaşmalar bozuldu. Özellikle Gezi olayları, Dersane konuları ve beraberinde tırmanan cemaat ile Akp düellosu ve yıl bitmeden patlayan, kabinedeki on bakanın değişmesi ve sayın başbakanın itibarının geri alınamaz derecede sarsılmasıyla sonuçlanan süreçte kriz “ben geldim” dedi. Yıl kapanırken ülkemizde doruğa ulaşmış karmaşıklık , gelecek yılda özellikle bu karmaşıklığın etkilerini ekonomik alanda yaşayacağımızı gösterdi.
İş hayatıma başladığımdan bu yana 3 ekonomik krize şahit oldum. 1998, 2001 ve 2008. Her birinin farklı özellikleri olsa da neticede kriz krizdir. Aslında ortak noktaları, ülkenin yönetilme biçimiyle doğrudan etkilidir. Bu krizlerde , kimi firmalar ayakta kalmayı bilmiş kimileriyse kaybolup gitmiştir. Ayakta kalan şirketlere baktığımızda, bu kriz dönemlerinde, başarı planlarından vazgeçmemiş olmadıklarını gözlemleriz. Geçirdikleri sarsıntılara –ya da artçı şoklara- rağmen, yatırımlarına devam etmişlerdir. Bu yatırımlar nelerdir?
•    Hedef operasyonlar(iş geliştirme)
•    Çalışan bağlılığı ve gelişimi (insan kaynağı)
Her krizde özellikle gelecek için “yatırım” olarak tespit edilmiş olan konular askıya alınır. Sebep, tasarruf tedbirleridir. Bu biraz şuna benzer; Yangın çıkacak, evden çıkalım! Oysa, yangın çıkar ve ev gerçekten yanmaya başlarsa bir daha o eve giremeyebiliriz. Ancak, yangın çıkacağı ihtimalini göz önüne alarak bazı tedbirler almamız ve yangının evimizi kül etme ihtimalini ortadan kaldırmamız da mümkündür.
Bu önlemlerin en başında kuşkusuz çalışmaya devam etmek yer almaktadır. Birinci sırada! Ne olursa olsun, başarının devamını sağlamak için çalışmak. Belki de daha çok çalışmak! Sonra, daha yalın bakarsak: Şirket bir binadan oluşmuyor diyebiliriz öyle değil mi? Şirketi şirket yapan sadece hedefleri ve itibarı da değildir. İçinde bu hedefler ve itibar için çalışan insanlar olmadıkça hangi başarıdan söz edilebilir? Hiç . Öyleyse, krizi atlatmayı sağlayacak bir başka önemli unsur da çalışanlardır. Siz, çalışanlarınızı çok gerekli olmadıkça ayırmıyorsanız, onların başarılı olması için gerekli destek ve gelişim imkanlarını sağlıyorsanız, o zaman evinizde güvenlisinizdir.  Çünkü; ancak koşulsuz aidiyet duygusuyla ve mazeret sunmadan  başarıya odaklandırılmış çalışanlar ile bu yangınlar en az kayıpla atlatılabilir.
Demokratik anlamda ise, 2013 ile birlikte, daralmanın aksi bir açılım geliştiğini söyleyebiliriz. “Hiçbirşey eskisi olmayacak” diye konuşulan biraz da bu açılımın dile geliş biçimidir. 2013, daha uyanık, daha kardeşçe ve daha iyi organize olma ihtiyacının ortaya çıktığı bir farkındalık yaratmıştır. 2014 yılı ile birlikte, değişim olgusu daha da etkin bir biçimde yaşanacaktır. Çünkü, bu değişim sadece yerel coğrafyalarla ilgili değil küresel olarak bir farkındalık çağını işaret etmektedir. Ülkemizde yaşanan sıkıntıların yansımaları ya da benzerlerinin örneklerinde olduğu gibi. Değişim dönemleri sıkıntılı olabilir, çünkü geçiş süreçleridir. Geçişi iyi yönetebilmek de etkili yönetim anlayışlarıyla mümkündür.
İster siyasi yönetimlerde, ister çalışma hayatında yönetimi etkili kılan olgunun liderlik yaklaşımı olduğunu düşünürüm. Kazanmak için kaybetmeyi göze alan değil, kazanarak kazanmayı hedefleyen liderlik yaklaşımıdır esas strateji sanırım.

Daha güzel günler göreceğiz, “birlikte olarak”, kuşkusuz! İyi bir yıl dilerim. Tüm güzellikleriyle yaşamı kucaklayacağımız, barış ve dostluğun yol göstericimiz olacağı bir yıl olsun!

Bu arada;

72a1b2fd9bfc2ad3a6eb86fe4cc7c6a5

2014 ile, “SinerjİK” birinci yılını doldurdu, benimle olduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Ufacık da olsa, bu da benden bir hediye sizlere…

“Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın
Daha çok, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun. Birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin
Ekmeklerinizi paylasın; ama birbirinizinkini yemeyin
Beraberce sarkı söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup, yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi.
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil
Çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir
Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez”
Halil Cibran

Yükselmek

mirrorleftrightBu güne kadar liderlikle ilgili, bir liderin “sahip olması gereken özellikler” başlığı altında bolca bilgi aktardım. Yazılarımda, bilgileri belirli kaynaklardan, özellikle de bu işin kitabını yazmış insanlardan derleyerek aktardım. “Türk Kadını” isimli son yazımda ise, biraz tarihten dem vurarak bu güne Türk toplumundaki kadınının konumunu özetlemeye çalıştım. Çünkü, dişinin liderlikteki özelliklerini anlatacağım. Son yazımda amacım, tarihten dersler vermek filan değil, aksine, Türk toplumunun kadına verdiği yeri ve önemi biraz olsun vurgulamaktı. Değişik eleştiriler de aldım. Atatürk’ün kadına verdiği yer ve önemin altını çizerken, İslamiyetin yanlış yorumlanabilmesinin yarattığı etkileri vurgulamaya çalışırken, bazı okur kesimim içinde kendi gölgesinde kaybolanlar olduğunu da gördüm. Bu çok üzücüdür. Oysa, açıklıkla belirtilmiş tarihi belge ve bilgiler ışığında bazı olguları sunarken, bugünkü politik ve siyasi ortamımızın hangi zihinler tarafından gübrelendiğini de görebiliyorum. Bir nevi, kıl’sal durumlar bunlar!

Hepimiz kardeşiz bu topraklarda, bu besbelli sahip çıkmamız gereken bir olgu. Bu olguyu yükselmek olarak tanımlayabilirim şimdiden.

Yükselmek

Bir kadın, düşünmez, söyleneni yapar, “neyse o”

Bir kadın, yaratmaz, verileni yerine getirir, görevi neyse odur

Bir kadın, şaşırtmaz, şaşırtmaya meğili olmaz

*

Bir erkek, bir kadın gibi düşünemez, söyleneni yapar

Bir erkek, yaratamaz, verileni yerine getirir, görevi neyse odur

Bir erkek, şaşırtmaz, şaşırtmaya meğili olmaz

*

Ne var ki bir kadın, düşündüğünü söyler paylaşır

Ve erkek, kadının  söylemini dinler

Ne var ki bir erkek, kadın gibi düşündüğünü söyler paylaşır

Ve kadın, erkeğin söylemini dinler

*

Ne var ki bir kadın yaratır, erkeğe yüreğiyle verir;

Ve erkek, kadınının farkına varır, “anlar, sarılır”

Ne var ki bir kadın, “farklı” olan bir fikri savunur

Ve erkek, fikri alır yükseklere taşır

*

Ne erkek ne kadın, kalmaz birbirlerinden farkı

İnsan olmaktan başka, yükselmekten başka…

 

 

 

Türk Kadını

Görsel

İslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasında eşitlik temel bir kuralmış. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşırlarmış. Ülke yönetiminde de kadın söz sahibiymiş. Güçlü ve etkili. Çok eşli bir yaşam yokmuş, kadın ve erkek birbirine aitmiş.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başlamış. Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşanırken  kadınların toplumsal yaşantısı ile ilgili değişiklikler gündeme gelmiş.

İslâmiyet döneminde kadının toplumdaki statüsü gerilemiş ve rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlandırılmış. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayılmış ve saygı görmüş.

İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanmış olma hali; Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmış olabilir mi? Kur’an-ı Kerim’i on kez okuyan çok değerli bir yakınımın rehberliğinde, şüpheyle yaklaşmaktayım…

İslamiyetin kabulü ile birlikte; Erkek egemen, tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar ortadoğu’da filizlenerek Anadolu’nun köklü ve medeni uygarlık yapısına karışmaya başlamış. Türk kadınının Türk erkeği ile eşit(=) yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle zekadan yoksun olduğu inancı bir virüs gibi yayılırken, kadın ikinci sınıf bir vatandaş kimliğine büründürülmüş. Ailesi tarafından satılan,  evlilikle birlikte kocanın malı sayılan bir eşyaya dönüşmüş, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başlamış. Erkek çocuklarının, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme – Araplaşma- döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişmişt. Din kavramının siyasal ve toplumsal yaşantıdaki baskın etkisi ile kurallar kadının aleyhine dönüşmüş, miras ve mahkemede tanıklık etme hakları bile ortadan kaldırılmış.Tek başlarına bile sokağa çıkamaz olmuş, vücutlarını tamamıyla örten ve “çarşaf” ile yüzlerini örten “peçe” takmak zorunda bırakılmışlar. Zamanla nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başlamış, evlerinden bile çıkmamaya başlayan kadınlar, erkeklerle birlikte sosyal hayata da katılamaz olmuş. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrılmış. Ucubelere ayrılan bir yer gibi.
Sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebilmişler, sonrasında herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslek sahibi olamamışlar Türk Kadınları.

İslamiyetin kitabında, kadınlarla erkekleri ayrıştıran bir söylem olmamasına karşı…

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme nedenlerinin başında, kadınların toplumdan dışlanmasını saymaktadır. 18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duymuşlar. Bir “Batılılaşma” hareketi başlamış. Kadın haklarını savunan ilk reformcular “Genç Türkler” olmuş ve Onlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurgulamışlar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlanmış! Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açılmış. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izlemiş.

Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam(1939) Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiştir. Rahmetli büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir.

19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başlamış. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlanmış, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye, arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip etmişler. Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasi bir lider olmuş ve Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını almış. Birinci Dünya Savaşı, kadınların kendilerini evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamış. Kadınlar boyun eğdikleri zulme baş kaldırma cesaretini göstermişler ve aklarını geri kazanma yönünde ilk adımları atmaya başlamışlar.

Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının önemine inanmış. Cumhuriyet’in ilânından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biri olmuş. Diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıymış. 1926 yılında yeni Medenî Kanun’un kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiş. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayılabilir.

Büyük bir devrim yaşanmış Türk toplum ve medeniyet tarihinde. Cumhuriyetin kurulması tüm imkansızlıklara yönelik bir meydan okuma olmuş. Tüm şartlara. İçte ve dışta. Aşkla.

Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiş. Ancak, gün gelmiş, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayan hayatın matematiği gibi, karşılaşabileceğimiz Cumhuriyet, güzel bir çocukluk döneminden sonra, yine içten ve dıştan her türlü baskı ve zulümle, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamış.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana 92 yıl geçti. Ben de bir Cumhuriyet Kadınıyım. Cumhuriyet ilan edildiğinde Babaannem 8 yaşındaydı. Ben bugün 42 yaşındayım. Ülkemde eğitim aldım. Ülkemde başım açık ve çalışıyorum. Ailemin geçiminden sorumluyum. Toplumsal tehditlere karşı kalkanımı kuşanıyorum, Cumhuriyet değerlerini, Anayasasını ve laik, demokratik, eşitlikçi anlayışı yaşamsal bir değer olarak görüyorum kaldı ki benim gibi sayısız hemcinsim ve karşı cinsim var. 

Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 92 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. Bugün 2015 yılındayız ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik emperyal stratejileriyle zamanda 200 yıl birden geri gidebileceğimizi.. Mustafa Kemal Atatürk sonrası  belki de en temel öz tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızmış, stratejilerimizmiş, emanet ettiği gerçekleştirilmiş hedeflermiş…

Bugün Türkiye Cumhuriyetinin Vatandaşları olarak bizler, kadın erkek eşitliğini cinsel ayrımcılığı kullanarak dini değerleri laiklik ve demokrasi karşısına oturtan bir toplumsal anlayışa doğru sürüklenmekteyiz. Aynı, İslamiyetin Türk’ler tarafından kabulü esnasında yaşandığı dönemdeki gibi. Toplumsal özgürlükler kısıtlanmakta ve safi inanca odaklı, fetih kültürünün (ortaçağ) uzantısı bir gelecek planlanmakta. Cumhuriyet bilincine erişmiş Türk kültür, medeniyet ve ilkeleri karşısında Türk toplumu bilinçsizce değer kaybetmekte.

 

 

 

 

 

 

 

 

Eylem

Image 4Milyonlarca bağlantıya sahip insan beyni, karmaşık yapısı ile çevresindeki dünyayı analiz edebiliyor, fotoğraflıyor ve kaydediyor.  Çevresindeki tüm karmaşayı düzenleyebilme becerisine sahip. Bazen kısa bazen uzun sürüyor bu düzenleme fakat, bittiğinde birey, eyleme geçiyor. Eyleme geçmek hepimiz için aynı sürelerde gerçekleşmiyor, çünkü her birimiz birbirimizden farklı “biricik” özelliklere sahibiz. Aslında her birimiz duygu kütleleriyiz. Sadece bilişsel zeka ile değil, duygusal zeka bağlantılarımızla birlikte karar alıyoruz. Bilişsel zeka, (IQ) bize ne yapmamız gerektiğini söylerken, duygusal zeka (EQ), bize nasıl yapmamız gerektiğini söylüyor.

 Mesela bizden bir kağıda elma çizmemiz istendiğinde –genellikle- bir elma çizeriz. Kırmızı veya sarı, ya da yeşil. Oval, bir sapı olur bir de yaprağı sapında. İşte elma.. Ne çizecektik? Bir elma.. Çizdik. Gerekeni yaptık. Oysa bir kağıda çocukluğumuzdaki elmayı çizmemiz istenseydi  –genellikle- elmadan başka bir dolu şey çizerdik. Mesela komşunun ağacından o elma için düştüğümüz günü çizeriz, ya da büyüklerimizin bize elmanın kabuklarını soyarak yedirdiği, öksürüğümüz geçsin diye bir de kaynatıp içirdiği anlar geçer resmimize, kendi elma dünyamızı çizeriz.

Yaşamlarımızda eylemlerimizi belirleyen de aslında, nasıl karar verdiğimizdir. Kararlarımızın büyük çoğunluğunu geçmiş zihin haritalarımızla veririz. Bununla birlikte, aslında seçimlerimizi belirleyen, duygusal zeka potansiyelimizdir. İş dünyasında da sıklıkla karar veririz. Bazen, karar verip eyleme geçmekte zorlanırız. Zihnimizde, geçmişte olan şeyleri anlamak için takıntılı bir hale gelebilir ve ilerleme sağlayamayabiliriz. Analiz safhasına takılıp kalmak, büyük resmi görmemizi engelleyebilir. Özellikle vizyon isteyen, girişimcilik ruhu ile hareket edilen işlerde ise risklidir bu durum. Bazen geçmiş düşüncelerimizin gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta olduğunu düşünürüm. Neler yaşamış olduğumuzu kabul ederek, gitmelerine izin vermemiz gereken bir nokta. Böylece bugüne daha kuvvetli odaklanabiliriz. Nerede olduğumuza,  ilerlemek için ihtiyaç duyduklarımıza.

Bir bilgenin dediği gibi dün geçmişte kaldı, yarın ise bilmece.. Hep geçmişi düşünerek ilerlemeye çalıştığımız zaman donup kalırız aslında. Kendimizi tekrar etmeye başlarız. Kariyerimizde, yaşamlarımızda kendi kendimizi tekrar etmek tehlikeli bir süreçtir,  bizi mutsuz eder. Dünyanın geri kalanında var olan veya olmayan bir şeyleri aramaya, anlamaya çalışarak devam etmek dururken.

Analiz yüzünden felç geçirdiğim zamanlar için yıllar içinde kendime bir kaç şeyi hatırlatmayı öğrendim.

  1. Bazen, bariz olan açıklama doğru olandır.
  2. Bazen hiç bir anlamı yoktur.
  3. Bazen anlamak zorunda değilizdir.
  4. Bazen, bir sonuca ulaşmak için harcanan uzun zaman, sonucun doğru olduğunu göstermez.

Eyleme geçmeden yine de, gözü kapalı olmamaya özen göstermekte fayda var. Çünkü; bazen gözler açık bile olsa gerçekten göremeyebiliriz.

İlgili linkler

http://www.careerealism.com/4-reasons-stop-thinking-start/#8kXKvIhU7W4yFUIQ.01

http://www.enderbozkurt.com/?p=52

Belki

Image 16Bir Cumartesi sabahı yolum Şişhane’ye düşecekti. Sabahın ilk ışıkları, devasa İstanbul’umun üzerindeki basık, gri rengi deliyordu ve ben maalesef farkında değildim. Mekanik hareketlerle, karanlığın ve serinliğin dehlizlerinden  geçerek ulaştım oraya, rayların sürtünme gıcırtıları ve duvarlarda çınlayan topuk sesleri arasında. Güne başlarken, her şey gözümde büyüyordu. Oysa gideceğim yer, ilk gençliğimin geçtiği mekanlardandı. Her ne olursa olsun, bir şeye karar verirken geçmişe dair düşünceler yön veriyor, her halukarda kanıtlanmış bir sosyal psikoloji. Hem de tahmin ettiğimizden de öte; oran %85! Yani, bugünü yaşarken, aslında  geçmiş anılar sürükleyici. Uyandıkça, bu düşünceyle kendimi motive ettim sanırım: “O toplantının benim için Cumartesi eziyeti olmamasının mutlaka bir nedeni vardır, oralara gitmek benim için tazeleyici de olabilir” diye düşündüm. Herneyse, anlatmayacağım daha fazla. Çünkü, her zamanki gibi yine çantamdan defterimi ve kalemimi çıkartıp birşeyler çiziktirdim sonra… serbest usül bir şiir, naçizane…

b e l k i

bilmiyorum, orada değildim

görmedim

elimde değildi, ya da elde edemedim

belki, belki bir gün

*

ben, Galata Kulesini bilirim Kız Kulesini ve onların özlemlerini

Kaçındıklarını, hayallerini, hüzünlerini ve özlerinde bıraktıkları tarihlerini

Kendini uçabilecek kadar hazır hissedenleri

Sevdiğinin o gün, orada, hazır olacağını bilenleri

Bilgeler ve bilgelik dolu hikayeleri

*

Yaprakların cıvıltıları arasından sızan gün ışığını

Fark ederek anlamını, parçacıklarının

Görmek, görebilmek, görebildiğini s e v m e k,

göremediğinden vazgeçmek

Korkudan korkmuş ve cesaretle, hissettiğin o en güçlü

ışığı takip ederek

Uçabileceğini, hatta kavuşabileceğini hissetmek

*

Belki de gitmeme gerek yok

Yakınımdadır, yine görebilirim

Belki içimdedir, hissedebilirim

Ve belki de bir gün görerek, dokunarak sevebilirim

Belki

4.07.13

***

Image

Metro çıkışı uyandım

Image 3

Farkına vardım

Kazanmak

coincidence“Kazanma Sanatı” adlı sinema filmi (Moneyball), gerçek bir olaya dayanır. Bir zamanlar beyzbol yıldızı olma yolunda ilerleyen Billy Beane , sahada kendisinden beklenen performansa yeterince karşılık veremez. Rekabetçi  kişiliğiyle yöneticiliğe yönelmeye karar verir. Oakland Takımının başına geçer ve yeni sezona hazırlanmaya başlar. Ancak, sezonun henüz başındayken yöneticiliğini yaptığı küçük çaplı takım -bir kez daha- yıldız oyuncularını büyük takımlara,  astronomik transfer ücretleriyle kaptırır. Beane’nin tek seçeneği, takımını, sıfırdan tekrar kurmaktır. Takımını baştan kurarken de, bütçesi, rakip takımların bütçelerinin üçte biridir. Kazanmaya odaklı olan Beane, yanına aldığı Bill James ile, beyzbol oyununun temel ilkelerine meydan okuyan, temeli bilgisayar üzerinde verisel istatistiksel analize dayalı bir sistem geliştirirler. Aslında, yaptıkları, alışılmış oyun ve oyuncu teorilerini yıkarak, geleneksel düşünce yapısına kafa tutmaktır.

Hayal gücüne meydan okuyan sonuçlara varan ikili, beyzbol camiası tarafından çok yaşlı, çok sakat ya da çok belalı oldukları gerekçesiyle bir köşeye atılmış ama her biri kendine özel yeteneği olan oyuncuları seçeceklerdir. Güçlü olan özelliklerin üzerine giderek, takımı kullandıkları yeni yöntemlerle diğerlerinden farklı kılacaklardır. İşbirliği ortamını sağlayabilmek için her bir takım üyesinin verimli olması yönünde kararlar alacaklardır. İşbirliğini bozan etmenleri ise kafaya çok takmayacaklardır.  Sonuçta, bu çalışmaları sadece beyzbol oyununun oynanış tarzını değiştirecek bir önemde görülmeyecek, aynı zamanda Oakland Takımı, efsanevi bir başarıya imza atacaktır.

Ülkemizde lig maçları başlayalı birkaç hafta oldu.  Beşiktaş’ın yeni Teknik Direktörü Slaven Bilic, dün Gaziantepspor’u 2-0 mağlup ettikleri maçtan sonra önemsenecek açıklamalarda bulundu. Tecrübeli teknik adam, “Hem taraftarlarımıza hem de herkese güzel bir oyun izlettik. Rakibimiz de buraya futbol oynamaya gelmiş. Oyunun bazı bölümlerinde zorlansak da gollerin gelmesiyle rahatladık. 2-0 iyi bir skor gibi gözükse de, bir gol yemiş olsaydık, zorlanabilirdik. Bugün buradan hak edilmiş bir galibiyet çıkardık” diye konuşuyordu.

Slaven Bilic bu değerlendirmesine ek olarak “Sosyalist biri için takım oyunu ne kadar toplumsal?” gibi bir soruya ise şöyle cevap veriyordu:  “Takım olarak oynuyoruz. Takımın buradaki felsefesi “Güç halkındır” felsefesidir. Burada  fakirler ve zenginler yoktur. Sınıflar yoktur. O yüzden sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim. Finansal olarak harika durumda olmadığımız için hali hazırda bulunan oyuncularımızdan en iyi şekilde faydalanmaya çalışıyoruz. İyi bir seçenek ortaya çıkarsa, bir transfer harika olur tabii. Ama olmazsa da kötü olmaz.” diye konuşurken “herkesi kazanmaya çalıştığını ve takımda mutsuz insan görmek istemediğini” sözlerine ekliyordu.

İş dünyasında da takım anlayışını benimseyen yöneticiler var. Hangi sektörde, hangi iş alanında olursa olsun, büyük veya küçük bir takımın “herkesin mutlu olmasını” hedefleyen bir yöneticisinin olması önemli bir şanstır kazanmak için. Burada liderlik fonsiyonlarını değil, ekibi iyi organize edebilmeyi daha ön planda değerlendiririz. Hem Beane’de hem de Bilic’de ortak olarak gözlemlediğimiz yetkinlikler; Ekiplerini tanımaları ve her bir ekip üyesini güçlü oldukları özel yeteneklerine göre ortak hedefler doğrultusunda konumlandırmalarıdır. Topyekün başarı için topyekün aynı performans özelliklerini beklemek eski ya da geleneksel yönetim anlayışında yer almaktadır. Halen bu sistemle devam eden ekipler de maalesef bulunmaktadır. Burada farkı yaratacak olan, ekibi organize eden yöneticidir. Elbette liderlik çok daha kapsamlı özelliklere ihtiyaç duyar. Ancak takımını iyi tanıyan, seven, mutlu olunmasını isteyen ve ortak hedefler doğrultusunda tüm çabaları “oyunun bir parçası” olarak gören yöneticiler kazanmaya, diğerlerine göre bir adım daha yakındırlar.

Kazanmak, tesadüf gibi görünse de hiç bir zaman tesadüflere dayalı değildir.

Kazançlı bir hafta dileriz!

 

Başarılı Kılıflar

Görsel

Profesyonel hayatımızda başarıya ulaşmak uğruna yıllarca başkalarının beklentilerini yerine getirebilmek için çabalıyoruz.

Kabul edelim, bu başkaları, aslında kendimiz dışında algıladığımız “dış etkenlerdir” Başarıya ulaştığımızda ödüllere de ulaşıyoruz; Para, statü, kazanılmış bir çevre ve yan imkanlar.

Güzel bir aşamadır bunlara sahip olmak, hele ki sahip olma dürtüsüyle yıllarımızı inandığımız yolda geçirmişsek. Peki ya dış dünyada var olabilmek için hedef edindiklerimizi gerçekleştirirken iç dünyamızda neler olup bitiyor?

 

Ben(Kişiliğim)

a) Başkalarının gözünden ben

b) Kendi gözümden ben

*

Geçtiğimiz günlerde, uluslar arası bir şirketten emekli olmak üzere olan deneyimli bir iş kadını olan Füsun ile bir araya geldik. Karşımda yaşını göstermeyen çok hoş ve bakımlı bir genç kadın oturuyordu.  Kırklı yaşlarının sonlarında, Füsun’un itibarı çarpıcıydı. Bununla birlikte, işine karşı tutkusu her halinden okunuyordu. Çok sık seyahat eden, kendisine bağlı iki yüz kişiyi yönettiğini belirten Füsun, sorumluluklarından bahsederken ailesine verdiği önemin de altını çiziyordu. Çocuklarını büyütene kadar bir “süper anne” gibi yaşadığını, bugün çocuklarının üniversitede başarıyla okuduklarını belirtiyordu. Eşi ile evliliklerini bitirdiklerini ama buna rağmen “iyi arkadaş” olarak görüştüklerini anlatıyordu.

Füsun, iş ve özel yaşamı hakkında anlattıklarının dışında kendisine yönelik olarak sorduğum ” şu an kendinizle ilgili hedefleriniz nedir” sorusu üzerine, bana sağlık sıkıntısını aşmak hedefinde olduğunu söylüyordu. Sakıncası yoksa ne olduğunu sorabilir miyim diye sorduğumda “panik atak” olduğunu öğreniyordum.  Füsun’u dinledikçe daha çok anlıyordum ki en büyük kaygısı , çoğunlukla “kendisinden bekleneni verememekten dolayı duyduğu derin endişe” idi.  Füsun, bu konu ile ilgili doktora gittiğini ve doktorun kendisine bir ilaç reçetesi yazdığını söylüyordu.

Emekli olmak darbeyi indirmişti, hayat bitiyordu….

Yıllar boyunca başarılı bir iş kadını olma rolünün yanı sıra bir “süper anne” ve “eş” olma rolünü de benimsemiş olan “sonuç odaklı” Füsun, kendisi dışındaki her şeye; ailesi, arkadaşları ve işine odaklanmaya alışmış olduğu için, bugün  kendinden başka odaklanacak bir şey bulamıyordu ancak, kendi kendine yabancı bir durumdaydı.

Oysa Füsun’un çevresindeki herkes onu olağanüstü bir kişi olarak tanıyor, tanımlıyor ve ödüllendiriyordu. Fakat o, sahnedeki bir oyuncudan bahsedermişlercesine dinliyordu. O, o değil sanki…

Anlaşılıyor ki, kendisini başkalarının gözünden görmeyi öyle kanıksamıştı ki kendisini kendi gözlerinden görmeyi unutmuştu. Emeklilik, çocukların büyümesi, eş ve ev ile ilgili beklentilerin azalması ile birlikte kendi kimliğini sorgulamaya başlamıştı. Buna bağlı olarak , “yalnızlık” ve ” kendini sorgulama”, “olduğundan farklı görünme” çabası yormuştu onu.  Yine de iyice çorbaya dönen kendi kendini yıpratma süreci antidepresan olmadan da atlatılabilirdi.. 

Bir profesyonel, bir eş ve bir anne olarak kendisinden beklenenleri “söylenmeden algılamaya” kusursuz biçimde alışmış olan Füsun, bu güne kadar kendisinden beklenen tüm hedeflerini başarıyla gerçekleştirmişti. Şimdi, dış uyaranlar ya da talepler azaldıkça kendini eskisi kadar önemli hissedememekteydi…

Kabul etmekte fayda var ki bu durumda Füsun istisna değil. Bugün bir çok profesyonel,  hem iş yaşamlarında hem de özel yaşamlarında şartlandıkları  “tamamlama” noktasına geldiklerinde benzer bir karmaşa ile karşılaşıyorlar. Asıl konu, bu güne kadar sahip oldukları dış motivasyonu kaybetmek ve tanımadıkları bir insanla-kendileriyle- karşılaşmak!

Bir işaret gelmeden, ziller ve çanlar çalmadan, ya da bir işin sonuna gelmeden anlasak “bu bize ait bir yaşam ve her parçasıyla bizim”  ve.. dış etkenler ile birlikte iç etken/dinamiklerimize odaklansak? 

Nedir bu “dış etkenler”

  • Aile, Arkadaşlar
  • Kariyer
  • Okul, yüksek öğrenim
  • Mevcut durum
  • Servet
  • Emlak ve Demirbaşlar
  • Siyaset
  • Sosyal olmak, başkalarının takip ettiklerini takip etmek
  • Internet ve sosyal medya, video oyunları, televizyon
  • Hizmet ve hayır kuruluşları, sosyal sorumluluk

Peki, bir de iç etken/dinamikler neler diye düşünelim:

  • Kendini tanımak ve bireysel amaçlar edinmek
  • Kendini olduğu gibi yansıtmak
  • Yaşamsal amaçlarını fark etmek, bütünleştirmek ve niyet etmek
  • Empati sağlamak, stresini yönetmek, başkalarını anlamak, kabul etmek ve çözüm sürecini desteklemek
  • Yaratıcılığa inanmak ve kendi yaratıcılık bilincini geliştirmek
  • Samimiyet
  • Esneklik
  • Sessizlik ve kendi kendini sakinleştirebilmek

Mesela…

Samimi ve canayakın görünen kişi belki de başkalarının işlerine maydanoz olarak algılanır

Soğuk ve mesafeli görünen kişi, belki de yaşadığı tecrübeler neticesinde “tedbirli” olmaya özen gösteriyordur

Yalnızlığından keyif alan bir insan, dışardan çok canayakın ve sıcak görünebilir

Başkalarına faydalı olmak, dışardan  hırs duygusuyla karıştırılabilir

Güçlü fikirlere sahip kişi, kendi özelinde küçük sorunlara çözüm bulamayabilir

…daha bir çok örnek…

Hiç birimiz “süper” değiliz, “mağlup” olmadığımız gibi… Yaşamın içinde her birimizin “güçlü” olduğu ve “olmadığı” alanlar var. Önemli olan, tüm bu alanlarla barışık “ben” duygusu yaratabilmek.

Başkaları bizi nasıl görüyorsa, öyle, nasılsak, başkalarına da aynı  davranabilmek! Ya olduğumuz gibi, ya da göründüğümüz gibi olabilmek.

Unutmayalım: süper güç olamayız…:) Bu sadece lastik donlu bir fantazi…